Ana Sayfa Dergiden Kadrocuların Ankara’sı Üzerine Bir Deneme

Kadrocuların Ankara’sı Üzerine Bir Deneme

Entelektüel bir hareket olarak Kadro, 1932 yılında, inkılaba ideoloji olabilecek bir fikriyat sistemi[1] yaratmak amacıyla bir araya gelmiştir. İnkılabın köklerinin ancak toplumsal, ekonomik ve kültürel olarak güçlü bir zeminde sağlamlaşabileceğinin bilincinde olan Kadrocular, bu zeminin ideolojik tarafını kurmak istemişlerdir. Millî kurtuluş hareketleri ideolojisini formülleştirirken de iki noktanın altı çizilmiştir. Bunlardan biri bağımsızlık, diğeri de devletçiliktir.[2] Kadrocular, bağımsızlığın ve devletçiliğin önemine dikkat çekerken bu ilkeleri sadece ekonomide ve siyasette değil, yaşamın her alanında esas alınması gereken bir tavır olarak görmüşlerdir. Hareketin içindeki tek edebiyatçı Yakup Kadri’nin Ankara’sı da bu ideallerin -veya arzuların- dile getirilişi olarak ortaya çıkmıştır.

Ankara, adı üstünde Ankara etrafında teşkil eden bir değişimin ve bu değişim sonunda gerçekleşmesi beklenen bir idealin romanıdır. Erken Cumhuriyet Dönemi romanının genel özelliği olarak mekân Anadolu’dur. Romanın başında İstanbul’da doğup büyüyen Selma’nın Ankara’ya taşınmasının Ankara’yı merkeze alan yeni bir hayat devresinin başlangıcını simgelediği aşikâr. Yakup Kadri, 1921-42 arasını üç bölüm halinde ele alırken bu bölümlere bir isim vermiyor; ancak Selma’nın Ankara’ya taşınması ile başlayan ve Sakarya Meydan Muharebesi’ne kadar süren ilk bölüme Millî Mücadele, Zafer’den sonra Kurtuluş Savaşı döneminin idealist ruhunu kaybederek yozlaşan Millî Mücadeleci aydınların eleştirildiği ikinci bölüme Hiciv ve Kadro Hareketi’nin hedefindeki kalkınmış ve refaha kavuşmuş Türkiye’nin hayal edildiği son bölüme de Ütopya denebilir. 1937-42 yıllarının hayal edildiği ve altın çağını yaşamakta olan bir Türkiye’nin anlatıldığı bu bölümde devlet inkılapların meyvesini yemeye başlamıştır. Üçüncü bölümün bir hayalin ötesine geçebilmesi için Türkiye’nin ikinci bölümdeki devrimden kopmuş aydın takımını sırtından atması gerekmektedir. Ne var ki 1964’e gelindiğinde Yakup Kadri “Ya son bölümde hayalini kurduğum Türkiye’nin gerçekleşmesine doğru bir gelişme olmuş mudur? Hâlâ romanımın ikinci bölümünde verdiğim ve karikatürünü yaptığım Ankara’nın içinde tepinip durmaktayız.” diyecek, sebebini de “Ben o zamanlar, bir gün gelip öleceğini aklımın ucundan bile geçirmediğim Atatürk’ün öncülüğü ve rehberliğiyle bu ideal Türkiye’ye yirmi yıl içinde varacağımızı umuyordum.”[3] diye açıklayacaktır. Ankara üzerine yazdığı eleştiride, Yakup Kadri’nin, Atatürk’ün bir gün öleceğini düşünmemesine “Ne akıl!” diyerek ağır bir eleştiri getiriyor Fethi Naci.[4] Gerçekten de Yakup Kadri gibi aydın sorumluluğunu bu kadar derinden hisseden, hayatı boyunca Türkiye’nin durumu ve geleceği üzerine düşünen ve çözüm arayan bir entelektüelin ağzından bunları duymak şaşırtıyor insanı. Yine de 2020 yılına gelindiğinde halen Atatürk’ün ölümünü kabullenemeyen ve başına “Atatürk yaşasaydı, Atatürk olsaydı…” gibi cümleler kondurmadan argüman üretemeyen aydınlarımızın yanında Yakup Kadri’nin sözlerinin masumane bir itiraftan ve hayıflanmadan ibaret olduğu aşikâr.

Siyasi tezinin ötesinde Ankara bir roman olduğundan onun edebî değeri hakkında da konuşmak gerek. “Yaban” adlı yazısında Şevket Süreyya Aydemir, “Yakup Kadri’de işlenen hisler değil; fikirlerdir.”[5] diyor ve bunu bir övgü ifadesi olarak kullanıyor. Aydemir gibi kendini fikir işçiliğine adamış bir entelektüelin edebiyata bakışının bu olması, romanı bir fikir anlatısı olarak görmesi son derece doğaldır. Bununla beraber, edebiyatın malzemesi insandır ve insan düşüncelerinin olduğu kadar hislerinin de ürünüdür, bu sebeple hislerden soyutlanmış bir roman, kendini de kişilerini de yarım bırakacaktır. Ankara’nın zaafı da buradadır. Karakterler kendilerinden başka her şeydir, bir fikri veya zihniyeti temsil etmekten öteye geçemezler. Savaşın kokusunu duymaya başladığı anda Selma’yı da Millî Mücadele’yi de umursamadan kaçıveren BankacıNazif, onurlu ve mert bir Binbaşıiken emekli olup komisyonculuğa başlayınca o eski halinden eser kalmayan Hakkı Bey, aldatıldığına değil de yabancıbir kadınla aldatıldığına hayıflanacak kadar millî değerlere ve yerliliğe bağlı Selma Hanım ve romana girdiği andan romanın sonuna kadar Millî Mücadele günlerinin idealist ruhunu hiç yitirmeyen, fikir adamı kimliğini bırakmayıp gazetecilik ve edebiyatla uğraşarak para meselelerine hiç bulaşmayan -bu sebeplerle Selma’yı mutlu etmeyi başaran tek erkek olan- adıyla müsemma Neşet Sabit… Hepsi birer sembolden ibarettir. Görüldüğü üzere Ankara’nın insanları, duyguları, iç çatışmaları, kendileriyle bir alıp veremediği olmayan, şahsiyetten yoksun, yalınkat ve karikatürize tiplerdir. Onlarla ilgili en dikkat çekici mesele, Yakup Kadri’nin kendisini temsilen yarattığı Neşet Sabit’i bir eş ve bir entelektüel olarak sürekli yücelterek ideal Türk erkeği ve aydınına kendisini örnek göstermesidir. Bununla beraber Neşet Sabit 1950’de tefrika edilen Panorama’da olumsuz bir karakter olarak okurun karşısına çıksa da Ankara özelinde ideal olanın temsilidir.

Kadro’nun 18. sayısında yer alan “İnkılâp Edebiyatı” yazısında Eflatun Cem Güney edebiyatı iktisada benzetir. Onun da inkılabın bir parçasını olduğunu söyler ve devleti göreve davet ederek edebiyatı bunun gerektirdiği şekilde düzene sokmasını ister. İnkılaba uygun edebiyat eseri olarak da Yaban’ı örnek verir. Bu yazı kaleme alındığı zaman yani 1933’te Ankara henüz basılmamıştı; fakat basılsa idi Eflatun Cem Güney’in inkılap edebiyatı için vereceği bir diğer örnek olacaktı kuşkusuz. Ankara’nın Türk edebiyatında parmakla gösterilen romanlardan olmadığı, hatta alabildiğine zayıf bir roman[6] olduğu ne kadar su götürmez bir gerçekse, 1923-45 yıllarının memleketçi edebiyat anlayışı ile Kadro’nun hedeflediği inkılâp edebiyatının önemli örneklerinden biri olduğu da o kadar yadsınamaz bir gerçektir. Bu sebeple Ankara’nın değerini, bir romandan ziyade, edebiyat ve fikir adamı Yakup Kadri ile Kadro Hareketi’ni oluşturan diğer aydınların yeni kurulmuş bir devletin geçirdiği süreç ve kalkınması ile ilgili düşüncelerini edebî düzlemde ele almasıyla kazandığı söylenebilir.


[1] “Kadro”, Kadro, Sayı 1, Ocak 1932

[2] Kurtuluş Kayalı, “Kadro Hareketi ve Gelişimi”, Türk Düşünce Dünyasının Bunalımı, İletişim Yayınları, İstanbul, 2019

[3] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1964

[4] Fethi Naci, “Ankara”, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2017

[5] Şevket Süreyya Aydemir, “Yaban”, Kadro, Sayı 18, Haziran 1933

[6] Fethi Naci, “Ankara”, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2017

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...