Ana Sayfa Dergiden Medeniyet Krizinin Ortasında Türk Romanı

Medeniyet Krizinin Ortasında Türk Romanı

Beyza Selen Çavuş

Ahmet Hamdi Tanpınar, Modern Türk Edebiyatı‟nı bir “medeniyet krizi” ile başlatır. Hakikatte de asırlar boyu Şark‟ı ve Şarklı olmayı iliklerine kadar hisseden, sanatını yani kendini ifade edişini Şark‟la yapan Osmanlı aydını için Batı sanatının ve medeniyetinin gömleğini kendi beden ölçülerine uydurmaya çalışmak tam bir medeniyet kriziydi. Çünkü iki topluma yaşam ve insan kavramı, birbirinden apayrı yollardan geliyor, Batılılaşma evresine kadar çevresindeki her türlü varlığı ve kendini Allah‟la gören Osmanlı, artık hayatı, eşyayı, çevreyi, insanı ve benliği farklı bir objektiften görmeye çalışıyordu.

Dünyada insanın kendi içini görmesi, dışını sorgulamaya başlaması ve hatta kendinden başka bir insanı düşünmeye başlaması romanla meydana gelir. Dini anlayışların kırılmaya başlaması bireyin kendini yaratıcıdan ayrı düşünmesine imkân verir. Klasik edebiyatlar insanı dini perspektiften değerlendirip insan özelinde Tanrı‟ya varırken roman salt yeryüzündeki insanın macerasıyla yürür. Hem de onun en aciz, çaresiz, çürümüş, kötü yönlerini ele alarak. Kavgasız bir roman düşünülemez. Bireyin kendiyle, çevresiyle ve muhitiyle hesaplaşmaları olmadan roman kurulamaz. Bu sebeple, Ahmet Hamdi Tanpınar 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi‟nde romanın ilk olarak Hıristiyan toplumlarda görülmesini günah çıkarma geleneğiyle açıklar. Hıristiyanlar, yaptıkları kötülükleri, işledikleri günahları, her insanın içinde gizlenen o ilkel yanı kiliselerde pederlere anlatmaya alıştıklarından, bunu yazıya dökerek bir edebi tür meydana getirmek deonların işi olmuştur.

Lise edebiyat derslerinde bizde romanın yerini tutan türler olarak mesnevi ve halk hikâyeleri öğretilir. Fakat işin aslı mesneviler ve halk hikâyeleri romanı roman yapan hiçbir özelliği taşımaz. İki türde de çatışma yoktur, birey kendisiyle de çevresiyle de kavga etmez. Hatta tek başına var olan bir birey de yoktur. O ancak Allah‟a varmak için mesnevi ve halk hikâyesinin içinde bir görev icra eder. Ayrıca romanın okura vermekle yükümlü olduğu zaman ve muhit bu türlerde ya hiç görülmez ya da ucundan kıyısından karartı halinde kendini belli eder. Yani Türk edebiyatına roman, ancak modernleşme faaliyetleriyle beraber gelir. Eğer mesnevi ve halk hikâyeleri bizde romanın yerini tutan, ona benzer türler olsalardı, uzun yıllar bu köklü geleneği sürdürmüş edebiyatımızda yeni türün tekniğinde yabancılık çekilmez, gerçek roman ilk olarak Servet-i Fünun‟ndadeği, Tanzimat devrinde görülürdü.

Edebiyatımızın romanı o dönem hiç mi hiç tanımadığı ve roman yazarken gerçek bir medeniyet krizi yaşadığı ilk roman kabul edilen, Şemsettin Sami‟nin kaleme aldığı Taaşşuk-ı Talatve Fitnat‟ta kendini hemen gösterir. Bu eser bir tutarlılık içinde ilerlemez. Beyefendi, saygılı, kibar Talat, sırf gölgeliğin ardında şöyle böyle gördüğü Fitnat için, karakterinden asla beklenmeyecek bir hareketle kadın kılığına girerek Fitnat‟ın evine, hatta odasına dalar. Fitnat‟sa onun aslında erkek olduğunu, nasıl olursa anlamaz. Kendini imkânsız ve absürt bir aşkın pençesine düşüren Talat‟ın aklına nedense Hacı Baba‟dan Fitnat‟ıusulüyle istemek gelmez. Zaten Hacı Baba da herkesten kıskandığı Fitnat‟ı gider hiç tanımadığı Ali Bey‟le evlendirir. Ali Bey‟in Fitnat‟ın öz babası çıkmasıyla ortalık hepten karışır. Şemsettin Sami romanın olaylarla kurulduğunu çözmüştür ama ya olaylarınbir denge içinde yürümesi gerektiğini bilmez ya da eserini heyecanlı kılmak adına mantığını feda eder.

Zaten Tanzimat romanı bir aşırılıklar, tutarsızlıklar silsilesidir. Tanzimat romancısı, Prof. Dr. Mehmet Kaplan‟ın da açıkladığı gibi, eser bittiğinde karakterleri ne yapacağını bilemez. Onları ya delirtir ya da öldürür. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat‟ta da durum böyledir. Yazara göre bir insanın başına bu kadar çok felaket geldikten sonra aklını kaçırmaması ya da intihar etmemesi imkânsızdır. Oysa realitede insan, başına ne gelirse gelsin bir şekilde yaşamaya devam eder. Fakat uzun yıllar mesnevilerin ve halk hikâyelerinin aşırılıklarıyla karılan, romansız bir gelenek sürdürmüş edebiyatçılarımızın bu hataları, son derece normaldir. Neyse ki bu hatadan, roman tekniği iyice kavrandıktan sonra dönülür ve bir örnek olarak Araba Sevdası‟nın son derece aptal yaratılmış karakteri Bihruz Bey bile yaşadığı onca felaketten sonra yaşamayı başarır. Tanzimat romanın bir sorunu da, o güne kadar insana hiç dikkat etmemiş yazarların meydana getirdiği uç karakterlerdir. Gerçek hayatta “Periveş tifoya yakalanmış.” gibi kara bir habere “Olur mu, Periveş o kadar kibar, o kadar asildir ki, olsa olsa verem olabilir.” diyen bir Bihruz Bey görmek mümkün değildir. Yine kendisinden öncebir örnek olarak Felatun Bey‟e de bu kader çizilmiştir. Aslında yazarlar, yanlış Batılılaşma gibi çok önemli bir sorunu toplumda tespit etmeyi başarmışlar; ancak onu kağıda aktarırken hüsrana uğramışlardır.

Yukarıda belirttiğim gibi bizde asıl roman Servet-i Fünun devrinde Halit Ziya Uşaklıgil ile görülür. Servet-i Fünuncular, ağır dilleriyle, halkın onları anlamamasıyla eleştirilseler de, biz Mai ve Siyahile Aşk-ı Memnu‟da onların insanı ve romanı anladığını görürüz. Bu romanlarda her karakter kendiyleahenk halindedir, romanın her epizotu birbirine cevap verir. Romanların sonunda Bihter‟i saymazsak, onca belayı atlatan karakterler yaşamlarına devam ederler. Ancak en önemli nokta, Servet-i Fünun ile medeniyet krizi yenilmiş, yeninin getirileri zaferini ilan etmiş ve insan ile tekniği tanımamanın getirdiği aşırılıklar törpülenmiştir. Sözgelimi yanlış Batılılaşma felaketine uğrayıp da hayatını hiç eden ve yazarların “Aman siz buna benzemeyin ha!” diye okura parmak salladığı karakterler artık görünmez. Kimse İntibah‟ınMahpeyker‟i gibi kanının son damlasına kadar kötü, Ahmet Mithat‟ın Rakım Efendi‟si kadar her şeyiyle kusursuz değildir. Her biri, realiteye uygun olarak iyiliği ve kötülüğü bünyelerinde aynı anda barındırırlar. Tanpınar‟ın da belirttiği gibi Batı medeniyetinde günah çıkarmanın meyvesi insanı bütünüyle ele almak, bizde de meyvesini vermiştir.

Medeniyet krizini elbette Tanpınar makalesinde çok daha geniş ele almıştır. Biz burada romanın ucundan tuttuk. Türk edebiyatında bahsedilen yollardan geçen ve henüz taze bile sayılabilecek romanı, doğal olarak Tanzimat sanatçısı tam anlamıyla icra edememiştir ama zamanla Türk romanı da kendini meydana getirmeyi başarmıştır. Kitaplığına Üç İstanbul, Huzur, Esir Şehir Üçlemesi, Bir Gün Tek Başına, İnce Memedgibi dev eserler ekleyebilmiş, dünya tarihinde kendine yer açmıştır. Bu noktada, yazı boyunca epey eleştirdiğimiz Tanzimat sanatçısının hakkını teslim ederek yazıyı kapatalım: Romanı memleket toprağına getirmeselerdi yine tanırdık bu türü ama şüphesiz bugünkü yerimizde olmazdık. İlk romanı yazma cesaretini gösteren Şemsettin Sami‟ye saygıyla…

Kaynakça:

Ahmet Hamdi Tanpınar: Türk Edebiyatında Cereyanlar

Mehmet Kaplan: Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar (Dergah Yayınları)

Şemsettin Sami: Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat (Say Yayınları)

Recaizade Mahmut Ekrem: Araba Sevdası (İletişim Yayınları)

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...