Ana Sayfa Anlık Dergisi Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10

KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK

Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.
Beni taze çayırlarda yatırır; beni sakin sular boyunca yürütür.
Bıçağıyla ruhumu serbest bırakır
Yüksek yerlerdeki çengellere asar beni
Pirzola yapar beni

Pink Floyd

Deneme serimizin Pink Floyd’un aynı isimli albümündeki alegoriden ilham alarak “Hayvanlar” başlığını koyduğumuz önceki bölümünde; daha önce “Hakların Savunulması” olarak adlandırdığımız siyasete hasım konumda olduğunu dile getirdiğimiz emperyalist, komprador, ruhban ve despotu tanıtmaya ve tanımlamaya çalışmıştık.

Bu bölümde ise aslında daha önce deneme serimizin “Yakarsa Dünyayı Garipler Yakar” ve “Yeni Bir Siyaset İhtiyacı” başlıklı bölümlerinde de değindiğimiz “prekarya” olgusunu ele alacak ve bu “yeni tehlikeli sınıf”ın Hakların Savunulması siyaseti ile ilişkisi ve nasıl bir zemin yaratılabileceğine dair görüşlerimizi dile getireceğiz.

Başlarken ifade etmemiz gerekir ki; sosyo-ekonomiden kopuk bir siyasi tavır, popülist kimlik siyasetinin bugünkü krizleri ve açmazları yaratan değirmenine su taşımaktan ibaret olup, hangi iyi niyeti ihtiva ederse etsin zararlı bir edebi kolaycılıktan fazlasını ifade etmemektedir.

Bu bakımdan çabamız, hayatın gerçekleri içerisinden damıtılarak hayat bulan Kemalist düşün ve pratiği, bu gerçekliğin katı bir kaidesi konumundaki -Ulusalcı fraksiyonun uzun zaman önce bağlarını kopardığı- sosyo-ekonomi düşünü ile yeniden buluşturabilmektir.

Prekarya, Bir Kez Daha

            Prekarya, üzerine uzun incelemelerin yapıldığı ve bugün bilhassa sol düşünce dünyasında geniş tartışmalara konu edilen bir kavram. İngiliz yazar Guy Standing’in bir kaç kitap ile detaylandırdığı incelemelerinin yanı sıra, özellikle Marksist anlamda gerçekten bir sınıf olup olmadığı, uluslararası ve ulusal düşünce yazınında kendisine sıklıkla yer bulabilmektedir.

Bunun yanı sıra, küreselleşmeci neo-liberalizmin hegemonya kurduğu çağımızda ortaya çıkan sabit emareler neticesinde, evrensel düşünce dünyasında proletaryanın günden güne eridiği ve emekçi kesimlerinin prekarizasyonu çok daha az şüpheli bir kanaat olarak göze çarpmaktadır.

Nitekim, bu tartışmada bizim ilgimizi çeken de, prekaryanın Marksist anlamda bir sınıf olup olmadığını tartışmak değil, inkar edilemez kanıtlarla her gün önümüze serilen emekçilerin prekarizasyonu gerçeği sonucunda bir fenomen olarak prekaryanın varlığıdır. Maksadımız, proletarya gibi tanımlama kriterleri belli homojen bir sınıf tasvir etmekten ziyade, bir takım ortaklıklar zemininde geri kalan geniş kalabalıkları bir çatı altında ifade edebilmektir.

Bu bakımdan, Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan gibi “Zamanımızın proletaryası, prekaryadır.” yargısına varacak kadar temkinsiz değiliz. Ayrıca bir tek toplumsal tabakanın geniş bir devrimci momentuma kaldıraç vazifesi göreceği türünden, önceki yüzyılda boşa düşmüş bir argümanın peşine takılmak türünden bir saplantımız da bulunmamaktadır.

Ancak, 27 milyon çalışanın bulunduğu, istihdamın 55%’inin hizmet sektöründe yer aldığı, kayıt dışı çalışmanın 33% seviyesinde bulunduğu, toplam sendikalı işçi oranının sadece 14% olduğu ve istihdamın 73%’ünü küçük ve orta boyutlu işletmelerin sağladığı Türkiye’de –üstelik giderek daha da genişleyen- sosyo-ekonomik ve siyasi bir özne olarak “prekarya” kapsamına girecek geniş bir kitlenin varlığını inkar etmek de bir tür sağduyu yoksunluğu demektir.

Bu noktada, prekarya teriminden ne anlaşılması gerektiğine dair küçük bir parantez açmakta fayda vardır.

Öncelikle prekaryanın en belirgin özelliğini vurgulamak gerekir: güvencesizlik, belirsizlik ve meslek temelli kimlik yoksunluğu. Prekarya, sürekli ve düzenli bir gelir ve istihdam güvencesinden yoksundur. Ayrıca, bu güvencesizlik ve istikrarsızlık nedeniyle işinde bir kariyer ve net bir gelecek beklentisini de yitirmiştir. Ayrıca aşırı eğitimli olması karşısında verilen işin düşük nitelikliliği yahut geçiciliği gibi sebeplerle meslek temelli kimlik sahibi olması da büyük ölçüde aşınmıştır. Şöyle basit bir örnek ile açıklayacak olursak; prekarya, 20 yıl Ford fabrikasının montaj hattında çalışarak emekli olmuş lise mezunu babanın (proletarya); birkaç ayda bir kah McDonalds mutfağında, kah Walmart reyonlarında savrulan öğretmenlik lisansı mezunu çocuğudur.

Ayrıca, prekaryayı sadece iş, meslek, gelir ve istihdam güvencesizliğinden mustarip olarak tasavvur etmek de yetersiz olacaktır. Tüm bunların hem nedeni hem de sonucu olarak prekarya farklı kısıtlamalar ve güvencesizlik çeşitleriyle de yüz yüzedir. Bunların arasında temel insan haklarının bir veya bir kaçından yoksunluk, kısıtlı bireysel özgürlükler, ötekileştirilme, gözetim toplumuna tabiyet, mahremiyetin işgali, mağdurun suçlanması, sürekli yeterlilik ispatına zorlanmak türünden sosyal baskı ve kısıtlamalar ile demokratik temsiliyetten mahrum olmak da eklenebilir.

Peki ama prekarya çatısı altında hangi kesimler toplanabilir? Asla tamamını saymak mümkün olmasa da –zira karşılaşılabilecek herhangi bir kriz sonucunda her birey prekaryaya dönüşme riski ile yüz yüzedir.- ilk bakışta prekarya olarak nitelenebilecek kesimler şunlardır: geçici işlerde çalışan kişiler, işsizler yani çalışma hakkından mahrum bırakılmış bireyler, geçinmek için çeşitli türlerden sosyal yardıma muhtaç kimseler, yarı zamanlı çalışanlar, stajyerler, formasyonlarının altında nitelikteki işlerle meşgul olan çoğunluğu üniversite mezunu gençler, ataerkil geleneksel ailenin üzerlerine yüklediği ev içi görevleri de yerine getirmek zorundaki çalışan kadınlar, istihdam ve kariyerde cinsiyet ayrımcılığına maruz kalanlar, çalışmaları karşılığı hiçbir ücret ve güvence hakları bulunmayan ev hanımları, çalışmaya devam etmek zorunda kalan emekliler, engelliler, kısmi vatandaşlar -yani göçmenler, mülteciler, kriminalize vatandaşlar, ırkçılık ve etnik ayrımcılığa maruz kalanlar gibi temel insan ve vatandaşlık haklarının bir veya bir kaçından mahrum durumdaki bireyler-.

Bu şekilde ifade edildiğinde prekarya teriminin çok geniş ve heterojen toplumsal kesimleri ifade eden çatı bir kavram olduğunu görmek daha da kolaylaşmaktadır. Prekarya, geleneksel sanayi işçisi proletarya gibi homojen bir sınıf değildir ve bu parçalı hali, aynı devrimci rol ve itkiyi prekaryanın sergilemesi beklentisini de boşa düşürmektedir.

Nitekim, Standing’in de ifade ettiği gibi, sonsuz bir esneklik ve güvencesizlik ortamında işbirliği ve ahlaki fikir birliği de tehlikeye düşer. Bu nedenle, prekarya, kendisini bir sınıf ile özdeşleştirmekte güçlük çeker. Hatta bu parçalı hali nedeniyle bazı üyeleri, kolaylıkla diğer bir kesim üyeye karşı husumet besleyebilir. Örneğin; düşük ücretli geçici bir işçi, sosyal yardıma muhtaç şekilde hayatını sürdüren bir kişiyi “beleşçi” olarak niteleyerek kendi payını aldığı yanılgısına savrulabilir.

Zira, parçalı ve heterojen yapının yarattığı bu iç gerilim nedeniyle, prekarya, karşı karşıya olduğu kırılganlıkları asıl yaratanın ekonomik ve sosyal yapı olduğunu kolay kolay kavrayamaz. Bu da popülist sağ siyasetçilerin ve neo-faşist hareketlerin kimlik temelli ayrıştırmacılıklarına tav olmalarını kolaylaştırır.

Güvencesiz ve istikrarsız bu kesimin kendiliğinden bir sınıf bilinci kazanarak kolektif bir tutum sergilemesi, sürdürülebilir ve etkili bir direnişe girişmesini beklemek oldukça güçtür.

Prekaryanın tartışmasız bir diğer özelliği ise mahrum bulunduğu güvencesizlik ile dışlanmışlık ve kısıtlanmışlık hali nedeniyle toplumun en memnuniyetsiz kesimini teşkil ediyor olması ve sahip olduğu öfkedir. Bu memnuniyetsizlik ve öfke tetiklendiğinde, bir hınç halini alarak sağ popülizmin elinde faşizme varacak korkunç sonuçlar doğmasına neden olabileceği gibi; doğru ve kontrollü bir siyaset ile işlendiğinde prekarizasyonu durduracak, hatta ortadan kalkmasını sağlayabilecek olumlu toplumsal dönüşümlere ve ilerici bir toplumsal hareketlenmeye de zemin hazırlayabilecek kitlesel potansiyeli de barındırmaktadır. Ancak bunun için geleneksel sol-sosyalist, sosyal-demokrat, sol-liberal veya üçüncü yolcu reçetelerin dışında bir pratik açılımının keşfedilmesine gerek olduğu tartışmasızdır.

Bir “Cennet Siyaseti”, Ama Nasıl?

“Biz cenneti yeryüzünde kuracağız.”

Lev Troçki

            Elbette bir Kemalist olarak, prekarya mevzusunu incelerkenki asıl gayemiz, Kemalizmin yeniden etkili bir ideoloji ve siyasi hareket haline dönüşebilmesi adına, bu yeni ve genişleyen toplumsal kesim ile nasıl bir bağlantı kurabileceğini anlamak, ve bu süreçteki riskleri ve fırsatları keşfedebilmektir.

Zira, toplumun gerçek sorunları ile bağlantısını yitirmiş; neo-liberalizm üzerine konsensüs halindeki İslamcılık, sekülerlik, Türk ve Kürt etnik milliyetçilikleri çerçevesinde kimlik temelli ayrıştırmacı bir dörtlü okey masasını andıran mevcut kitle siyasetinin ve bu siyasetin cılız bir yancısı konumuna düşmüş olan Ulusalcı fraksiyonun, Türk Ulusu’nun geleceği açısından gerçekçi bir alternatif yaratma yeteneğini çoktan yitirdiği kanaatindeyiz.

            Bu noktada daha önce “Hakların Savunulması” olarak ifade ettiğimiz yeni bir Kemalist siyasete ihtiyaç olduğu ve prekarya olarak adlandırılan toplumsal kesimin bu siyasetin başarı sağlaması adına ihtiyaç duyduğu kitlesel toplumsal taban açısından doğal olarak ve mutualist bir biçimde verimli bir ortam potansiyeli taşıdığı yönünde çokça emare gözlemlemekteyiz.

            Lakin, hak savunusu odaklı bir Kemalist söylem ve siyaset, kendisini 21. yüzyıla entegre edecek düşünsel ve eylemsel bir dönüşüme ihtiyaç duyduğu gibi, içerisinde yeşermeyi umduğu toplumsal havzayı da dönüştürmek zorundadır. Bu bakımdan geleneksel imge ve retoriklerin terk edilmesi, ideolojik perspektifin odağına yeni ve güncel konu başlıklarının alınması şarttır. Kemalizmin yeniden etkin bir siyasi hareket haline dönüşmesi, aşınmış ve atıl kalmış olan kitlesel karşılığını yeniden bulabilmesine bağlıdır. Bir zemin olmadan, bir kaide inşa edebilmek imkanı yoktur. Bu da Kemalistlerin kendilerini yüzyılımızda var olan yeni ortama ve toplumsal yapıya entegre edebilme kabiliyetleri ile doğrudan ilişkilidir. Bugün toplumun belki de en geniş sosyo-ekonomik kesimini kapsayan prekaryayı tanımak, analiz etmek, anlamak ve hepsinden öte bu kesimin bam teline dokunabilecek söylem ve pratikler kurgulayabilmek bu bakımdan mühimdir.

            Bu aşamada ilk olarak Kemalist siyasi pratiğin artık –biraz da zorunlu olarak- sivil toplum zemininde kurgulanmasının gerekliliğine değinmeliyiz. Kurucu ideoloji olmanın sağladığı avantaj ile yakın geleceğe kadar varlığına güvenilen devlet, bürokrasi ve ordu içerisindeki etkinliğin artık bulunmadığı gerçeğini kabullenmek, bu noktada yıkılacak en önemli zihinsel kalıptır. Kemalistler siyasi parti/partiler, en önemlisi vakıflar, dernekler, forumlar ve kolektifler türünden farklı ve katmanlı sivil toplum örgütlenmelerinin her çeşidini yaratmak ve yenilerini türetmek zorundadır. Devlet ve kamu bürokrasisi karşısında daima ezilen ve şüpheci bir konumda bulunan geniş prekarya kesimlerine dokunabilmek için bu kaçınılmazdır.

Bu aşamada mevcut meslek örgütlenmesi, eğitim vakıfları, sosyal yardım dernekleri vb. sivil toplum örgütlenmesi türlerinin yanı sıra; örneğin toplumsal desteğe, geçim dışında toplumsal katılıma ve kimlik inşasına önemli ölçüde ihtiyaç duyan prekarya için karşılıklı fayda açısından kıymetli sayılabilecek bir öneri olarak, Latin Amerika’daki bazı örneklerinde görüldüğü şekilde, ihtiyaç sahiplerinin faydalanabilmesi için işsiz meslek sahiplerinin gönüllü katılımı ve üretimi ile işleyen halk mutfakları, sağlık merkezleri, eğitim kurumları, terzihaneler ve benzeri işliklerin oluşturulması türünden alternatifler geliştirilmesi önemlidir. Devlet ve bürokrasiden bağımsız sivil bir direniş olarak ortaya çıkan Kuvva-i Milliye’nin imece uygulamalarını burada hatırlamak, sivil girişimler açısından Kemalist gelenek içerisinde var olan altyapıyı keşfetmemize yardımcı olacaktır.

“Hakların Savunulması” olarak tabir ettiğimiz siyaset, tıpkı yüz yıl önce Müdafaa-i Hukuk hareketinin ulusun en büyük meselesi olan emperyalist işgal karşısında, Türk Ulusu’nun anavatanında var olma ve yaşama hakkını savunması gibi; bugün Türk Ulusu’nun en büyük meseleleri olan -ve doğal olarak toplumun en geniş kesimlerinden biri olan prekaryanın da tüm şiddetiyle yaşadığı-: işsizlik, yoksulluk, geçim zorluğu, sosyo-ekonomik eşitsizlik, çoğulcu demokrasi yoksunluğu, kişisel özgürlüklerin kısıtlanması ve baskı altına alınması türünden hak kayıplarına karşı alternatif bir siyasi cephe oluşturulması çabasıdır.

 Yine, bu yeni Kemalist siyasetin üzerine inşa edilmesi gerektiğini düşündüğümüz üç temel ilkeyi de burada kısaca izah etmekte fayda vardır. Bu üç ilkeyi şu şekilde sıralayabiliriz;

  • Ekonomide daha fazla toplumculuk
  • İdarede daha fazla demokrasi
  • Bireysel haklarda daha fazla özgürlükçülük

Ekonomide daha fazla toplumculuk ilkesi çeşitli varyasyonlar, pratikler ve tavırlar ile hayata geçirilebilecek bir ilkedir.

            Bunun için evvela, toplumsal zenginliğin adil paylaşımı yönünde modellerin tasarlanması ve gündeme getirilmesi gereklidir. Bu bakımdan daha önce sıklıkla dile getirdiğimiz geleneksel Kemalist retorik dahilindeki “milli burjuva” hülyasından uzaklaşılarak; denememizin “Germinal ile Hayvan Çiftliği Arasında” başlıklı bölümünde ifade ettiğimiz şekilde iktisadi etkinlikte toplumsal faydayı maksimize edecek varlık fonları ve kooperatifler türünden katılımcı sermaye biçimlerinin öncü olduğu bir ulusal iktisadi yapının savunulması önemlidir. 

            Bu noktada, bir diğer önemli savunu ise sosyal devletin vazgeçilmezliğidir. Prekarya, çoğunlukla katılım temelli sosyal güvenceden yoksundur. Aynı zamanda en büyük karakteristiği olan güvencesizliği aşabilmek için çeşitli toplumsal desteklere de ihtiyaç duymaktadır.

Bu açıdan herkesin temel insan haklarına erişimini, fırsat eşitliğini ve geçimini sağlamasını kendisine dert edinin bir devlet yapılanması zaruridir. Herkes için geçim kaynakları yaratılması, her aile için sağlıklı konutlar, herkes için ücretsiz eğitim, herkes için ücretsiz sağlık hizmeti gibi temel ihtiyaçların tüm vatandaşların erişimine sunulmasını en sağlam ve kolay biçimde üstlenebilecek organizasyon olan devletin gücünün seferber edilmesi zaten “Devletçilik” gibi temel bir ilkeye sahip olan Kemalizm açısından  tereddütsüzce ve ısrarla savunulacak bir gündem başlığı olmalıdır.

Yine topluma karşı temel bir vazife olarak devletin topladığı vergilerin, gerçekleştirilecek bir vergi reformu ile çok kazanandan çok, az kazanandan az şeklinde düzenlenmesi; bu şekilde toplanan vergilerin ise toplumun en muhtaç durumdaki kesimlerinin ihtiyaçlarını gidermeyi önceliğe alacak şekilde kullanılması da önemlidir. Bireysel kazancın içerisindeki toplumsal payın farkında olunarak, devletin optimum dengenin bulunması yönünde ulusal servetin akış yönü ve dağılımını regüle etmesi, toplumsal eşitlik adına en mühim savunulardan birisidir.

Ayrıca, katılıma dayalı sosyal güvenliğin, önemli oranda bir kesimi güvence dışında bıraktığını göz önüne alacak olursak, tüm vatandaşlar için kayıtsız şartsız bir hak olacak şekilde temel ihtiyaçlara erişimi imkanlı kılacak ve fırsat eşitliği sağlanması yönünde gelişim sağlayacak olan bir “temel vatandaşlık ücreti” uygulamasının hayata geçirilmesi talebi de ekonomide daha fazla toplumculuk adına dile getirilebilecek örneklerden sadece bir tanesidir.

İkinci olarak, “idarede daha fazla demokrasi” prensibi dahilinde Kemalistlerin başta kendi organizasyonel yapılanmaları olmak üzere, işletmelerde, yerel yönetimlerde ve ulusal siyasette daha fazla katılımcı ve çoğulcu bir demokrasinin hareretli uygulayıcıları ve savunucuları olmaları gerekmektedir.

Neo-liberal kapitalizmin yarattığı şartların kaçınılmaz bir sonucu olarak otoriter, baskıcı ve çoğulculuğu dışlayan siyasi ve toplumsal atmosferlerin ortaya çıkması karşısında radikal biçimde bir demokrasi savunusuna ihtiyaç vardır. Aksi halde sonucu faşizme varan bir tünelin içerisinde seyahat edildiği gerçeği ile yüzleşilmesi kaçınılmazdır.

Yüz yıl önce, askeri işgal gibi en sert bir saldırı karşısında dahi toplum karşılığındaki meşruiyetini ve kitleselliğini ulusal bir meclise dayandırarak mücadelesini başlatan ve sürdüren Kemalist hareket, bugün de en başta kendi sivil toplumu içerisinde kusursuz bir demokrasi örneği sergilemeli ve tüm toplum için daha fazla demokrasi talebinin öncü savunucusu olmalıdır.

            Bu bakımdan, tabandan tavana doğru her katmanda demokrasi ve katılımcılığı uygulanabilir kılacak forumlar, konseyler, kurullar türünden karar alma mekanizmalarının sadece parlamento çerçevesinde kalmayarak mahallelere, iş yerlerine, okullara doğru yaygınlaştırılması yönünde bir çabaya girişilmesi mühimdir.

Son olarak ise “bireysel haklarda daha fazla özgürlükçülük” ilkesine değinecek olursak, bir önceki bölümde bahsettiğimiz üzere prekaryanın içerisinde bulunduğu krizin bir yüzünün de ötekileştirilme, gözetim toplumuna tabiyet, mahremiyetin işgali, mağdurun suçlanması, sürekli yeterlilik ispatına zorlanmak türünden sosyal baskı ve kısıtlamalar olduğunu hatırlayarak başlayabiliriz.

Bu açıdan, farklılıklara tahammül ve saygının hararetle savunulması, insanlar arasında baştan toplumsal adaletsizlik ve fırsat eşitsizliği yaratan ortam, tutum ve fikirlerin karşısında yer alınması, sansür, gözetim ve tektipleştirme karşıtı bir tavır takınılması gerekecektir. Özellikle Ulusalcı fraksiyonun sıklıkla sarıldığı “Milli Birlik” miti sanıldığı gibi katı ve disiplinli, yekpare bir toplumsal kaide olarak bir ulusal birliğin değil; hukukun güvencesi altında karşılıklı saygı, paylaşım, sorumluluk, katılım ve fayda düzleminin esnekliği ile birleşmiş bir ulusal tasarımı ifade etmelidir.

Bireysel haklara saygı ve bireysel özgürlüklerin geliştirilmesi yönünde oluşturulacak momentum ve mutabakat, prekaryanın farklı parçaları arasındaki kendi iç geriliminin bertaraf edilmesine fayda sağlayacağı gibi, aynı arayış içerisindeki farklı toplumsal grupları da prekarya çevresinde toplayarak bir çekirdek yapı halini almasını kolaylaştıracaktır.

Prekaryayı odak noktasına alan bir siyasi hareketin daha geniş tabanlı bir toplumsal ittifak ağı kurması ve kitleselleşebilmesi için bireysel hakların ve özgürlüklerin geliştirilmesi, hoşgörü, paylaşım ve katılım temelli bir toplumsal kültür savunusunu yılmaz bir biçimde gündeminde tutması bir gerekliliktir.

Sonuç olarak bir kez daha tekrar etmeliyiz ki; günümüzde siyasi başarı arayışındaki bir Kemalist hareketin kitleselleşmesi, bunun için de toplumun mevcut profili ve sorunlarının iyi irdelemesi gerekmektedir. Geniş ve memnuniyetsiz bir toplumsal kesim yelpazesi olarak prekarya, baş edilmesi gereken çok farklı türden sorun ve arayışları gündeminde tutsa da, ancak toplumcu bir ekonomi, demokratik bir idare ve bireysel haklarda özgürlükçülük savunusu ile kavranabilecek ve ilerici bir toplumsal harekete çekirdek bir zemin sağlayabilecektir.

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...