Ana Sayfa Anlık Dergisi ... > Muhafazakarların Endişeleri

… > Muhafazakarların Endişeleri

AKP sonrası dönemin konuşulmasıyla bazı kimliklerin veya toplumsal kesimlerin kendilerinin ya da hassasiyetlerinin öne çıkarılmaya başlandığı bir süreçteyiz. Seçim yaklaştıkça bu tarz haber, yorum ve yayınlarla daha sık karşılaşacağımız kesin. Bu yazının ortaya çıkış noktası da özellikle son birkaç aylık sürecin gelişiminden kaynaklanıyor. Aslında bir nevi rahatsızlıktan hatta karşı çıkıştan meydana geliyor.

Yazının başlığı Ruşen Çakır’ın 29 Eylül 2021 tarihli paylaşımına dayanıyor aslında. Sosyal medyada tesadüfen önüme düştüğü için bu haberi seçtim. Onun dışında yukarıda değindiğim gibi çok daha fazlasına ufak bir taramayla ulaşabilirsiniz. Haber Sema Kızılarslan’a ait, medyascope.tv’de yapılmış. Ana başlık şu şekilde verilmiş: “Endişeli muhafazakârlar anlatıyor: Kılıçdaroğlu demokrat bir insan fakat parti olarak güvenimi kazanması kolay değil.”

Öncelikle bu söylem bana hiç samimi gelmiyor. “Erdoğan iyi ama çevresi kötü”nün farklı ancak başarısız bir versiyonu gibi, hatta hiçbir zaman ikna olmayacağım anlamı çıkarıyorum zaten içeriğe bakınca. Görüş belirtenlerden biri “ne olursa olsun CHP’ye oy vermeyecek” bir kitle olduğundan bahsediyor ki kendisini de AKP’ye kırgın olarak tanımlıyor ve CHP, DEVA veya Gelecek Partisi’ne oy vermeyeceğini söylüyor.

Peki, kimdir bu endişeli muhafazakârlar? İçeriğe göre “Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) oy vermiş fakat son yıllarda AKP’den kopmuş…” olanlar. Endişeleri ne diye bakacak olursak “kazanılmış haklarını kaybetmek”. Kazanılmış haklar konusuna ileride değineceğim. Bu yazımda ben de bunları değerlendirmeye çalışacağım. Yalnız belirtmeden geçemeyeceğim bir husus da habere seçilen görsel.  Görsel, sıradan dindar, muhafazakâr bir kitleden ziyade daha çok tarikatı, cemaati hatta İslamcılığı temsil eden fotoğraf gibi… Aslında başvurulan kişilerin söylemlerine baktığınızda da bunu görüyorsunuz. Üç tane döviz var. “Demokrasi tarihimizin kara lekesi 28 şubat”, “Başörtüye uzanan eller kırılsın!” ve “28 şubat demek islam düşmalığı, zulüm ve utançtır!”[1]

Röportaj yapılan ilk kişi emekli kadın bir öğretmen. İlk endişesi, başörtüsü. CHP içinde “kemikleşmiş zihniyet”ten bahsediyor ve kendilerinden rövanş alınacağını düşünüyor. Diğer endişesi Kuran kursu. Daha önce 5. Sınıfı bitirme şartı olduğunu şimdi ise 4 yaşına indirildiğini, neticede bunun bir tercih olduğunu düşünüyor. Sözlerini şöyle noktalıyor: “Hangi partinin iktidara gelmesinden ziyade, hangisinin daha adil ve demokrat olduğu önemli bizim için. Bundan sonra demokrat olduğuna kanaat getirdiğimiz bir parti istiyoruz. Yeter ki insanların hakkına hukukuna ve inancına saygı göstersin. Tek derdimiz bu.” Anti-demokratik ve otoriter bir iktidarla istediğini almak, ancak elde ettiklerini kaybetmemek için demokratik ve adil bir iktidar istemek… Çünkü bu iktidara yol göründü…

İkinci kişi bir erkek. Onun da endişesi kendilerinden rövanş alınması. Bir endişeli muhafazakâr olarak AKP’nin ilk dönemlerinde “endişeli sekülerler” olduğundan bahsediyor. Kimdir endişeli sekülerler diye bakıyoruz; “O dönemin endişelileri haklarını kaybetmekten korkanlar değil imtiyazlı konumlarını kaybetme endişesi taşıyan gruplar ve kurumlardı.” Yukarıdaki “kemikleşmiş zihniyet” olarak bahsedilen kesim için kullanılmış olsa gerek “marjinal diyebileceğimiz bir kesim” ifadesi. Tabii ki şöyle bir durum da var. Endişeli sekülerlerle ilgili yapılan tanıma katılmıyorum. Çünkü rahatsızlık duyan kesim imtiyazlı bir azınlık değildi. Toplumun çok büyük bir kesimi endişeli ve tedirgindi. Endişelerinin sebepleri ise öznel düşünce ve duygulardan ziyade rejim ve sistemle ilgiliydi. Yani bu kitleyi tetikleyen şeyler, sahilde içki içememek ya da günlük yaşantısında mini etek giyememek gibi yaşam tarzıyla ilgili şeylerden çok çok daha fazlasıydı. Demem o ki, endişeli sekülerlere karşılık endişeli muhafazakârlar bir denklik oluşturmuyor. 

Üçüncü kişi ilahiyat mezunu erkek bir öğretmen. Emekli kadın öğretmenin “kemikleşmiş zihniyet” olarak bahsettiği ifadeyi biraz açmış “Hâlâ elitist, laik CHP kadrolarında, taraftarlarında hayat tarzlarına müdahale söylemleri, imaları yersiz değil.”

Dördüncü ve son kişi özel bir üniversitede psikoloji öğrencisi. Kendini İslamcı olarak tanımlamış. Oy vermeyeceğini söylemiş. Konuya yaklaşımının görülmesi açısından cevabını aynen alıyorum: “Yaşam tarzıma müdahale olacağını düşünüyorum. CHP rejimin başlangıcından beri olan müdahaleleri biliyoruz hepimiz. 1923’ten beri oluşan bazı sıkıntılar, söylemler ve baskılar zaten bunun bir örneği. Başörtü yasağının geri geleceğini düşünmüyoruz ancak CHP’nin de bu konuda ağzının yandığını, belirli inkılaplarının başarılı olmadığını, Türkiye Cumhuriyeti’nde eğitime kadar yapılan değişimlere rağmen halkta büyük bir karşılığını bulamadıkları için, bunun da tepkisini belirli seçim dönemlerinde gördüklerinden ve çok partili sisteme geçtikten sonra kazanmadıklarından anlayabiliriz. Onlar da bunun farkındalar, bu konuya girme taraftarı değiller hatta kucaklayıcı tavır gösteriyorlar. Ancak bu kucaklayıcı tavırda sahici değiller. Düşünceleri kucaklayıcı tavra aykırı. Bunu sadece gösteriyorlar.” Yaşam tarzına müdahale olacağını hatta geçmişten beri olduğunu ancak başörtüsü yasağının tekrar gelmeyeceğini düşünüyor. İşin ilginci muhalefette kucaklayıcı tavır görmesine rağmen yani geçmişe göre çok daha olumlu bir tablo çizmesine rağmen kendi “kemikleşmiş zihniyetini” koruyor. “Ben ikna olmayacağım” demek için dolaylı bir yöntem seçmiş.

Buraya kadar yapmaya çalıştığım şey konu bütünlüğünü sağlamaya çalışmaktı. Alıntıları bu sebeple yaptım. Öncelikli olarak belirtmek istediğim, konunun 28 Şubat ya da örtünme meselesine indirgenmemesidir. Yazının bundan sonraki kısmında mümkün olduğunca bunu yapmaya çalışacağım.

İlk olarak anladığımız kazanılmış/edinilmiş hak olarak bahsedilen türban ve Kuran kursu konusu, diğer birçok yayında da türban hep ilk sırada. Yaklaşık 20 yıldır siyasal İslamcı bir parti tarafından yönetiliyoruz. Bunlar bu sürecin doğal sonucu. Neden? Örtünme meselesinin bir mağduriyet boyutu olduğu gibi başka boyutları da var, bunu özellikle vurgulamak gerek. Mağdur olan kesim için bu konu önemli. Çünkü bu konu artık bir kimlik, bir bayrak bir varlık sorunu olarak kurgulanıyor. Ancak bu kesim 20 yılda neler kaybettiğinin gerçek anlamda farkında değil hatta yaşadığımız yıkımın da… Dolayısıyla bu konuya hala sıkı sıkıya sarılıyor. Örtünmenin faklı boyutları açısından da kabaca; bir tarikata/cemaate ait olmak, mevcut iktidarın sağladığı özellikle maddi/siyasi/idari ayrıcalıklardan faydalanmak, sadece bir inanç meselesi olarak ya da yaşam tarzı olarak örmek vs sayılabilir. Ancak dediğim gibi temel meselemiz bu değil.

Kazanım olarak gördükleri, kaybettikleri yanında aslında kazanım olmaktan da çıkıyor. Kazanım olarak görülen 4 yaşında oyun çağında bir çocuğun dini eğitim alması, gerçekten kazanılmış bir hak mıdır yoksa kaybedilen bir gelecek midir? Ya da kadının kendisini sadece türbanla sosyal ve siyasi hayatta var edebilmesi bir kazanım mıdır? Yalnız dikkat çeken husus aynı kitlenin 25 yıl önce de endişeli ve mağdur oluşu. Hatta cumhuriyet kurulduğundan beri… En büyük korkuları kendilerinden rövanş alınması ancak rövanşı yıllardır kayıtsız-şartsız destekledikleri iktidar aldı hem kendi tabanından hem de toplumun her kesiminden. Ancak bu kitle kırgın da olsa uzaklaşmış da olsa birçok şeyi eleştirse de hâlâ başka bir partiye oy vermek pek istemiyordu ancak yolun bittiğini artık kendileri de görüyor. Çok büyük bir kitle iktidarın politikalarının meşruiyetinin bir aracı oldu. Yani ülkenin bugünlere gelmesinde sorumluluk sahibi. Şimdi herkes bu sorumluluğu üzerinden atmaya çalışıyor. Dolayısıyla söylemleri yeniden klasik konulara dönmeye başladı. Gittikçe saldırgan bir dil ve söylem kullananlar bile yeniden savunma moduna geçti. Yeniden bir mağduriyet örtüsü altına girmeye çalışıyorlar.  Beklentileri kutuplaşmanın sonlanması, insanlara, haklarına, inancına yaşam tarzına saygı gösterilmesi vs… Yalnız kendileri dışındaki insanların yaşam tarzlarına müdahaleyle ilgili tek bir eleştiri yok. Hatta laik kesim için “imtiyazlı” vurgusu var. Mesela kutuplaşma nasıl sonlanır? Sadece siyasilerin, kullandıkları ayrıştırıcı dili bir kenara atmalarıyla mı? Hayır. Bir tarafta okulda evrim kuramını öğrenenler (ki artık o da kalktı) diğer tarafta dini eğitim alanlar… İkisi arasındaki kutuplaşma biter mi? Bitmez. İkisi arasındaki kadına bakış bir yerde örtüşür mü? Örtüşmez. Birçok örnekle bunları çoğaltmamız mümkün. Ancak gerek yok.

İkinci olarak gördüğümüz, endişeli muhafazakârların sadece din/inanç konusu ve onunla bağlantılandırdıklarından bahsetmeleri. Belki haberin çerçevesi bu şekilde çizilmiştir, bilemiyorum. Ancak salgın sürecinde derin siyasal ve ekonomik bir krizin tam ortasında bulunuyoruz. Bu durumun yarattığı endişe toplumun tamamını kapsıyor aslında. Siyasal İslamcı iktidarın dayattığı bir sistem ve bilinçli idaresiyle bu noktaya getirildik. 2021 yılını hiç de beklemediğimiz gibi kötü bir sonla bitirmek üzereyiz. Burada odaklanmamız gereken, herkesi ilgilendiren sorunlar mı olmalı yoksa sadece ufak bir kesimin endişeleri mi olmalı? Bu soruya verilen cevap bundan sonra ülkenin siyasetine de yön verecek. Bu anlamda hayatî bir önem taşıyor.

Şu âna kadar bahsettiğim kısım yazıma dayanak yaptığım haber üzerineydi. Bundan sonrasını daha da açarak ve genelleştirerek sürdürmeye çalışacağım. Çünkü bu konu seçim sürecine kadar gündemimizi meşgul edecek ve bizlerin de söyleyecekleri, itirazları var. Bu noktada ilk itirazım 20 yıllık süreç sonunda kimlik politikalarının yıkıcı etkisini tecrübe etmemize karşılık bundan sonraki süreç için de benzer bir taktiği uygulamaya koymanın ülkeyi nerelere sürükleyebileceği… Yazının başlığı da aslında buna bir tepki olarak seçildi. Dolayısıyla Post-AKP sonrası için yeniden ortaya koymaya çalışılan kimlik politikalarının karşısında olmak durumundayız. Bu herkesi tektipleştirmek olarak düşünülmesin. Her toplumda farklı kesim, düşünce ve yaşam tarzları söz konusudur. Toplum homojen birleşik-kaynaşık bir kitle değildir. Ancak farklılıklar, özellikle siyasal iktidar eliyle devlet mekanizması içerisinde kurumsallaştırmaya çalışılırsa bu mekanizmayı çöküntüye götürür. Ayrıcalıklı kesim de elindeki devlet ve kolluk gücüyle toplumsal barışı tehdit eder ki sonlanmayacak düşmanlıklar yaratır. Kimlik meselesi konusunda Kürtler de bu süreçte konuşulacaktır. Ancak çok büyük ihtimalle Aleviler pek fazla söz konusu edilmeyecektir. Çünkü zaten neredeyse tamamı diyebileceğimiz kısmı tercihini Cumhur İttifakı dışında kullanmaktadır.

Toplum yapısının tektip olmadığından bahsettik. Dolayısıyla “endişeli muhafazakâr” olarak nitelenen kesim de böyle bir kitle. Her kesim kendi içerisinde de homojen değil. Yani sade dindar vatandaş da bu kategoride sayılabilir, bir cemaat/tarikat de ya da daha uçta açıkça kendini İslamcı olarak tanımlayanlar da. Bunun yanında bu grup içerisinde siyasal iktidar da yer alıyor. Hatta iş adamları, bazı devlet memurları da sayılabilir. Bu durumda hepsini aynı başlık altında toplamanın sakıncası da beliriyor. Çünkü endişeler ve kaynakları farklılaşmaya başlıyor. (Örneğin iş adamları… Hayatlarını gayet seküler yaşıyor, dini ya da geleneksel değerlere göre bir yaşam tarzları yok. Ancak maddi olarak böyle bir ortamda daha fazla kâr ediyorlar hatta sömürüyorlar.) Bazıları kabul edilebilirken bazıları kabul edilemez hale geliyor. Yaşam tarzına müdahale edilebileceğini düşünen sade bir vatandaşla yolsuzluk yapan haksız kazanç sağlayan birinin yargılanma ve ceza alma korkusu elbette farklı. Ortalama ücretle geçinen vatandaş kendisinden rövanş alınacağı endişesi taşımıyordur. Ancak iktidar ve çevresi tarafından haksız hukuksuz şekilde mağdur edilen çok fazla toplum kesimi var. Bu mağduriyetlere yol açan kişiler elbette ki rövanş endişesi taşıyacaktır. Böyle bir korku oluşması doğaldır. Ayrıca asgari ücretle ev geçindiren bir işçi ile şatafat, lüks içinde yalıda yaşayan jipten inmeyen ya da 30 yaşından küçük bir belediye çalışanının milyon dolarlık araçlara binmesi yan yana bile getirilemez. İşçi, tabandaki yoksulluğu yaşarken ufak bir azınlık bu ülkenin kaymağını (aslında hepimizin hakkını) yemektedir. Endişe bundandır.

Muhalefetin yaklaşımı açısından baktığınızda haksız kazanç elde etmemiş ya da ideolojik davranmayan muhafazakârlar açısından büyük bir endişe görünmüyor. (İdeolojik derken kastettiğime bir örnek; siyasi ve toplumsal yaşamı dini esaslara göre düzenlemek.) Muhalefet türban ya da yaşam tarzı konusunda onları rahatsız edecek bir tutum takınmıyor. İletişim noktası yakalamak ve bunu sürdürmek istiyor. Dolayısıyla bu kesimi ürkütecek söylem ve eylemlerde bulunmuyor. Ancak buradaki önemli bir sıkıntı süreç içerisinde bu tavrın samimiyetsiz bulunması veya bizden değil ama bizdenmiş gibi davranıyor olarak düşünülüp rüzgârı terse çevirebilme ihtimali. O yüzden muhalefet de toplumun tamamını ilgilendiren sorunlar üzerinden bir yol izlemeye çalışıyor. İktidar ve çevresi ise kendi korkularını (muslukların kesilmesi, yargılanma, ceza alma, maddi kayıp, ayrıcalıklarını kaybetme vs.) gizleyerek muhafazakâr kitleyi tekrar konsolide etmek için yaşam tarzına müdahale, türban gibi konuları ve kimlik siyasetini bir araya getirerek olumsuz bir hava ya da korku yaratma peşinde koşuyor. Aslında endişeli muhafazakârları, AKP iktidarının yarattığı ayrıcalıklı kesim olarak da tanımlayabiliriz.

Bugün geldiğimiz noktada ise ülkece normalleşmeyi istiyoruz çatışmadan beslenen ayrıcalıklı azınlık karşısında ve buna çok büyük özlem duyuyoruz özellikle AKP öncesi dönemi yaşayanlar ve bilenler olarak. Bir de AKP iktidarında doğan Z kuşağı var. Geçmişe dair bizim gibi özlem duymuyorlar ancak ileriye dönük beklentileri, hayalleri, istekleri var. İktidara ve politikalarına tepkileri var. En başta bahsettiğim karşıtlığı somutlaştırmak açısından şunu da çok kısa belirtip yazımı yazmama sebep olan başka bir konuya değinerek bitireceğim. Öfkeli Genç Türkler olarak adlandırılan bir grubun ortaya çıkması ve somut olarak da bazı noktalarda karşılık bulması tamamen bu iktidarın yarattığı sonuca bir tepkidir. Bu grubun kendini seküler-milliyetçi olarak tanımlaması da bu anlamda önemlidir. Bu konu ile ilgili pek bilgi sahibi olmadığım ya da kendileri ile temasta olmadığım için birkaç cümleyle bahsederek bunu da not etmiş olmak istedim.

Son olarak geçtiğimiz hafta Metropol Araştırma Şirketi’nin attığı tivitteki vurgu dikkatimi çekti. Bazı matematiksel hesaplar yaparak kararsızların %46’sının Cumhur İttifakından oluştuğunu belirtmiş ve yukarıda saydığım bazı endişelerden bahsetmiş. Bunu da “Öfkeli ve rövanşist muhaliflere: …” diyerek paylaşmış. Kendince bunu bir uyarı olarak paylaşmış belli ki. Ama şunu da sormak gerek. Birileri yargılanma korkusu taşıyor diye onları ürkütmemek ya da bir nevi görmezden gelerek veya bir uzlaşı ile bu konunun halledilebileceğini mi ima ediyor diye de düşündüm. Neticede yargılanmaktan korkan yaptıklarının bir karşılığı olarak bu durumla karşılaşacak yani normal olan bu iken, bu tarz endişeli insanlara öfke duyanların olması da gayet doğalken sanki bunun tam tersi bir algı yaratmaya çalışmış gibi. Zannediyorum Ali Babacan’a aitti: “Devr-i sabık yaratmayacağız” sözü. (Devr-i Sabık: Yeni yönetimin kendinden önceki dönemi sorgulaması, hesap sorması.) Buna katılmak mümkün değil, dillendirmek bile abes. Bu konu pazarlık unsuru haline getirilemeyecek bir konudur. Yani bu süreçte siyaset üzerinden zenginleşmiş evi, arabası, yüksek geliri, statüsü olan 30 yaşındaki bir gençle, hala işsiz ve borçlu olan aynı yaştaki gencin öfke duymaması mümkün müdür? Burada bir suç varsa “suç işlemişsin ama benden önce olmuş, sana dokunmayacağım” denebilir mi? Şunu da belirtelim, eğer ki ekonomik durum bu kadar kötüleşmeseydi ve iktidar kendi içerisinde bir kavgaya girişmeseydi biz bugün bu konuda tek cümle bile etmeyecektik. Çünkü endişe şu; tabiri mazur görün lütfen, birileri memlekete pavyon hesabı gibi hesap çıkarttı. Ama ödemeye gelince tuvaletin penceresinden kaçmaya çalışıyorlar. Bulaşık yıkamaya bile razı değiller…

Toparlayarak bitirmeye çalışayım. Muhafazakârların endişelerini nasıl alırsak alalım; ister siyasi elitin ister sade vatandaşın, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ve karşılaştığı sorunlar başlıkta işaret ettiğim gibi aşağı yukarı %20 olarak gösterilen bir kesimin endişelerinden çok çok daha büyüktür. Sade vatandaş da tercihini buna göre yapmak durumundadır. Açlık ve yoksullukla yaşayıp kendinden olduğunu düşündüğü bir iktidar tarafından mı yönetilmek istemektedir yoksa kendinden olmadığını düşündüğü ama daha iyi koşullarda yaşayabileceği bir iktidar tarafından yönetilmeyi mi?

Neler mi büyüktür muhafazakârların endişelerinden?

Mesela; İşsizlik, yoksulluk, açlık >

Mesela;  36 saat nöbetten sonra duran kamyonu bile fark etmeyecek kadar yorgun olan doktorun sorunları >

Mesela;  Öğrencilerin barınamadıkları için sokakta yatmaları, okullarını dondurmaları ya da tamamen bırakmaları >

Mesela; Salgın sürecinde online eğitime ulaşamayan öğrencinin sorunları >

Mesela; Salgın sürecinde kırmızı kodla işten atılan ya da sendikaya üye oldu diye işten çıkarılan işçinin sorunları >

Mesela; toplumsal barış, adalet, bağımsız yargı, hukuk devleti, sosyal devlet, anayasa, laik demokratik bir sistem, parasız eğitim, ücretsiz sağlık >

Mesela; çevre ve doğa katliamı, buna karşı mücadele ederken evi yakılan kadının sorunları >

Mesela; çocuk istismarı >

Mesela; kadına şiddet >

Listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz. Bu liste %100’ün endişeleridir. Hem ülkemizin hem de kendi geleceğimizin endişesi hepimizin endişesidir. İnsan onuruna yaraşan yaşam, iş, ücret hepimizin ortak endişesidir. Devlet bu sebeple vardır ve siyasal iktidar topluma bunları sağlamak zorundadır. Ancak sorun çözme kabiliyetini ve yönetme ehliyetini kaybetmiş bir yönetimle karşı karşıyayız. Bugün siyasal haklarımızı bir tarafa bırakalım yaşam hakkımız dahi tehdit altındadır. Adam Ferguson’a ait güzel bir söz var:

“İhmal edilen haklar daima ihlal edilir.”

Hepimiz bu ihmallerin kurbanıyız ve bedelini çok ağır şekilde ödedik, ödüyoruz, ödeyeceğiz…

Yazımı vasatlığın iktidar olduğu ülkemde özellikle son 20 yılın özeti diyebileceğimiz Jean Paul Sartre’ın Albert Memmi’nin Sömürgecinin Portresi & Sömürgeleştirilenin Portresi kitabına yazdığı önsözdeki bir cümlesiyle bitirmek istiyorum:

“Muhafazakârlık vasat insanların seçilmesine neden olur.”


[1] (Haber için bknz; https://medyascope.tv/2021/09/29/endiseli-muhafazakarlar-anlatiyor-kilicdaroglu-demokrat-bir-insan-fakat-parti-olarak-guvenimi-kazanmasi-kolay-degil/)

Must Read

Sürdürülebilir Türkiye!

Türkiye Cumhuriyeti, Paris Anlaşması’nı TBMM’de kabul etmesinden sonra ve son yıllarda sık sık karşılaştığımız sürdürülebilirliği artık hayatımızın her noktasında göreceğiz. Paris Anlaşması’nı,...

5. Yılında 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Dış Politika Yansımaları

Bundan yaklaşık 5 yıl önce darbe girişimine şahit olmuştuk. Karşılaşılan durumlar ve süreç içerisinde ortaya çıkan tüm değişkenlere bakıldığında aslında hâlâ net...

RÖPORTAJ: ÇİMEN GÜNAY ERKOL’LA YARALI ERKEKLİKLER VE ERKEKLİK ÇALIŞMALARI ÜZERİNE

Çok basit bir soruyla giriş yapacağım ama alanı henüz tam tanımayan öğrenciler için oldukça yararlı bir soru bu. Türkiye özelinde konuşmak gerekirse...

POLİTİKLEŞEN BEDENLER: KEMALİZM BAĞLAMINDA LGBTİ+LAR

Büşra İşguzar & Burak Gümüş Günümüzde LGBTİ+’ların sağ politik zeminde günahkâr olarak damgalandığı ve kriminalize edilerek ötekileştirildiği bu dönemde...

KAPİTALİZM KRİZİNİN ORTASINDA KENDİ KRİZİNİ YAŞAYAN KEMALİZM

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-11 KAPİTALİZM KRİZİNİN ORTASINDA KENDİ KRİZİNİ YAŞAYAN KEMALİZM “Sermaye belki...