Ana Sayfa Dergiden Röportaj: Prof. Dr. Hasan Aydın

Röportaj: Prof. Dr. Hasan Aydın

Anlık Dergisi: Prof. Dr. Hasan Aydın ile röportaj soruları;

1)Türkiye’de hassasiyet konusu, inananlara hatta sadece bir mezhepten olanlara koruma zırhı oluşturuyor. Bununla bağlantılı olarak koruma zırhı dışında kalanların inanıp-inanmama, yaşam tarzı, düşünce ve ifade özgürlüğü bu gerekçe ile sınırlandırılıyor.  Bu bağlamda “inanmıyorsan saygı duy” söylemi önümüze konuyor. Hatta inananın bu konuda tahrik olup kendi yöntemlerini kullanması meşrulaştırılıyor. Burada bir çifte standart hatta laikliğe aykırı bir durum söz konusu değil midir?

Elbette aykırıdır. Laikliğin genelde, “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılması, fakat kimsenin inancına ve vicdan hürriyetine karışılmaması” olarak ifade dilebilir. Bu yaklaşımda dikkat çeken üç husus vardır: İlki, bir kurumsal yapı olarak devlet ile din işlerinin ayrılığı; ikincisi, siyasal sistemin ve hukuksal ilkelerin laik olması, devlet düzeninin tümüyle akli ilkelere dayandırılması; üçüncüsü ise devletin, yurttaşlarının din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olmasıdır. Tabi bu dinsel özgürlüklerin, devletin temellerini dini esaslara dayandırmaya izin vermediğini, ibadet özgürlüğünün sistemi tehlikeye atacak gösterilere dönüşmesine müsaade etmediğini kaydetmek gerekir. Bu dinsel özgürlük, sadece inananı değil, inanmayanı da korur. Bu bakımdan laikliğin sunduğu olanaklara inanmayanlar da sahiptir. Bu son durum, aynı zamanda devletin, yurttaşlar arasında dinsel, mezhepsel ve düşünsel bir ayrım yapamayacağı anlamını da içermektedir. Eğer bir devlet, belli bir mezhebi ya da dini önceliyor ve diğerlerine empoze ediyorsa, orada laiklikten söz edilemez. Çünkü laiklik din ve mezhep farklılığı yüzünden çatışmayı önlemeyi, barışçıl bir ortam sunmayı hedefler. Bu yüzden, Betül Çotuksöken’in yerinde saptamasıyla, teo-ontoloji (tanrısal-varlıkbilim) ve teo-epistemolojiyi (tanrısal bilgibilim) kamusal alandan saf dışı edip bireysel vicdana özgüleyerek, antropo-ontoloji (insansal varlıkbilim) ve antropo-epistemolojiyle (insansal bilgibilim) olaylara bakmayı ön plana çıkartır. Dinsel-mezhepsel olanda uzlaşmak imkânsızdır; tarih bunun kanıtıyla doludur. Bu yüzden toplumsal sorunlar, dinsel-mezhepsel ilkelerle çözülemez. Bu sorunlar, ancak eleştirel akılla ortaklaşarak çözülebilir. Devletin herkesin devleti olması, tüm yurttaşlarına inançları her ne olursa olsun eşit davranması, yani eşitlik ilkesi için laiklik ve laik uygulamalar kaçınılmazdır. Laiklik yoksa yurttaşlar arasında eşitlik de yok demektir. Çünkü aksi durum, bazı inançlara sahip olanları epistemolojik bakımdan üstün saymak anlamına gelir. Bu ise, kendinin aşağılandığını hissedenleri etnik, dinsel-mezhepsel çatışmalara yönlendirir. Bu oldukça tehlikelidir. Bazı kesimlerin devletten dışlandıklarını hissetmelerine yol açmak aymazlıktır. Avrupa’da geçmişte yaşanmış mezhep savaşları, yine geçmişte yaşanmış dinsel kökenli çatışmalar ve günümüzde orta doğunun baş belası olan cinayetler, savaşlar, insan hakları yoksunlukları ve ayrımcılıklar, hep laik bakamamanın bir ürünüdür. Laik bakmak insanlaşmak, ötekinin de benim gibi haklara, eşit haklara sahip olduğunu kabul etmek demektir. Ancak empati yetisi gelişmemişler, laiklik karşıtı olabilir; ancak tek hakikate kendinin sahip olduğunu, diğerlerinin sapkın olduğunu düşünenler laikliği eleştirebilir. Laiklik, bir yöntemdir; farklılıkların bir arada yaşamasını sağlayan bir yaklaşımdır. Yoksa birnin diğerine inancını empoze ettiği, diğerini yok saydığı bir sistem değildir. Laiklikten vazgeçmek, akılcılıktan, bilimsellikten, eleştirellikten, eşitlikten vaz geçmek olduğu gibi farklılıkları bir arada tutan bağdan da vazgeçmek demektir. Laiklikte başkasının inançlarına saygı temeldir; ancak bu saygı eleştiri hakkını ortadan kaldırmaz; çümkü laik toplumlarda düşünce ve ifade özgürlüğü temeldir.

2)Dünden bugüne Türkiye’nin laiklik anlayışı göz önünde bulunduğunda Diyanet İşleri’nin varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Salgın hastalık da gösterdi ki devlet memuru olan din adamı hiç bir iş yapmadan hakları korunarak maaşını düzenli alırken; işçi asgari ücretin yarısı kadar bir ücrete mahkum edildi, bir kısmı işsiz kaldı. Din adamlarının devlet memuru olması ve ibadethanelerin her türlü giderlerinin devlet tarafından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Laikliğin, ülkemizde, siyasi, hukuki ve hatta felsefi temellerini hümanist Cumhuriyet aydınlanmasıyla bulduğu söylenebilir. Cumhuriyet devrimlerini gerçekleştiren Mustafa kemal Atatürk, laik bir toplumda halkın din ve inanç özgürlüğünü, halkın dinsel konularda bilgilenmesini sağlamak amacıyla Diyanet İşleri Başkanlığını gerekli görmüştür, böylesi bir kurum tesis etmeyi de ihmal etmemiştir. Fakat Atatürk’ün kurduğu Diyanetin dünyevi konularda fetva verme hakkı yoktur; o sadece uhrevi konularda, ibadet, cenaze vb. konularda etkin olacaktır.  Ancak bu kurumun laik siyasal ve toplumsal yapıyla bütünüyle örtüştüğünü söylemek hiç de kolay değildir. Belki de M. Kemal Atatürk, bu kurum aracılığıyla, dini devlet kontrolünde tutmayı hedeflemiş olabilir. Bugün bu kurumun Cumhuriyetin ilk dönemindeki işlevini tümüyle yitirdiğini, ülkemizdeki tüm dinsel ve mezhepsel yaklaşımları yansıtmadığını, dini siyasete alet ettiğini söylemek olasıdır. Eğer kurum reforme edilebilir, Cumhuriyet dönemindeki işlevlerine geri döndürülebilirse bir işlev görebilir; aksi halde, belli bir mezhebin savunuculuğunu yapan ve bunu da devletin olanaklarıyla sağlayan bir kurum olma vasfını sürdürür. Oysa bu durum, yurttaşlar arasında ayrımcılık yapılması demektir; çünkü devlet herkesten vergi almaktadır; herkesten aldığı vergiyi belli bir mezhebin yaygınlaştırılması ve savunulması için kullanmaz, kullanmamalıdır. Daha da önemlisi, devletin, laik bir yapıda, bir dini ve mezhebi desteklemesi imkansızdır; çünkü tüm din ve mezhepler karşısında eşit mesafede ve yansız durması beklenir. Kanımca felsefi bakımdan laiklik, varlık, bilgi ve değerlere insani olanaklarla bakıldığının kavranılmasından ibarettir. Bu bakış açısı varlık, bilgi ve değerler alanında özcülüğü değil, nominalizmi; durağan değil, değişimi, tekbiçimciliği değil, çoğulculuğu esas alır. Bu bakımdan laik devletin ve laik eğitim sisteminin kimin neye, nasıl inanacağına karışma hakkı olamaz; çoğunluk onun karışmasını talep etse de, bu doğru değildir; çünkü bu anti-demokratik bir tutum olur. Metafizik inançlar özneldir; laik devlet sadece çoğunluğun değil, azınlıkların da inanma ya da inanmama özgürlüklerini korumakla yükümlüdür. Bu anlamda laik anayasal sistemi ve laik eğitimi benimsemiş bir devlet, dinsel, mezhepsel ayrım yapmayacağı gibi, zorunlu olarak belli bir dini ve mezhebi dayatamaz; yurttaşları arasında dinsel, etnik ve cinsel ayrım yapamaz. Daha açık deyişle laik devletin makbul vatandaşı yoktur; her vatandaş, hukuk önünde eşittir ve aynı haklara sahiptir. Laik devletlerde, siyasal partilerin, kendi siyasal ideolojileri doğrultusunda, muhafazakâr, dindar vb. insan yetiştirmeye yönelerek eğitim kurumlarını kendi siyasal ikballerinin arka bahçesi olarak görmeye de hakları olmamalıdır; bu da siyasal eşitliğe aykırıdır. Laik devlet dinli-dinsiz herkese eşit uzaklıktadır; ne dinin ne de dinsizliğin propagandasını yapar. Bunlar vicdani, bireysel inançlardır; kimseyi ilgilendirmez. Laik devlet, öğrencilerin, eğitim sistemi içerisinde, bilişsel, duyuşsal ve devinişsel özelliklerinin gelişmesine olanak sağlar; onlara eşit fırsatlar sunar. Bu gelişimi sağlamak için, öğrencileri sürekli farklı seçeneklerle karşılaştırır, tümle-özcü yargılardan sakınır, öğrencilerin tikellerle, farklı seçeneklerle, somut durumlar ve olaylarla ilişki içerisinde, kendi tercihlerini ve tümel yargılarını kendilerinin inşa etmelerine olanak sağlar. Yine eğitimi bir bütün olarak çağcıl bilimsel bilgiler ve geçmişten süzülerek ve evrilerek gelen, sürekli eleştirel yaklaşımlarla evrimini sürdüren insani-hümanist değerlere dayandırır. Bunları sunarken bile mutlakçı, kesinlikçi anlayışlardan uzak durur; var olan her şeye eleştirel bir gözle bakma, alternatifli düşünme becerisini kazandırmaya çalışır. Herkesin, birey olmasına, kendi dünyasını kendisinin kurmasına olanak sağlar. Bu bakımdan bilim, sanat, felsefe gibi üst düzey insani etkinlikleri önemseyen, demokratik, özgürlükçü, çok sesliliği arzulayan, durağan değil, dinamik bir toplum isteyen ülkelerin, tek dayanaklarının laik eğitim olduğu aşikârdır. Böyle bir sistemde, devletin maaşlarını ödediği din adamları ve din dersi öğretmenleri istihdam etmesi hiç de makul değildir.

3)Laiklik ve Sekülerizm kavramları ülkemizde karıştırılan hatta birbirinin yerine kullanılan iki kavram. İki kavramın farklı oldukları noktalar üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Laiklik ve sekülerizm ayrımın yapay bir ayrım olduğunu sanıyorum. Bu kavramsal tartışma Fransız tipi laiklikle, İngiltere tipi sekülerizm kavramsallaştırmasının Türk düşüncesindeki bir yansımasıdır sadece. Özde her iki kavram da, dünyevi olanı, dinsel olmayanı imler; din ve devlet, din ve dünya ilişkilerinin ayrımını ifade eder. 

4)Laikliğin felsefi temellerini nerede aramak gerekir?

Tarihsel ve felsefi temelleri ışığında bakıldığında laikliğin, ortaçağda her şeye müdahale eden, her şeyi belirlemeye çalışan kilise ve dinsel anlayış karşısında Rönesans, Reform ve Aydınlanma hareketleriyle adım adım geliştiği, bilim, siyaset, hukuk, ekonomi, eğitim vb. kurumların dinin egemenliğinden kurtularak hümanist, bilimsel ve akılcı bir temelde yeniden yapılanmasını temele aldığı görülür. Yani tarihsel olarak bakıldığında, laiklik, “tanrı-doğma odaklı bir epistemeden”, adım adıma “insan-akıl odaklı bir epistemeye” geçişi simgeler. Daha dar anlamda söylenirse, din ve dünya işleri ayrımına işaret eder. Bu anlamıyla, laiklik, sadece siyasal alanda değil, tüm beşeri alanlarda, hümanist düşüncenin egemen olması, felsefi olarak söylersek, insanın, varlık (ontoloji), bilgi (epistemoloji) ve değerler (aksiyoloji) alanına beşeri olanaklarla baktığını kavramasından ibarettir. Bu, dini bireyin öznel tercihine, vicdanına ve uhrevi alana hasretmek demektir. Bu durum bir kavram olarak laikliğin gerçek taşıyıcısının da salt devlet değil, aynı zamanda laik toplumun bireyleri olduğuna işaret etmektedir. Yani, ‘devletler laik olur, bireyler laik olmaz’ anlayışı bu bakımdan hiç de doğru gözükmemektedir. Nasıl adalet, adil bireyler aracılığıyla gerçekleşiyorsa, tıpkı bunun gibi, laik devlet de laik bireylerden oluşur. Bireylerin laikliğe sahip çıkmadığı bir toplumlarda laik bir siyasal sistem kurmak olanaklı değildir. Siyasal baskılarla böylesi bir sistem kurulsa bile, süreklilik kazanması mümkün değildir. Çünkü laiklik,  insandan kaynaklı belli bir felsefi tutumu ve tavrı imler. Bu tutum ve tavır, bir özne olarak insanın kendi bilişsel yetilerini temel almasını ve ona dayanmasını ve eleştirel olmasını salık verir. Kant’ın deyişiyle söylersek, ‘insanın dogmalardan kurtulması, ergin olmayıştan uzaklaşması, bilmeye ve aklını kullanmaya cüret etmesini’ gerektirir. Bu tutum ve tavırda, her şey eleştirel bir bakışla ele alınır; insan bilişince yargılanır; kutsal bile beşeri olanaklarla irdelenir. David Hume’un da ifade ettiği gibi, tüm bilimler, insan bilişinden kaynaklandığı gibi, yine onun tarafından yargılanırlar. Aynı durum dinler ve teolojiler için de geçerlidir. Aslında bunun başka bir olanağı da bulunmamaktadır; çünkü insan Tanrı olmadığına göre, hiçbir şey karşısında tanrısal bir tavır alamaz ve hiçbir şeye tanrısal bir gözle bakamaz. İnsan her daim, tarihsel bir bağlamda yaşar,  bu bağlamın ve yetilerinin sunduğu perspektifte, belli ve sınırlı bilgi olanaklarıyla varlığa yaklaşır. İnsani olan her şey, sırf bu yüzden ilintilidir, bağlamsaldır ve sürekli değişime ve dönüşüme tabidir. Yani insani dünyada zaman ve mekan üstü, saltık, değişmez şeyler yoktur. Atatürk’ün de vurguladığı gibi, zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, bireylerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur. Oysa tanrısal olan, doğası gereği mutlak, değişmez, genel geçer, zaman ve mekan üstülüğü imler. Batı felsefesinde teoloji-din ve felsefe arasında yaşanan gerilimler, doğal olarak, insani düzlemde, değişmezlik ve zaman ve mekan üstülük özelliği taşıyan theo-ontoloji (tanrısal varlıkbilim), theo-epistemoloji (tanrısal bilgibilim), theo-aksiyolojinin (tanrısal eylembilim) olanaksızlığını göstermiş durumdadır. Ortaçağ düşünürlerinin ve dinci ideologların benimsediği gibi, kutsal metinlerin, kutsal yazıların, kutsal kitapların,  peygamberler aracılığıyla insanlara iletildiğine, onlar aracılığıyla Tanrı’nın insanlara seslendiğine inansak bile, basit bir felsefi irdeleme, kutsal metinlerin de beşeri olan dil, kültür ve insanın bilişsel yapısı tarafından sınırlandırıldığını gösterebilecek düzeydedir. Bu durum, İslam’ın dünyevi düzenlemelere de yer verdiği, bu yüzden İslami toplumlarda laikliğin olmayacağı anlayışını da sorgulanır hale getirmektedir. Çünkü insanın dünyasındaki hiçbir şey, insani dili, insani kültürü ve insanın bilişsel yetilerini aşamaz. Bu sınırlılık yüzünden dinsel metinler, hangisi olursa olsun, insani tartışmalarla dolu olduğu gibi, ilk seslendikleri insanların dilleri, bilişleri ve kültürleri yüzünden pek çok tarihsel ve yöresel anlayışlar da içerir. Dinlerin, kullandığı öyküler (kıssalar), metaforlar ve teşbihler, büyük ölçüde ilk seslendiği kitlelere ve kültürlere özgüdür. Bunları zaman üstü ve mutlak saymak, toplumsal gelişimi ve değişimi imkânsız hale getirir. Kutsal kitaplarda bile geçse dünyevi uygulamalar, bu yüzden tarihsel ve yerel niteliklidir. Kutsal metinlerde, kölelik ve cariyelikle ilgili yargılar, kadınları erkek karşında ikincilleştiren ifadeler, evrene ilişkin ortaya konan yargılar ve hatta ahlaki deyişler vb. dönemlerinin anlayışlarından köklü izler taşır. Bu metinler, aslında bilimsel olarak irdelenirse, onların büyük ölçüde tarihsel nitelikli antropolojik metinler olduğu görülür. Kaldı ki, kutsal sayılan metinler insana doğrudan bir şey de söylemezler; onu okuyan insanın yetenekleri, bilişsel durumu, algıları, yaşam deneyimleri, varlık, bilgi ve değerlere bakışı metni anlamlandırmasına etki eder. Bu yönüyle, kutsal metinlere yönelik her okuma bir yorumsama etkinliğidir ve yorumsama ise sınırlı ve beşeri bir faaliyettir. Yorumlar arasındaki görüş farklılıkları, aynı dinin içinde doğmuş mezhepler, tarikatlar, cemaatler vb. bunu açıkça göstermektedir. Şu halde, hem dinsel metinlerin kendisi, insani dil, insani biliş ve kültür gibi beşeri araçları kullanır hem de onu anlamaya yönelen özne onu beşeri olanaklarla anlar ve yorumlar. Kutsal kitapların kökünü tanrısal olarak görsek bile, beşeri düzeyde ele alındığında, onlardaki her şeyin insanileştiği, tarihselleştiği ve yerelleştiği söylenmelidir. Bu, kimi düşünürlerin de dediği gibi, önsüz-sonsuz bir tanrıbilimin olanaksız olduğunu, insanın olsa olsa kutsala yönelik tarihsel ve felsefi bir antropoloji geliştirebileceğini göstermektedir. İşte felsefi anlamda laiklik, insanın sınırlı olan antropo-ontoloji (insani varlıkbilim), antropo-epistemoloji (insani bilgibilim) ve antropo-aksiyolojiye (insani eylebilim) mahkûm olduğunun bir itirafıdır. Yani insanın, insan olarak haddini bilmesi, tanrılığa ve tanrı adına eylemlere soyunmamasıdır. Yine felsefi anlamda bunu bilmek ve kavramak, dogmatizmden kurtulmak, eleştirel bakmak, yanılabileceğimizi görmek, demokrasi, hoşgörü ve tolerans kültürünü geliştirmek, gelişime ve dönüşüme açık olmak bakımından kaçınılmazdır. Zira herkes kendi algısını ya da kendi dinsel yorumunu tanrısallaştırıp biricik sayınca, değişmez bir ideaya, saltık bir anlayışa sahip olduğunu savlamakta, inanç adına öldürmeler, mezhep kavgaları, ötekileştirmeler, küfürle suçlamalar, yargılamalar vb. bitmemektedir. Ortaçağ düşünce tarih ve modern Ortadoğu bunun örnekleriyle doludur. Bundan kurtulmanın tek yolu, din ve dinsel inançları öznel saymak ve vicdani olarak kabul etmektir. Birisi kendisini Tanrı’nın sözcüsü ya da kutsal kitabın meşru yorumcusu olarak gördü mü, her şeyin değerlendirici ölçütü olarak kendisini ve yorumunu göstermeye başlamakta, ona uymayan her şey ise sapkınlık olarak nitelenmektedir. Bu ise tartışma kültürü yerine tekfirci (dinsizlikle suçlama) bir kültürün oluşumuna ve kutsallık maskesi altında dinsel-mezhepsel çatışmalara neden olmaktadır. Bu bakımdan theo-epistemolojiye (tanırsal bilgibilim) inananların, çoğu kez hadsizlik yaparak, kendi yorumlarını ve algılarını Tanrı’ya mal etmeye çalıştıklarını, Tanrı’nın otoritesini kullanarak egemenlik kurmaya yöneldikleri itiraf edilmelidir. İnsanların kendi yorumlarını ve dinsel algılarını başkalarına dayatmaları üç açıdan sorunludur: İlki, insanın kendisine ve kendi ürettiklerine yabancılaşmasına yol açmaktadır. İkinci olarak, insanın haddini aşarak tanrılığa ya da en hafif deyişle tanrı adına hareket etmesine neden olmaktadır. Üçüncü olarak ise baskı ve zulme sebebiyet vermektedir. Tekrar ederek söylemek gerekirse, felsefi bakımdan laiklik, insanın haddini bilmesi, insani düzlemdeki her şeyin insani algı düzeyiyle, insanın dili, bilişi ve kültürüyle sınırlı olduğunu kavramasıdır. Kendi dinsel algı ve yorumunun öznel ve kendine ait olduğunu bilmesidir. Bu zorunlu olarak insani dünyada sürekli değişim ve dönüşümün öncelenmesi, değişmezliklerin bir kenara bırakılması anlamına gelmektedir. Sadece bu da değil, her türden ayrımcılığa son verilmesidir. Çünkü laiklik, insan olmak bakımından her insanın eşit olduğunun bir itirafıdır. Basit bir irdeleme, tüm ayrımcılıkların, birisinin kendisini epistemik (bilgisel) ya da ontik (varlıksal) açıdan üstün ya da tanrısal bir yere yerleştirmesinden, öncesiz ve sonrasız hakikatlere sahip olduğunu savlamasından ya da kendisini mutlak yorumcu özne olarak konumlamasından kaynaklandığını gösterebilecek niteliktedir. Her şeyin insani düzeyde algılandığı bir epistemede, değişmez bir şey olmadığı gibi, ontik (varlıksal) bakımdan, etnik, dinsel, cinsel vb. açıdan ayrımcılık yapmaya da olanak kalmamaktadır. Çünkü insani dünya, insani yetilerce oluşturulmuş bir dünyadır, değişimler dünyasıdır ve insan olmak bakımından hiç kimsenin diğerinden bir ayrıcalığı ve üstünlüğü yoktur. Bu yüzden laikliğin, aynı zamanda her türden ayrımcılığın panzehri olduğu ısrarla vurgulanmalıdır.

5)“Atatürk ve din” konusu pek çok yazarın işlediği, üzerine çokça tartışılan bir konu. Laiklik bağlamında siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Laikliği ülkemizde yaşama geçiren, bu konuda güçlü irade ortaya Koyan Mustafa kemal Atatürk’tür. Din ile laiklik arasında bir ilişkinin bulunması, daha doğrusu laikliğin dini bakış açılarına karşı bir tavır olması yüzünden, din ve laiklik hakkında sık sık konuştuğu görülür. Bu anlamıyla modern Türkiye’nin mimarı Mustafa Kemal Atatürk’ün, “laikliğin dinsizlik olmadığını” İslam’da ruhban sınıfı bulunmadığı için bir din olarak İslam’ın laik yaklaşıma daha müsait olduğunu ileri sürdüğü görülür. O, bununla da kalmaz, laikliğin, “sahte dindarlıkla ve büyücülükle savaşma kapısı”, “bilgisizliğin, yobazlığın ve taassubun panzehiri”, “gerçek dindarlığın gelişimi için temel”, “sahte dindar ile gerçek dindarı ayırt eden ölçüt”, “hurafe ile gerçek dini ayıran bir ayraç”, “dini siyasete alet edenlerle ve zorba yönetimlerle baş etme yöntemi”, “halkı, tekkelerin ve tarikatların pençesinden kurtarma aracı”, “modern uygarlıkla bütünleşmenin yegâne yolu olduğunu” ileri sürer ve nihai olarak laikliği şöyle tanımlar: “Laiklik yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğünü özenle korumaktır.” Atatürk’ün dinle devlet ayrımından değil de din ve dünya ayrımından söz etmesi manidardır. Ona göre, din temelde bir vicdan işidir; kutsaldır ve dünyevi işlere ve siyasete alet edilemez. Bu yönüyle devletin bir dini de olmaz; çünkü devlet içinde çeşitli dinden insanlar barındırır. Belli bir dini resmen kabul etmek, o dinden olmayan yurttaşlara üvey evlat işlemi yapmak demektir. Oysa devlet yurttaşları arasında herhangi bir ayrım yapamaz. Atatürk, laikliğin toplumda kökleşmesi için, halkı yanlış yönlendiren, vicdanına ipotek koyan, tekke, tarikat ve cemaat gibi yapıların ortadan kaldırılması gerektiğini düşünür.  Halkı, tekke ve tarikatların, yobaz din adamlarının etkisinden kurtarmak için, İslam’da ruhban sınıfının bulunmadığını, İslam’ın temelinin çok sağlam olduğunu, ancak zamanla bu temele eklemlenen hurafelerle bozulduğunu, bu yüzden onun özüne döndürülmesi gerektiğini belirtir; bu yönüyle adeta hurafeleri dinden ayıran dinsel bir reform talep eder. Atatürk’ün direktifiyle, Kuran’ın ve kimi hadis literatürünün ve Hz. Muhammed’in hayatına ilişkin yapıtların çevirilerini bu bağlamda yorumlamak gerekir. Yine Atatürk, halkı, şeyhlerin, yobazların ve cahillerin şerrinden korumak için, İslam’ın başkalarının fetvasına gerek göstermeyen rasyonel bir din olduğunu sık sık vurgular. Böylece halkın, başkasından fetva istemesine gerek olmadığını ve her insanın kendi aklıyla karar vermesinin önemine değinir. Bu aslında, birey ve yurttaş anlayışına doğru atılmış köklü bir adımdır; çünkü herkesin, bir otoritenin fetvasına başvurmadan, kendi kararlarını ve inançlarını belirleme hakkının olduğunu teslim eder.  Atatürk şöyle der: Özellikle bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçüt vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca değerlendirebilirsiniz. Hangi şey ki, akla, mantığa, kamu yararına uygundur; biliniz ki, o şey bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, ulusun yararına uygunsa kimseye sormayın.” Laiklik anayasaya 1937’de girse de, Atatürk’ün yaptığı tüm devrimler, saltanatın ve hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, kadın haklarına yönelik atılımlar, eğitim, dil ve tarihe dönük devrimleri vb. hepsi laiklik temeline dayanır. Atatürk laikliğin özünün din ve dünya işleri ayrımı olduğunu ısrarla vurgulasa da, Türkiye’de gelişen süreçte laiklik, genelde “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılması, fakat kimsenin inancına ve vicdan hürriyetine karışılmaması” olarak tanımlandığı görülür. Bu tanımlama kukusuz Atatürk’ün din ve dünya ayrımı yaklaşımından oldukça dardır. Atatürk’ün yaklaşımı daha köktencidir.

6)“Aydın din adamı” tabiri sizde neyi çağrıştırıyor?

Bu Atatürk’ten beri sık sık yinelenen bir deyiştir. Atatürk, aklı bilimin ışığıyla aydınlanmış din adamlarından söz eder. İlk bakışta akla yatkın görünüyor; iyi bir bilim eğitimi almış din adamı, esnek, hoşgörülü, eleştirel ve ufku geniş olabilir. Bu türden din adamları yok da değildir; ancak bu türden din adamlarının, genelde dindar kesimlerce ötekileştirildiği görülür. Benim için gerçek din adamı, dine sosyolojik, tarihsel, psikolojik, felsefi ve bilimsel açıdan yaklaşmasını bilen, bilimsel yöntemlerle soruna yaklaşan kişidir. Bu niteliklere sahip din adamı maalesef ülkemizde bir elin parmaklarını geçmemektedir.

7)Niyazi Berkes’in; “Laiklik bir din savaşının değil, bir siyasal ideoloji savaşının ürünüdür. Dinsel değil, siyasal bir sorundur” söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Laiklik siyasal ve aynı zamanda hukuksal bir kavram mıdır?

Laiklik elbette siyasal ve hukuksal yönleri bulunan bir kavramdır. Fakat o, bunlara indirgenemez; onların da altında bir ontolojik e epistemolojik bir tavır alışı ifade eder. Laikliği, siyasi ve hukuki olarak, salt teokrasinin (din devletinin) almaşığı biçiminde konumlandıran yaklaşımlar, aslında laikliğin varlık, bilgi ve değerlere yönelik insani bir tutum ve tavır olduğunun, insani dünyadaki her şeyin insan ürünü ve değişime açık olduğunun görülmesine engel oluşturmaktadır. Oysa laiklik öylesine köktenci bir tutumdur ki, insani dünyadaki her şeyin koşulluğunu ve ilintililiğini önceler; insani dünyanın, kültür dünyasının, değerler dünyasının, hatta evren ilişkin tüm bilgilerin insan ürünü olduğunu açık eder; insanlar arasında epistemik ve ontolojik hiç bir ayrımcılığa yer vermez ve birinin diğerinin üstünde zorbaca egemenlik kurmasına olanak bırakmaz. Herkesi eşitlediği, her şeyi insanileştirdiği için, bu yönüyle demokrasi ve tolerans kültürünün gelişiminin temeli olduğu söylenebilir. Zira laikliğin olmadığı yerde demokrasi ve tolerans kültürü gelişemez. Şu halde, laikliğin felsefi olarak konumlandırılmasının, siyasi bakımdan sığ bir biçimde konumlandırılmasından daha işlevsel olduğu ileri sürülebilir. İlki, salt din-devlet ayrımına, siyasal ve hukuksal yaşama odaklanırken, diğeri köktenci bir tutumla, yeni bir insan, yeni bir toplum, yeni bir kültür, yeni bir değerler sistemi önerir. Bu modelde, siyasal ve hukuksal sistem değil, insan ve insanın bilişsel yetileri; değişmezler değil, değişim ve gelişim merkezdedir. Kutsallıklar salt vicdani, bireyin kendisini bağlayan öznelliklerdir; başkasını bağlamazlar.

Latest posts by Mahir Doğu (see all)

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...
Latest posts by Mahir Doğu (see all)