Ana Sayfa Dergiden Halkın Refahı mı? Devletin Refahı mı?

Halkın Refahı mı? Devletin Refahı mı?

Halkın ve devletin refahlarından bahsedildiğinde aynı kavram olarak algılanabilirler ancak bu iki kavram birbirinden farklıdır. Özellikle gelişmekte olan ve demokrasinin olmadığı ülkelerde halkın refah durumunun çok geride olduğu gözlenmektedir. İngiltere’de sanayi devriminden sonra merkantilizm etkisi görülürken; yoksul halkın örgütlenmesi sonucunda devlet yönetiminde bulunan asilzadeler yasalarla geçici işsizlik yaşayanlara, ailesi parçalananlara, sakatlara ve hastalık sonucu yoksulluk yaşayanlara yardım etmek zorunda kaldı. Halkın refahını ve sosyal devlet görevini sağlayan ilk devlet İngiltere olmuştur. İngiltere’de başlayan devletin zenginliğinin belirli zümre yerine tüm halk için kullanılması diğer ülkelere örnek olmuştur. Ancak devletler halkın refahını sağlamayı küreselleşme ile birlikte ekonomik bir külfet olarak görmeye başlamış vatandaşlarına sunduğu hakları azaltmış veya hiç sunmamıştır. Devleti yönetenler, devletin imkânlarını ve gelirlerini tüm ihtiyaç sahiplerini kapsayacak yardım yapmak yerine, kendilerini iktidarda tutacak popülist yardımları tercih etmektedirler. Covid-19 salgınından sonrasında sosyal devlet anlayışı ve popülist yardımlar daha çok sorgulanmaya başlandı.

Salgından sonra sosyal devlet anlayışının eksikliği Türkiye’de daha çok hissedilmeye başlandı. Son birkaç yılda Türkiye’nin yaşadığı Feto terör örgütünün darbe girişimi, Amerikan’ın uyguladığı ambargo, yanlış göçmen politikası, Suriye Politikası, rejim değişikliği hem halkın refahını hem de devletin refahını zor duruma soktuğunu söyleyebiliriz. Bu yıl yukarıdaki sorunlara, küresel salgının yarattığı ekonomik buhran ve döviz sorunu da eklendi. Döviz sorunu; 17 yıldır AKP’nin ana ekonomik politikası olan yabancı sermayeye uygulanan yüksek getirili faiz salgınla birlikte yabancı yatırımcının gelmemesinden dolayı sürdürülemez hale gelmiştir. Ülkeye giren yabancı sermayeyi istihdama yönelik kullanamamasından ve üretmeden verilen yüksek faiz ülke ekonomisine ağır bir külfet yaratmıştır. Salgından önce de yaşanan olaylardan dolayı Türkiye’ye yatırımlar gün ve gün azalmıştır. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Örgütü (UNCTAD) 2020 dünya yatırım raporunda da bu düşüş net olarak görülmektedir. Türkiye’ye 2015 yılında 19 milyar dolar yabancı yatırım yapılmışken 2019’da bu tutar 8,4 milyar dolara inmiştir. Küresel salgından dolayı 2020 yılında bu yatırımların daha da düşmesi beklenmektedir. Belirttiğim yabancı sermayenin büyük bir çoğunluğu Türkiye’ye sıfırdan yatırım yapmayıp, hazır bir kuruluşu almayı tercih etmektedirler. Bu seçim Türkiye’nin ekonomik büyümesine ve istihdamına pozitif etki yaratmamaktadır. Döviz sorununun oluşmasında sadece yüksek faizle para girişi sağlama anlayışından kaynaklı olduğu söylenemez. Türkiye son 18 yılda üretimden uzaklaşıp, ithal ürün ticaretine yönelip üretmeden tüketmeye alıştırıldı. Türkiye’de üretilen ürünlerin ise ithal girdi oranın %40’a yakın olması kazanılan paranın büyük bölümünün yurtdışına çıkması sebep olmaktadır. Döviz kurların yeni rekorlar test ettiği günlerde, üretimin ithal girdi oranın yüksek olması satın alma gücünün düşmesine sebep olmaktadır. Çünkü döviz arttığı sürece, üretilen ürün hammadesi ithal olduğundan fiyatı artmaktadır ama çalışanların geliri dövize bağlı olmadığından satın alma gücü hissedilmeden düşmektedir. Döviz kuru üzerinden maaş  alsaydık satın alma gücümüz tabi ki etkilenmeyecekti. Bu negatif durumda fırsatçı perakendeciler ellerindeki eski malların fiyatlarını da yeni seviyeye çıkartarak fazla kazanç sağlamaktadır. Bu fırsatçılar maalesef gıdadan enerji sektörüne kadar tüm sektörde bulunmaktadırlar. Bu gelişmeler zengini daha zengin, fakir ise daha çok fakirleştirip gelir eşitsizliğini büyütmektedir.

Salgın sürecinde yaklaşık 4 milyon emekçi vatandaşımız salgın sürecinde ayda 1.170 TL kısa çalışma ödeneği ile geçinmek zorunda kalmıştır. Yıllarca vergi veren bu emekçi kesime devletimiz salgın sürecinde tam maaşını verememiştir. Ayrıca emekçilere ödenen 1.170 TL para, çalışanların maaşlarından kesilerek oluşarak işsizlik fonundan ödenmektedir. Olması gereken ise emekçinin maaaşının eksik kalan kısmı hazineden karşılanması gerekirdi. Akıllara şu soru gelmektedir, zor günde devlet bize bakamıyorsa biz neden vergi veriyoruz? Bu soru akıllarda yerleşirse, devletin vergi toplaması zorlaşır ve vatandaş ile bağı zayıflar. Bu durumun somut örneği ise, devlet işini kaybedenlere açlık sınırı altında para verip, kamu bankaların faizlerini, reel faizin altına düşürüp aradaki farkı kendisi karşılayıp gelir seviyesi iyi olan vatandaşlara konut, tatil, araç kredisi vermesidir. Tabi ki bu krediler bazı sektörleri canlandırmaya yöneliktir ancak ihtiyaç sahiplerinin maaşları tam ödemesi yapılıp ve bu krediler verilseydi ekonomimizde daralma olmadan büyüme gerçekleşebilirdi. Böylelikle vatandaşların devlete olan bağının güçlenmesi sağlanmış olacaktı. Tabi ki bu kadar yükün altına giren devletimiz ihtiyaç sahiplerine de düşük kredi sağladı. Ancak bu krediler işsiz veya zor durumdaki vatandaşlarımızın sadece borç yükünün arttırıp günlerini kurtarmıştır. Daha önceki yazımda belirttiğim hamleler yapılsaydı sadece günü değil yarınları da kurtarmış olacaktık. Gelir eşitsizliği ve borç yükünün olduğu ortamda halkın refahının iyi olduğunu söylemek çok büyük bir aldatmaca olur. Ayrıca halkın refahı, çamaşır makinesi satışların karşılaştırılması ve sadece ekonomik göstergelerle ölçülmez. Refah seviyeleri ülkenin ekonomik düzeyi, iş imkânı, yönetim şekli, demokratik ortam, hukuk bağımsızlığı, eğitim kalitesi, sağlık sisteminin yapısı, ulusal ve kişisel güvenlik, temel hak ve özgürlüklerin analizi ile ölçülmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik kalkınması ve bağımsızlığı olmadan halkın refahının olması imkansızdır. Son günlerde gazetelerde sıkça okuduğumuz ‘Ekonomimize Yurtdışı Bazlı Operasyon’ ve ‘Londra merkezli finansal kuruluşların Türk Lirasına Saldırısı’ haberlerin alt yapısını son yıllarda uygulanan hatalı ekonomi politikası oluşturmaktadır. Ülke ekonomisinin yabancı sermayeye bağımlı hale gelmesi sonucunda yabancı finansörlerin istedikleri hamleler kolaylıkla gerçekleşir duruma gelmiştir Mustafa Kemal Atatürk’ün sözünde ‘’ Tam bağımsız olunabilmesi için ekonomik olarak bağımsız olmak şarttır.’’ belirttiği gibi devletin refahı ekonomik bağımsızlıktan geçmektedir. Kısacası devletin refahı olmadan halkın refahı olamaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomisi daha iyi yönetilmeye mecburdur.

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...