Ana Sayfa Dergiden Küreselleşen Türk Ekonomisi’nde Milliyetçilik Nasıl Uygulanmalıdır?

Küreselleşen Türk Ekonomisi’nde Milliyetçilik Nasıl Uygulanmalıdır?

Ekonomide Milliyetçilik 17 ve 18. Yüzyıllarda ülkelerin para girişini amaç edinen Merkantalist Sisteme karşı bir düşünce olarak ortaya çıktı. 19 Yüzyılda ise ekonomide milliyetçi yaklaşım, Liberal Ekonomiye alternatif olarak ‘’Korumacılık’’ adıyla anıldı. Geçmişten bugüne en büyük ticaret hacmine sahip olan ve serbest ticaret mekanizmasından en çok yararlanan ülke olan Amerika Birleşik Devletleri, kuruluşundan hemen sonra korumacı ekonomi politikaları uygulayarak ekonomisini bugüne getirmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundaki uyguladığı ekonomik koruma politikalarına baktığımızda gümrük tarifelerini, ithal ürünlere uygulanan kota ve sınırlandırmalar, en önemlisi sanayileşme atılımını görmekteyiz. 1929 yılında etkisi uzun yıllar süren Büyük Buhran nerdeyse tüm ülkelerin ekonomisini yeniden yapılandırmıştır. 1929 yılında yaşanan büyük ekonomik krizden sonra birçok devlet korumacı ekonomiye geçiş yapmıştır. 2008 yılında yaşanan küresel kriz ile devletler ekonomi politikalarını gözden geçirip, korumacı ekonomik modeli tekrar tartışmaya açmıştır. 2020 Ocak ayında Çin’de başlayan salgın hastalık COVID-19, dünya ekonomisini durdurma noktasına getirmiştir. Çin hükümeti, salgının ülkeye yayılmaması için tüm üretimlere süresiz ara vermesi ile tüm dünya ekonomisi Çin’in üretim yapmasını bekler hale gelmiş oldu. Bu salgının Çin’den sonra Avrupa ve Amerika Kıtalarına yayılması sağlık ve ilaç ürünlerini kendisi üretmeyen ülkeler bu ürünleri bulmakta büyük zorluklar yaşamaktadırlar. Benim öngörüme göre bu felaketten sonra ülkeler Korumacı Ekonomik Modelini gündemlerine alacaklardır.

Türk Ulusu, milli ekonomik atılımlarını, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulma aşamasında hayata geçirdiğini söyleyebiliriz. Osmanlı Devleti’nde milli bir ekonomisi ve hatta sanayisi olmadığından Türkiye Cumhuriyeti’nin koruyucu ekonomik anlayışı uygulaması için ilk önce sanayileşmesi gerekecekti. Osmanlı Devleti’nde milli ekonomiye ve halk örgütlenmesine önem veren tek yenilikçi kişi Mithat Paşa’dır. Mithat Paşa, Tuna, Bağdat ve Suriye Valiliği sırasında kooperatifçiliği, toplu üretim için küçük çaplı tesisleşmeyi başlatmıştır. Bu sistemleri desteklemek için sanat ve meslek okulları ve en önemlisi Ziraat Bankasını kurmuştur. Ayrıca Irak Valiliği sırasında Mithat Paşa, Irak’ta toprak reformu gerçekleştirip üretime dayalı bir ekonomik model oluşturmuştur. Bu ekonomik model verimliliği artırıp Irak’ı kendi kendine yetecek bir ekonomik seviyeye taşımıştır. Mithat Paşa’nın bir diğer özelliği ise, Osmanlı’da Ortadoğu petrollerinin önemini dile getiren ilk kişi olmasıdır. Bu girişimler Osmanlı Hanedanlığı ve yabancı devletler engellemesi nedeniyle Türk topraklarında uygulanamamıştır.  Milli bir ekonominin oluşması için Mustafa Kemal Atatürk 22 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresini toplamış, kongrede alınan kararlardan Lozan Antlaşması’nda da taviz verilmeyerek Türkiye Cumhuriyeti, hem siyasi hem de ekonomik bir zafer kazanmıştır. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti tüm dünyanın tanıdığı, kapitülasyonları kabul etmeyen bağımsız devlet haline gelmiştir. Türkiye Ekonomisinde milliyetçilik anlayışı, Mustafa Kemal Atatürk’ün Milliyetçilik ve Devletçilik İlkeleriyle başlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti 1923-1940 yılları arasında ekonomik açıdan altın yıllarını geçirecektir. Türkiye Cumhuriyeti ilk yıllarından İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlara uygun Liberal Ekonomi modeli uygulamaya çalışmıştır. Ama ülkenin ekonomik koşullarından dolayı devlet ekonomiye doğrudan yatırımlar yaparak ve üretime teşvikler sağlayarak Liberal ekonominin dışında ülke ekonomisine pozitif bir ivme kazandırmıştır. Bu dönemde Cumhuriyet ile özdeşleşen birçok sanayi kuruluşu (şeker, dokuma, kâğıt, uçak ve yem fabrikaları) kuruldu ve demiryolu projesi hayata geçirildi. 1929 yılında dünyada yaşanan büyük buhrandan tüm ekonomiler olumsuz yönde etkilenmiştir. 1930 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyet’i Devletçilik politikasını hayata geçirdi. Bu yıldan itibaren Türkiye Cumhuriyeti ciddi ve başarılı bir atılımı gerçekleştirdi. 1939 yılında II. Dünya Savaşı başladıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti tarafsız kalmasına rağmen savaş ekonomisi uygulamak zorunda kaldı. Ülke bütün gücünü savaşa girmemek için harcadığından yatırımlar duracaktı. 1945 yılında II. Dünya Savaşın bitmesiyle Türkiye Cumhuriyeti çok partili sisteme geçerek, 23 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı yerini Demokrat Parti’ye bırakacaktı. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Devletçilik ilkesinden uzaklaşarak sanayileşmeyi plansız olarak kısmen devam ettirmiştir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin uyguladığı Rusya’ya karşı yayılmacı politikasına Türkiye’de dâhil oldu. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye Cumhuriyeti’ne karşılıksız 400 milyon dolar yardımda bulunmasıyla Türkiye Amerikan nüfuzu ve himayesine girmiş olacaktı. Bu hibeden sonra Türkiye ve Amerika arasında başta ekonomi olmak üzere sosyal ve kültürel anlaşmalar gerçekleştirildi. Türkiye artık sanayileşerek yani emek harcayarak üretme yerine özellikle Amerikan mallarını (otomotiv, traktör vb.) ithal etmeye başladı. Bu tercih Türkiye’nin günümüze ulaşan kaderini olumsuz yönde etkileyecekti. Türkiye üretmediği her gün, Batının teknolojisinden ve sanayisinden uzaklaşacaktır. 1950 yılına kadar Amerikan’ın yaptığı Marshall adındaki yardımların devam etmesi, Türkiye’de Amerikan kökenli politikacılar oluşturmuştur. 1950 yılına geldiğimizde Türkiye hem politika da hem de ekonomik olarak bağımlı hale geldi.

1950-1960 yılları arasında ise Türkiye yanlış ekonomik ve siyasi politikaların sonucunda yurtdışından 376,60 milyon Dolar kredi için 3.4 milyar Dolar faiz ödemek zorunda kaldı. Yüksek faizli bu kredi Türkiye’ye devalüasyon, yüksek enflasyon ve tabi ki ekonomik kriz olarak yansıdı. Demokrat Parti ülkeyi uçak ihracat eden durumdan ülkeye buğday ithal eden duruma getirdi. 1960-1980 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti iki askeri darbe yaşamıştır. 27 Mayıs Askeri Darbesi’nin getirdiği 1961 Anayasası Türkiye’ye güçler ayrılığı ilkesi, ekonomik güven ortamı ve işçiye sendikalaşma hakkı getirdi. 12 Mart 1971’de Türkiye, ikinci askeri darbesi ile karşılaştı. 12 Mart Askeri Muhtırası 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükleri alıp, gerçekleştirdiği idamlarla Türkiye’ye derin acılar yaşatmıştır.1971 yılında yaşanan bu gelişmeler ekonomiyi %15 küçülmesine sebep olmuştur. 1974 yılında yaşanan Kıbrıs Barış Harekâtı ile savunma masraflarının artması ve sonrasında Türkiye’ye uygulanan ambargonun etkisi çok sert bir şekilde hissedildi. 1960-1980 yılları arasında uygulanan 15 yıllık ekonomik perspektif ve 5 yıllık kalkınma planları oluşturuldu. Bu planlamalardaki kritik hatası sanayileşmedeki korumacılık anlayışını sanayideki her alana uygulaması idi. Türkiye’nin her alanda uygulamak istediği teşvik ve korumacılığa gücü yetmedi. Ayrıca bu dönemde Rusya’nın maddi desteği ile elektrik santralleri, demir çelik fabrikaları ve rafineriler kuruldu. Bu planlama Cumhuriyetin ilk yıllarındaki gibi planlı değildi çok dağınıktı.

24 Ocak 1980’de dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ve Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal tarafından hayata geçirilen ‘’İstikrar Önlemleri’’ kararları ile Türkiye serbest piyasa ekonomisine hazırlıksız ve erken geçmiş olacaktı. Halk arasında 24 Ocak Kararları olarak alınan İstikrar Önlemleri Kararları ile başlayan denetimsiz serbest piyasa ekonomisi yerli küçük üreticileri sekteye uğratıp, zamanla yok etmiştir. Ayrıca bu kararları pekiştirmek için yapılan 12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonra Dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın aldığı kararlarla ithal ürünün tüketimi ve satışı kolaylaştırılmıştır. Bu karar cari açığı kapanmayacak hale getirmiştir. 24 Ocak Kararları ve Özal’ın uygulamaları, kapitalist ekonomiye entegre edilmiş Türkiye’yi yaratmış oldu. Devletçi ekonomiden küresel ekonomi politikasına geçiş yapan Türkiye’ye geçişin faturası, Türk Lirası’nın %37 değer kaybı, işsizlik, enflasyon ve yüksek kur olarak yansımıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Hazinesi kendi oluşturduğu sisteme yani üretim yapmadan faizle geçinen kesime mağlup olmuştur. Sonucunda Türkiye IMF’nin kapısını çalmaya mecbur kalacaktı. 1980-1983 yılları arasında IMF ile imzalanan Stand-By anlaşmaları ile ekonomide kamu ağırlığı ve yerli üreticiye verilen sübvansiyonlar asgariye indirildi.

Türkiye 1994 yılına kadar hem küresel hem de iç piyasa odaklı ekonomik krizler yaşamıştır. Devlet ekonomik krizleri dış borçları, içe borçlanarak çözmek isteyince ülkedeki faizleri yükseltip Merkez Bankası’nın rezervlerini eritmiştir. 1994’de dönemin Başbakanı Tansu Çiller tarafından oluşturulan Türkiye’nin en büyük kemer sıkma politikası 5 Nisan İstikrar Kararlarını açıklamıştır. Bu kemer sıkma politikasının amacı enflasyonu hızla düşürmek, Türk Lirasına değer katmak, ihracatı arttırmak ve kamu harcamalarını ve yardımlarını en aza indirmekti. IMF’in reçetesini uygulayan Tansu Çiller hedeflerine ulaşamadı, karardan sonra Merkez Bankası rezervleri 7 milyar dolardan 3 milyara dolara kadar indi. 5 Nisan Kararlarının tasarruf tedbirleri günümüzde uygulanmaya devam etmektedir. Türkiye’de 1990’lı yıllar  ‘’En iyi ekonomi politikası, politikasızlıktır’’ düşüncesi yer almaya başlamıştır. 6 Mart 1995 tarihinde imzalanan Gümrük Birliği Antlaşması yürürlüğe girmesiyle, Türkiye ithal ürünlere tüm dünyayı kapsayacak şekilde kapıyı açmış oldu. Böylelikle son 60 yılda yapılan tüm sanayi girişimleri tüm dünya ile rekabet etme zorunluğunda kaldı. Ve bu rekabeti kaldıramayan yerli üreticiler tek tek kapandı.

Bu şartlar ve ülkede yaşanan 2001 Krizi AKP’yi tek başına iktidar ve Recep Tayyip Erdoğan’ı Başbakan yapacaktı. AKP iktidarı döneminde hem sosyal hem ekonomik hayatta radikal değişiklikler yapıldı. Sosyal düzen ulus devletten dinsel devlet modeline, ekonomi ise üretim ekonomisi yerine tüketim ekonomisine evrildi. AKP hükümeti kısa sürede halkın refahını arttırmak için karşılıksız tüketimi özendirmiştir. AKP hükümeti yüksek faiz, düşük kur, mal bolluğu ve tüketimi tercih etmiştir. Bu tercihinin kaynağını da; yabancı fonlar ve Cumhuriyet’in altın yılları olarak ifade ettiğim dönemde kurulan kamu kurumlarının özelleştirmesi ilen gelen gelirde buldu. Bu dönemde özelleştirme eleştirilerine dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın verdiği cevap ‘’Babalar gibi satarız’’ ifadesi akıllarda kalmıştır. AKP hükümeti 2002-2020 yılları arasında 11 liman, 98 elektrik santrali, 61 tesis, 3 bin 917 taşınmaz (maden, hizmet sektörü vb.) ve 50 Kamu Kurumun hisse satışını gerçekleştirdi. AKP hükümetini, 2008-2009 yılları arasında yaşadığı küresel kriz ve 2018 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin uyguladığı ambargoya rağmen bu yanlış politikadan vazgeçmemiştir. 2008 yılında yaşanan küresel krizin etkisini yine özelleştirmelerle atlatılmaya çalışıldı. Bu dönemde AKP döneminde en yüksek işsizlik oranına ulaşıldı ve karşılıksız tüketim ile artırılan kişi başına düşen gelir azaldı. AKP’nin günümüze kadarki süreçte ekonomik büyümeyi inşaat sektörü ile denemiş ve ilk yıllarında başarılı olmuştur. Ama günümüzde birçok inşaat durmuş ve bunların birçoğu batma noktasına gelmiştir. Bunun sebebi ise karşılıksız tüketim yapan Türk halkının elinde para kalmamış olması ve gelirinden fazla harcamaya alışmasıdır. Bu dönemde Türkiye inşaat sektörüne verdiği önemin %1’ni tarım, hayvancılık, ormancılık ve balıkçılığa vermedi. Dışa bağımlılığı olmaması gereken bu sektörde dışa bağımlı hale geldi. İnşaat sektörü büyürken birçok tarım ve orman arazisi imara açıldı. Bu durum ülke bağımsızlığı ve geleceği için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. 17-25 Aralık Operasyonları, Gezi Direnişi, Fetö terör örgütünün hükümeti ele geçirme girişimleri, Amerikan Ambargosu dolar kurunu yüksek seviyelere çıkarmıştır. Bu durumu fırsata dönüştüren tarımdaki toptancı iç piyasada ürünleri ihracat etmeyi tercih etmiştir. Bu durum ise iç piyasa da ürünlerin fiyatlarının arttırmasına neden olmuş ve gıda enflasyonunu yaratmıştır.

Sınır komşumuz Suriye’nin yaşadığı iç savaş ve topraklarında yuvalan terör grupları Türkiye’nin hem askeri önlemlerinin arttırmasına hem de ekonomik tedbir alınmasına sebep olmuştur. Bu durum yorgun Türkiye ekonomisine ek yük getirmiştir. Türkiye’nin yanlış Suriye Politikası izlemesi bu ekonomik yükün uzun süreceğinin bir işaretidir. AKP hükümetinin Suriye Politikasında bir diğer yanlışı ise, Avrupa Birliğinin Suriyeli göçmenleri 2 Milyar dolar karşılığında Türkiye’de tutma teklifini kabul etmesidir. AKP Hükümeti’nin başka bir düşüncesi ise Suriyeli göçmenlerin yanlarında getirdiği varlıkların ülke ekonomisine katma değer katacağı düşüncesidir. Bu katma değer Gayri Safi Milli oranına da yansımıştır. Ancak bu durum daha sonra tam tersine döndü. Göç eden Suriyeliler hayatlarını devam ettirmeleri için çalışma zorunluluğu, kayıt dışı ve ucuz iş gücünü ortaya çıkartmasına ve işsizliği arttırmasına sebep olmuştur. AKP döneminde ülke ekonomisine ağır bir darbe vuran bir diğer olay ise; 15 Temmuz 2016 tarihinde Fetö terör örgütünün Türk Silahlı Kuvvetleri kullanarak yapmak istediği darbe girişimidir. AKP iktidarında dinsel yönetimi tercih etmesiyle devletin tüm kademelerinde dini tarikat ve cemaat mensupları kolayca yerleşmişlerdir. Bu yerleşenler daha sonra darbe girişiminde bulunmuşlardır. Darbe girişiminden sonra, terör örgütü destekleyicilerin mallarına el konulması ve bazı firmalara yaşanan kayyum atamaları yabancı yatırımcıların ülkeye bakış açısını ve güvenini etkilemiştir. Birçok uluslararası firma yatırımı durdurup ülkeden ayrılmış ya da faaliyetlerini azaltma yolunu tercih etmişlerdir. 15 Temmuzdan sonra Türkiye Amerikan ilişkileri de çok gerildi. Amerika Birleşik Devletleri’nin Fettullahçı Terör Örgütü lideri Fetthullah Gülen’i teslim etmemesi ve Türkiye’de terör örgütü ile ilişkisi tespit edilen Amerikan Vatandaşı Rahip Brunson’un tutuklanması iki ülkenin ilişkisini gerdi. Amerikan Başkanı Donald Trump, Rahip Brunson’u serbest bırakılmamasına tepki amaçlı Türkiye’ye ağır ambargolar koydu. Bu duruma Partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tepkisini “Bu fakir bu görevde olduğu sürece teröristi alamazsın” ifadeleri kullanarak gösterdi. Bu sözden birkaç ay sonra Türkiye Rahip Brunson’u serbest bıraktı. Türkiye 2018 ve 2019 yıllarına baktığımızda küreselleşmenin acı etkisini her geçen gün daha da hissettirmiştir. İşsizlik çift haneli rakamlara, enflasyon oranı ise AKP dönemin en yüksek seviyesine ulaştı. Türk Ekonomisi o kadar hassas ve kırılgan bir duruma getirildi ki 2019 yerel seçimleri ekonomiye derin etkiler bıraktı.

Türkiye’nin ekonomik sürecine baktığımızda Devletçilik ve Sanayileşmeden uzaklaşınca Türk ekonomisi dışa bağımlı bir hale geldiğini görmekteyiz. Avrupalı Devletlerin ve Amerika Birleşik Devletlerin 200 yılda yaptığı Sanayi Devrimini Türkiye Cumhuriyeti 60 yılda yaptığını düşünerek Liberal Ekonomik modele geçmiştir. Bu yanlış tercih Türk Ekonomisini ve sosyal yapısını alt üst etmiştir. Bu yanlış tercihten etkilenen insanlar büyük şehirlere göç etmiş, sosyal hizmetler ihtiyacı doğurmuş ve devletin sırtına ek bir yük getirmiştir. Özellikle iktidara gelen sağ partiler devletçiliği ve korumacı ekonomik yaklaşımı halka komünist rejimin bir ürünü olarak göstererek özellikle 1985’ten sonra Cumhuriyet’in yokluklarla ve çok büyük sıkıntılarla yaptığı devlet kurumlarını babalar gibi sattı. Türkiye Cumhuriyeti geliştirdiği Altay Tank Projesinin üretimini gerçekleştirememektedir. Sebebi ise Türkiye’nin Suriye’ye gerçekleştirdiği Barış Harekatı’ndan sonra AB’nin Türkiye’ye savaş malzemesi ambargosudur. Türkiye motor üretemediği için bu ambargonun kalkmasını beklemek zorundadır. Farklı bir durum ise Amerika’ya parasını ödediğimiz F-35’leri Rusya’dan S-400 almamız nedeniyle vermemesidir. Türkiye böyle durumlara düşmemesi için gerekli adımları ivedilikle atmalıdır. Özellikle günümüzde küreselleşen dünyada kapalı ekonomik model ve aşırı korumacı milliyetçili bir model uygulamak nerdeyse imkânsız ancak Türkiye Cumhuriyeti sanayisinden tarıma kadar kendi kendine yetebilir duruma gelmelidir. Türkiye bu güce hem ekonomik olarak hem nüfuz olarak sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti bugün yaşadığı Liberal ekonomiden ve yetersiz sanayileşmeden dolayı çektiği işsizlik, yüksek enflasyon ve yüksek yabancı kurdan aşağıdaki planlamaları en kısa sürede uygulayarak kurtulabilir.   

  1. Yargı, asayişin, finans kurumların bağımsızlığı tekrar sağlanıp; yerli ve yabancı yatırımcıya güven ortamı sağlanmalıdır.
  2. İnsan sağlığına zarar veren ucuz ve kalitesiz ürünlerin ithalatı yasaklanmalıdır.
  3. İthal ürünlere sınıfına göre ek vergilendirme yapılmalı, bu vergiler üretici destekleyen fonlara aktarılmalıdır.
  4. Yabancı yatırımcıların yeni yatırımlar yapmaları için teşvik ve hibeler (ücretsiz 20 yıllık arazi verilmesi vb.) hazırlanmalıdır.
  5. Devletin kurumlarında lüks tüketim yasaklanıp, yerli ürün kullanılması zorunlu hale gelmelidir.
  6. Sanayinin ithal ettiği malların ülkede üretilmesi için çalışmalar yapılmalıdır. (Hammadde girdi oranın azaltarak, yeni katma değerler yaratılmalıdır.)
  7. Teknoloji tedarik ve üretim oranında devlet desteği %50’ye çıkartılmalıdır.
  8. Bilişim Vadilerin teknolojik yazılımlar konusunda daha çok desteklenmelidir.
  9. Gıda enflasyonunun önüne geçilmesi için tarım ihracatı, ürettikleri ürünün miktarına göre yapılmalıdır.
  10. Tarıma, hayvancılığa, ormancılığa, balıkçılığa devlet desteği ve hibeler makul oranda arttırılmalıdır.
  11. İki yıl üretim yapılmamış araziler devlet tarafından kamulaştırılıp üretime kazandırılmalıdır.
  12. Yerli ürünleri dünya markası yaratmak için devlet desteği oluşturulmalıdır.
  13. Kırsal kesiminin sosyal hayatı iyileştirilip şehirlerin yükü azaltılmalıdır.
  14. Tarım arazilerindeki konutlaşma yasaklanmalıdır.
  15. Finans sektörünün en az yüzde %51’i yerli sermayeye ait olmalıdır.
  16. Devlet Bankaları yerli üreticiye düşük faizle kredi verilmelidir.
  17. Tarım arazilerinin ve büyükbaş hayvanların ipotek edilmesi yasaklanmalıdır.
  18. İthal hayvancılık kademeli olarak azaltılmalı, hayvan soylarının verimliliği artırılmalıdır.
  19. Yerli tohum ürünü en kısa sürede geliştirilmelidir.
  20. Savunma Sanayisindeki dışa bağımlılık oranı kademeli olarak yüzde %10 indirilmelidir.
  21. Her ile geri dönüşüm merkezleri açılmalıdır.
  22. Meslek okulları daha çok işlevsel hale getirilmelidir.
  23. Kar amaçlı eğitim kurumları kapatılmalıdır.
  24. Beyin göçünün önüne geçilmeli, büyük bir kampanya ile geri dönüş sağlanmalıdır.

Aykut Can Kızıldoğan

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...