Ana Sayfa Dergiden Milliyetçilik 4.0

Milliyetçilik 4.0

Göbeklitepe’nin “magazin” parıltısı bir yana, tam olarak ne olduğu anlaşılmaya başladığından beri bu kadar önem taşımasının altında yatan neden, on bin yıldan fazla geriye gidildiğinde uzun süre eldeki ipuçlarına dayanan tasavvurun aksine “bilinenin çok ilerisinde bir organize eylem” biçiminin olmasıdır diyebiliriz. Özetle; hayranlık verici yapıların gizemini çözmek için kurulan “önce tarım ve yerleşik hayat” denklemine, muhtemeldir ki, eklenen “yerleşik vaziyette değilken gerçekleşmiş olma” aksı, tarihin de köklerine bakışa yeni bir zorunluluk getirdi.

Anadolu’nun ve belirgin olarak akla gelen bazı coğrafyaların ikliminde “evrimi tartışmak” zordur. Ancak yine de meseleye insanın ve hayatın öyküsünün önemli bir kısmına tekabül eden evrimden başlarsak, Göbeklitepe ile yeniden üzerine düşünmeye başladığımız mazinin çok öncesinden gelen (bilinebilen) köklerimizin en nihayetinde vardığı nokta “insan aklı” olmuştur. Mevcut insan türünün “akıl devrimi”, taştan aletler ve ateş kullanımı ile başlıyor gibi görünse de bu devrime varışta farklı görünümde, güçte ya da zayıflıkta çok sayıda insan türünün deneyiminin yattığını kanımca unutmamak gerekiyor.

Bu kısa ama derinlik yaratma kaygısı taşıyan satırların ardından bir nevi “insan aklının somut ürünü” olan maziye getirirsek konuyu, dört temel ilintili türde devrimden bahsedebiliriz diye düşünüyorum. Keza son dönemde sıkça konuştuğumuz “Endüstri 4.0” da böyle resmediliyor. Bunlardan ilki su ve buhar gücü ile mekanikleşmeyi gerçekleştiren birinci faz; ikincisi elektrik enerjisi ile ilk fazda serpilen üretim değişimini ivmelendiren ve 20. yüzyıla biçim veren faz, üçüncüsü ise 21.yüzyıla yaklaşırken ve “milenyum” sonrasında mekanik ile elektroniğe dijitalleşmeyi ekleyerek günümüze yön veren en yakın deneyimlediğimiz aşama… Endüstri 4.0 ya da Sanayi 4.0 da siber rüyalara daldığımız ve 2008 Küresel Finansal Krizi’yle kan ter içinde kaldığımız dönemde önümüze serilen bir yeni mefhum şimdilik…

Sınıftan Kaçış adlı kitabında Thompson’ın tespitinden alıntıyla “sanayi öncesi ve sanayi dönemi çalışma biçimleri arasında apaçık farklılıklar bulunmasına karşın, farklı işçi türlerinin döneme damgasını vuran aynı sömürü mantığına tabi oldukları ve durumun sermayeye bağımlı olan işçiler arasında ortak sınıfsal çıkarlar ve ortak deneyimler yarattığı” bakış açısı üzerinde duruyor Ellen Meiksins Wood. İmparatorluklardan ulus-devletlere geçişin devamında endüstriyel dönüşümlerle bugün bambaşka bir hal alan küresel yapı, gelinen noktada “sanayi” öncesi ve sonrası perspektifte yukarıdaki tespitten çok da farklı bir kalıba bürünmedi dersek sanıyorum ki yanlış bir cümle kurmuş olmayız.

Bu noktada ulus, devlet ve milliyetçilik kavramına değinecek olursak, insanın hikayesinin evrimsel ve buna bağlı olarak insan aklının ürünü düşünsel ve tarihsel yanlarının bugün birbirinden ayrılamaz noktada bulunan daha birçok olgu ile birlikte bir kriz içerisinde olduğunu söylemekle başlayabiliriz. Krizin başladığı nokta, başta ulus ve devlet kavramlarının değişimler yüzyılı olan 20. yüzyılda “milliyetçilik” ekseninde başlayıp devam eden ya da sona eren zaman dilimindeki bağlam farklılıklarının, sosyal ve ekonomik olarak yaşanan gelişmelerle kökleşmesi olarak nitelenebilir.

Endüstri 4.0’a kadar uzanan aşamalarda ilk üç fazda dönüşümü başlatan ve dönüşüme entegre olan ulus ve devletlerin milliyetçilik evreni ile geç entegre olan ya da entegrasyonun dışında kalan/manipüle edilenlerin evreni belki de yalnızca düşünsel anlamda aynı zeminde ele alınabilir. Pratikte görülen ise tıpkı yeryüzünün coğrafi farklılıkları gibi ayrı ayrıdır.

Bu ayrı ayrı olma durumunun aksine iktisadi ve iktisadi olma durumunun doğrudan sonucu yaşamsal mecrada bir o kadar aynılığın görüldüğünü zaten iki paragraf önce ifade etmeye çalışmıştık. Bahsini ettiğim kriz durumunda ve içerisinde bulunduğumuz zaman diliminde kimlik diyebileceğimiz olgudan bahsederken en öne iktisadi denge ve koşulları koymanın kaçınılmaz olduğunu söylememe herhalde artık gerek kalmıyor.

21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna yaklaşırken biz ekonomistlerin “ölü kedi sıçrayışı” diye tabir ettiği “uzun süreli düşüş halinin ortasındaki yükseliş” manasındaki eda ile 2008 Küresel Finansal Krizi sonrası ortamda, milliyetçilik adeta maziden bağımsız bir “kader birliği” ile hem farklı hem de bir o kadar benzer formatta karşımıza çıktı.

Peki tarihsel ve bağlamsal olarak tıpkı inanç olgusu gibi tanım ve pratikte sayfalara sığmayacak tartışmaları beraberinde getiren milliyetçiliğin yakın gelecekteki konumu nasıl olacak?

Sorunun cevabını ararken konuyu Türkiye perspektifinde ele alacak olursak, yukarıda belirttiğimiz sanayi/endüstri dönüşümlerine Geç Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemleri ile periferiden entegre olmaya çalışan ülkemizin mevcutta konumlandığı alan, kriz durumu ülke ya da entegrasyon eşiği gözetmese de “avantajlı olma”nın ne yazık ki yakınından uzağına doğru bir seyir izlemektedir.

İmparatorluktan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecinde, 20. yüzyılın başlarında ardıllarına model oluşturacak biçimde “yurtseverlik” zemininde Bağımsızlık Mücadelesi ile var olan ülkemiz gibi ulus-devletler için milliyetçilik, demokratik ya da demokratik olmayan sistemlerdeki bir siyasal pozisyondan ziyade “yurttaşlık” perspektifinde din, dil, etnik köken, cinsiyet/cinsel yönelim ve ideolojiden bağımsız bir koşul olarak ortaya çıkmıştır.

Cumhuriyetin kuruluş sürecinde bir önceki paragrafta ifade etmeye çalıştığımız çerçevede, Kemalizm ve Türk Aydınlanması dinamiklerinin yarattığı ilerici, sosyal ve iktisadi olarak modernizasyon amacı güden milliyetçilik; siyasal ve toplumsal küresel dönüşüm ve kırılma süreçlerinde Türkiye’de de dünyaya paralel farklılaşmalara maruz kalmıştır. Zaten hâlihazırda on yıllardır sürekli öne sürüldüğü gibi devletin Kemalizm ekseninde olduğu uzun bir dönem değil, başlangıç yıllarında olmak üzere çok kısa bir dönem vardır.

Dünyada özellikle II. Dünya Savaşı sonrası hem küresel hem de ulusal vesayetlerden bahsedilebilir. Türkiye’de vesayet, Cumhuriyet’in 100. yılına ilerlerken geride kalan zamanın büyük kısmında var olagelmiştir ancak bu vesayetin Kemalizm ile özdeşleştirilmesi noktasında iddiayı ortaya atanların çok temel eksiklikleri ya da maksatlı çarpıtmaları vardır. Atatürk fetişizmi olarak adlandırılabilecek bir maddesel kutsayış ile beraber yükselen Anti-Kemalizm bir yana Kemalist vesayetten değil, Althusser’in ifadesi ile Türkiye’de “yönetici sınıfların artık-değerin zorla elde edilmesi sürecine (yani kapitalist sömürüye) boyun eğmesi için, işçi sınıfı üzerindeki egemenliklerini güven altına almalarını sağlayan bir baskı makinası” olarak vesayetten bahsedilebilir. Küresel paradigmayla benzeşen bu iktisadi ve siyasal devinimi Kemalizm ile etiketleme çabası politik çıkar, kolaycılık ya da hasım olma durumlarından öteye geçemez.

Ulusumuz ve dünyadaki ulusları oluşturan çoğunluk kitlenin, kimlik ayırt etmeksizin karşı karşıya olduğu “belirsizlik, geleceksizlik, güvencesizlik” kıskacında yaşayan ve Althusser’in işçi sınıfı olarak ifade ettiği ancak günümüzde “prekarya” adı ile anılan devasa insan topluluğunun oluşma ve büyüme süreci bahsettiğimiz vesayet(ler)in doğal sonucudur.

Atatürk’ün ve Türk Aydınlanması’nın dizaynı olan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığının milliyetçilik perspektifi ile uyuşmadığı gibi, bu vesayet(ler)in temel insan hak ve özgürlükleri ile uyuşmadığı da su götürmez bir gerçektir. Türkiye’de ve dünyada çoğunluk, hakkını etnisite, din ya da benzer etmenleri deşerek aramaya devam ederse -ki günümüzde revaçta olan çaba budur- gelecekte ulus, devlet ve kimlikten bahsetmek gerçek anlamıyla mümkün olmayacaktır.

Kısaca ulusumuzun ve dünyadaki tüm ulusların insanca yaşam hakları tehlikededir, mevcut siyasal ve iktisadi düzen ulusların tüm bireyleri adına işlevini yerine getirememektedir. Ulusumuzun ve ulusların geleceğini bireylerin ve bu bireylerden meydana gelen ulusların azim ve kararı kurtarabilir. Aksi vaziyet, Endüstri 4.0’ın da, insanlığın da, ulusların da sonunu getirebilir.

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...