Ana Sayfa Anlık Dergisi AKADEMİSYEN TACİR

AKADEMİSYEN TACİR

Öğrendiklerimizi, dinlediklerimizi ve hissettiklerimizi yazan insanların dünyasından çok uzakta sürdüğümüz yaşamlarımız, arada iki elin parmaklarını geçmeyecek sene farkına rağmen birkaç asırlık yükü sırtında hissettiriyormuşçasına devam ediyor.

            Öyle ki çalışarak on yıl önce para kazanabileceğiniz, en azında Türkiye olmasa bile dünya ortalamasında olan başka bir ülkede, öngörüleriyle yolunuzu çizdiğiniz hayatlarınız şimdi aç karnına ben oldumculara dert anlatmakla tükeniyor. Bilgi birikimi edinmeyi ve bunu akademide kullanmayı dikey bir yükseliş aracı olarak gören bu arkadaşlarla bir santimetre dahi yol alınabilme sıkıntısının varlığı bir yana kendilerini ait hissettikleri grupların sözcüsü ve bilirkişisi sayma talihsizlikleri sayesinde insanın sadece kendisi için utanmadığını hatırlatıyor.

Çocuksu, belki de bu dönemlerinden kalma hayal kırkılıklarını erken ve orta yetişkinliklerine yansıtarak sürekli olarak sırtının sıvazlanmasını bekleyen, eve geldiğinde ailesine sınıf başkanı olduğunu anlatarak böbürlenen bu yetişkinciklerimiz bir şekilde bizim için eve gelen misafirin sevimsiz ve oyun oynatmak zorunda olduğumuz çocuğuna dönüşüyor. Sadece şımarıklığından bağırıp çağırma ve söylenme hakkını kendinde bulan bu çocuklara benzer şekilde, akademilerimizde yer alan veya almaya çalışan arkadaşlarımızda da gördüğümüz garip bir hal mevcut. Sırf orada olduğu yahut olabileceği ihtimaline gönderme yapıp kendisini bilim insanından sayarak buyruk verebilmeleriyle bu çocukcağızlarla kader ortağı olan bu arkadaşların pek de farklı olduğunu düşündürebilecek herhangi bir parıltı da henüz keşfedilmemiş dâhilerden değillerse maalesef yok. Basit dünyalarında iki cümleyi bir araya getirebildiği için gerçekten düşünebildiğine inanan bu ruhların kendini değerli hissedebileceği bir alan olarak gördükleri akademi, maalesef sırf bu durum nedeniyle diğerleri için birer atıl insan deposuna dönüşmüş durumda.

            Piyasa şartları ayrıca ele alındığında böylesi kırılgan kalplerin sistem dışına itilerek bir şekilde kendini akademide bulmaları apayrı bir çarpıklığa da neden olmakta. Tabii ki mühendislik, tıp ve benzer fen alanlarında kâr marjı nedeniyle daha dikkatli takip edilen yeni öğrencilerin eğitimi, getirisindeki ciddi farklılık nedeniyle sosyal bilimlere pek yansımadığından öğrenci kalitesi yirmi yıl önceki lise eğitim seviyesine kadar gerilemiş durumda. Bu bağlamda incelendiğinde yabancı dil bilmemek sosyal bilimlerde normalleşmiş ancak bambaşka bir sorun, hatta daha büyüğü Türkçe konuşamayan doçentler ve profesörlere sebebiyet verecek boyutlara ulaşmış.

            Bir diğer iç burkan kısım ise temel eğitimdeki eksikliğin lisans veya yüksek lisans derecesi ile uzmanlaşıldığı iddia edilen alanlardaki, örneğin siyaset bilimi yahut uluslararası ilişkiler gibi, yansımalarının artık vahim boyutlara ulaşmasında kendi gösteriyor. Alanının bağlantılı olduğu bilim dallarından bihaber, uzmanı olduğu alanın felsefi yansımalarını bilmekten fersah fersah uzak; yurtdışındaki meslektaşlarından kopuk bir şekilde hayatlarını sürdüren bu arkadaşlar bir şekilde talep de görüyor.

            İlk bakışta saçma gelen bu talep sonrasında varoluşundaki çarpıklıkla kendini açığa vuruyor. Azalan marjinal fayda gereği her geçen gün sunulan veri ki bizim bu noktada tüketim aracımız, en başında kalitesiz belki de temelsiz denilebilecek durumda olduğundan sona yaklaştıkça paylaşılan düşüncenin de bir manası kalmıyor. İşte tam bu noktada makyaj günü kurtarıyor.

            Eğer çok bağırıyorsanız, bağırırken araya süslü bir iki kelime sıkıştırıyorsanız ki dikkatinizi çekerim bu kelimeler sanki bir liste halinde dağıtılmış ve ezberlenmiş gibidir sizi dinlenebilir hale getirmektedir. Mesela konjonktür ve pejoratif gibi kelimeler anında kulaklarınıza çalınıverir. Elbette ki bu kelimeler gereklidir ama öyle birinin ağzından duyarsınız ki üzerinde yapıştırma gibi durduğunu hissedersiniz. Çünkü bir anlık gözün kenara kaydığını, bakışlarının bir şeyler ararcasına hafızasını taradığını ve sonrasında yüzde rahatlama yerine keyif ifadesini görürsünüz. Tam da bu keyif ifadesi rahatsız edici gelir. Aslında hatırlanmaya çalışılan bir kelime değil, kaçınmak için kullanılan bir imdat butonudur. Oldumculuklarının kodlarını yazan eski oldumcuların literatüründen seçmelerle kendilerini ispatlamaya çalıştıkları bu ifadeleri anlayabilen birinin süzgecinden geçtikten sonra akılda oluşturduğu sorular sadece kişinin yetersizliğini değil yanında olduklarının, olduğu kurumun hatta kişiliğinin dahi neşter altında incelenmesine neden olmaktadır. Hal böyle olunca bu kişilerin saldırgan tavırları temel bulmakta ve sağlıklı olmayan bir ruh hali içinde herkesin kendisi ile ilgilendiğini düşündüğü narsist-antisosyal bir çehreye bürünmektedir. Bu durumda hem ezilmişliğinin verdiği ajitasyonu kullanarak sempati toplayıp çevresini manipüle etmekte, sağlıksız ruh halini kötüye kullandığı bu alana yaymakta ve bir nevi manevi cemiyet oluşturmaktadır.

            Bu garip çevre, antisosyal bir lider etrafında toplandığından öncülerini özümserken dışarıdaki çevreyi tıpkı önderlerine benzer biçimde aşılması gereken bir engel yahut manipüle edilecek bir kitle olarak görmektedir. Haliyle küçük bir birim olmalarına ve toplumun getirdiklerine ihtiyaç duymalarına rağmen mantıktan uzak bir düşünce sistemi içinde sağlıksız sosyal yargılarla hayatlarını sürdürmektedirler. Özeleştiri hak getirsin, eleştirilerin hepsi geri dönmekte, herhangi bir olumsuz dönüş anında saldırı olarak algılanmakta ve buna yönelik radikal yollara başvurmaktan çekinilmemektedir.

            Hatta bazen tam karşısında olduklarını iddia ettikleri düşüncelerin eylem araçlarını özümseyip bunu aslında kendi ideallerinin bir yansımasıymış gibi sunmaktadırlar. Belki kendilerini de bu şekilde kandıran bu bireyler sınırları çizilmiş bir sistem içinde bu çelişkilerle alakalı uyarıldıklarında ise az önce bahsedilen olumsuz eleştirin birdenbire hakaret olarak algılanması gerçekleşmektedir. Örneğin, görece daha özgürlükçü ve eşitlikçi düşün insanlarının sınıf varlığını reddetmesi bir kenara, dikey yükselişin ve organizasyonun doğal olarak karşısında olması beklenir. Ancak buna rağmen bu görüşe sahip olduğunu iddia eden kişilerin, akademi mensubiyetini sınıflar arası dikey bir yükseliş aracı olarak görmesi garip bir çarpıklık yaratmaktadır. Bahsedilen bu düşünce sistemi adım adım incelendiğinde hata vermiştir. O halde sorun en baştadır. Kendini görece daha eşitlikçi ve özgürlükçü olarak tanımlayan bu bireyler aslında ne özgürlükçü ne de eşitlikçidir. Aslında, eşitliğin ve özgürlüğün olmadığını iddia eden düşün tarafından propagandası yapılan ve gerekli adımların takip edilmesi ile ayrıcalıklı hale gelineceğini öne süren yapıya bilinçli olarak dahil olmuşlardır. İstediklerini elde edemeyince tıpkı o şımarık misafir çoğu gibi saldırganlaşmakta ve mağdur olduklarını iddia etmektedirler. Maalesef mağdur edilen olmaktan çok uzakta, gerçekte kendilerine itiraf etmekten imtina ettikleri ikiyüzlülükleri ile yüzleşmekten kaçınmaktadırlar. Sevgisizlikten yakınarak yola çıktıkları, sonrasında istediklerini elde edebilmek ve diğerlerinden üstün hale gelebilmek adına insaniyetlerini unuttukları hayatlarında opus magnum olarak gördükleri şahıslarına yatırımları gerçekte talihsiz bir tacirin iflasından farklı görünmemektedir. Zaten kendileri de her ne kadar aksini iddia etseler de özlerinde birer tacirdir. Çünkü gerçekten özgürlüğe ve eşitliğe inanan insan düşmanını gözünden tanır.

            Bu açıdan ele alındığında aslında karşı tarafa ilişkin olduğunu düşündükleri eleştirileri bir iç hesaplaşma haline dönüşmektedir. O denli bir eleştirel yaklaşım sergilenir ki, ilk bakışta gerçekten eleştiri yaptıkları düşünülebilir. Fakirlikten dem vururken aslında var olmayan statüleri üzerinden yaptıkları eleştiriler soğuk kış günlerini romantize etmeye benzer. Önemli isimlerin kitaplarını okuduklarını düşünüyorlar, yazarların derin analizlerinde boğulup orijinal dillerini bilmedikleri makaleleri incelediklerini iddia ediyorlar ancak o soğuk kış günlerinde yanlarındaki eşlikçi idealleri olması gerekirken bir sıcak kahveden ibaret kalıyor. Telefon üzerinden ekonomik durum incelemesi yapmak istenilmediğinden kahve fiyatları tabii ki bu durumda gündem edilebilecek durumda değildir. Aslında tek konu, satış için o soğuk günlerde; sokaklarda ellerinde mendiller, el işleri ve atıştırmalıklarla gezen küçük çocuklar olmalıyken kendi yarattıkları hayali konumlarda yukarıdan bir sesle yoksulluk içinden geldiklerini ve bu fakirliğe karşı “İddia ettikleri yoksullukla karışık cehaletle savaştıkları -Burada konuştukları mesele yoksulluk değildir, yoksul oldukları için cahil olduğu varsayılan ve her ne hikmetse imkânı olsa onlar gibi olacağı düşünülen bir kesimin varlığını hayal etmeleridir-”ndan dolayı tek dertleri ele dişe dokunmayan ve kendilerini üstten görebilecekleri konuları tartışmaktır.

            Aralarında hiç kimse ama hiç kimse kalkıp da toptan bir yoksulluktan ve insanın sadece insan olmasından kaynaklanan haklarını tartışmazken; akademi üzerinden, sırf bu konumda olduğu yahut olabileceği ihtimaliyle belki de kıyısından köşesinden kendini herkesin hamisi görerek sözde liderliklerini gerçekleştirme çabalarında boğulmalarını izlemeye maruz bırakılıyoruz.

            Tüm bunlara rağmen kendilerini, çevrelerini ve toplumu zehirleyen bu kişilerle empati kurmak yahut sempati ile yaklaşmak yine de mümkün görünmekte. Çünkü tüm bu garip ruh hali, kendini önemli hissetme ihtiyacından kaynaklanan ve yukarıda bahsettiğimiz diğer nedenler ile toplamda tek bir öze sahiptir. Bu öz basitçe ölüm korkusudur. Aile, çevre, kültür ve inanç gibi alanlardan beslenen; insanın en değerli yahut özel olduğundan yok olmasının mümkün olmadığına dair temelsiz bir önerme ile desteklenen bu korku, birey tarafından başa çıkılamaz hale geldiğinde kendini bir şekilde dışa vurmaktadır. Tabii ki sosyal yapılarca yüzyıllarca desteklenen ve binyıllara dayanan hafızaya sahip bu korku öncellikle kendini besleyen daha sonra da var olmasına sebebiyet veren birime yönelecektir. Bu durumda ilk tepkiyi göğüsleyen toplumun ardından çok daha sert bir tepki hatta darbe kişinin kendine yani düşüncelerine yönelmektedir. Bu durumda fikirler bulanıklaşmakta, karar verme mekanizması sağlıklı işlememekte hatta ilerleyen aşamalarda şizofreni gibi ağır rahatsızlıklara dönüşebilmektedir.

            İnsana bir ayrıcalık atfeden düşünceler belki de tam bu noktada bir nevi haklılık kazanmaktadır. Evet, şizofreni gibi rahatsızlıklar hayvanlarda görülmemekte; görülse bile gözlemlenmesi henüz mümkün görülmemektedir. İnsan en büyük ayrıcalığı saydığı düşüncenin iki taraflı bir bıçak olduğu gerçeğinden uzakta, kafasının içinde hayatını sürdürmeye devam ederken insan dışındaki canlıların ve çevrenin bu ikilik pek de umurunda değildir. Etkilense dahi insan kadar kendine acımadan yoluna bir şekilde devam edebilmektedir. Hayat, insanı onun umursadığı kadar umursamamaktadır.

Latest posts by Erol Özgür Abanoz (see all)

Must Read

Sürdürülebilir Türkiye!

Türkiye Cumhuriyeti, Paris Anlaşması’nı TBMM’de kabul etmesinden sonra ve son yıllarda sık sık karşılaştığımız sürdürülebilirliği artık hayatımızın her noktasında göreceğiz. Paris Anlaşması’nı,...

5. Yılında 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Dış Politika Yansımaları

Bundan yaklaşık 5 yıl önce darbe girişimine şahit olmuştuk. Karşılaşılan durumlar ve süreç içerisinde ortaya çıkan tüm değişkenlere bakıldığında aslında hâlâ net...

RÖPORTAJ: ÇİMEN GÜNAY ERKOL’LA YARALI ERKEKLİKLER VE ERKEKLİK ÇALIŞMALARI ÜZERİNE

Çok basit bir soruyla giriş yapacağım ama alanı henüz tam tanımayan öğrenciler için oldukça yararlı bir soru bu. Türkiye özelinde konuşmak gerekirse...

POLİTİKLEŞEN BEDENLER: KEMALİZM BAĞLAMINDA LGBTİ+LAR

Büşra İşguzar & Burak Gümüş Günümüzde LGBTİ+’ların sağ politik zeminde günahkâr olarak damgalandığı ve kriminalize edilerek ötekileştirildiği bu dönemde...

KAPİTALİZM KRİZİNİN ORTASINDA KENDİ KRİZİNİ YAŞAYAN KEMALİZM

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-11 KAPİTALİZM KRİZİNİN ORTASINDA KENDİ KRİZİNİ YAŞAYAN KEMALİZM “Sermaye belki...
Latest posts by Erol Özgür Abanoz (see all)