Ana Sayfa Anlık Dergisi Sürdürülebilir Türkiye!

Sürdürülebilir Türkiye!

Türkiye Cumhuriyeti, Paris Anlaşması’nı TBMM’de kabul etmesinden sonra ve son yıllarda sık sık karşılaştığımız sürdürülebilirliği artık hayatımızın her noktasında göreceğiz. Paris Anlaşması’nı, Türkiye 2015 yılında imzalamış ancak meclisinde onaylamayan tek OECD (İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) ve G-20 ülkesi olarak kalmıştı. Peki, son altı yılda ne değişti? 2021 yılında Türkiye Paris Anlaşması’nı neden kabul etti? Soruların cevaplarının kesinlikle iklim değişikliğinin etkilerinin olmasını isterdik ama maalesef değil, cevabı ise Avrupa Birliği’nin 2030 yılına kadar oluşturduğu 1,8 trilyon dolar civarındaki bütçesinden daha fazla yararlanmaktır. Türkiye, bu bütçeden daha fazla kaynak alabilmek için Birleşmiş Milletler’deki gelişmiş devlet statüsünü, gelişmekte olan devlet olarak değiştirilmesi için girişimde bulundu. Bu değişiklikle birlikte Türkiye, emisyon azaltma hedeflerini gelişmekte olan devlet statüsünde belirleyecek ve iklim değişikliği için oluşturulan fonlardan daha fazla yararlanacaktır. Buraya kadar kulağa hoş gelen adımlar, daha sonra çok kritik bir hal alacaktır. Kritik olmasının sebebi ise, Türkiye ekonomisinin iklim değişikliği ile mücadeleye ekonomik açıdan hazırlıksız olmasıdır. Paris Anlaşması’nın 2053 yılı için, net sıfır emisyon ve yeşil dönüşüm hedeflerinin hayatımızı nasıl yön vereceğine değinmeden önce sürdürülebilirlik kavramını netleştirmek gerekir. Hegemonik uygulamaların ve politikaların artık günümüzde sürdürülemez olduğunun anlaşılması üzerine zorunlu bir değişim yaşanmaya başlamıştır, bu değişimin adı sürdürülebilirliktir.  Sürdürülebilirlik kavramı denince akıllara ekonomik döngü gelmektedir ama sürdürülebilirlik kavramı sadece ekonomik döngüden ibaret değildir. Sürdürülebilirlik üç ana kol üzerinden değerlendirilmektedir. Ekonomi, çevre ve toplum olmak üzere sürdürülebilirliği bu üç temel yapı oluşturmaktadır. Bu üç ana unsurunun kendi aralarındaki ilişkilerden dolayı, birbirlerinden ayırmadan, hepsini aynı özenle değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü bu üç ana unsurun ilişkilerinden ortaya çıkan problemleri sürdürülebilirlik kavramı altında çözüm aranmaktadır. Günümüzde çözüm aranan en büyük problem ise, ekonominin doğa üzerinde yarattığı tahribattır. İkinci en büyük problem ise, ekonomik büyümenin ortaya çıkardığı gelir eşitsizliğinin yarattığı toplumsal sorunlardır.

Sürdürülebilirliğin en önemli konularından biri doğal çevrenin korunmasıdır. Doğanın olmadığı yerde insan olmaz, insanın olmadığı yerde de ekonomi olmaz. Geçmişten günümüze kadar yapılan en büyük hata doğa ile ekonomi arasındaki dengeyi göz ardı ederek, sürdürülebilirliğin sadece ekonomi üzerinden ele alınmasıdır. Büyük sivil toplum örgütleri ve kuruluşlar, doğa olmadan kazanılan büyük ekonomik kazançların bir anlamı olmayacağını fark etmesi ile birlikte yeşil dönüşümü kurumlar ile devletlere zorunlu tuttular. Özellikle Avrupa Birliği ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri kendi topraklarında çevreye zarar veren üretimleri ve uygulamaları izin vermemektedir ama ikinci ve üçüncü sınıf ülkelerde ise çevreye zarar veren aktivitelerden dolaylı olarak kazanç sağlamaktadırlar. Büyük devletlerin gölgesinde ne kadar başarılı olacağı tartışılan Paris Anlaşması’nın amacı ise, 1850 ile 1900 yılları arasında başlayan sanayi devriminin etkisi küresel ısınmayı 1,5 derecede tutmak ve doğa tahribatına son vermektir. Doğa tahribatını açıklamak gerekirse, dünya var olduğundan bugüne insan aktiviteleri sonucunda yaklaşık 1 derece ısınmış durumdadır. İnsanlık var olduğu sürece doğa tahribatı devam edecektir ve ne yazık ki dünyanın hiç ısınmama şansı yoktur. İlkim değişikliğine ilişkin riskler modellemesinde, ısınmada 0,5 derecenin çok önemli çevresel farklar yaratacağı bilinmektedir. Paris Anlaşması ile öncelikle devletlerin, sonrasında insanların çevreye daha duyarlı olması hedeflenmektedir. Türkiye’de sanayileşme Cumhuriyet Devrimi ile gerçekleştiğinden dolayı, sanayinin çevresel etkilerini Avrupa’ya göre daha geç fark ettik. Türkiye’de sanayinin gelişimiyle birlikte ekonomik kazanç hırsı da ortaya çıktı. Geçmişte bu hırsla, gelecek nesilleri düşünmeden yapılan hamlelerin bugün maalesef sonuçlarını yaşamaktayız. Türkiye’de doğa tahribatı ilk, 1950 yıllarda Demokrat Parti’nin ‘’Türkiye’de Hürriyet’’ sloganı ile tarım alanlarını imara açması ile başladı. Daha sonrasında 1970’lerde kırsal ve daha verimsiz bölgeler yerine, Türkiye’nin en verimli tarım arazileri olan Adapazarı ve Düzce ovalarını sanayi merkezi haline getirip, Süleyman Demirel’in “Patatesten çok sanayi dumanlarına ihtiyacımız var” sözü hafızalarda kaldı. 1990’lı yıllara geldiğimizde çevreden sonra kültürel değerlerimiz de düşüncesizce yok edilmeye başlandı. Bergama bölgesinde, çok uluslu bir şirket tarafından altın arama faaliyetleri, kapital sermayenin Türkiye’deki ilk yıkımı olarak karşımıza çıktı. Bugüne geldiğimizde, daha fazla ekonomik kazanç için çevresel etkisini görmezden geldiğimiz Hidroelektrik Santrallerin (HES) yapımı, İstanbul’un son ciğerleri olan Kuzey Ormanları’na yapılan otoyol ile yapılaşmanın önünün açılması, Kazdağları’nda altın arama gerekçesiyle 350 bin ağacın kesilmesi, nükleer santrallerin inşasında yaşanan doğa kıyımı gibi birçok acı gerçek yaşadık. Özellikle Türkiye’nin son çeyreğinde gerçekleşen doğa tahribatları azımsanmayacak kadar çoktur. Maalesef, bu konuda çok ince bir algı yaratılmak istenmektedir. Doğa tahribatlarına karşı dururken, ülkenin yatırımlarına karşı durulmamaktadır. Tek istenilen, gerçekleşecek yatırımlarda doğal kaynaklarımızın korunarak gerçekleşmesidir. Örneğin, Kuzey Marmara Otoyolu ormanlar kesilmeden yükseltilmiş otoyol ile projelendirilebilinirdi; Ilısu Barajı ve hidroelektrik santrali projesi yapılırken 12.000 yıllık Hasankeyf dâhil edilmeden gerçekleşebilirdi. 12.000 yıllık tarihimiz, İstanbul’un ormanları, Kazdağları’ndaki ağaçlar birkaç milyon dolardan daha değerlidir çünkü onlar gelecek nesillere mirasımızdır.

Avrupa Birliği, Avrupa’yı 2050 yılına kadar iklim dostu haline getirmek için özellikle son 10 yılda sürdürülebilir ve yenilenebilir enerji (güneş, rüzgâr, dalga ve jeotermal enerjileri) konusundaki yatırımları kaynakları ile desteklemiştir. Yatırımını yenilenebilir enerjiye yapan Avrupa devletleri, enerji üretiminde iklim değişikliğinden kaynaklanan dalgalanmaların yaşandığını belirtti. Bu dalgalanmaların sonucunda birçok devlet tekrardan fosil yakıtı ve nükleer enerjiyi tartışmaya başladı. Ancak, Avrupa Birliği özellikle kömür tüketiminin sonlandırılması konusunda oldukça kararlı durmaktadır. Geçtiğimiz günlerde, 2038 yılına kadar elektrik üretiminde kömür kullanımını son vereceğini açıklayan Almanya, tarihini 2030 yılı olarak güncelledi. Böylelikle Avrupa’nın en fazla enerji üretimi yapan kömür santrali yakın zamanda üretime veda edecektir. İklim değişikliği ile mücadele eden düşünce kuruluşu E3G’nin raporuna göre kömür santrali projelerinin yüzde 80’i Çin, Hindistan, Vietnam, Endonezya, Türkiye ve Bangladeş’te olduğunu belirtmiştir. Ayrıca kömür santrallerine yatırımlarının Paris İklim Anlaşması’nın imzalanmasından sonra düşüşte olduğu belirtirken, 44 ülkenin artık kömürlü termik santral planının olmadığı belirtildi. Türkiye’nin Kasım 2021 itibariyle mevcutta 51 adet Kömür ve Linyit Yakıtlı Termik Santrali (16 Tanesi Kömür Santrali) bulunmaktadır. Ayrıca 21 tane (5 Tanesi Kömür Santrali) de planlanıp yapım aşamasında olan termik santralleri bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti ise son yıllarda kamusal ve özel enerji yatırımlarını dönüştüremezse Paris Anlaşmasına göre 2030 yılında santrallerin birçoğunun şalterini indirmek zorunda kalacaktır. Türkiye’nin milyon dolarlar harcadığı enerji yatırımları doğru planlansaydı tekrardan dönüştürmeye gerek kalmayacaktı. Dönüşüm için harcanacak olan milyon dolar ise Birleşmiş Milletlerin ve Avrupa Birliği’nin ödeneklerinden kullanılacağı tahmin edilmektedir. Öngörülü yatırımlar yapılsaydı, ödenekler ile daha fazla yatırım gerçekleşebilirdi. Ayrıca Avrupa Birliği, 2050 yılında karbon nötr olma hedefini gerçekleştirmek için, karbon salınımını dikkate almadan üretim yapan ülkelerin ürünlerine gümrüklerde ek vergilendirme yapacağını Yeşil Mutabakat ile duyurdu. İlk aşamada çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre ve elektrik ürünlerinde vergilendirmeye geçileceği beklenmektedir. Türkiye için büyük sınav asıl burada başlamaktadır. Çünkü Türkiye ihracatının %50’sini Avrupa Birliği’ne yapmaktadır. Eğer Türkiye güçlü ve yerinde adımlarla geçiş gerçekleştiremezse Türkiye’de birçok sanayi kuruluşu küçülme veya kapanma ile karşı karşıya kalabilir. Gerekli adımlar atılmazsa, yeşil dönüşümün etkileri Türkiye’nin liberal ekonomi modeline (24 Ocak Kararları) geçişinden daha sert olacaktır.

Covid-19 salgının ekonomik etkileri devam ederken ve mevcut ekonomik bunalımda Türkiye’nin yeşil değişim için gerçekleştirmesi gereken ekonomik adımları atması, bu koşullarda imkânsızdır. Öncelikle Türkiye, Avrupa Birliği’nden gelecek ödenekleri, ekonomik bulanımdan çıkış için değil, yeşil değişim için planlayarak harcamalıdır. İkinci adım ise her sektör için sürdürülebilirlik çalışma ofisleri açıp, destek ve hibeleri ihtiyaca göre belirlemelidir. Yerli sermayeli şirketlerin yeşil üretime geçişi dikkatle takip edilip, gerektiği durumlarda kamu bankaları tarafından desteklenmelidir.  Ve son olarak, ormanlarımızı, denizlerimizi, kültürel miraslarımızı maddi kazanç için yok edilmemelidir. Bu yazımda ekonomik sürdürülebilirliği anlattım, diğer yazımda ise toplumsal sürdürülebilirliği ele alacağım.

Havayı ve suyu, vahşi hayatı ve vahşi yaşamı koruma planları aslında insanı koruma planlarıdır. – Stewart Udall


                                                                                                                              Aykut Can Kızıldoğan

Must Read

Sürdürülebilir Türkiye!

Türkiye Cumhuriyeti, Paris Anlaşması’nı TBMM’de kabul etmesinden sonra ve son yıllarda sık sık karşılaştığımız sürdürülebilirliği artık hayatımızın her noktasında göreceğiz. Paris Anlaşması’nı,...

5. Yılında 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Dış Politika Yansımaları

Bundan yaklaşık 5 yıl önce darbe girişimine şahit olmuştuk. Karşılaşılan durumlar ve süreç içerisinde ortaya çıkan tüm değişkenlere bakıldığında aslında hâlâ net...

RÖPORTAJ: ÇİMEN GÜNAY ERKOL’LA YARALI ERKEKLİKLER VE ERKEKLİK ÇALIŞMALARI ÜZERİNE

Çok basit bir soruyla giriş yapacağım ama alanı henüz tam tanımayan öğrenciler için oldukça yararlı bir soru bu. Türkiye özelinde konuşmak gerekirse...

POLİTİKLEŞEN BEDENLER: KEMALİZM BAĞLAMINDA LGBTİ+LAR

Büşra İşguzar & Burak Gümüş Günümüzde LGBTİ+’ların sağ politik zeminde günahkâr olarak damgalandığı ve kriminalize edilerek ötekileştirildiği bu dönemde...

KAPİTALİZM KRİZİNİN ORTASINDA KENDİ KRİZİNİ YAŞAYAN KEMALİZM

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-11 KAPİTALİZM KRİZİNİN ORTASINDA KENDİ KRİZİNİ YAŞAYAN KEMALİZM “Sermaye belki...