Ana Sayfa Dergiden Tarih Bilgisinin Önemi

Tarih Bilgisinin Önemi

Prof. Dr. M. Yaşar GEYİKDAĞI

Dünya üniversitelerini değerlendirme ve sıralamada en tanınan kuruluşlardan birisi QS World University Rankings (QSWUR) dır.  Bu ve benzer kuruluşların değerlendirme listelerinde, genellikle, ilk on sırayı Amerikan ve İngiliz üniversiteleri paylaşır. Bizim en iyi üniversitelerimiz ise 400 ile 500’üncü sıralarda yer alır.  Disiplinlere göre (by subject) yapılan sıralamalarda, bazı mühendislik dallarında 100-150 arasına çıkabilen birkaç üniversitemiz var.  Ancak tarih alanında değerlendirmeye, yani ilk bine girebilen üniversitemiz yok. Halbuki, mütefekkir, efsane, mütebahhir gibi sıfatlarla televizyonlara çıkan sayın profesörlerimiz var.  Bunların Türkiye’de düzinelerle, orijinal tarafı olmayan, aktarma kitapları basılmış olmakla birlikte, herhangi bir uluslararası saygıdeğer, endeksli bir bilimsel dergide makaleleri yoktur. Bir zamanlar Niyazi Berkes ve Halil İnalcık gibi dünyaca ünlü tarihçilerimiz vardı. Bunlar vatanseverliği çalışkanlıklarıyla birleştirmiş, çok iyi araştırılmış, orijinal ve analitik eserler ortaya koyan yazarlardı.

Bilgi dağarcığı çok sınırlı olan halk bunlardan doğru veya yanlış fikirler edinebilir. Ne yazık ki bu insanlar televizyon dizilerinde seyrettiklerini de gerçek tarihi olaylar sanmaktadırlar.  Bilgiyi televizyondan almaya alışan bu kişiler akla bir fıkrayı getiriyor. “16. yüzyılda bir yeniçeri bir Yahudi ile karşılaşır. Yakasına yapışır ve der ki ‘siz Yahudiler Hazreti İsa’yı çarmıha gerdirttiniz’. Yahudi de ‘Aman ağam, o bin beş yüz sene önce olan bir şeydi’ der. Yeniçerinin cevabı ise ‘Ben anlamam, bunu yeni öğrendim’ olur.”  Televizyondan tarihi bilgileri bu şekilde, yeni öğrenenler fıkradaki yeniçeriye benziyorlar ve yaşamsal bilgiler edindiklerini sanıyorlar.  Televizyon tarihçiliği olsa da, bilinen şeyleri tekrarlama, aktarma ve intihale dönüştürme gerçek tarihçilik değildir.  On beş yabancı dil biliyorum diye ortaya çıkanların bir yabancı dili bile layıkıyla bildikleri şüphelidir.

Tarih bilgisi devlet yönetimine katılmak isteyenler için hukuk ve iktisat bilmek kadar önemlidir. Son yıllarda ülkemizde bazı sorumlu(veya sorumsuz) mevkilere gelmiş kişiler “aldatıldık” diye yakınıyorlar. Böyle bir durum çeşitli nedenlerden ileri gelir. Şüphesiz çok önemli bir neden tarih konusundaki bilgisizliktir.  Tarihte ne şekilde aldatıldığımız öğrenilmemişse, tekrar aldatılmak kaçınılmaz oluyor. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz.

Osmanlı Devleti ilk borç alma işlemini Kırım Savaşı sırasında gerçekleştirmişti.  İngiltere ve Fransa Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğünü korumak amacında olduklarını söyleyerek, bu savaşta Osmanlıya yardım ettikleri yalanıyla, savaşın masraflarını Osmanlı Devletine ödettiler. İngiltere güçlenen Rusya’nın Boğazları alıp Akdeniz’e inerek İngiltere’nin hem Karadeniz’deki hem de Akdeniz’deki ticaretine zarar vereceğini, ayrıca, en önemli sömürgesi olan Hindistan’a giden yolu kapayacağı korkusunu yaşamaktaydı. Fransa’nın amacı ise Doğu Akdeniz’deki nüfuz alanını genişletmek, Kudüs’ten Ortodoks egemenliğini uzaklaştırmak ve Katolikliği üstün kılmaktı.  Böylece ağır savaş giderlerini karşılamak için alınan ilk borçtan sonra, gene hem Batılıların teşvikleri hem de padişahların basiretsizlikleri nedeniyle borçlar artarak ödenemeyecek duruma gelince koskoca devlet iflas etmişti. Avrupa’nın mali yönetime el koymasıyla, Düyunu Umumiye kurularak Avrupalı alacaklılar devlet yönetimine ortak edilmişti.

Cumhuriyet kurulduktan sonra Osmanlı Devletinden kalan borçları Türkiye Cumhuriyeti ödemiştir ve tarihten aldığı dersle 1950’ye kadar tekrar borçlanmamıştır.  Ne yazık ki 1950’den sonra gelen siyasi iktidarların çoğunda bilgi, sorumluluk ve yurtseverlik olmadığından popülist politikalarını gerçekleştirmek için dışarıdan borç almayı sürdürdüler. Bugün ülkemiz borçlarını ödemekte zorlanıyor, borç aldığı yabancının, ister yabancı bir devlet veya banka, ister uluslararası para fonu gibi bir kuruluş olsun,  baskısı altına giriyor. Bu durum yatırımları etkilediği için reel ekonomi büyüyemiyor ve ulusal gelirde beklenen artışlar gerçekleşmiyor. Son yıllarda ulusal kişi başına gelirde ciddi düşüşler yaşanıyor. Dolaylı vergilerin ağırlığı nedeniyle gelir dağılımındaki adaletsizlik çok belirgin oluyor.  Henüz yarım asır önce bizden çok daha yoksul ve bazı yıllarda milyonlarca insanın açlıktan öldüğü Çin’de bile kişi başına düşen gelir artık bizimkini aştı.  Çin komünist bir yönetimle açık Pazar politikası güderek ekonomisini hızla modernize edip büyütürken, Türkiye Avrupa ve Amerika’nın telkinleriyle tamamen serbest bir mali ve ticaret politikasıyla yerinde saymış, hatta göreceli olarak çok gerilemiştir. Çin’de kişi başına gelir, Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Para Fonu verilerine göre 2003’de 1.289 dolar iken 2019’da 10.276 dolar olmuştur. Aynı yıllarda Türkiye’de 4.718 dolardan 8.957 dolara çıkmış, 1,3 milyar nüfuslu Çin’in bile gerisinde kalmıştır.               

            Osmanlı Devletinde Protestan ve Katolik misyonerler serbestçe at oynatıyorlardı. Anadolu’daki yüzlerce misyoner okulu, oradaki gayrimüslimlere hem Osmanlı Devletinden ayrılma fikrini aşılamak hem de ekonomik olarak daha üstün hale getirecek vasıflar kazandırarak, ülkeye hakim olmalarını sağlamak gayesini güdüyordu.  Osmanlı idaresi altındaki Suriye ve Lübnan’da da benzer faaliyetler yürütülüyordu.  O devirde çarpık çurpuk sokakları olan Beyrut’a Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru epey masraf edilerek iki geniş cadde yapıldı. Osmanlı yenilip Beyrut’tan çekilince, Beyrutlular o caddelerden birine Foch (Fransız mareşali) diğerine Allenby (İngiliz generali) adlarını verdiler. Her ikisi de, savaş sırasında, Türklere düşmanlık görevlerini iyi yapmışlardı. Ayrıca, Lübnan Ermeni soykırımını tanıyan tek Arap ülkesi olmuştu. Çok sonradan Suriye ile aramız açılınca bu ülke de soykırımı tanıdı. 2000’li yıllarda hem ekonomik hem de stratejik değeri yüksek olan Türk Telekom çok düşük fiyata ve inanılmaz şartlarla bir Suudi-Lübnan ortaklığı olan Oger şirketine satıldı. Şirket Türk Telekom’un çok sayıdaki gayrimenkulünü satıp paraları yurt dışına çıkardı. Bu alımı Türk bankalarından alınan kredilerle gerçekleştirmiş olan şirket borçlarını da ödemeden çekip gitti.  Burada tarih ve iktisat bilgisi eksikliği yanında ulusal bilinç ve vatanseverlik yokluğundan da söz edilebilir. Bu inanılmaz satışı yapan Maliye Bakanı “babalar gibi satarım” demişti.

            Bilinenleri tekrar eden sözde tarihçilikten kurtulup, bu alanı orijinal araştırma ve analizlerle işleyen gerçek tarihçilerin sayısını arttırıp, bulguların, tarih eğitiminde kullanılması yaygınlaşınca “aldatıldım” diyenlerin kolayca ortaya çıkamayacağı düşünülebilir.  Bunun için zeki ve yetenekli gençleri, cazip olanaklar sunarak bu alana çekmek ve onlara bilimsel gelişme ortamı yaratmak gerekir. Hem orta öğretimde hem de yüksek öğretimde, her konuda olduğu gibi, tarihi de öğrenciler yüksek vasıflı eğitmenlerden öğrenmelidir. 

Prof. Dr. M. Yaşar GEYİKDAĞI

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...