Ana Sayfa Dergiden Hararet, Üçüncü Yol Ve Kemalist Portal’dan Üç Yazı Ve Düşündürdükleri

Hararet, Üçüncü Yol Ve Kemalist Portal’dan Üç Yazı Ve Düşündürdükleri

            Son birkaç ay içerisinde farklı zamanlarda her biri Kemalist çizgideki üç internet mecrasında dikkatimi çeken ve üzerinde düşünmeme sebep olan üç farklı yazı yayınlandı.

            Kemalizm ve sınıfsal perspektif üzerine kaleme alınan bu üç yazı, esasında birbirinden çok farklı noktaları işaret etse de, bunun üzerine bir tartışma altyapısı oluşturması ve Kemalistlerin çok kez kaçak dövüştükleri bir sahada kaleme alınmış olmaları, ayrıca Kemalist cenah içerisinde yaygın bazı düşünce şablonlarını gayet açık bir şekilde temsil ediyor oluşları ile incelenmeye oldukça değerdir.

            Bu yazılar, yayınlanma tarihlerine göre sırasıyla: Fatih Karaman’ın Hararet’te kaleme aldığı “Kemalizm’den ‘Aforoz’ Edilmek”1, Zeki Atıcı’nın Kemalist Portal’da yayınlanan “1 Mayıs’ın Ardından / Kemalizm ve Sınıf Mücadelesi”2 ile Ali Ergendedeoğlu’nun Üçüncü Yol’da yer alan “Soma ve Bize Anlattıkları”3 başlıklı yazılarıdır.

            Biz, denememizde yazıları yayınlanma tarihlerine göre değil, bize göre Kemalist düşünce tayfı içerisinde konumlandıkları yere göre sıralayarak ele alacağız. Daha sonra ise kısa bir şekilde kendi görüşlerimize yer vereceğiz.

            Umarız bu deneme, Anlık da dahil olmak üzere Kemalist çizgideki adı geçen bu dört yayın içerisinde düşünsel bir tartışma başlatmaya ve bir sırat-ı müstakim tespiti için daha fazla yakınlaşmaya vesile olur.

Bir Muhakemedir, Engizisyon Değildir

            Denememizde ilk ele alacağımız yazı, Fatih Karaman’ın Hararet’te yayınlanan “Kemalizm’den Aforoz Edilmek” başlıklı yazısıdır.

            Karaman, “Kemalizm sağ mıdır-sol mudur?” tartışmasını ele aldığı yazısında, kişilerin “kendi iktisadi görüşlerine “Kemalizm” çerçevesinde bir meşruluk kazandırmaya çalıştıkları” iddiasını gündeme getirmekte ve yazısının kalanında da özcü bir yaklaşım sürdürerek, yazarın tavrının en iyi ihtimalle sezilebileceği, askıda bırakılmış bir sol-Kemalistlik eleştirisi ortaya koymaktadır.

            Karaman, konu edindiği kesimlerin “öyle olduğu için değil, öyle olması gerektiği için Kemalizm sağdır veya soldur.” şeklindeki yaklaşımını eleştirmekte ve “Kemalizmin özü” retoriği üzerinden ilerlemektedir. Yazının ilk paragrafında başlayan bu özcü yaklaşım, yazı boyunca kısaca “Kemalizm soldur” şeklinde ifade edebileceğimiz iddianın bir eleştirisi şeklinde devam etmekte ve “Kemalizm’in özü solcu veya sağcı olsaydı, bugün sağ Kemalizm ve sol Kemalizm gibi kavramları tartışıyor olmazdık.” önermesi ile noktalanmaktadır.

            Karaman’a göre ““Milli İktisat” gayesi kapsamında uygulanmış olan ve dönemine göre değişen liberal veya devletçi politikalar, maalesef Kemalizm’in sağ veya sol olmak üzere çarpıtmak için kullanılmaktadır.” Zira, yine Karaman’a göre haklı bir şekilde “dünya tarihinde amacı var olmayan bir burjuvazi sınıfını oluşturmak olan bir sosyalist hareket” olamaz ve “milli bir burjuva sınıfı yaratmak için planlamacı ve “devletçi uygulamalarda bulunan Kemalizm’i sol ilan eden ve sağ-liberal Kemalizm’in varlığını reddeden” kişiler “aforozcular”dır.

            Yeri gelmişken Karaman’ın savlarına yönelik eleştirilerimize evvela bu noktada başlayalım. Öncelikle, Karaman bir yandan anlayış ve uygulamalardaki değişkenlikten söz ederken, diğer yandan takındığı özcü tavır ile bu değişkenliği göz ardı eden ve kimi hususları sabitleyen bir perspektif yanılgısına düşmektedir. Buradaki en bariz örnekler, yukarıda yer verdiğimiz alıntılarda değinilen “Milli İktisat” yaklaşımı ve “Kemalizmin milli burjuva yaratmak amacı” hakkındaki görüşlerdir.

            Öncelikle, Alman düşünür List’in etkisiyle İkinci Meşrutiyet döneminde benimsenmeye başlanan “Milli İktisat”anlayışının, Cumhuriyet’in ilanı ve sonrasında bir evrim gerçekleştirdiğini ve taraftarlarının süreç içerisinde “milli burjuva” meselesine bakışındaki dönüşümü Karaman ihmal etmektedir. Bu konuda sayın Ömer Atagenç’in adeta erkenden yazılmış bir cevap niteliği taşıyan “2. Meşrutiyet Döneminden 27 Mayıs Sonrasına Türkiye’de ‘Milli İktisat’ Düşüncesinin Dönüşümü”4 başlıklı akademik makalesinin incelenmesini şiddetle tavsiye ederim.

Zira, özellikle Devletçilik yıllarıyla birlikte “Milli İktisat” taraftarlarının “milli burjuva” meselesine bakış açıları bir “yaratma” girişiminden “kendine bir oluşu kabul etme” haline evrilmekte ve retoriği sürdürülen “milli burjuva” bir amaç değil, araç halini almaktadır. Ayrıca, esas itibariyle bir “milli burjuva” yaratılması fikri, Kemalistlere değil, İkinci Meşrutiyet dönemi düşünce ve siyaset adamlarına aittir. Elbette, tarihsellik neticesinde bu fikrin Kemalistler arasında da taraftarları bulunmuş olup, nihayetinde Demokrat Parti “Atatürkçülüğü”nün “Her mahallede bir milyoner” propagandasında dahi bu fikrin kalıntılarının izini sürmek mümkündür.

Ancak, hem teorisi hem de pratiği itibariyle Kemalizmin amacının “milli burjuva” yaratmak olduğu iddiası en nazik ifade ile bir yarım okumadır. Kemalist pratiğin tarihsel seyrinde 1930’larda yaşanan kırılmayı göz ardı eden, bu süreçte konjonktür gereği dile getirilen bir takım politik söylemleri önceleyen ve Kemalist düşün çevrelerinin zaman içerisinde geçirdiği evrimi göz ardı eden ve kanaatimce hala bazı Soğuk Savaş kaygıları taşıyan bir yaklaşımdır. (Milli burjuva hususunda görüşlerimizi merak edenler Anlık Dergisi’nin 10. Sayısında yer alan “Milli Bir Burjuva Mümkün Müdür?”5 ve 12. Sayısında yer alan “Hep O Aynı Pireli Şiir”6 başlıklı denemelerimize bakabilirler.) Ayrıca, bu yaklaşım, Karaman’ın yazısında hakim olan özcü tavır ile de çelişmektedir.

Nitekim, Karaman aynı yazısının son paragrafında “Kemalist dönemdeki uygulamalar, dönemin kısalığından dolayı Kemalizm’in özünü bize tam anlamıyla ifade edemez.” tespitinde bulunmakta ve dönemin şartlara göre değişen uygulamalarından yola çıkılarak bir tek Kemalizm yorumunda bulunulamayacağını, “dolayısıyla tamamlanmamış bir hareket için sonradan sağ ve sol fraksiyonların çıkmış olması fazlasıyla doğaldır.” şeklinde yine kendisi ifade etmektedir. Bu ise oldukça agnostik bir tavırdır. Zira, eğer Kemalizmin özü, anlaşılamaz ise ve bu nedenle sonradan sağ ve sol fraksiyonlar ortaya çıkıyorsa, yazar Kemalizmin iktisat politikalarının amacının “milli burjuva yaratmak” olduğu türünden yargılara hangi hikmetle varmakta ve “Kemalizmin sol olduğu” iddiasına karşı çıkmaktadır?

Yine Karaman, yazısının içerisinde, “uygulamalardan yola çıkarak Kemalizm’in özünün anlaşılamayacağı” önermesini desteklemek için Bismarck, Mao, Lenin gibi başka tarihi kişiliklerin ideolojik savunuları ile bazı pratikleri arasındaki tezat örneklerini sıralayarak bir kıyas gerçekleştirmekte ve böylece uygulamaların koşullar nedeniyle zaman zaman ideolojik özden sapabileceğini ifade etmektedir.  Bu haklı bir savdır. Ancak itiraz ettiğimiz nokta, yazıdaki Kemalizmin devletçi uygulamalarının “milli burjuva yaratmayı amaçlayan” “Milli İktisat” yolunda konjonktür kaynaklı bir sapma olduğu imasıdır. Oysa sadece, Devletçilik ilkesinin Kemalizmin ana çerçevesini ifade eden “altı ilke”den biri olarak hem de Atatürk’ün sağlığında, resmiyet kazanmış olması dahi, bu yaklaşımın konjonktürel bir sapma değil, süreç içerisinde kazanılmış ideolojik bir esas olduğunu anlamak için yeterlidir.

Değinmemiz gereken bir diğer husus, Karaman’ın yazısında vurgulanan yaklaşım neticesinde teorik ve pratik evrimleşmeyi göz ardı etme eğiliminin, yazarı Kemalizmi, Atatürk’ün şahsı ile eşitleyen bir çıkarsamaya götürmesidir. Zira pek çok kişi tarafından sıklıkla başvurulan bu yaklaşım “Kemalizm sağ mıdır-sol mudur?” tartışmasını getirip Atatürk’ün şahsında kilitlemekte ve tartışmayı bir “Atatürk sağcı mıdır-solcu mudur?” kör dövüşüne evriltmektedir. Ayrıca, Karaman yazısında aynı yola Bismarck, Mao ve Lenin gibi örnek kişilikler için de sapmaktadır. “Bismarck’ın sosyal demokrasiye benzeyen uygulamaları onu sosyal demokrat yapmaz. Mao’nun veya Lenin’in kapitalizme benzeyen uygulamaları onların sosyalist olduğu gerçeğini değiştirmez. Haliyle, Atatürk’ün devletçi uygulamaları da onu solcu yapmaz.” Yazıdan anlaşılan temel fikir budur. Doğrudur. Ayrıca, Atatürk belki de hiçbir zaman solcu –veya sağcı- olduğunu ifade etmemiştir. Zira, Türkiye siyasetinde ölümünden yıllar sonra kullanımı yaygınlık kazanmış bu şablonlar ile kendisini ifade etmesi “zamanın ruhu” gereği imkansıza yakındır. Lakin bu husus, “Kemalizm sağ mıdır-sol mudur?” tartışmasıyla oldukça ilgisizdir. Bu, özcü yaklaşımın bir eseri olarak, Nietzsche’nin Hristiyanlığa getirdiği “Son Hıristiyan çarmıhta can verdi.” eleştirisine benzer şekilde, Kemalizmi Atatürk’ün şahsına endeksleyen bir yanılgıdır.

Kemalizm, tarihsel kökenleri, bir mücadele içerisinde doğumu ve ardından da günümüze kadar gelişimi olan, Atatürk’ün şahsından aşkın bir ideolojidir. Bu nedenle, Kemalizmin özünün sağ-sol olup olmadığı tartışması, cevabı ne zaman ve nereden baktığınıza göre değişecek ve Atatürk’ün manevi şahsından müstesna bir tartışma olacaktır. Zira, algılanan, algılayanla münhasırdır. Bu yüzden, bize göre, asıl tartışılması gereken mesele, Kemalizmin ve Kemalistlerin bugün siyaset yelpazesinin neresinde olduğudur.

Modern siyasi ideolojilerin pek azı kökten bir şekilde sağ veya sol taksonomisine dahil edilebilmekte olup, pek çok ideoloji tarihin seyri, diğer ideolojilere karşı konumlanışı ve temsilcilerinin tutumu sonucunda sağ ile sol arasında yavaş da olsa hareket gerçekleştirebilmektedir. Örneğin; ana akım liberalizm, 18. yüzyıl koşullarında sol bir ideoloji iken, sosyalizm düşüncesinin gelişimi ile birlikte sağda kalmıştır. Ayrıca hala sağ-sol yelpazesinin bir ucundan diğerine uzanan çeşitli fraksiyonları mevcuttur. Sosyalizmin içerisinden türeyen sosyal demokrasi dahi, Leninizm gibi sol uca doğru ilerleyen diğer fraksiyonlar ile kıyaslandığında sevgili Doğacan Başaran’ın tabiriyle “solun sağında” kalır duruma gelmiştir. Yani ortada bıçak kesiği gibi ikiye ayrılmış bir siyasi ideolojiler tablosu olmayıp, flu geçişlerle kendisini renklendiren, göreceli ve renk kartelası zengin bir yelpaze mevcuttur. Bu bakımda “sol-sağ Kemalizm” sınıflandırması Kemalizmin tarihsel süreç içerisinde yaşadığı çatallanmayı niteleyen bir olgu tespiti olup, “Kemalizm soldur” önermesini de Türkiye’de mevcut diğer modern siyasi ideolojilerle kıyas edilerek ve tarihsel süreç göz önüne alınarak ortaya konmuş bir durum tespiti şeklinde değerlendirmek kanaatimizce daha sağlıklı olacaktır.

Ortada bir engizisyon yoktur. Kemalizmin sol olduğu iddiasını sahiplenenler ile liberal deliller ortaya koyarak öyle olmadığını iddia edenlerin birbirlerini aforoz etme girişimlerinin temelinde on yılların anti-komünizm propagandası ile toplum nezdinde sağ-sol kavramlarının irrite edici bir biçime sokulması ve bunun sonucunda Atatürk’ün manevi kişiliğinin sağcı veya solcu olarak nitelenmesinden duyulan yaygın rahatsızlık yatmaktadır. Şu halde, Kemalizmin yönü tartışmasını, en başta Atatürk’ün manevi kişiliğinin ‘ne’ci olduğu tartışmasından azat etmek gereklidir. Ayrıca sağ-sol Kemalizm ayrışmasının var olduğunu inkar etmek eğiliminde olanların da yine sayın Ömer Atagenç’in “Kemalizmin Soğuk Savaş Tecrübesi: Sağ Kemalizm Üzerine Bir Deneme”7 kitabını incelemelerini tavsiye ederiz.

“Yol”dan Sapmaya Bir Adım Kala

            İnceleyeceğimiz ikinci yazı Ali Ergendedeoğlu’nun Üçüncü Yol’da yer alan “Soma ve Bize Anlattıkları” başlıklı yazısıdır.

            Başlarken belirtmek gerekir ki, Ergendedeoğlu’nun Soma maden faciası özelinde yaptığı tüm tespitler ve dile getirdiği görüşlerde hemfikiriz. Yaşanan bu trajedi ve müsebbiplerinin sorumsuzluğu konusunda Ergendedeoğlu son derece haklıdır.

            Lakin, kanaatimce Ergendedeoğlu, facianın kök nedenini ve haliyle çözümü yanlış yerde aramaktadır. Zira, KİT’lerin özelleştirilmesinden, ihale usulsüzlüklerine, denetim eksiklerinden, taşeronluğa hatta facia sonrasında öne sürülen kaderci söylemlere dair dile getirilen eleştiriler, üst yapısal nedenlere yönelik olup; modern ideolojileri düalist bir yapıda ele alan ve Kemalizmi, kapitalizm ve sosyalizmin yanında bir “üçüncü yol” olarak kavrayan perspektif içerisinde alt yapısal nedenler ıskalanmaktadır.

            Ergendedeoğlu’na göre “1980’li yıllardan başlayarak bugüne kadar uygulanan ve uygulanmaya devam etmesi planlanılan neoliberal politikalar […] devletin öz kaynaklarını, özel sektörünün eline vererek, birçok sektörde tekelleşmenin önünü açmış, halkı sermayedarların, emekçiyi patronunun insafına bırakmıştır.” Bu neo-liberal politikalar neticesinde kâr elde etme amacıyla üretim düzensiz şekilde artırılmış ve denetimsizlik ile de birleşince facia kaçınılmaz olmuştur.

            Yazarın ifadesi ile “kar odaklı üretim metodunun benimsenmesi bu tip faciaların oluşumuna ortam hazırlamakta”dır.

            Burada dile getireceğimiz ilk eleştiri Ergendedeoğlu’nun “üçüncü yol” perspektifi dahilinde Kemalizmin iktisadi yaklaşımının hedefinin “özel sektör ile kamu arasında bir denge oluşturulması” olduğunu iddia ederken, özel sektörün “kar odaklı üretim metodu”na saptığı yönündeki eleştirisine olacaktır.

            Daha önce “Milli Bir Burjuva Mümkün Müdür?” başlıklı denememizde de ifade ettiğimiz şekilde, kar, burjuvanın üretim faaliyetindeki yegane ereğidir. Burjuvanın girişimlerinde üretmeyi amaçladığı tek şey daha fazla kar ve sermaye artırımıdır. Burjuva, kamu yararını veya bu husustaki zorlayıcı tedbirleri, kar ettiği sürece gözetecek, kamu yararı veya bu nedenle ortaya çıkan zorlayıcı tedbirler, kar etmesini engellediğinde ya da daha karlı kaçış alanları bulduğunda, faaliyeti bırakacaktır. Aksi halde yaptığı faaliyetin adı zaten “amme hizmeti” olur.

            Haliyle, burjuvanın eline terk edilen üretim alanlarında “kar odaklı üretim metodu”na sapılmamasını beklemek veya talep etmek fazlaca bir iyi niyettir. Ancak, “üçüncü yol” perspektifinin Kemalizmin iktisat anlayışının devlet ile özel sermaye arasında ekonomik faaliyette bir denge kurmak olduğu yönündeki sanısı, bu tip yanılgılara ziyadesiyle altyapı sağlamaktadır.

            Ergendedeoğlu’nun bu sanıda olduğu da yazısındaki şu ifadelerden oldukça net bir şekilde anlaşılmaktadır: “Yıllarca neoliberal söylemlerin hedefi olan Kemalizmin Devletçilik politikasının belirlediği bir model olan Karma Ekonomi Modeli’nde özel sektöre yaşam sahası tanınmakla beraber, piyasanın tamamıyla sermayedarların kontrolüne geçmesinin engellenmesi de amaçlanmıştır.” Öyle ki Ergendedeoğlu’na göre, “devlet, özelleştirme yaparken dahi halkın çıkarlarını korumayı ihmal etmeyecek şekilde üretim aracı satım işine girişmelidir.”

            Öncelikle belirtmek gerekir ki, Karma Ekonomi Modeli ifadesi, Kemalist Devletçiliğe sonradan yakıştırılmış bir nitelemedir. Doğrusu ve tam ifadesi “Devletçilik”tir. Ve bu ekonomi politik, devlet ile özel sermaye arasında bir ortayolculuğu değil, ulusal kalkınmanın sağlanması yolunda şahısların bencillik, suistimal ve beceriksizliğine karşın, devletin imkan ve kabiliyetlerinin seferber edilerek, doğrudan “milletin genel ve yüksek çıkarları” adına iş yapılmasının ve devlet aygıtı aracılığıyla bunun da milletin egemenliği ve kontrolü altına alınmasının garantilenmesi anlamına gelmektedir.

            Bu bakımdan, bir yandan burjuva demokrasisi içerisinde siyasi hayat sürdürülürken, diğer yandan devlet ile özel sermayenin barışık bir biçimde; burjuva kar odaklı faaliyete sapmadan ve milletin genel ve yüksek çıkarları korunarak ekonomik bir hayatın sürdürüleceğine dair inanış, en nazik tabirle asılsızdır.

            Zira, devlet dediğimiz aygıt, mekanizmasını oluşturan tek tek bireylerden bağımsız, kendi başına işleyen her şeyin üzerinde ve dışında bir soyut kişilik değildir. Siyasetçiler ve bürokrasi tarafından teşkil edilmekte ve biçimlendirilmektedir. Haliyle, birer küçük devlet memuru olan bürokratların veya birbirleriyle kıyasıya bir iktidar mücadelesine giren siyasilerin, devlet ve özel sermayenin bir arada var olduğu bir ekonomik sistemde ve bir burjuva demokrasisinde, kolaylıkla burjuvanın tesiri ve kontrolü altına girmemesi ve akabinde sistemin kamu kaynaklarının da bu sermaye çevresi lehine işletimine evrilmemesi imkansızdır. Nitekim tarih bunun pek çok hazin örneği ile doludur.

            Bu bakımdan, Soma maden faciası ve buna benzer trajedilerin ardındaki kök neden, Ergendedeoğlu’nun üzerinde durduğu şekilde Türkiye’deki siyasi iktidarların politikaları değil, bu politikaların ardındaki sınıf ilişkileridir. Kalıcı çözüm için bu sınıf ilişkilerine odaklanmak gerekir.

            Buna da evvela, ulusun genel ve yüksek menfaatleri ile burjuvanın çıkarının sürekli uyum halinde olacağı, devlet ile özel sermaye arasında denge kurulu ve sınıf çelişkilerinin olmadığı bir ekonomik sistemin aksaksız yürüyeceğine dair sanının bir kenara bırakılması ile başlanmalıdır.

            Nitekim, Ergendedeoğlu da yazısının son kısmında bu eşiğe son derece yaklaşmakta, “emeğin sömürüsü geçmişin bir olayı değil, bugünün bir olgusu haline geldiğini” ifade etmekte, “emekçilerin sorunlarını anlamadan, Türkiye’yi anlayamayacağımızı” belirtmekte ve “Kemalistler, emek mücadelesinde insiyatifi ellerine almalıdırlar.” görüşünü öne sürmektedir.

            Bu noktaya kadar ulaşmışken, sevgili Ali Ergendedeoğlu ve tüm Üçüncü Yol’un belki de cesur bir düşünsel adım daha atmasının zamanı gelmiştir.

Derdi Çeken Mi Bilir?

            Ele alacağımız son yazı ise Zeki Atıcı’nın aynı zamanda genel yayın yönetmenliğini de yürüttüğü Kemalist Portal’da yer alan “1 Mayıs’ın Ardından / Kemalizm ve Sınıf Mücadelesi” başlıklı yazısıdır.

            Evvela, yazısının başında, içerisinde bulunduğu emek piyasasında başından geçen tatsız bir hadiseyi anlatan ve bu tecrübe ile edindiği bakış açısının “öznel” olduğuna vurgu yapan Atıcı’nın dile getirdiklerinin hiç de şahsıyla münhasır olmadığını belirtmek gerekir. Zira, ortada bugün artık yurdumuzdaki 20 milyon emekçinin gerçeği vardır.

            Atıcı, yazısına tarihsel bir tespit yaparak başlamaktadır:

“Türk Devrimi’nin etkilendiği Fransız ve Sovyet devrimlerine baktığımız zaman ikisinin de sınıf mücadeleleri sonucu meydana geldiğini görürüz. Fransız Devrimi zaman içinde güçlenen burjuvazinin soylular, din adamları ve kraliyetle mücadelesi sonucu meydana gelirken, Sovyet Devrimi ise ağır şartlar altında çalışan ve emeğini alamayan işçilerin ve kısmen köylülerin önce burjuvaziyle birlikte çarlığı yıkması ardından da burjuvaziyi tasfiyesiyle olmuştur. 

Türk Devrimi ise Ulusal Bağımsızlık Savaşı’mızın ardından meydana gelmiştir. O devirde bir işçi sınıfı yoktu, az sayıda burjuva ise burjuva olduğunun dahi bilincinde değildi.  Osmanlı’nın son döneminde toplum; seçkinler( padişah ve ailesi, soylular, ruhban sınıfı) ve halkın geri kalanı olanı olarak ayrışıyordu. Kurtuluş Savaşı’nın ardından padişah ve ailesi tasfiye edilmiş cumhuriyetin ilk yıllarında ise ayrıcalık sağlayan tüm unvanlar kaldırılmış, anayasada toplumun tamamının hiçbir ayrım göz etmeksizin eşit olduğu belirtilmiş, tekke ve zaviyeler kapatılarak ruhban sınıfı dağıtılmıştı. Kemalizm sınıfların eşitliğini ve topyekûn bir kalkınmayı hedeflemişti.”

            Kanaatimizce Atıcı burada çok kritik bir noktaya kadar tespitini ilerletmiş, ancak bu noktada tespiti tam olarak ifade etmeyi eksik bırakmıştır. Şunu açıkça ifade etmek gerekir: tüm devrimler, çeşitli toplumsal sınıflar arasındaki mücadelelerden doğmuştur. Büyük Türk Devrimi de, bir yandan emperyalist dış düşmanla mücadele ederken, diğer yandan Osmanlı’nın geri toplumsal yapısı içerisinde -saltanat ve saray çevresi, çoğunluğu gayri Müslim kompradorlar ve İslami bir ruhban halini almış olan din adamları sınıflarına karşı- bir sınıf mücadelesi karakteri taşımaktadır. Elbette o gün için, Osmanlı toplumunun içerisinde bulunduğu yarı sömürge koşullarında prematüre durumdaki kapitalist toplumun burjuva ve proletarya sınıfları arasındaki bir mücadeleden bahsetmek mümkün değildir.

            Nitekim Atıcı da bu noktayı Ahmet Taner Kışlalı’dan yaptığı bir alıntı ile belirginleştirmektedir: “Kemalist halkçılık, “ayrıcalıksız, sınıfsız” bir toplum öngörüyordu. Fakat bu, toplumsal sınıfları kaldırmayı amaçlayan Marksist anlayışı yansıtmıyordu. Kurtuluş Savaşı Türkiyesinde Marksist anlamda bir “egemen sınıf” ve işçi sınıfı bulunmadığı varsayımından hareket etmekteydi. Öyleyse var olmayan bir sınıf çatışması ve ayrıcalıklı toplum kesimleri yaratılmamalıydı.” Şüphesiz bu 20’lerin, 30’ların Türkiye’si için geçerli ve doğru bir tespittir. Endüstri devrimini yaşamamış, sanayileşmemiş, oldukça geri kapitalizm koşullarında ancak bir yarı-sömürge olarak bulunan bir toplumda Kemalistler herhalde toplumda var olmayan sınıflar arasında bir çatışmaya taraf da olamazlardı. Ancak bu, gerek yukarıda da bahsettiğimiz üzere ayrıcalıklı sınıflara karşı, geniş halk kitlelerinin safında yer aldıkları gerçeğini de değiştirmemektedir.

            20’ler ve 30’ların koşullarında Kemalistlerin önündeki toplumsal manzara budur ve elbette dönemin gerçeklerine göre tespitlerde bulunularak, tutum takınılmış ve eyleme geçilmiştir. Peki, bugün dünyada ve Türkiye’de 20’ler ve 30’ların toplumsal koşullarının geçerli olduğunu söylemek mümkün müdür? Atıcı, yazısında kısa bir tarihsel özet geçerek bu soruya şöyle cevap vermektedir:

““Her mahallede bir milyoner” yaratma gibi hedeflerle yurttaşlar arasında giderek artan gelir adaletsizliği 1980 sonrası neoliberal politikaların benimsenmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır.  

Ülkemize günümüzde baktığımız zaman gördüğümüz ise işçi, çiftçi, köylü, memur, üst kademe olmayan beyaz yakalılar, prekaryalar; kısaca tüm emekçi sınıflar geçim sıkıntısı içerisindedir. Emekçi sınıflar ekonomiyi ve toplumu ayakta tutan temel güç olmalarına rağmen hem gelir dağılımından hak ettikleri payı alamıyorlar hem de sendikal ya da hukuki anlamda haklarını arama konusunda büyük sıkıntılar çekiyorlar.[…]

İşte bu şartlarda sömürülen sınıfların, sömürü güçlerine karşı hakkını araması kadar doğal bir şey olamaz.”

            Geçen on yıllar içerisinde Türkiye’de kapitalizm koşulları son derece hızlı bir gelişim göstermiş, Türkiye hızla sanayileşmiş ve artık toplumumuzda modern sermaye ve emek sınıfları oluşmuştur. Şu halde yüz yıl öncesinin toplumsal koşullarına göre ortaya konmuş ve bugün sadece bir retorik haline gelmiş söylemlerde ısrarcı olmak manasızdır.

            Nitekim, Atıcı da yazısında bu söylemlerden biri olan ve son dönemde özellikle iktidar çevreleri ve siyasi müttefikleri konumundaki etnik Türk milliyetçisi ve Avrasyacı kimi siyasi kesimlerce de dillendirilen “aynı gemideyiz” ve “milli birlik” retoriğini şu şekilde eleştirmektedir:

“Toplumun küçük bir kısmı geri kalanını sömürürken ve hükümet politikaları bu sömürüyü devam ettirmek amacındayken ulusal birlik oluşturmak, bu birliği sürdürmek veya ulusun belli konularda tek vücut hareket etmesini sağlamayı planlamak hayalperestliktir.”

Atıcı yazısını bitirirken ise sonraki bölümde daha detaylı olarak fikrimizi ifade edeceğimiz şu görüşü dile getirmektedir: “Kemalistlerin bu mücadelenin (emek mücadelesi) içinde olması Kemalizm’in gereğidir. Ekonomik ve siyasal olarak tam bağımsız bir Türkiye’yi, çağdaşlaşmayı, insanın insanı sömürmediği bir düzen hedefliyorsak önce emekçilerin kanını emen kapitalizme ve kapitalistlere karşı mücadele verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir sınıf başka sınıfları sömürmez ise ulusal bütünlük sağlamak ve emperyalizme karşı ulusal mücadele vermek çok daha kolay olur.”

Kemalist çevrelerde sıklıkla vurgulandığı şekilde Kemalizm, pratikten doğmuş bir ideolojidir. Şu halde, tarih kitaplarından başımızı kaldırarak biraz da günümüz gerçeklerine bakmakta ve ideolojik savlarımızı buna göre geliştirmekte fayda vardır.

Nüfusunun en az 80%’i emeğe bağlı bir gelir ile geçimini sağlayan, büyük çoğunluğu yoksulluk koşullarında yaşayan, sanayileşmiş, küresel neo-liberal kapitalizm sistemine son derece entegre, onlarca milyarderi, binlerce milyoneri bulunan ve sosyo-ekonomik adaletsizliğin ayyuka çıktığı yurdumuzda; bugün hala maksadın “milli burjuva yaratılması”, “devlet ile özel sermaye arasında denge kurulması” veya “sınıfsız, kaynaşmış bir toplum inşası” (ki bu en baştaki milli burjuva yaratılması savıyla da çelişen bir yaklaşımdır) türünden dilek kipiyle çekimlenmiş geçmiş zaman savlarının peşinde koşmak beyhudedir.

Sağa mı, sola mı? Nereye gideceğiz?

“Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt; bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de, uluslar tarihinin bin bir acıklı olay ve sıkıntı ile dolu yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.”

M. Kemal Atatürk

            Yukarıdaki kısımlarda, Kemalist çizgideki üç farklı yayında kaleme alınmış, Kemalizm ve sınıf meselesi konusunda üç farklı duruşu temsil eden üç yazıyı inceledik. Sadece bu üç yazının incelenmesi dahi Kemalizmin sağdan sola uzanan farklı yorumlarının olduğunu görmek açısından aydınlatıcıdır. Ancak bu husus bize ancak Kemalizmin birbirine göre daha sağda veya solda kalan yorumları olabileceğini göstermekte olup, Kemalizmin yönünün sağ mı yoksa, sol mu olduğu konusunda bir cevap vermemektedir.

1921 yılının Mart Ayı’nda Hüseyin Ragıp, Milli Mücadele’nin resmi gazetesi olan Hakimiyet-i Milliye’deki başyazısında şöyle sormakta ve kendince cevaplamaktaydı:

“Fırtınaya tutulmuş, kendini dalgaların keyfine bırakmış, yönü meçhul gemilere benzemekten vazgeçelim. Ve genel memleket mesaisi için, iyi düşünülmüş, iyi tayin olunmuş bir hayat programına, ilim ve siyasette bizi bir gün sağa, bir gün sola bocalamaktan kurtaracak bir ölçüye, bir pusulaya sahip olalım. Sağa mı, sola mı? Nereye gideceğiz?

            Herhalde sağa değil. Çünkü insanlar, fikirleriyle, siyasetleriyle, ilimleriyle devamlı olarak aksi istikameti takip ediyorlar.”8

            Hüseyin Ragıp, bu yazıyı kaleme aldıktan neredeyse yüz yıl sonra, sesi olduğu Milli Mücadele’nin fikri ve manevi mirasçısı olduğu iddiasındakilerin hala “Nereye gideceğiz?” sorusu etrafında dönüyor olmaları ve Kemalizme bir yön tayin etmekte bocalamaları fazlasıyla acıklıdır.

            Elbette şimdi, “1921 senesinde çıkan bu tip yazıların Sovyetler Birliği’nin uluslararası desteğini almak için kaleme alınmış manevralar olduğunu ve ideolojik esası teşkil etmediğini” dile getirecekler olacaktır. O nedenle başlarken ifade edelim ki, maksadımız ucuz bir yöntemle, Hüseyin Ragıp’ın tanıklığına başvurarak bir “Herhalde sağa değil.” sonucu çıkarmak değildir. Aksine, maksadımız fazla uzatmadan; yaşayan ve gelişen bir ideoloji olarak Kemalizmin, tam bağımsız, egemen, uygar, kalkınmış, mesut ve refah içerisinde bir Türk toplumu yaratmak hedefine sadık kalarak, değişen koşullar altında bugünkü yönünün ne olduğunu tespit etmeye çalışmaktır. Bunu yaparken de başvuracağımız kaynak geçmişten misaller değil, Atatürk’ün 1937 senesinde Meclis kürsüsünde ifade ettiği şekilde “… içinde yaşadığımız yurt; bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de, uluslar tarihinin bin bir acıklı olay ve sıkıntı ile dolu yapraklarından çıkardığımız sonuçlar”9 olmalıdır.

            Dergimizin geçmiş sayılarında kaleme aldığımız “21. Yüzyılda Kemalizm Üzerine Bazı Düşünceler” başlıklı deneme serimizin çeşitli bölümlerinde sık sık Türkiye’de ve dünyadaki sosyo-ekonomik durumdan bahsettik ve adaletsizlik manzaralarından örnekler verdik. Daha fazla uzatmamak adına bu hususu tekrarlamamıza gerek yoktur. Her gün gazete haberlerinde okuduğumuz bu manzara-i umumiye, idrak ve vicdan sahibi herkesin kavrayabileceği açıklıktadır.

            Bunun yerine, belki de farklı eğilimlerde dahi olsa tüm Kemalistler tarafından müştereken kabul edilen “Kemalizm anti-emperyalist bir ideolojidir.” ilkesi üzerinden ilerlemek ve böylece ortak bir cevaba varma imkanını denemek daha uygun olacaktır.

            Tabi burada detaylı bir emperyalizm incelemesi yapmamızın imkanı yok ancak, Kemalizmin anti-emperyalist bir ideoloji olduğu konusunda hemfikir olan tüm Kemalistlerin, emperyalizmi yaratan kapitalizm koşullarını, ortaya çıkışı ve aksiyonundaki sınıfsal arka planı bir kere daha hatırlamaları gereklidir.

            Emperyalizm dediğimiz olgu, bundan iki yüzyıl kadar önce gerçekleşen sanayi devrimi ve akabinde gelişen kapitalizmin habis bir çocuğu olarak doğmuş ve sermaye artırımı, daha fazla kar ve bunlar için de pazarlar yaratılması fikri ile tahrik edilmiştir. Bunlar elbette tek başına devlet yöneticilerinin veya yukarıdan akan damlaları toplamak heyecanındaki geniş halk kitlelerinin hevesleri ile gerçekleşecek eylemler değildir. Emperyalizmin ortaya çıkışında ayan beyan ortada olan fail; sanayi devrimi ile git gide güçlenen ve siyasetten, sanata, bilimden, ahlaka toplumsal hayatın her alanına yön verme kudretini elde eden ve kapitalist sistemin esas oyuncusu olarak sonsuz bir sermaye artırımı, hep daha yüksek kar ve mümkünse tekelleşme peşinde devamlı pazarını ve pazar payını büyütmek için koşturan burjuvadır. Bundan yüz yıl önce Avrupa uluslarının siyasetine hakim konumdaki Avrupa burjuvazisi, kar hırsı ile egemeni oldukları devletlerin kaba gücünü de harekete geçirmiş ve Birinci Paylaşım Savaşı olarak da bilinen, emperyalizmin en vahşi temsillerinden birini gerçekleştirmiştir.

Yurdumuzun ve ulusumuzun zenginliğine göz koyan ve gasp etmeye kalkışanlar, yabancı devlet yöneticileri yahut ellerine silah tutuşturulup cepheye sürülen sıradan İngilizler, Fransızlar, Yunanlar vs. değildir. Bunlar, toplumsal hayata egemen durumdaki hırslı Avrupa burjuvazisinin birer enstrümanıdır.

Belki de 1921 yılında yurdu düşman işgali altındayken Hüseyin Ragıp’ın açık seçik hissettiği ve bugünün Kemalistlerinin kavramakta zorlandığı nokta emperyalizm konusundaki bu gerçektir.

Zira günümüzde emperyalizm çok ciddi bir dönüşüm geçirmiştir. Artık yüz yıl öncesine göre çok daha kozmopolit hale gelen ve ulusal sınırlamalarından kurtulan küresel burjuva çoğunlukla kimliğini açık edecek şekilde kaba kuvvete baş vurmamakta, daha sinsi yöntemler ile emperyalist maksatlarını gerçekleştirmektedir. Küreselleşme ve neo-liberalizm olarak adlandırılan kapitalizmin bu yeni ideolojik safhasında, ulusların zenginlikleri, neredeyse hiç hissettirmeden az sayıdaki seçkine doğru aktarılmaktadır. Dünyanın pek çok yerinde artık hükümetlerin ve devlet aygıtlarının elleri kolları uluslar arası bankerler, tefeciler ve rantiye çevreleri tarafından bağlanmıştır. Emeğin üretkenliği ile karşılığında elde edilen kazanç arasındaki makas farkı artmış, emek sömürüsü büyümüştür. Yüksek borçluluk ile ulusların geleceği ipotek edilmiş, yerel burjuva ise birer kompradora, küresel sermayenin taşeronlarına dönüştürülmüştür. Bu süreçte belki de değişmeyen tek şey: kapitalizmin, sınırsız sermaye artırımı, daha fazla kar ve bunlar için de pazarlar yaratılması şeklindeki esasıdır.

Velhasıl, emperyalizmin, kapitalizmin bir ürünü olduğu gerçeğini göz ardı etmek, bunun aksinde düşünmek ve hareket etmek; anti-emperyalizmi salt -emperyalizmin kaba kuvvetinin zuhur ettiği- ABD, AB, Rusya, Çin vs. karşıtlığına indirgemek olacaktır. Ki bu, işaret edilene değil, parmağa bakmak olur.

            Küreselleşme propagandası ile başta ekonomi, finans sektörü ve pazarlar olmak üzere hemen hemen tüm konularda ulusal sınırların kaldırıldığı veya gevşetildiği ve sermayenin sınırsız bir hareket kabiliyeti kazandığı günümüzde; geniş halk kitleleri ile seçkin azınlık arasındaki ulusal bağlar git gide silikleşmekte, halk kitleleri arasındaki ulusal ayrımlar kimlik temelinde belirginleştirilip artırılırken, seçkin azınlık giderek kozmopolitleşmektedir.

Şu manzarada, kendi emekçi halkına ve onun çıkarlarının savunusuna dayanmayan anti-emperyalist bir ulusal mücadele neyi savunacaktır? Uluslararası sermaye hareketlerine sonuna kadar açılan sözde ulusal pazarlarda ekonomik etkinliği en aza indirilen devlet ile ezici bir serbestiye kavuşmuş küresel burjuvazi arasında denge sağlamayı mı? Kurulan ticari bağ ve ortaklıklar yahut borçluluk ile bu küresel burjuvazinin taşeronu haline gelmiş yerel kompradorları “milli burjuva”lara dönüştürmeyi mi? Yoksa, sermaye sahiplerinin önünde her türlü kapıların açıldığı ve artık sadece paraya sahip olmanın bir para kazanma yöntemi haline dönüştüğü finans piyasalarının rantiye çarkına mahkum, emeği ve ulusal zenginlikleri talan edilen ulusları “sınıfsız, kaynaşmış toplum” masalları ile teskin etmeyi mi?

Hayır! Kapitalin küreselleştiği günümüzde artık emperyalizme karşı ulusal mücadele ile sınıfsal mücadele iç içedir.

            Şu halde, anti-emperyalist bir ideoloji olan Kemalizmin bugünkü savunucuları, bocalamayı bir kenara bırakarak, Kemalizmin yönünün ne olduğunu da bir kez daha tarihten ders çıkarıp, dünyanın ve yurdumuzun bugünkü koşullarını nazar-ı dikkate alarak değerlendirmek ve tespit etmek mecburiyetindedir. Ve Hüseyin Ragıp’ın yüz sene önce yaptığı gibi kendileri sorup, kendileri cevaplamalıdır:

            “Nereye gideceğiz?”

1              Fatih Karaman, “Kemalizm’den ‘Aforoz’ Edilmek”, Hararet, https://hararet.org/kemalizmden-aforoz-edilmek/

2              Zeki Atıcı, “1 Mayıs’ın Ardından / Kemalizm ve Sınıf Mücadelesi”, Kemalist Portal, https://kemalistportal.com/2020/05/02/1-mayisin-ardindan-kemalizm-ve-sinif-mucadelesi/

3              Ali Ergendedeoğlu, “Soma ve Bize Anlattıkları”, Üçüncü Yol, http://ucuncuyol1919.com/2020/05/13/soma-ve-bize-anlattiklari/

4           İhsan Ömer Atagenç, “2. Meşrutiyet Döneminden 27 Mayıs Sonrasına Türkiye’de ‘Milli İktisat’ Düşüncesinin Dönüşümü”, Social Sciences Studies Journal, Aralık 2017

5          Muharrem Anıl, “Milli Bir Burjuva Mümkün Müdür?”, Anlık Dergisi, https://anlikdergisi.com/milli-bir-burjuva-mumkun-mudur/

6           Muharrem Anıl, “Hep O Aynı Pireli Şiir”, Anlık Dergisi, https://anlikdergisi.com/yirmi-birinci-yuzyilda-kemalizm-uzerine-bazi-dusunceler-5-hep-o-ayni-pireli-siir/

7           İhsan Ömer Atagenç, “Kemalizmin Soğuk Savaş Tecrübesi: Sağ Kemalizm Üzerine Bir Deneme”, Kriter Yayınevi, İstanbul 2019

8           Hüseyin Ragıb, “Sağdan Sola Doğru”, Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi: Hakimiyeti Milliye Yazıları, Kaynak Yayınları, İstanbul 2015, s.125

9           Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin V. Dönem 3. Yasama Yılı Açılış Konuşmaları, https://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/5d3yy.htm

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...