HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9

Bana ne olduğunu umursamazsan eğer,

Ve ben de umursamazsam seni,

Zikzaklar çizerek geçeriz üzüntü ve acılardan,

Ara sıra göz atarak yağmurun arasından.

Hangi aşağılığın suçlanacağını merak ederek,

Ve uçan domuzları izleyerek.

Pink Floyd

            Dergimizin Ekim-Kasım 2019 tarihli on birinci sayısında yer alan deneme serimizin “Yeni Bir Siyaset İhtiyacı” başlıklı dördüncü kısmında; “Hakların Savunusu” olarak ifade ettiğimiz siyasetin karşı cephesinde emperyalist, komprador, despot ve ruhban şeklinde birbiriyle ittifak halinde dört hasım tanımlamış ve bu şekilde bir agonizm kurgulamıştık. Zira, Chantal Mouffe’nin altını çizdiği gibi “Bir hasım tanımlamadan bir hegemonik taarruza geçilemeyeceği” kanaatindeyiz.

            Yine deneme serimizin aynı kısmında, bu soyut hasım tanımlamalarının etkin siyasetin öznesi konumundaki halk kitlelerini harekete geçirme noktasında yeterli olmadığının, bunun “şeytan ile mücadele” çağrısından farksız ve kitleler nezdinde karşılıksız olduğunu ifade etmiştik.

            Denememizin bu kısmında ise, dünyaca ünlü müzik grubu Pink Floyd’un 1977 yılında yayınlanan “Animals” isimli albümündeki alegoriden ilham alarak emperyalist, komprador, ruhban ve despotun bize göre anlamları ve bugünkü karşılıklarını örneklerle izah etmeye çalışacağız.

Üç Farklı Türün İlki

Büyük adam, domuz adam, ha ha ne oyuncusun sen.

Seni kesesi dolgun kodaman, ha ha ne oyuncusun sen.

Ve ne zaman elini kalbinin üzerine koyup yemin etsen

Neredeyse gülünç oluyorsun

Pink Floyd

            Karşısında hak savunusunda bulunulacak dörtlü ittifak üzerine yazılıp çizilecekse, buna en kudretli ve en gizemli olanı ile, yani “emperyalist” ile başlamak yerinde olacaktır.

Yurdumuzda emperyalizm üzerine söz söylenirken, genel itibariyle esaslı bir tahlil yapmaktan uzak durulmakta ve kapitalizm-emperyalizm ilişkisine neredeyse hiç değinilmemektedir. Adeta Kavafis’in Barbarları Beklerken şiirindekine benzer şekilde, hayali bir kötü karakter imgesi olarak “emperyalist” kullanılmakta ve emperyalist çok zaman sureti görülüp beyanda bulunularak bir –tek- devlet (ABD) şeklinde tahayyül edilmektedir.

            Oysa, emperyalizm kof siyasi retoriklerin malzemesi olmaktan çıkarılıp, meselenin üzerine ciddiyetle kafa yorulduğu taktirde, emperyalistin kötücül bir dürtünün yarattığı aşkın bir şer odağı; sinsi ezoterik cemaatler, ihtiraslı politikacılar, zalim idareciler ve çıldırmış halklardan çok farklı olduğu görülecektir.

            Nitekim, emperyalizm açısından en mühim incelemelerden birisini ortaya koyan Lenin oldukça haklılık içeren “Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşamasıdır.” önermesinde bulunmakta ve bu önermeden hareketle emperyalizmi şu beş koşulla tanımlamaktadır:

  • Üretim ve sermaye yoğunlaşmasının çok yüksek bir seviyeye çıkarak ekonomik hayatta belirleyici bir rol oynayan tekelleri yaratması.
  • Banka sermayesi ile sanayi sermayesinin birleşerek “mali sermaye” bazında bir mali oligarşi yaratması.
  • Mal ihracından farklı olarak, çok önemli bir hale gelen sermaye ihracı.
  • Bütün dünyayı aralarında paylaşan uluslararası kapitalist tekellerin oluşması.
  • Bütün dünyanın toprak bazında büyük kapitalist güçler arasında bölüşülmesinin tamamlanması.

Burada özellikle altı çizilmesi gereken hususlar, ekonomik aktivitede tekellerin oluşması, mali oligarşinin oluşumu ve sermaye ihracı ihtiyacıdır.

Yine emperyalizm üzerine kaynak niteliğinde çalışmalarda bulunan Hannah Arendt, bir noktada Lenin’e şerh düşer şekilde “Emperyalizm, kapitalizmin son evresi olmaktan çok, burjuvazinin siyasi hakimiyetinin ilk evresidir.” önermesinde bulunmakta ve aslında meselenin can alıcı noktasını açıklığa kavuşturmaktadır.

Görüldüğü üzere emperyalizm hususunda Lenin’in de Arendt’in de işaret ettiği fail, ne bir devlet, ne de ezoterik cemaatler, ihtiraslı politikacılar, zalim idareciler ve çıldırmış halklardır.

Her şeyin ötesinde emperyalizmin asıl tetikleyicisi, kapitalist rekabet içerisinde sürekli tekel olmak arayışındaki burjuvanın, bu fırsatı elde ettiğinde avantajını sürdürebilmek adına saldırganlaşması ve devlet aygıtını da bu amaç için seferber etmesidir.

Zira David Harvey’in ifade ettiği şekilde “Soyut kapitalizm teorisi, her zaman rekabet ideallerine başvuruyor olsa da kapitalistler güvenlik, öngörülebilirlik ve genel olarak daha huzurlu bir varoluş bahşettiği için tekel güçlerini arzularlar. Ayrıca rekabetin nihai ürünü tek bir şirketin veya birkaç şirketin tekelidir.”

Nitekim, yakın geçmişte ve bugün tarihin emperyalizm olarak kaydettiği pek çok vakanın arkasında, tekel veya oligopol konumundaki burjuvanın tahrikini görmemek imkansızdır. Orta Amerika’daki darbelerin ardındaki United Fruits tekeli, Orta Doğu’daki petrol savaşlarının ardındaki eski ve yeni Yedi Kız Kardeş olarak tanımlanan petrol oligopolleri, dev bir savaş makinesi durumundaki Rusya’nın yakın geçmişteki açılımı ve tekel konumundaki silah ticareti kurumu Rosoboronexport gibi çoğaltılabilecek pek çok örnek…

Yine mesela, daha önceki yazılarımızda da bahsettiğimiz şekilde; 2016 yılında dünyanın en zengin 61 kişisinin serveti, dünya nüfusunun en yoksul yarısının toplam servetine eşitken, 2017 yılında bu zenginlerin sayısı 42’ye, bugün ise, 2018 yılında 26 kişiye düşmüştür. Sadece bu örnek dahi, yukarı doğru giderek artan bir servet birikimi gerçekleştiği ve burjuvanın tekelleşme yönündeki eğilimini kavrayabilmek açısından yeterlidir. Nitekim, bugün özellikle Microsoft, Amazon, Tesla, Facebook gibi ileri teknoloji şirketleri ve piyasalarında tekel konumunda bulunuyor oluşları ile başlarında bulunan Bill Gates, Jeff Bezos, Elon Musk, Mark Zuckerberg gibi isimlerin dünyanın en büyük kişisel servet sahipleri olmaları arasındaki açık bağlantıyı görmemek mümkün müdür?

İçerisinde bulunulan koronavirüs pandemisinde halk arasında gündeme gelen ve ilk bakışta gülünç olan “Bill Gates hepimize çip takacak” şeklindeki söylem dahi aslında kapitalizmin ve küresel burjuvanın emperyalist formunun kalabalıklar tarafından nasıl sezinlendiğinin de bir göstergesidir. Neo-liberal, küreselleşme çağında dünya çapındaki aksiyonlar artık teker teker devletlerden değil, Bill Gates’ten, Elon Musk’tan, Pfizer veya Bayer’den yani tekel veya oligopol konumundaki burjuvaziden beklenmektedir. Branko Milanovic’in altını çizdiği gibi “Küresel iktidarın, küçük bir zengin grubun eline geçtiği dünya plütokrasisinin doğuşuna tanık oluyoruz.” Ve zannederim tasvir ettiğimiz bu manzara Lenin’in emperyalizmi tanımladığı koşullardan ilkini izah etmesi açısından yeterlidir.

Yine küresel iktisadi doğrultuları belirlemede pek çok devletin hükümetleri, ekonomik kurumları ve merkez bankalarından çok daha etkin konumdaki Morgan Stanley, Merrill Lynch, JP Morgan Chase, Goldmans Sachs, Lehman Brothers gibi aşina olunan 15-20 üyelik çok uluslu finans oligarşisinin varlığı ve son 40 yılda “küreselleşme” adı altında, merkezden çevreye doğru gerçekleşen devasa sermaye ihracının Lenin’in tanımladığı ikinci ve üçüncü koşullar ile yakınlığı dikkat çekicidir.

Dördüncü koşulun izahı açısından ise sanırım sadece çok basit bir örnek vermek yeterli olacaktır: bugün tüm dünyada alkolsüz içecek sektörüne hakim konumda sadece iki şirket vardır: The Coca Cola Company ve PepsiCo. Ve küresel pazar adeta başka hiçbir oyuncuya rekabet şansı tanımayacak şekilde bu ikisi arasında bölüşülmüş durumdadır.

Uzun lafın kısası denilebilir ki; emperyalizm, yukarıdaki koşullar dahilinde ortaya çıkan burjuva siyasi hakimiyetinin kuruluşudur. Ve bu durumda emperyalisti bir lider, devlet veya halk olarak tasavvur etmek yerine; dolu dizgin bir küresel plütokrasi inşasına koşan, küresel boyutta tekel veya oligopol konumundaki burjuva, bu koşunun dinamizmini sağlayan finans oligarşisi ve bunların tesirindeki devlet aygıtının bir bileşkesi olarak tanımlamak çok daha doğru olacaktır.

Üç Farklı Türün İkincisi

            Kafan domuz yemliğinin içinde
“Eşelemeyi sürdürün” diyorsun
Semiz çenende domuz lekesi
Ne bulmayı umuyorsun?

Pink Floyd

            Dörtlü ittifakın ikinci ele alacağımız üyesi ise kompradordur. Komprador, özellikle Uzak Doğu ve Güney Amerika’da yerli halk ile sömürgeci yabancı ortaklar arasında ticari işlerde aracılık yapan kimseleri tanımlamak için kullanılan bir kelime. Ancak biz kompradoru basit bir aracı, bir acente şeklinde tanımlamayacağız. Zira kompradorun bir aracı veya acente olarak tanımlanması, yabancı sömürgeci ile halkın sömürülmesindeki işbirliğini gizleyen masum bir tanım olacaktır.

Esasen kompradoru bir kahya olarak tasavvur etmek çok daha yerindedir. Zira, komprador, efendiden edineceği küçük avantajlar için, kalabalıkların köleliğini sürdürmesine göz yuman kişiliktir.

Bu perspektifte kompradoru kısaca şöyle tanımlayabiliriz: Yukarıda emperyalist olarak tanımladığımız küresel tekel veya oligopol konumundaki burjuva, finans oligarşisi ve emperyalist devlet aygıtından elde edeceği avantajlar karşılığında; borsalar, uluslararası ortaklıklar, küresel sermaye hareketleri vs. ile üyesi olduğu ulusun halkının, yurdunun, kaynak ve zenginliğinin emperyalistler tarafından sömürüsüne aracılık eden, ulusuna yabancılaşmış bir tür yerel burjuvadır.

Bu tanımı yaptıktan sonra komprador için -liberal ve ulusalcı cenah tarafından zaman zaman Türkiye için de olumlu birer emsal olarak gösterilen- küresel manzaradan iki örnek vermenin oldukça açıklayıcı olacağı kanaatindeyiz.

Bu örneklerden ilki, Güney Kore’nin meşhur chaebollarıdır.

Hikaye şöyledir:

Güney Kore’de General Park önderliğindeki 1961 askeri darbesi sonrası devlet yöneticileri ile önde gelen iş dünyası liderleri arasında bir uzlaşma gerçekleşmiştri ve aslında bu uzlaşma “Kore Mucizesi”nin de başlangıcıdır.

Buna göre devlet, çeşitli tasarrufları ve destekleri devreye sokarak, vergi avantajları ve halkta en az bir neslin sıkı ve zor koşullar altında “feda edilmesini” göze alıp, işgücü kontrolü sağlayarak bu işletmelerin dev şirketlere yani chaebollara (Hyundai, Daewoo, Samsung) dönüşmesini desteklemiştir. Bu politika sonucu, sadece 10 yıl gibi kısa bir sürede bu chaebollar birer küresel oyuncu haline geldiler.

Ancak, büyüklükleri ve kaynakları arttıkça chaebolların devlet ile olan ilişkisi de değişmeye başlamıştır. Sahip oldukları küresel etkinlik kabiliyeti ve idare ettikleri büyük boyutlardaki sermaye ile artık devlete bağımlı olmayan bu kapitalist grup, süreç içerisinde devletin düzenleyici denetimlerini kaldırıp, kendi ayrıcalıklarını koruyan bir neoliberalleşme türünü desteklemeye başladı.

Güney Kore hükümetinden teker teker kopardıkları imtiyazlarla beraber, Çin’in dünya piyasalarına ucuz işgücü arzı sonrası, chaebollar karlılıklarını artırmak adına büyük oranda bir üretimi doğrudan yatırımla Çin’e taşımıştır.

Bu durum Güney Kore’de ciddi bir istihdam krizi doğmasına yol açtı. Devlet ile chaebollar arasında oluşan bu yeni konjonktür sonucunda yaşanan bir dizi gelişme sonrası ise hükümet 1997’de yeni bir iş kanunu çıkardı ve böylece işten çıkarmaları üstü örtülü bir şekilde onaylamış oldu.

Böylece, devlet eliyle ve Güney Kore ulusunun menfaatleri adına desteklenen ve en az bir nesil feda edilerek büyütülen chaebollar, devlet karşısında avantajlı konuma geçtikleri anda, devlet idaresini kendi çıkarlarına uyduğu şekilde etkilemeye başlamış, Güney Korelilerin işsiz kalması ve hak kayıpları yaşaması pahasına daha fazla kar peşinde sermayesini başka bir coğrafyaya aktarmış ve böylece Güney Kore halkı bir ekonomik krize düşerken, kendileri zenginleşmeye devam etmiştir.

İkinci örneğimiz ise Çin’den olup, bir buçuk milyon kadar çalışan istihdam eden ve Apple, Amazon, Microsoft, Sony, Samsung, Intel, HP, Motorola gibi çok bilindik küresel şirketlerin fason imalatçılığını gerçekleştiren Foxconn şirketidir.

Aşağıdaki görsel Tricontinental araştırma enstitüsünün 2019 yılında yayınladığı “iPhone’da Sömürü Oranı” başlıklı çalışmasındandır. (https://www.thetricontinental.org/the-rate-of-exploitation-the-case-of-the-iphone/)

Bu araştırmaya göre; 2019 yılında ABD’deki satış değeri 999 dolar olan bir iPhone cep telefonu için nihai üretim aşamasına kadar izlenen girdi, ara-mal, amortisman maliyetleri 371 dolar olarak hesaplanmıştır. Yine, büyük bölümü Çin’deki Foxconn fabrikalarla başlayıp ABD’de son bulan bu üretim halkalarında birim iPhone’a düşen ücret toplamı 25 dolar olarak belirlenmiştir. Geri kalan bölüm yani 603 dolar ise brüt karların toplamıdır. Böylece Tricontinental enstitüsü tarafından bir iPhone cep telefonu üzerinde üretimine katılan ve çoğunluğu Foxconn tarafından istihdam edilen işçilerin yüzde olarak sömürü oranı 2458% olarak hesaplanmaktadır.

Bu tablodan varacağımız sonuç ise kısaca şöyledir: Foxconn şirketi, Amerikalı Apple şirketinin devasa boyuttaki karını sağlamak adına, milyonlarca Çinli işçinin çok düşük ücretlerle çalıştırılmasına ve emek sömürüsüne aracılık etmektedir.

Üstelik Foxconn şirketinin eleştirileceği noktalar sadece bu sömürü oranına sağladığı katkıdan ibaret değildir. Şirket, sıklıkla dev çalışma kamplarını andıran işçi yurtlarındaki kötü koşullar, günde 15 saati bulan çalışma süreleri ve aylık 50 dolar civarındaki düşük çalışma ücretleri, ama en önemlisi sıklıkla yaşanan işçi intiharlarına ilişkin haberler ile (sadece 2010 yılında 18 işçi intihar etmiştir) Batı kamuoyunda yer almaktadır.

Velhasıl, Güney Koreli chaebollar ve Çinli Foxconn şirketi örnekleri ile ifade etmeye çalıştığımız şudur: Kompradorlar, kar uğruna Güney Kore’nin chaebollarının yaptığı gibi ulusal emek ve zenginlik sayesinde elde ettikleri üretken sermayelerini başka bir ülkeye aktararak ulusal çıkarlarına yabancılaşmış; yahut Foxconn gibi yabancıların çıkarları adına halkların emek ve zenginliğinin sömürüsüne aracılık edebilen türden yerli burjuvalardır.

Üstelik daha önce “Milli Bir Burjuva Mümkün Müdür?” başlıklı denememizde tartıştığımız üzere yerel burjuvanın temel varoluş ereği olan daha fazla kar peşinde bir kompradora dönüşmesi, vahşi bir rekabetin hüküm sürdüğü neo-liberal küresel piyasa ortamında ve adeta bir bıçak sırtını andıran kar/zarar dengesi üzerinde anlık bir meseledir.

Üç Farklı Türün Üçüncüsü ya da Evcimen Şehir Faresi

Seni gidi evcimen şehir faresi, ha ha ne oyuncusun sen.
Hislerimizin sokağa dökülmesini engellemeye çalışıyorsun,
Neredeyse gerçek bir zevk-ü sefasın sen
Hep sıkı ağızlı ve korkak,
Kendini lekelenmiş mi hissediyorsun?

Pink Floyd

            Emperyalist ve kompradordan sonra, dörtlü ittifakın değineceğimiz üçüncü üyesi ise ittifakın belki de en sinsi üyesi olarak tanımlanabilecek olan ruhbandır.

Aslında Türk Kurtuluş Savaşı ve Büyük Türk Devrimi tarihini iyi bilenler için tanıdık bir hasımdır ve Türkiye’nin devrimci momenti ile ruhban arasındaki gerilimin Dürrizade Abdullah Efendi, Kuvva-i İnzibatiye, Menemen Olayları, Şeyh Sait İsyanı gibi pek çok tarihi vakada alenen gün yüzüne çıktığı kaydedilmiştir.

Lakin, kendinden emin, sakin ve meseleye ilgisizmiş gibi duran tavrı nedeniyle çok zaman ruhbanın, bu dörtlü sömürü ittifakının içerisinde olduğunu kavramak güçtür.

Oysa ruhban, hemen her zaman dünyevi menfaatlerini garanti altına almak adına, toplumların ilerici kesimlerinin karşısında, sömürgeci, işbirlikçi ve baskıcı idarenin psikolojik bir destekçisi olarak hedef saptırıcı ya da teskin edici rolünü üstlenmiştir. Unutulmamalıdır ki Antik Mısır’dan, Roma’ya, Haçlı Seferleri’nden, Coğrafi Keşiflere tarih boyunca krallar, seçkinler ve rahipler ittifakı nedeniyle geniş halk kesimleri kontrol altında tutulmuş, sömürülmüş yahut zulme maruz kalmıştır.

Bazen ise, mesela İspanya İç Savaşı sırasında Cumhuriyetçilere karşı Vatikan’ın faşist diktatör General Franco’ya destek verdiği gibi, bunu alenen gerçekleştirebilmektedir.

Bu bakımdan örneğin, ülkemizde bir dini cemaat kisvesi altında iş adamlarından, bürokratlara, akademisyenlerden, gazetecilere, yüksek yargıdan, milletvekillerine kadar Uğur Mumcu’nun tabiriyle “tarikat-siyaset-ticaret” ağı biçiminde örgütlenen, yabancı emperyalist istihbarat birimleri ile ilişkisi Necip Hablemitoğlu tarafından 2002 yılında yayınlanan Köstebek kitabı ile gün yüzüne çıkarıldığı halde görmezden gelinen Fethullah Gülen Cemaati Terör Örgütü ve 15 Temmuz 2016 tarihinde cüret ettiği kanlı darbe girişimi esasında bahsettiğimiz sinsi ittifakın güncel ve somut bir delili niteliğindedir.

Görüldüğü üzere toplulukların inançları, kanaatleri, vicdanları bu kesim sayesinde farklı güç odaklarının ve kendilerinin dünyevi çıkarları adına sömürülmekte ve en cahilinden alimine her kesimden insan bu sömürüye alet edilebilmektedir.

Ayrıca, ruhbanın yalnızca din adamlarından müteşekkil olduğunu düşünmek de yanıltıcı olacaktır. Bireyleri –belirli bir ücret karşılığı- her türlü mistik, spiritüalist sav ile dua etmek, meditasyon yapmak, evrene enerji göndermek kısır döngüsü içerisinde teselli etmeye girişen; yahut kitleleri Dionysosçu hazların peşinde koşmaya davet eden medya oligarşisi, kerameti kendinden menkul fenomenler, milyarlarca dolarlık spor kulüpleri endüstrisi gibi; toplumların ve bireylerin dikkatini gerçek dünyevi meselelerden uzaklaştıran örnekleri çoğaltılabilecek pek çok yapı icraatlerinin nitelikleri sayesinde “ruhban” olarak adlandırdığımız sınıfa dahil edilebilmelidir.

Jessie’nin Yavruları ve Neo-liberal Diktatorya

Ve kontrolünü yitirdiğinde, ne ettiysen onu biçeceksin.

Ve korkun büyüdükçe kirli kan pıhtılaşır ve taşa dönüşür.

Ve artık çok geçtir kurtulmak için eskiden taşıdığın güçlü imajdan.

Öyleyse iyi batışlar, düşerken yalnız başına,

Bir taşla batarken.

Pink Floyd

İttifak halinde tanımladığımız dört hasımdan, emperyalist, komprador ve ruhbandan sonra ele alınacak son hasım yani despota sıra gelmiş bulunuyor. Dünyada bireysel özgürlüklerin, demokrasinin ve devlet aygıtının sınırlarının derin bir bunalımdan geçtiği ve pek çok gelişmiş demokraside yeniden faşizm endişelerinin duyulmaya başlandığı şu günlerde, bir hasım olarak despotu tanımlamak ve üzerine düşünmek oldukça mühimdir.

Despot konusuna bir alıntı ile başlayacak olursak; Thalheimer, Rosenberg, Bauer ve Tasca “Faşizm ve Kapitalizm” isimli ortak kitaplarının önsözünde şöyle yazmaktadır:

“Çağımızın kapitalist altyapısında sermayenin yoğunlaşıp merkezileşmesiyle, tekelleşmesiyle birlikte, siyasal üstyapıda köklü bir değişim gerçekleşir. Üstyapıda siyasal devlet iktidarı da zorunlu olarak merkezileşip tekelleşir. Yürütme organı güçlendirilip, yasama ve yargı organlarının denetiminden çıkarılır. Devlet işlerini gören sivil-asker bürokrasisi ile finans kapital oligarşisi iç içe geçer. Ortaya militarist-bürokrat-teknokrat-plütokrat bir ekonomik-politik iktidar kompleksi çıkar. Devlet, doğrudan doğruya emperyalist tekellerin emrine ve hizmetine girer.”

İşte sözünü edeceğimiz despot tam da böyle bir iklimin üyesidir. Çünkü emperyalistler –yani küresel tekel ve oligopoller, finans oligarşisi ve emperyalist devlet aygıtı bileşkesi-, kompradorlar ve ruhban, avantajlı konumlarının güvenliğini sağlamak ve sömürüyü devam ettirebilmek için geniş ve kalabalık halk kitlelerinin karşısında daima despotun ittifakına da ihtiyaç duyarlar.

Zira, her ne kadar içerisinde bulunduğumuz neo-liberal devirde özgürlük ve demokrasi retoriği yukarıda saydığımız güç odaklarının dilinden düşmüyor olsa da, bu seçkin azınlık, daima azınlıkta olduğunun farkında olarak, gerçekten bir halk iktidarını, bir özgürlük ve demokrasi ortamını, aydınlanmış, bilinçli, etkin ve adil paylaşım talebinde bulunabilecek sıradan insan topluluklarını asla arzu etmemektedir.

Nitekim, başta ABD ve Birleşik Krallık’ta neo-muhafazakarların kaba elleriyle inşa edilen bu sistemde, Fransız Devrimi’nin ünlü “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkesinden yalnızca özgürlük ayıklanarak, küreselleşme adı altında, sadece sermayenin özgürlüğü biçimine sokulmuştur. Üstelik bu iş, adeta George Orwell’ın 1984 romanındaki “Savaş, barıştır. Özgürlük, köleliktir. Cehalet, güçtür.” mottosuna nazire edercesine “neo-liberalizm” adıyla yapılmıştır. Bu bakımdan mesela Şili’de 20 yıla yakın süren General Pinochet idaresi siyasi liberalizm ile ekonomik liberalizmin birbirinden ne kadar ayrık olgular olduğuna dair adeta bir laboratuar deneyi niteliğinde sonuçlar sunmaktadır. Yıllar boyunca dikta rejimi içerisindeki bir ülkede neo-liberal kapitalizmin en kusursuz örneklerinden birisi sergilenebilmiştir.

Nitekim Dumenil ve Levy bu durumun altını şöyle çizmektedir: “Günümüz dünyasında kendisine demokrasi diyen ama bu kelimenin hatırlattığı halk iktidarının oldukça uzağında olan bütün rejimler aslında sınıf demokrasileridir. Neoliberalizmde kapitalist sınıflarla yönetici sınıflar arasındaki ittifak, üst sınıfların iç demokrasisi şeklinde yükselir.”

Yine David Harvey “Çin ve Singapur gibi otoriter devletlerdeki neoliberalleşme ile ABD ve Britanya gibi neoliberal devletlerdeki aşikar otoriterlik artışının adeta ortak bir noktaya doğru hareket ediyor olduğunu” görmenin ilginçliğine dikkat çekmekte ve neo-liberal devleti şöyle tanımlamaktadır: piyasa işlevleri için zemin hazırlar, iyi bir iş ikliminin yaratılmasında eylemci ve küresel sistemde rekabetçi bir varlık olur. Üstelik Harvey, çok tanıdık gelecek olan şu nitelemeyi de yapmaktadır:  kolektif bir şirket gibi…

Harvey’in yukarıda tasvir ettiği neo-liberal devlet aygıtı, dünyanın pek çok farklı yerinde pek çok grev, kitle protestoları türü hak arayışı girişiminde görüldüğü gibi, ceberut eli ile seçkin ittifakın yanında, sıradan hak arayanların ise karşısında yer almaktadır. Yahut, koronavirüs pandemisinde bilhassa üçüncü dünyadaki örneklerde görüldüğü şekilde kamu kaynaklarını muhtaç durumdaki halk kitlelerinden ziyade, seçkinlerin ve burjuva çevrelerinin faydasına seferber etmektedir. Neo-liberalleşme ile otoriterliğin atbaşı seyrine dair, yurdumuzda neo-liberal politikaların manifestosu niteliğindeki 24 Ocak Kararları ile 12 Eylül Darbesi’nin bu kararların pratiğe dönüşmesinde etkin rol oynadığı yönündeki iddiaları bir küçük parantez olarak burada hatırlamak da faydalı olacaktır.

Bu noktada, emperyalist, komprador, despot ve ruhban ittifakı içerisinde despotun rolünü tanımlamak için, yine Thalheimer, Rosenberg, Bauer ve Tasca’ya kulak vermek ve faşizm için yaptıkları şu tasviri kullanmak yerinde olacaktır:

“Faşizmde, finans kapital “devlet aygıtı” eliyle:

  • Klasik burjuva hukuk devletinin kurumlarını tasfiye ederek, otoriter-totaliter bir polis rejimi kurar.
  • Geniş halk kitlelerini politik hayattan tecrit ederek, bu kitleleri düşünce açıklama, örgütlenme ve gösteri düzenleme gibi demokratik haklarından yoksun bırakır.
  • Akıldışı, militarist bir şovenizmi pompalar.
  • Devleti yüceltirken, toplumu ve insanı aşağılar.
  • Kapitalist düzeni “kamu düzeni”, sermayenin güvenliğini “milli güvenlik”, hakim sınıfın çıkarını da “kamu yararı” diye zorla korur.”

Zira, Thalheimer, Rosenberg, Bauer ve Tasca’ya göre “Faşizm, tekelci finans kapitalin bünyesel diktasının spesifik tezahür biçimlerinden birisidir. Finans kapital oligarşisinin diktatörlüğüdür.”

      Burada ideal bir neo-liberal dikatatorya örneği olarak Çin Halk Cumhuriyeti’ne değinmek yerinde olacaktır. Nitekim kağıt üzerinde komünist bir devlet olan Çin H.C., on yıllar içerisinde otoriter merkezi kontrolle kenetlenmiş neoliberal unsurları içeren bir piyasa ekonomisi inşa ederek bugün adeta kapitalizmin devasa motoru şekline bürünmüştür.

Bireysel özgürlükler konusunda oldukça sıkı ve baskıcı olan bu tek parti rejimi kapitalizmin gelişimi ve neoliberal politikaların uygulanabilirliği açısından tam serbestiyette bir piyasa ve gelişkin bir demokrasinin bir koşul ya da partner olmadığını adeta her gün tüm dünyaya ispat etmektedir.

Trajikomik bir şekilde Çin’de yaşanan bütün işçi protestolarında, Komünist Parti’nin, kapitalistlerle omuz omuza, işçilere karşı savaştığı görülmektedir. Ayrıca, çalışmaya zorlama, zorunlu göçler, çalışma kampları, ifade ve iletişim özgürlüğü kısıtlamaları, polis devleti yapısı ile geniş yurttaş kitlelerine yalnızca küresel kapitalizmin hizmetinde olmak dışında bir seçenek sunmamaktadır.

            Velhasıl, emperyalist, komprador ve ruhban ittifakı, her ne kadar söylemde tersini ifade etseler de, avantajlı konumlarını korumak ve sürdürmek açısından gerçek bir özgürlük ve demokrasi ortamına tahammül edememekte, elde ettikleri ilk fırsatta da ittifak ağlarına despotu eklemleyebilmektedir. Burada despotun bir tek birey olarak algılanmaması gereklidir. Despot, bir kişi olabileceği gibi, bir parti, bir cunta, hatta Dumenil ve Levy’nin yukarıda ifade ettiği gibi bütün bir sınıf da olabilmektedir. Nitekim, bugün dünyanın pek çok temsili demokrasisinde, siyaset ve siyasi temsilcilik rolü, toplumun yoksul ve alt kesimlerinde yer alan sınıflar açısından imkansızdır.

            Ayrıca, emperyalist, komprador, despot ve ruhban arasındaki bu ittifakın tek taraflı çıkara dayalı olduğu yanılgısına da düşmemek gerekir. Emperyalist, komprador ve ruhban ile ittifak çok zaman despot açısından da konumunu muhafaza etmek ve halk kitlelerinin gerçek özgürlük ve demokrasi taleplerinden hedef saptırmak yahut bu talepleri bastırmak ve savuşturmak için elverişlidir.

Despot için konjonktür emperyalistin finansal, diplomatik veya askeri desteği ile dengede tutulabilir, komprador yurtiçinde despotun politika üretimine kaynak seferber edebilir ve ruhban üstlendiği psikolojik telkin ve teselli edici gücü ile algıyı başarıyla yönlendirebilir.

            Nitekim, bir hak savunusu siyasetinde taraf olacakların her şeyden evvel bunun bir bütün olarak bu dörtlü ittifak ile sistemsel bir karşılaşma olduğunun ayırtında olması gereklidir. Zira, Max Horkheimer’in dediği gibi “Kapitalizmden söz etmek istemeyen kişi, faşizm kelimesini de ağzına almamalıdır.”

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...