Ana Sayfa Dergiden Ulus-Devlet Bağlamında Çokkültürlülük ve Kimlik

Ulus-Devlet Bağlamında Çokkültürlülük ve Kimlik

Cumhuriyetçilik sayısındaki yazıda “Nasıl bir cumhuriyet?” sorusunu yanıtlamaya çalışırken asgari müştereklerin çerçevesini çizmeye çalışmıştım. Bu yazıda ise, cumhuriyetçilik konusunda bir parantez açıp kısaca değindiğim çokkültürlülük meselesini Türkiye özelinde kimlik ve ulus-devlet bağlamında değerlendirmeye çalışacağım. Yazının odak noktası çokkültürlülük ve kimlik olacağı için uzun uzun milliyetçilik tanımı yapmayacağım. Bu yazı, önceki sayıda asgari müşterek olarak belirttiğim “laik, hukukun üstünlüğünün kabul edildiği, kuvvetler ayrılığının benimsendiği, anayasal ve demokratik (özgürlükçü ve çoğulcu) Cumhuriyet’le yönetilen bir ulus devlet” noktasına farklı bir bağlamdan ulaşma denemesi olacaktır.

            Çokkültürlülük politikaların ortaya çıkışının farklı sebepleri olmuştur. Her ülkenin kendi özgün koşullarına göre ürettiği çözümler vardır. Dolayısıyla ülkelerin ve politikalarının birbirleriyle karşılaştırılmaları doğru sonuçlar vermemektedir. Yeri geldikçe bazı örneklerle bunları da ortaya koymaya çalışacağım.

            Çokkültürlülüğün başlangıç noktalarından biri ulus-devletin aşındığı tezidir. Ulus devletin aşınmasındaki etkenlerden en önemlileri arasında küreselleşme, neoliberalizmin kimlikçi politikaları daha doğrusu neoliberal ekonomik politikaların üst yapısının oluşturulması çabası, mikro milliyetçilik, bölgeselcilik vesaire olarak gösterilmiştir. Ayrıca bu politikaların ortaya çıkıp detaylı olarak uygulanmaya çalışıldığı yerlerin de kendine özgü özellikleri mevcuttur. Kanada, Avustralya, Britanya bunlardan bazılarıdır. Toplum yapılarının heterojenliği, göç sonrası kurulmaları ya da göçlerle yaşanan hareketlilik gibi hadiseler ise bu durumu besleyici unsurlar olmuştur. Hem etnik farklılıkların çoğalması hem de kültürel farklılıkların çoğalıp gelişmesi de ulus devleti aşındıran diğer önemli unsurlardır. Bugün hiçbir ulusun homojen olmadığı dikkate alındığında, ulusu oluşturan etnik ve kültürel unsurların da önemli oranda homojen olmadığını görürüz.

            Bu düşünce Batı’da özellikle, liberal ve cemaatçi yazarlar arasında yoğun olarak tartışılmış ve Soğuk Savaş’ın ardından bazı sosyalistlerin de sınıf meselesi yerine kimlik meselesini ikame etmesiyle sosyalistlerin de dâhil olmasıyla sonuçlanmıştır. Türkiye’de bu siyaseti güdenler için “sosyalizm adı altında Kürtçülük yapıyorlar” gibi bazı söylemleri sıkça duymuştuk. Tabii diğer bir grup sosyalist de “bu politikaların eşitlikçi ve iktisadi yönü olmadığı için kolektif mücadeleye zarar verdiği ve bu yüzden sol olamayacağı” düşüncesiyle karşı çıkmıştır. Örneğin Zygmunt Bauman Cemaatler kitabında “Kimlik arayışına adanmış bir hayat, kargaşa doludur. ‘Kimlik’, göze çarpmak demektir. Farklı olmak ve bu fark benzersiz olmak demektir. Bu yüzden kimlik arayışı, bölmek ve ayırmaktan başka bir şey olamaz.” diyerek tepkisini göstermiştir ve bu grup için “kültürel sol” tanımını kullanmıştır.

1970’li yıllarda Kanada ve Avustralya’da öne çıkan bu politikalar 1990’lı yıllarda birçok farklı ülkeye de yayılmış ve AKP iktidarıyla Türkiye’de de uygulama alanı bulmuştur. Ülkemizde irtica, terör, bölücülük gibi başlıklar altında değerlendirilen bazı konular aslında bu politikaların yansımasıdır. Kürt açılımı, Alevi açılımı, türban serbestisi, tarikat ve cemaatlerin sivil toplum örgütü olarak gösterilme çabası bunlardan bazılarıdır. AKP iktidarıyla birlikte Türkiye’de etnik uyanışın yaşandığı dillendirilmiştir.

            Bu noktada ilk olarak şunu belirtmek gerekir: Kavramların tanımları ya da hangi grupların dâhil olduğu konusunda bir uzlaşı yoktur. Zaman zaman bunları da belirteceğim. Çokkültürlülük, her bireyin kültürel olarak tanınmasını sağlamak amacındadır. Bireyin tanınması kültürlerin tanınmasıyla eşdeğerdir. Örneğin bazı yazarlar cemaatleri ve cinsiyetçi grupları da birer kültürü olduğu gerekçesiyle bu sürece dâhil etmiştir. Bir kısmı da sadece etnik ve kültürel grupları esas almıştır. Hatta Şener Aktürk Aleviliği bir inanç olarak değil de kendine özgü kültüründen ve etnik gruplara olan benzerliklerinden dolayı “etnik” olarak nitelemiştir. Türkiye açısından cemaat ve tarikatların bu gruba dâhil edilmesi çok ciddi sıkıntılar yaratır ki bunun ulaştığı netice 15 Temmuz olmuştur. Çünkü geçmişte devletten farklılıklara baskı uygulamaması ya da müdahale etmemesi istenirken yani negatif görevler yüklenmişken bu politikaların amacı devlete pozitif görevler yüklemektir. Yani devlet etnik ve kültürel gruplara maddi manevi her alanda aktif destek vererek onların iktisadi gelişimlerini sağlamalarını ve politikleşmelerini sağlayacaktır. Diğer bir deyişle şu an için kendi kendini yönetme becerisine sahip olmayan gruplara, bu özelliğin kazandırılması hedeflenmiştir. Türkiye gündeminin son otuz yılına baktığınızda hatta bırakın son otuz yılı sadece AKP iktidarı dönemine baktığınızda konuşulan konuların, taleplerin ve sorunların birçoğu bununla bağlantılıdır. Tanınma talepleri hatta anayasada bunun belirtilmesi, anadilde eğitim, özerklik, özyönetim, yerelleşme, türbanın kamusal alanda serbest bırakılması, tarikat ve cemaatlerin sivil toplum örgütü olarak gösterilip her alanda desteklenmesi örnek olarak verilebilir.

            Örneği somutlaştıralım. Türkiye’deki Kürtlerin ekonomik, kültürel ve politik olarak desteklenmesi sonrasında özerklik ya da özyönetim hakkı kazanmaları, bununla birlikte anayasada bu durumun belirtilmesi yani bir anlamda ayrı bir ulus olarak tanınması ve son aşamada kendi ulus devletini kurmasıdır. Tabii bu sadece Kürtler için değil, her grup için geçerli olacak. Ancak burada çokkültürlü politikaların savunusunu yapanlar bağımsızlığın zorlaştırılması gerektiğini belirtmiş ve bu politikaların uygulanmasının birliği kuvvetlendirip ayrılıkçı talepleri ortadan kaldıracağını iddia etmişlerdir. Ancak sonuç hiç de öyle olmamış, ayrılıkçı talepleri dindirememiştir. Hatta bazı durumlarda Yugoslavya örneğinde olduğu gibi farklılıkların kurumsallaşması çok daha vahim sonuçlar doğurmuştur.

            Türkiye’de bir dönem gündemde yoğun olarak anadilde eğitim konusu tutulmuştur. Bu politikaların içeriğinde de bu konu yer almaktadır. Anadilde eğitim anaokulundan lisansüstü eğitime kadar hepsini kapsar, bunun sonucu olarak da o dilin her alanda ve devlet kurumlarında kullanılan bir dil olması gerekir ki iş imkânı ve devlet kurumlarıyla bağlantıyı sağlayabilsin. Bu durumda bu talebin sonucu olarak o dilin ikinci resmi dil olarak tanınması gerekir. Anadilde eğitim konusunda 1990’lı yıllarda Ahmet Taner Kışlalı, 2000 sonrası ise Özdemir İnce çokça yazı kaleme almıştır. Bu noktada özellikle vurgulanan kısım kültürel haklarla ilgili taleplerle anadilde eğitimin birlikte değerlendirilemeyeceğidir. Özdemir İnce bunu, “anadilde eğitim istemek=federasyon istemek” olarak netleştirmiştir. Bununla bağlantılı olarak ülkemizde “Türklerle Kürtlerin birlikte mücadele ettiği, ülkeyi birlikte kurduğu ama haklarının verilmediği” yönünde bir görüş dillendirilir. Hatta bu, Atatürk’ün Kürtlere özerklik sözü verdiği iddiasına dayandırılır ki bundan kastedilen özerklik olsa da tartışmaları incelediğinizde bazen de “iki kurucu halk” görüşüne dayanır. Bunun bir benzeri Kanada’da da tartışılmıştır. Fransızca konuşan Kanadalılar (Quebec), İngilizce konuşanlar ve Fransızca konuşanlar olarak iki kurucu halk görüşünü savunmuşken bu düşünce merkez tarafından kabul görmemiştir.

            Bu konu Türkiye’de çokkültürlülük konusu içerisindeki en sıkıntılı konu olarak değerlendirilebilir. Bu noktada siyaseten bir çözüm aranıyorsa bunun makul ve erişilebilir olması gerekir. Aynı zamanda Cumhuriyetçilik sayısında belirttiğim gibi iyi niyetli ve çözüm odaklı bir uzlaşı şarttır. Bundan ne kastediyorum?

İlk olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu olarak gösterilen Lozan Antlaşması var, buradaki Türkiye’nin azınlık tanımıyla Avrupa’nın azınlık tanımı farklı. İkincisi Türkiye üniter bir yapıya sahip, Türk üst kimliği de önemli oranda kabul görmüş ve yerleşmiş durumda. Farklı vatandaşlık tanımı ya da üst kimlik tartışması bu noktada gereksiz. Yaygınlaştırılmaya çalışılan Türkiyelilik de sadece mürekkep yalamış bir grup insanın ağzında sakız olarak kaldı. Zaten Türkiye’de de kapsamlı olarak böyle bir çaba yok. Üçüncü olarak uluslararası alanda Türkiye’yi sıkıştırmak için kullanılan bazı argümanlar var. Ancak es geçilen bazı noktalar da var. Bunlardan birisi resmi dil ve bölgesel dillerin rekabet ya da düşmanlık açısından değerlendirilemeyeceği ve resmi dilin öğrenilmesine ya da buna olan ihtiyaca zarar veremeyeceğidir. Bir diğeri ise devlet egemenliği, toprak bütünlüğü ve siyasal bağımsızlıkla ters düşemeyeceğidir. Bu taleplerin genel uzlaşı içerisinde çözülmesi gereklidir. Yani bir tarafın tek taraflı talebinde diretmesiyle ya da dikte etmesiyle değil genel bir toplumsal uzlaşıyla çözülmesi gereklidir. Aksi takdirde sorunlar daha da derinleşir.

Tarafların samimi olmadığı ve toplumsal uzlaşıdan yoksun Kürt açılımı bu sebeple başarısız olmuş, kırsaldaki terörü şehre taşımıştır. Terörün yarattığı etki güvenlikleştirilmiş bir Kürt kimliği yarattığı için çözümsüzlüğün başlıca sebebi olmuştur. Ayrıca siyaseten düşmanlaştırılmış toplum kesimleri için uzlaşma da her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Bu noktada sorunun çözümü için seçilen İmralı-PKK ikilisinin Kürtleri temsil açısından meşruiyetleri de tartışmalıdır. Bu noktada en muhatap alınabilecek olan her ne kadar terör örgütüyle bağlantılı olsa ve onun siyasi uzantısı gibi davransa da mecliste temsil ediliyor olmasından dolayı HDP’dir. Tabii PKK ile arasına mesafe koyamadığı sürece yine sonuç değişmeyecektir ki Güneydoğu’da hendekler kazılırken belediyelerin imkânlarından faydalanılması bunun işaretlerinden yalnızca biridir.

Her şeyden önce bunun Türkiye’nin demokratikleşememe sorunu olduğunu görmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla demokratik açılım gibi söylemlerle tek bir grubu ayrıcalıklı konuma getirebilecek uygulamalardan da kaçınılmalıdır. Türkiye’nin idari, siyasi ve yasal yapısı içerisinde olan çözüm ancak ulaşılabilirdir. Bunlar değiştirilmek isteniyorsa bu noktada da toplumsal uzlaşı olması gerekir, aksi savunulamaz. Seçim sonrası olarak ilk iş gidip Tunceli ilinin adını Dersim olarak değiştirmeye çalışmak, sahip olmadığı bir yetkiyi kullanarak arkadan dolaşmaya çalışmak samimi değildir. Temmuz 2011’deki gibi içeriği tam olarak anlaşılmayan tek taraflı bir demokratik özerklik ilanı iyi niyetli ve uzlaşıya dayanan bir çaba değildir. Bir bölgede yoğun Kürt/Laz nüfusu yaşıyor diye orası Kürdistan/Lazistan olamaz. Türkiye’nin ulusal sınırları içerisindeki bir yer söz konusuyken Türkiye bu nokta işgalci olarak gösterilemez. Bu konudaki çabalar bu zamana kadar bu yüzden başarısız olmuştur. Samimiyet, inandırıcılık, şeffaflık ve uzlaşı yoktur. O insanlar da bu ülkenin vatandaşlarıdır ve sorunlarının çözümlerini kapalı kapılar ardında, gizliden gizliye yapmak kabul edilemez bir durumdur. Bu şekilde davranıldığı sürece de Türkiye bu ve benzeri sorunlarını aşamayacaktır.

Türkiye’nin karşılaştığı ayrılıkçılık düşüncesine sürekli tekrarlanan bazı özellikler atfedilmiştir. Bölgenin toplumsal yapısı, ekonomik olarak gelişmemiş olması, bölge insanına adaletsiz davranılması bunlardan bazılarıdır. Kuşkusuz bunun birçok sebebi vardır ancak bunlar genel-geçer değildir. Örneğin Kanada’da Quebec en geniş özerkliği kullanmasına rağmen ayrılıkçılığı önlememiştir. İspanya’nın ayrılıkçı bölgesi özerk ve zengindir. Tabii bu ülkelerin yapısının ve kuruluşlarının da Türkiye’den farklı olduğunu görerek konuya yaklaşmak gerekmektedir. Hiçbir ülke birbirinin yerine ikame edilemez. Bu noktada söylemek istediğim sorunun en temel noktası yukarıdakilerden ziyade kimlik ve tanınma talebidir.

Aslında demokratik çoğulcu olarak işleyen bir sistemin içerisinde temel insan hakkı olarak gösterilen ihtiyaçlar güvence altına alınabilir ki Türkiye’de son dönemde bazı konularda esnemiştir. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir, Türkiye’de herhangi bir etnik veya kültürel gruba yasalardan kaynaklı bir ayrımcılık yapılmamıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren seçme seçilme hakları olmuştur. Herhangi bir meslek sınırlaması yoktur. Ancak uygulamadan kaynaklı sıkıntıların olduğu doğrudur. Tabii bu hususta şunu da hesaba katmak gerek, en iyi yasa ve anayasalar kötü uygulayıcılar elinde tam tersi sonuçlara sebep olabilir. Dolayısıyla etnik-kültürel topluluklar açısından bakıldığında kültürel hakların sağlanması gereklidir. Resmi dili öğrenmek koşuluyla anadili öğrenme-öğretme (anadilde eğitimle karıştırılmasın), televizyon kanalı, müzik, basım-yayın, kurs, seçmeli ders olarak müfredata konması, üniversitede ilgili bölümlerin kurulabilmesi, resmi dil bilinmediğinde anadilde savunma hakkı, ihtiyaç durumunda yerelde hizmet dili olarak kullanılabilmesi gibi talepler demokratik ve çoğulcu bir sistemde karşılık bulabilir.

Mecliste geçmişte Kürtçe yemin krizi yaşanmıştı, aslında çokkültürcülük bağlamında baktığınızda mecliste Kürtçe yemin etmekle meclise türbanla girmek arasında pek fark yok. Türban konusu şu an için gündemde olmayıp çözülmüş gibi gösterilse de süreç içerisinde Türkiye bu konuyu da tekrar tartışacaktır. Türkiye’de ayrılıkçılığın ve dinciliğin siyasi alana yansıması 1960-70’ler olarak düşünüldüğünde 1970’li yıllar çokkültürlü politikaların uygulamaya geçirildiği dönemdir. Bu politikaları ayrılıkçıların ve dincilerin bir kılıf hatta araç olarak kullandıklarını söylemek pek de yanlış olmayacaktır.

Bu politikalar sadece Türkiye’nin ulus-devlet yapısına ya da üniterliğine değil aynı zamanda laik yapısına da tehdit oluşturmuştur. Diyanet İşleri milletin vergisini çeşitli vesilelerle cemaat ve tarikatlara aktarmanın, siyasi alanda iktidarın söylem ve uygulamalarının bir çeşit destekleyicisi hatta toplum nezdinde meşrulaştırıcısı haline gelmiştir. Egemen mezhebin sözcüsü konumundaki bu yapının meşruiyeti iktidarınki ile paralel hale gelmiştir. Bunun yanında toplumun İslamizasyonu ve kurumların hatta hukukun dönüştürülmesi de devam etmektedir. Anayasal sınırlar içerisinde kalması gereken vekiller dahi açıktan devrim yasalarına muhalefet etmektedir. Hem irtica hem de ayrılıkçılık kendisine en önemli dayanak olarak mağduriyetlerini göstermiştir. Ancak geldiğimiz noktada yarattığı mağduriyetlerle düşmanca ve rövanşist bir hal almıştır.

Hukuk konusundaki dönüşümü Kemal Gözler’in yazılarında açıkça görebilirsiniz. Ben daha çok toplumsal ya da gündelik hayatla ilgili konulara değinmek istiyorum. Yine çokkültürlülük kavramı içerisinde kalarak örnekler sunayım. Çokkültürlülük konusuna tarikat ve cemaatleri de kattığınızda eğitim konusunda 4+4+4 gibi ucube bir sistem yanında ayrıca ders saatlerinin namaz saatlerine göre ayarlanması, kurumlarda öğle tatilini Cuma namazına denk getirilmesi hatta Cuma gününün Müslümanlar için tatil ilan edilmesi ve toplumsal yaşamın buna göre ayarlanması gibi talepler söz konusu olmuştur. Mesela Cuma gününün tatil olması için gerekçe gösterilen husus neden Hıristiyanlara göre tatil gününün belirleniyor olduğudur. Konuya sadece din gözlüğüyle bakmayanlar için cevap belli, içinde yer aldığımız küresel ekonomik sistem bunu gerektiriyor. Yani sadece bir din meselesi değil.

Bu politikaların temel sıkıntısı aslında kişinin kendisini istediği kimliğiyle kamusal alanda da var edebilmesine dayanıyor. Etnisite, din, inanç, kültür, dil gibi özelliklerinize dayanarak talepte bulunabilirsiniz. Bu politikaların amacı tanınmayı sağlamak, politikleşmeyi gerçekleştirmek ve özel-kamusal alan ayrımını ortadan kaldırabilmek. Bunun eşitlikçi ve demokratik bir birleşimi sağlayacağı iddia ediliyor ancak özellikle İslam’ın hem dünyevi hem de uhrevi alana doğrudan yönetsel olarak dâhil olabilme özelliği Türkiye konusunda bunun imkânsızlığını açıkça gösteriyor.

Britanya’da bir grubun kendi içerisindeki İslam hukuku uygulama talebi olmuştur. Bu kabul edilebilir bir durum değildir. Fransa cumhuriyetçi ve laik yapısıyla bu politikaları uygulamaya geçirmemiştir. Hatta zaman zaman sert tutumlar takınmıştır. Türkiye de yapısı itibariyle çoğu zaman Fransa’ya yakın bir örnek olarak gösterilmiştir gerek milliyetçiliği ve vatandaşlığı gerek de laikliğiyle. Ancak ülkemiz Fransa kadar sağlam duramamıştır.

İleride Türkiye’nin karşısına çıkacak olan sorunlardan biri de Suriye’den gelenlerin ülkede kalıcı olmasıdır. Neticede Türk vatandaşı statüsü kazanmış olsun veya olmasın, bu grupların da etnik ve kültürel talepleri söz konusu olacaktır. Dolayısıyla yönetenler şimdiden önümüzdeki seçimi düşünerek değil bunları hesaba katarak uzun vadeli düşünmek zorundadır. Süreç içerisinde bölgenin demografik yapısı da dönüşüme uğrayacaktır.

Çokkültürlü politikalara eleştirel yaklaşanların sorduğu sorular ya da altını çizdikleri noktalar önemlidir. Örneğin Milena Doytcheva Çokkültürlülük kitabında “Devletin neden kültürlerin yaşamaya devam etmesini sağlaması gerektiğini anlamak zordur: Bunu daha ziyade o kültüre bağlı olanların sağlaması ve bir fayda görmediklerinde de bunun sona ermesi gerekmez mi?” diye sormaktadır. Zygmunt Bauman ise Kimlik kitabında çokkültürlülüğü tarafsız kalma olarak yorumlamış ve “Çokkültürcü bölünmeleri methedip alkışlayanlar sanki şunu ima ediyor gibiler: Olmak istediğimiz gibi olmakta özgürüz, fakat ‘insanlar’ (diğerleri) doğdukları yerde ve doğdukları gibi kalsalar iyi olur. Bırakalım öyle kalsınlar –bu onların sorunu; bizim değil.” ifadesini kullanmıştır. Buradaki eleştiri bir anlamda kültürün homojen ve sabit-değişmez olarak algılanmasına yöneliktir. Neticede kültürler değişebilir, yeni sentezler oluşabildiği gibi Doytcheva’nın bahsettiği gibi bir kısmı yeryüzünden silinebilir. Bunun için illa ki zor kullanıp asimile etmek gerekmez.

Çokkültürlülük düşüncesine karşı çıkanlar arasında Wallerstein, Zizek ve Hobsbawm da vardır. Wallerstein, etnik kimlik mensubunun kültürel özgüllüklerini savunmasının gönüllü grup davranışı olduğunu, bunun da kapitalizmin hiyerarşik gerçekliğini meşrulaştırdığını ifade etmiştir. Zizek, çokkültürcülüğü küresel kapitalizmin ideolojisi olarak yorumlamıştır. Ulus devletleri doğrudan sömürmeden sömürgecilik olarak tanımlamış ve Avrupa merkezci bakış açısıyla ötekisine saygı gösterip onu dışa kapalı ve otantik olarak görüp bir anlamda başka kültürlerin üstünlüğünün söz konusu olduğunu belirtmiştir. Uzaktan yapılan ırkçılık ya da ırkçılığın ters çevrilmiş türü olarak değerlendirmiştir. Hobsbawm ise yurttaşlığı enternasyonalizme karşı görmesine rağmen ortak bir kimlik sunduğu için çokkültürcülüğe karşı yurttaşlığa olumlu yaklaşmıştır.

Noberto Bobbio bu konuyu sağ-sol ayrımı için kullanmıştır. Sağın farklılıkları, solun eşitliği savunduğunu söylemiştir. Sağ bunun değişmezliğini vurgularken sol eşitsizliğin toplumsal olarak değiştirilebildiğini savunmuştur. Bu anlamda sağdaki kimlik siyasetinin yatay ayrımlarla ilgilendiğini ancak solun sınıf siyasetiyle dikey ayrımlara meydan okuduğunu belirtmiş ve kimlik meselesinin bu cepheyi zayıflattığını ifade etmiştir. Todd Gitlin, “Eğer halk yok, halklar varsa artık sol yoktur.” ifadesini kullanmıştır.

Bu noktada kimlik meselesine bakış açısı neticesinde Türkiye’deki solun da adeta hedefsiz kalması, “sağ-sol yok” söylemini yaygınlaştırmıştır. Bu noktada Kemalistler de bu konuda sağsız-solsuz (ortada) durmayı yeğlemiştir. Ancak görüldüğü üzere sağ-sol ortadan kalkmış değildir. Sadece kavramlar yeniden üretilmeyi beklemektedir. Türkiye’de emek eksenli ve eşitlikçi bir milliyetçilik kurgusu boşluğu doldurabilecek niteliktedir. Bunun olması için de etnik ve kültürel taleplerde ısrarcı olmaktan ziyade birleştirici olacak temel yurttaşlık haklarının sağlanması konusunda ısrarcı olmak gerekmektedir. Özellikle belirtmekte fayda var. Kültürel anlamda sağlanmak istenen eşitlik için yurttaşlık yeterlidir. Türkiye’de işin kurnazlığına kaçıp uygulamalardaki bozukluklar gerekçe gösterilerek yurttaşlık gibi önemli birçok kavram hepten reddedilmektedir. Örneğin bir iktidar, yasaları doğru uygulamayarak yargı bağımsızlığına gölge düşürüyor diye bu: “İşte bakın, yargı bağımsızlığının sonucu budur, ulaştığı sonuç kötüdür.” denemez. Türkiye’de genel olarak yapılan ise tam olarak budur. Ancak durum tam aksine Derek Heater’in Yurttaşlığın Kısa Tarihi kitabının son cümlesinde bahsettiği gibidir: “Yurttaşlığın daha da değişmemesi ve varlığını sürdürmemesi için bir neden yoktur.”

Çokkültürlülük konusunda Türkiye özelinde genel bir değerlendirme yapacaksak net olarak şunları söyleyebiliriz: Öncelikle bu politikalarla hedeflenen federalizasyon yöntemiyle üniter yapıları değiştirmek. İslam’ın özel koşullarına ek olarak tarikat ve cemaatler de hesaba katıldığında laik devlet yapısı için de önemli bir tehdit. Ayrıca ulus yapısından daha ufak, kendi içlerinde ve birbirinden her anlamda kopuk toplulukların oluşturulması birliği sağlamadığı gibi ayrışmayı tetiklediği için demokratik gelişimi de sağlamaz. Yoksulluğun ve ekonomik geriliğin olduğu bir ülkede bu durum hoşgörüsüzlüğü de beraberinde getirir.

Kemalistler açısından bugünkü milliyetçilik anlayışımız toplumsal barış, adalet ve refah ekseninde değerlendirilmelidir. Etnik-kültürel sorunlara eşitlik bağlamında çözüm aranmalıdır. Aynı zamanda milliyetçiliğin sadece kimlik ve üst yapısal değil iktisadi anlamı da hesaba katılmalıdır. Bunları da hamaset yaparak sağlayamayız. Şoven bir milliyetçilik anlayışı katılımcı ve çoğulcu bir demokrasiyi engellediği gibi cumhuriyetin de içselleştirilmesinin önüne geçer. Bu anlamda ne Kemalist milliyetçilik ne de ulus devlet güncelliğini yitirmiştir.

Ozan Erözden Ulus-Devlet kitabında şu sonuca varmıştır: “Demokrasi olarak adlandırılan yönetim biçiminin bir değer olarak kabul edildiği bir düşünce sistemi içinde, bu yönetim biçimini yaşama geçirebilmek için ulusal egemenlik ilkesine dayalı bir devlet yapılanmasından daha elverişli bir araç bulunamadığı sürece ve ister demokratik olsun, ister olmasın, bir siyasi iktidarın meşru kabul edilebilmesi için, her şeyden önce, ‘ulusal’ bir organ tarafından kullanılan bir iktidar olması gerektiği düşüncesi terk edilmedikçe, ulus-devlet kurgudaki ve olgudaki yerini koruyacaktır.”

Türk milliyetçiliğini temsil ettiğini iddia eden partilerin bugün için bu konuyla bir alakaları kalmamıştır. Kaldı ki bizlerin ortaya koymaya çalıştığı milliyetçilik anlayışıyla da paralellik göstermez. Toplumun yarısından fazlası açlık ve yoksullukla boğuşurken, bunu görmezden gelip geçmişle övünüp hamaset yapmak bu millete ihanet etmektir. Bu da demektir ki siyasi hırslar vatanın ve milletin menfaatinin önüne geçmiştir.

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...