Ana Sayfa Dergiden Türk Şiirinin Eksik Bir Yaşam Üzerine Hikayesi

Türk Şiirinin Eksik Bir Yaşam Üzerine Hikayesi

Mahir Doğu

Sokakta yürürken herhangi bir taşın altını kaldırsanız popüler kültür ile büyütülmüş şairlere rastlarsınız mutlaka. Sosyal medya platformlarında sıklıkla göreceğiniz Cemal Süreyalar, Özdemir Asaflar görüyorsunuzdur. Hepsi de Türk edebiyatının mihenk taşı olmuş büyük ustalar. Fakat edebiyatımızın bir köşesinde kendine küçük bir yer bulabilmiş nice büyük şairleri görmeyiz. Onlar Edebiyatımızın öksüz çocuklarıdır. Bazılarının şiirleri bestelenmiş bile olsa tanımadan geçtiğimiz bir sokak gibi hızlı adımlarla ilerleriz.

İşte böyle bir ortamda Şairler Sokağının içinde sokak lambası altında unutulmuş bedeni ile selamlar bizi Arkadaş. Şiirlerini okuyanın okumakla yetinmediği, hayatını da merak ettiği bir kişilik olarak karşımıza çıkar. “İkinci Yeni” gibi güçlü bir akımın içinden geçip kendi çizgisini ve ahengini yakalamış bir şair.

1948 yılında hayata gözlerini açtığı günden bu yana yaşadıklarını büyük bir ustalıkla şiirlerine dökmeyi başarmıştı. Arkadaş Zekai Özger yaşadığı dönem içinde edebiyat dünyasının büyük ustalarının yanında adından söz ettirebilmiş, serbest nazımı bir ileri boyuta taşıyarak kendi çizgisini oluşturabilmişti. Şiirlerindeki ahengi ve konuları her kesime hitap edebilmiş, kurduğu imgeler ile insanların pencerelerini değiştirebilmişti. Yayımlanan ilk şiiri “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası”dır. (Soyut, Ağustos 1967, Sayı 28). Bu ilk şiirinde kelimeleri büyük bir ustalıkla yan yana getirebilmiş, bir çok imgeyi alakasız bir noktadan hayatımıza serpiştirmişti.

“charleschaplin bir savaşta yitirdim sakalımı

Çıkmazlığın grev sesi umutlarımı vururken

Yendirdim bıyıklarımı papağan kuşkulara

Biraz elma şekeriyle kazıdım sakalımı

Lohusa şerbetiyle kazıdım sakalımı

Yanaklarım paprika lahmacun ister misiniz?”

İlk dizelerinde kullandığı dilin yalınlığı ve benzetme sanatının verdiği özgürlüğü sonuna kadar kullandığı ve sonraki şiirlerinde de kullanacağını bize söylüyordu. Aynı şiirinde “kadın” imgesine kattığı değeri şu dizelerinden rahatlıkla anlayabiiyorduk:

“sayın bayan dursanıza gözünüze kuş kaçmış”

Sadece “kadın” değil aynı şiirinde “yoksulluk, gökyüzü, tiyatro” gibi imgelere de yer verdi. Bu onun şiirde tek bir imge ile kalınmasının şart olmadığını, birden fazla imge ile de şiire çiçekler ekilebileceğini gösteriyordu bize. “Ne zaman yayımlarsam yayımlarsam yayımlayayım adı „Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası‟ olacak!” dediği kitabı ölümünün ardından Tekin Sönmez tarafından Şiirler adı ile kitaplaştırıldı ilk defa. İkinci basımı “Sevdadır” adıyla yapılan kitap daha sonra da bu isimle yayınlanmaya başladı. En sonunda henüz daha eskisine rastlamadığımı da belirterek “Ve Yayınevi” tarafından asıl adı ile basıldı. Bu sayede yattığı mezar odasında rahatça sırtını dönebildi bize Arkadaş Zekai, vasiyeti olarak alınabilecek bu isteği gerçekleşmişti.

Yaşadığı dönem açısından siyasi bir çok olaya da kayıtsız kalmıyordu. Hatta ölümü üzerinde ailesinin ve sevenlerinin şüphe ettiği bir işkence de yaşıyordu Arkadaş. 1971 kışında SBF yurduna yapılan polis baskınında ağır işkencelere maruz kaldığını ve bu sırada başına aldığı ağır darbeler ile 1973 yılında beyin kanaması geçirerek hayata gözlerini yummuştu. Böylece Türk edebiyatının bir pırlantasını daha genç yaşta kaybetmiş oluyorduk.

Arkadaş Zekai bu yurt baskınını “Adak” başlıklı şiirinde de işliyordu. Şiir de kullandığı kelimelerle kimseleri kızdırmadan ama herkese de had bildiren düşüncelerini bir bir sıralamıştı. Üçyüz yurtseverin destanı da diyebiliriz bu şiire. Şiirin sonuna gelene kadar bu destanı anlatıyor Arkadaş ama son dize de önce ölümü selamlıyor sonra da umudu dürtüyordu:

“…

Bu vuruşmada ölü vermedik

Ama ant içtik üçyüz yaralı

Başlatmak için büyük savaşı

Çoğaltıcazüçyüzleri

Açıncaya kadar en güzel çiçek”

Arkadaş Zekai Özger şiirlerinde kullanılan imgeler hep birbirine benzer nitelikteydi. Bu benzerlik her şiirine ayrı bir hava katmasına rağmen üslubu hep zengin tutuyordu. Bir elin beş parmağını geçmeyecek imgeler kullanmasına rağmen bu imgelerden farklı şiirler ve farklı iklimler yaratabiliyordu. En çok kullandığı imgeleri “Tanrı, Anne, Kadın, Cinsellik, Erkek, Umut, Aşk, Ölüm ve Acı” desek yeridir. Bu imgeler içinde “Tanrı” imgesini ayrı ele almak gerektiğini düşünüyorum çünkü Tanrı ile ilgili şiirlerinde birçok duyguyu içinde barındırmasını biliyordu. “Beyaz Ölüm Kuşları” şirinde Tanrı ile hesaplaşıyor;

“…

tanrı bir ürpertidir çocuğun yüreğindeher tanrı biraz baba gibidiryiğit ve erkektir çocukları koruyan umacılar ve peri masallarının korkulu padişahıçünki tanrıyı yaratan ve öldüren şeyler aynıdırvurunca acının ilk gölgesi yaratır kuşkuyuacının padişahı elbette zalim olurve bilincin duvarına çarpınca şaşkınlığıbirsoru önce acıya sonra acıya uzanır-hey tanrıhani tanrıböylece o gün tanrı da ölür …”

Tanrı ile olan hesaplaşması bitmeden henüz “Mum Söndü” şiirinde Tanrıyı değil Tanrıya benzemeye çalışan insancıkları ele alıyordu;

“…

Birinci sonrası kapılar hep birinciye benziyordu

Tanrıyı arıyalım dedik yardım eder

Son çaldığımız kapıda kimseler yoktu

Kapının ardında bir boşlul bir boşluk ki sormayın

Ne ekmek ne mut ne yaşam

Hepsinin en güzeli

Tanrıyı gördük -inanmayın-tanrıyı gördük

Dayanamadık

ÖLDÜK”

Yine deTanrı ile hesaplaşması olmasına rağmen zor zamanlarında ona inanmasa bile sığındığı gerçeğini birçok şiirinde görebiliyor insan. Arkadaş Tanrı ile hesaplaşırken bir anne şefkatini de Tanrıdan bekliyordu. Daha da ileri giderek bunda hakkı olduğunu da içteniçe hissettiriyordu şiirlerinde ki keskin geçişlerle.

Arkadaş Zekai Özger 1968 yılının öğrenci hareketlerinde siyasi olarak aktif bir karakterdi. Bu karakterinin yansıması olarak bir çok siyasi örgütlenmenin içinde bulunmuş, Hüseyin Cevahir, Deniz Gezmiş,Hüseyin İnan gibi isimlerle aynı dönemi paylaşmıştı. Ancak ne var ki eşcinsel olduğu için bu siyasi örgütlenmelerin neredeyse tamamından uzaklaştırılmış ve dışlanmıştı. Bu yalnızlığın içinde dahi umudu yaşatmış içinde ve aşka dair şiirler yazabilmişti. Her ne kadar dışlanmış olsa bile siyasi çevresi tarafından, Hüseyin Cevahi‟eithafen yayınladığı “aşkla, sana” isimli şiirini de büyük bir ustalıkla kaleme aldı. Ki bu şiiri yayınladığı tarih Hüseyin Cevahirin öldürülüşünden bir yıl sonraya denk gelir;

“Alnını

Dağ ateşiyle ısıtan

Yüzünü

Kanla yıkayan dostum

Senin

Uyurken dudağında gülümseyen bordo gül

Benim kalbimi harmanlayan isyan olsun

Şimdi dingin gövdende

Uğultuyla büyüyen sessizlik

Birgün benim elimde

Patlamaya sabırsız mavzer olsun

Başını omuzuma yasla

Göğüsümde taşıyayım seni

Gövdem gövdene can olsun…”

Aşka yönelik yazdığı şiirlerinde genellikle bir kişiden ziyade, kişilerin kattığı değerlere değiniyordu. Nesnelerin dünyasında sığınacak bir liman gibi hissedilmesinin temel sebebi de bu olsa gerek, Arkadaşın şiirlerinde aşk bir somutluk olgusunun dışında soyut bir varlığa dönüşüyordu. Şuan yaşadığımız çağın dışında kişilere, nesnelere değil onların bizler için değerlerine aşık olmayı başabilmiş ve bunu yazdığı şiirlerde bizlere sunabilmişti. Arkadaşa göre aşk “Merhaba Canım” şiirindeki gibi;

“…Ve bir gün hiç anlamıycaksınız

Güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum

Düşüvericek ellerinizden ellerinizden ve

Bir gün elbette

Zeki Müreni seviceksiniz”

(Zeki Müreni seviniz).

Aynı şiirinde yine birden fazla imgeyi barındırak Şair, Tanrıyı ve cinselliği de es geçmemiş, ataerkil dünya düzenini ve dünyanın döngüsü altında işçiliğin en köleleşmiş şeklini gözümüzün içine sokmuştu;

“…Siz inanmayın bir gün değişir elbet

Güneşe ve penise tapan rüzgarın yönü

Çünki ben okumuştum muydu neydi

Bir yerlerde tanrılara kadın satıldığını…”

Bütün bunların içinde Arkadaş umudu asla yere bırakmadı. Kaleminin ucu ile sürekli dürttüğü umudu boynuna ilmek ilmek asarak geleceğe olan inancını taşıdı. Ölümü dahi kucaklayan Şair, ölürken bile Meşrutiyet caddesinin karanlık dar sokağındaki merdivende göğüsünde umudu taşıyordu. Öyle ki yazdığı şiirlerin neredeyse tamamında bir umut taşıyordu. İçinde açıkça ya da gizliden Ölümün geçtiği şiirlerinde, mesela “Beyaz Ölüm Kuşları” şiirinde dahi umudu bize sunuyordu. Şiir boyunca Anneyi, Babayı, Tanrıyı ve çocukları en sonunda ise aşkı öldüren Arkadaş Zekai, şiirini “ama şimdi kim kandırabilir sizi / bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için” diyerek bitirebiliyordu. Bir başka şiiri olan “Hüzün Mevsimi” şiirinde Tanrısal göndermelerin, anneye olan ihtiyacın ve bağlılığın yanı sıra ölümü, yalnızlığı ve korkunun en karanlık tarafını bize sunuyordu. Bunları yaparken kullandığı kelimeler usta bir el işçiliği ile ilmek ilmek işleniyordu. Fabrika ayarındaki günümüz şiirlerinin yanına dahi yaklaşamadığı bir incelikle işlediği kelimeler, tek başlarına anlam olarak bütünlük sağlayamayacak derece de uzak iklimlerde olsa dahi yan yana geldiklerinde sizi muson yağmurları gibi bırakıyor, sudan çıkmış balığa döndürüyordu. Bunun en bariz örneklerinden birisi “Hüzün Mevsimi” şiiri.

“Gökteki yıldırlar kadar dizeler yazılsa da

Kendime kendimden başka kendim yok”

ya da

“Yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız”

dizelerinde kelimelerle sevişmenin kutsallığını katıyordu içimize.

Aynı şiirin ilk dizeleri ile son dizeleri arasında ki umuda bakış açısı da işte böyle bir ustalıkla işlenmiş ve umutsuzluğu yazayım derken yine umudu yüreğimize sıkıştırmıştı:

“…Elbet geçer bu hüzün mevsimi

Bir baykuş bir serçeyle arkadaş olduğu gün

O gün size sevinci de anlatıcam

Bir solucan bir leylekle çiftleştiği gün

O gün bahar mevsimidir size aşkı anlatacağım

Ve bir gün elbette yıldızları sayacağım-gelin kucaklayın beni.

Yıldızları sayamıyorum.”

Sonuç olarak bu ve benzeri birçok şiirinde bol miktarda kullandığı kelimeler ile edebiyatımıza kattığı imgeler ve edebiyat sanatlarının ustalık örnekleri ile paha biçilemez bir değere ulaştı. “İkinci Yeni” rüzgarının en güçlü estiği bir dönemde kısa süreliğine de olsa o rüzgara kapılmış sonrasında orüzgarın dışında kendi kasırgasını yaratabilmeyi başarmıştı. Genç yaşta ölümü Edebiyatımızın büyük bir kaybı olarak görülebilir. Fabrika çıkışı şiirler ve yazıların bol miktarda bulunduğu ve popüler kültür etkisi ile sadece bu dönemi arkasına almaya çalışan kişilerin aksine Arkadaş sis bulutlarının arasında kendi güneşini yaratabilmiş ve o güneş tıpkı Zeki Müren gibi batmamıştı. Zeki Müreni seviniz! Arkadaşı da seviniz!

Arkadaş Zekai‟nin dizeleriyiz!

Latest posts by Mahir Doğu (see all)

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...
Latest posts by Mahir Doğu (see all)