Ana Sayfa Dergiden Korona Günlerinde; Ulus-Devlet, Egemenlik Ve Prekarya Üzerine Düşünmek

Korona Günlerinde; Ulus-Devlet, Egemenlik Ve Prekarya Üzerine Düşünmek

Tüm dünya bir süredir COVID-19 virüs salgını ile panik olmuş bir halde mücadele etmeye uğraşıyor. Alınan tüm tedbirlere rağmen şu ana kadar salgının önü alınabilmiş gibi gözükmüyor ve elbette salgının toplumsal ve iktisadi etkileri, pek çok çevrede küreselleşme, neo-liberalizm ve kapitalizmin de tartışma konusu haline gelmesini sağlamış durumda.

Bu noktada, ülkemizin de salgını iliklerine kadar hissettiği şu günlerde, hem de dergimizin Kemalist Milliyetçilik ilkesini işlediği sayımızda, salgının ulusumuz üzerindeki etkilerini de göz önüne alarak bir milliyetçilik değerlendirmesi yapmak bizce lazımdır.

Mülk kimindir veya ulus-devlet nedir?

Küreselleşme olgusu sonucu üzerine çeşitli tartışmalar yapılmakta olsa da, iki yüzyıldan beridir dünyamız temel yapıtaşını ulus-devletlerin oluşturduğu bir dünyadır.

Ulus-devleti, basitçe, egemenliğin ulusal bir hükümet tarafından kullanıldığı ve ilkesel olarak tüm yurttaşların bu egemenliğin kullanımına formel bir eşitlikle katılım sağladığı siyasi bir sistem şeklinde tanımlamak mümkündür.

Tanımdan da anlaşılacağı üzere, ulus-devlet, “egemenlik hakkı” sorunsalına verilmiş bir cevaptır. Ve egemenliği, kuşku götürmez bir biçimde ulusa ve onu kullanma yetkisini ulusun eşit siyasi katılım ile belirlediği temsilcilerine vermektedir.

Egemenliğin; tanrılar, tanrı-krallar, tanrının sözcüleri, türlü despotlar, aristokrasi ve sömürgeciler tarafından alı konulduğu uzun çağların sonunda, nihayet –başkaldırı ile- uluslar, egemenliklerini bu türlü gasıpların elinden almayı başarmış ve böylece ulus-devletler de ortaya çıkma imkanı bulmuştur.

Cumhuriyetimizin kuruluşu aşamasında Kemal Atatürk, saltanatın kaldırılması tartışmaları esnasında bu durumu açık bir biçimde özetlemiştir:

“Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti’nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor.”

Zira, Türk Kurtuluş Savaşı, işgalcilere ve Büyük Türk Devrimi ise halife-sultana karşı Türk Ulusu’nun egemenliğini koruyan ve kurtaran; böylece Türkiye Cumhuriyeti ulus-devletini teşkil eden bir hareket olarak, yukarıda ifade ettiğimiz başkaldırıya güzel bir örnektir.

Peki ama, ulusun sahip olduğunu belirttiğimiz bu egemenlik neyin üzerinedir? Ulus-devletin varoluşunun gerçek nüvesi nedir?

Tarihin bir cilvesi olarak, İngilizce’de, tıpkı Arapça’da ve Arapça’dan dilimize geçen kullanımında da olduğu gibi; devlet (state) ile mülk (estate) aynı kökenden türemiş sözcüklerdir. Hükümdar anlamında da kullanılan “melik” ve yurt anlamında kullandığımız “memleket” sözcükleri de yine bu mülk sözcüğünden türemiştir. Bu örnek, yurt (memleket), devlet (mülk) ve hükümdar (melik) arasındaki ilişkiyi betimlemek açısından oldukça elverişlidir.

Ortada birbirinden ayrılmaz şekilde bir yurt –sınırları belirlenmiş bir toprak parçası-, bir devlet –yurt üzerindeki egemenliğin sağlanması için oluşturulmuş bir aygıt- ve bir hükümdar –yurt üzerindeki egemenliği sağlamak için oluşturulan devlet aygıtı üzerinde iradeye sahip varlık- bulunmaktadır. Ulus-devlet, yurt üzerinde egemenliğini sağlamak için devlet teşkil eden, bu irade sahibi varlık olarak “ulus”u tanımlayan yapıdır.

Bu anlayışa göre “Mülk, ulusundur!”. Bir ulusun varoluşu için hayati öneme sahip bulunan; yurt ve devletin sahip olduğu tüm imkan, fayda ve zenginlikten istifade etmek ve bunlar üzerinde tam bağımsız bir biçimde inisiyatif kullanmak, yalnız ve yalnız bu yurt ve devlet üzerinde egemenlik hakkında sahip olan ulusun ve onun eşit üyelerinin hakkıdır.

Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi…

Koşulların eşitliği –mülk sahibinin kulağını tırmalayan bir dogma, hasta döşeğindeki fukara için teskin edici bir hakikat, cerrahın neşterindeki korkunç gerçek olan koşulların eşitliği- siyasal, toplumsal ve sınai düzene aktarıldığında aldatıcı bir kuruntudan, cazip bir tuzaktan, şeytani bir ayartıdan ibaret kalır.”

Pierre-Joseph Proudhon

Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları isimli başyapıtında; devletin temel işlevini; burjuvazi ve müttefiklerinin verdikleri sınıf mücadelesinde egemen sınıfların hizmetindeki baskıcı müdahale ve yürütme gücü şeklinde tanımlamakta ve şöyle demektedir:

“Devletin başı egemen sınıfın birliğini ve iradesini temsil eder, egemen sınıfın genel çıkarlarının, bu sınıfın kendi üyelerinin ya da fraksiyonlarının tikel çıkarları karşısında zafere ulaşmasını sağlayabilecek otoriteyi temsil eder.” […] “Hükümet, egemen sınıfın siyasetini yürütür; idare ise hükümetin emirlerine uyarak bu siyaseti en ince ayrıntısına varıncaya dek uygular.”

Althusser’in bu tespitini bir kenara not etmek ve ciddiyetle üzerine düşünmekte fayda vardır. Zira, modern ulus-devlet 19. Yüzyıl Avrupası’nda ilk örneklerini vermiş ve -Marksist terminoloji ile ifade edersek- “burjuva devrimleri” sonucunda ilk kez hayat bulmuştur. Sanayi Devrimi ile 18 ve 19. Yüzyılda iktisadi koşullarda yaşanan değişiklik, sosyal ve siyasal koşulların da değişmesini zorunlu kılmış ve burjuva sınıfı önderliğinde gerçekleşen halk hareketleri ile Avrupa’da uluslar, yurt ve devlet üzerindeki egemenliği despot, ruhban ve aristokrasiden almaya başlamıştır.

Althusser’in yukarıda vurguladığı nokta ise esasında şu soruyu izaha yöneliktir: Ulus-devletler üzerinde gerçek egemenler uluslar mıdır? Yoksa, burjuvazi, ulus-devletlerin ortaya çıkmasına öncülük ederken, aslında despot, ruhban ve aristokrasiden kendisine bir egemenlik devrini mi gerçekleştirmiştir?

Buna, bütünüyle “evet” demek mümkün değildir. Zira, ulus-devletlerin ortaya çıkışlarındaki hikayenin devamı da vardır. 20. Yüzyıl boyunca, endüstrileşmede geri kalmış ve böylece sömürge konumuna düşmüş uluslar, egemenlikleri altında bulundukları sömürgeci devletlere karşı birer birer ayaklanarak kendi ulus-devletlerini kurmuş ve böylece bugün içerisinde yaşadığımız, temel birimi ulus-devletler olan dünya düzenin ortaya çıkarmışlardır. Bu bakımdan; ulus-devletlerin ortaya çıkışında “burjuva devrimleri”nin yanına, “ulusal kurtuluş hareketleri”ni de eklemek gerekecektir.

Ulusal kurtuluş hareketleri, sömürgeci devletler karşısında, kendi uluslarındaki endüstriyel geri kalmışlığın farkında olup, hemen hemen tamamında bağımsızlık sonrası endüstriyel kalkınma çabalarının başladığı görülmektedir. Kapitalist veya sosyalist metotlardan hangisiyle olursa olsun, 19. ye 20. yüzyıllar boyunca endüstrileşme tüm dünya çapında genişlemiş ve ulus-devletler bu genişlemenin başlıca aktörleri olmuşlardır.

20. yüzyılın sonuna gelindiğinde, sosyalist rejimlerin büyük ölçüde tasfiyesi ile iki kutuplu dünya sonlanmış ve liberal kapitalizm muzaffer bir eda ile adına “küreselleşme” denilen süreçte tüm ulus-devletlerin yegane sistemi haline dönüşmeye başlamıştır.

Burjuvazi, elbette liberal kapitalist sistemin oyun kurucu olarak en temel aktörü ve egemen sınıfıdır. Bu bakımdan, içerisinde bulunduğumuz 21. Yüzyılın genel manzarası, Althusser’in önermesinde haklı olduğu izlenimini destekler niteliktedir.

Bu açıdan dünya genelinde yayılan, yüz binlerce insanın enfekte olduğu ve binlercesinin hayatını kaybettiği COVID-19 virüsü salgını, bir nevi turnusol vazifesi görmektedir.

Neo-liberal politikaların hararetle uygulandığı ve kapitalist sistemin büyük gelişme gösterdiği ve dünyanın en ileri bölgeleri konumundaki ABD, Avrupa ve Doğu Asya’da virüsün hızlı yayılımı, önlenememesi, ölümler, yağma, stokçuluk, kara borsacılık, sosyal güvenlik sistemlerinin kapsamı, sağlık hizmetlerinin yetersizliği, organizasyon eksikliği ile ortaya çıkan trajedi ve buna rağmen devletlerin öncelikli kaygısının “piyasa” olması ve halk sağlığına yönelik tüm tedbirlerin gelip ekonomik faktörlerde kilitlenmesi… Benzer şekilde, yurdumuzda da açıklanan önlem paketinde sermayedar ve işverene milyarlarca liralık destekler konu edilirken, halkın payına sabır ve duanın düşmüş olması, küresel ve yerel ölçekte Althusser’in önermesini haklı çıkaran misallerdir.

Neo-liberal dönem boyunca dünya genelinde sosyal devlet ve çalışan hakları yavaş yavaş daraltılırken, prekarya dediğimiz güvencesiz, beklentisiz ve günübirlik kazanca dayalı çalışanlar sınıfı sürekli olarak genişlemiştir. Ve bugün, iş piyasasının “emek” tarafının en büyük kısmını oluşturmaktadır. Salgının yoğun olarak yaşandığı ABD, Avrupa ve Doğu Asya’da -ve yurdumuzda da- emek piyasasının çoğunluğu artık proletarya değil prekaryadır. Bu, aynı zamanda ulusları teşkil eden nüfusun büyük kesiminin geçimini ve hayatta kalma çabasını prekaryalık ile sürdürdüğü anlamına da gelmektedir.

Bireyler bazında, sosyal izolasyon gibi katı bir uygulama başta olmak üzere, iyi beslenme ve yüksek hijyen gibi içinde yaşadığımız kapitalist dünyada oldukça maliyetli olan tedbirleri gerektiren, COVID-19 salgını karşısında, geçimini güvencesiz, beklentisiz ve günübirlik yollarla kazanan prekaryanın bu şekilde hayatta kalması mümkün müdür?

Ulusal ve uluslararası ölçekte ise; her türlü iş ve ilişkide yegane erek olarak sürekli ve yüksek karı belirleyen, bireysel eylemi esas tutan ve zayıf olanın elenmesi mantığına göre işleyen bir sistemden; salgınla karşı karşıya kalan ulusların asgari ihtiyaçlarının adil bir biçimde bölüştürülmesi, ihtiyaç sahiplerinin tamamına gerekli sağlık hizmetlerinin verilmesi, sosyal izolasyon ile birlikte herkes için iyi beslenme ve yüksek hijyen maliyetlerini karşılama imkanı sağlaması ve tüm bu kolektif organizasyonu gerçekleştirebilmesi beklenebilir mi?

COVID-19 ile mücadelede devletlerin ve hükümetlerin bunca bocalaması ve halkların menfaatlerinden –hatta ulusal sağlık ve hayatta kalma çabasından- önce, piyasa ve burjuvazinin iyiliğine yönelik tedbirler getirmeleri, ulus-devletlerdeki egemenliğin gerçekten -retorikte olduğu şekilde- uluslarda mı olduğu konusunda soru işaretlerini derinleştirmektedir.

Ama hangi milliyetçilik?

“Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir.”

M. Kemal Atatürk

            Yazımızın bir önceki kısmında, ulus-devletlerin ortaya çıkış hikayesinde 20. yüzyılda gerçekleşen ulusal kurtuluş hareketlerinden bahsetmiştik. Bu bakımdan bize göre; Kemalizm bir ulusal kurtuluş hareketi ideolojisi olup, Türk Kurtuluş Savaşı ve ardından gerçekleşen Büyük Türk Devrimi, bütünüyle bir ulusal kurtuluş hareketidir.

            Bu hareket ile, Türk yurdu ve Türk devleti üzerindeki egemenlik, işgalci sömürge güçlerinin tecavüzünden korunmuş, akabinde ise halife-sultanın alıkoymasından kurtarılarak ulusa devredilmiştir.

Ayrıca geçen yüz yıl boyunca, neredeyse tüm ulusal kurtuluş hareketlerinde görülen bilince uygun şekilde, Türkiye’nin de endüstriyel geri kalmışlığının farkında olarak hızla bir kalkınma programı uygulamaya konulmuş ve endüstrileşme çalışmaları hızlı bir şekilde hayata geçirilmiştir. Neticesinde bugün Türkiye, BM ve IMF tarafından “sanayileşmiş ülke” olarak sınıflandırılmaktadır.

21. yüzyıl itibariyle Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme entegre olduğu ve oldukça neo-liberal bir iktisadi program ile idare edildiği su götürmez birer gerçekliktir.

Bunun sonucundaysa; işçilerinden sadece 10%’unun sendika üyesi olduğu ve yarıya yakının asgari ücretle çalıştığı ülkemizde; günübirlik işler ile geçimini sağlayan, mesleki aidiyetten yoksun, büyük ölçüde borçlu, yaptığı işin niteliğini aşan derecede eğitim almış, güvencesiz ve bilinçsiz bir sınıf olarak prekaryanın genişlediğini söylemek mümkündür.

Yine, yurdumuzda sosyal eşitsizlik büyük ölçüde artmıştır. Siyasi temsiliyet başta olmak üzere, yurdun ve devletin imkan, fayda ve zenginliği büyük ölçüde, ayrıcalıklı bir azınlık tarafından kendi hayırlarına işletilmektedir.

COVID-19 salgını ile su yüzüne çıkan en büyük gerçeklerden birisi de budur. Salgın ile mücadele için en önemli tedbir olarak halka öğütlenen sosyal izolasyona karşın; büyük çoğunluğu yukarıda betimlediğimiz prekaryalık koşullarında bulunan vatandaşın bağışıklık sistemini güçlü tutmak için iyi beslenme ve virüsten korunmak için yüksek hijyen gibi temel ihtiyacını nasıl karşılayacağına dair ise sorumlular tarafından en ufak bir görüş beyan edilmemekte, sanki sosyal izolasyon ile vatandaş nezdinde oluşacak en büyük mesele can sıkıntısı ve karamsarlıkmış gibi, sabır ve dua tavsiyesinde bulunulmaktadır. Böylece halk, hayatta kalmak üzerine bir ikileme düşürülmekte; salgın hastalık ile açlık arasında “ölümlerden ölüm beğenmeye” zorlanmaktadır.

Oysa, Uğur Mumcu’nun ifadesi ile:

“Kurtuluş Savaşı, Türk milliyetçiliğinin de temelini atmıştır. Bu milliyetçiliğin temelinde, anti-emperyalist bir kavganın ulusal heyecanı ve bilinci yatmaktadır. Bu milliyetçilik, ulusal sınırlar içinde yaşayan herkesin, ırk, din, dil, sınıf ve düşünce ayrımı gözetmeksizin, insan onuruna yaraşır bir yaşam düzeyine kavuşturulmasını gerektirir.”

Yüz yıl önce emperyalist ve despotu silkeleyerek, bunların gasp ettikleri egemenliği ulusa devreden ve bu egemenlik hakkı konusunda en net tavır olan milliyetçiliği temel ilkelerinden biri olarak belirleyen Kemalistler için, yukarıda ifade ettiğimiz, bu ikircikli hali hoş karşılamak mümkün değildir.

Daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi; 21. yüzyılda bugün ulus ile egemenliği arasında dört sömürü odağı bulunmaktadır: emperyalist, despot, komprador ve ruhban. Bu noktada, müdafaa-i hukuku yani hakların savunusunu esas alan milliyetçi ve halkçı bir tavrın ortaya konulması; gerçek anlamda özgür ve egemen, kalkınmış, insan onuruna yaraşır bir yaşam düzeyine erişmiş, müreffeh, mutlu ve sağlıklı bir ulus tasarımı için gereklidir.

Bilhassa, egemenliğin gerçek anlamda ulusa devredilmesi için, varolan sosyal eşitsizlik ve güvencesizliğin ortadan kaldırılması zaruridir. Aksi, halde egemenlik hususunda Proudhon’un şu sorusunun muhatapları tarafından cevaplandırılması gerekecektir:

“Niçin servetten gelen imtiyazların ortadan kalkmasını mevki ve soy imtiyazlarının ortadan kalkması gibi istemiyorlar?”

Yurdun ve devletin imkan, fayda ve zenginliğine çöreklenmiş olan ayırcalıklı kesimlerin; ulus ile aynı kaygıları taşıdıkları, ulusu temsil ettikleri ve ulusun egemenlik haklarının paydaşı oldukları iddia edilemez. Zira, Althusser’in de altını çizdiği şekilde, “Halkın mücadelelerini paylaşmayan halk olamaz.”

Buna göre; bugün milliyetçilerin geldikleri noktada bir karara varmaları gereklidir: Halkın yaşam kavgasına omuz vererek; güvencesizliğin, sosyal eşitsizliğin, sömürünün ve yoksulluğun ortadan kaldırılması ve ulusal egemenliğin gerçek anlamda tesis edilmesi için; emperyalist, despot, komprador ve ruhbana karşı “hakların savunmasında” mı bulunulacaktır? Yoksa, bir takım edebiyatın, mitolojik takıntıların ve mağrur böbürlenmelerin fantezisi ile mi meşgul olunacaktır?

Bizce, Kemalistler için bunun cevabı bellidir: Mumcu’nun belirttiği gibi, “Halkın yaşam kavgasına sırt çevirmiş olanlar milliyetçi değildirler.”

Bugün, halkımız bir ölüm-kalım kavgası içerisindeyken, milliyetçilerin mücadele zemini; millete ait olan ulusal egemenliği, yurdun ve devletin imkan, fayda ve zenginliğini gasp eden odakların tam karşısında olmalıdır. Sömürüye, güvencesizliğe ve sosyal eşitsizliğe karşı verilecek mücadele, bugünün koşullarında gerçek anlamda anti-emperyalist, milliyetçi ve halkçı bir mücadele olacaktır. Ve milliyetçiliğin en büyük gayesi olan ulusal egemenliğin tam olarak tesisi, sadece bu sömürü, güvencesizlik ve sosyal eşitsizlik çarpıklığının ortadan kaldırılması ile mümkündür. Yine Mumcu’nun ifadesi ile;

“Milliyetçilik, ülkesinin halkını iç ve dış sömürücülerin ahtapot kollarından kurtarmak isteyenlerin ülküsüdür. Halkçılık ise, milliyetçiliğin toplumsal yönünü belirler. Milliyetçi olmayan bir halkçılık olamaz. Ancak, halkçı olmayan bir milliyetçiliğin de söz konusu olmaması gerekir. Halkçı olmayan bir milliyetçilik, sadece bir siyasi dolandırıcılık konusudur ve adı faşizmdir.”

Ulusumuzun, -büyük bir yüreklilikle- bir yandan ekonomik kriz ve bir yandan da COVID-19 virüs salgını ile mücadele ettiği şu günlerde; Kemalistlerin, Türk milliyetçilerinin yüreğinde yanan yegane özlem ateşi: Cumhuriyet’imizin, kimsesizlerin kimsesi olduğu bir düzenin tesisidir.

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...