Ana Sayfa Dergiden Kemalist Ulusçuluğun/Milliyetçiliğin İki Motivasyon Kaynağı: Ekonomi Ve Tarih

Kemalist Ulusçuluğun/Milliyetçiliğin İki Motivasyon Kaynağı: Ekonomi Ve Tarih

            Kemalizmin ulusçuluk/milliyetçilik anlayışına dair incelemelerdeki çoğu zaman gerektiği kadar üzerinde konuşulmayan bazı boyutları olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Bu yazıda ise ekonomi ve tarih eksenli boyutları üzerinden daha geniş bir perspektifte konuya bakılmaya çalışılacaktır.

            Kemalizmin ulusçuluk anlayışına dair metinlerin çoğunluğu klasik anlamda bir millet olabilmenin kültürel boyutu ile çok daha fazla ilgilenmektedir. Başka bir ifadeyle ulusçuluk meselesi daha çok üst-yapısal saiklerle açıklanmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmadaki tarih boyutu da esas itibariyle meselenin üst-yapısal bir meselesi gibi görünen tarih boyutuna değinecektir. Ancak tarih boyutu meselesine bir miktar daha derinlikli bakıldığı zaman yalnızca üst-yapısal temellere ait olmadığını da görmek mümkün olacaktır.

            Kemalizmin ulusçuluk anlayışının motivasyonu olarak tarih meselesini düşündüğümüz zaman ilk akla gelen husus hiç şüphesiz “Türk Tarih Tezi” ve “Güneş Dil Teorisi” gibi metinler olacaktır. Kemalizmin yeni bir devleti ve ulusu kurarken elindeki en temel araçlardan olan tarih tezinin en önemli iki sonucu olan bu metinlerin bize yansıması bu çalışmaların amacının dışına taşan bir mahiyet kazanmıştır. Bu metinlerin ortaya çıkış amacına bakıldığı zaman karşımızda en belirgin olarak duran husus “Türklerin kökenini arama” ve “Türk ulusunu tarihsel bir zemine oturtma” olacaktır. Bu amacın ise Kemalizmin ulusçuluk anlayışının temelini oluşturduğunu iddia etmek bizi oldukça kolay bir sonuca ulaştıracaktır. Ancak, bu metinlerin ve Kemalizmin tarihe dair iddialarının bir sonuç olmaktan ziyade bir arayışın uğrakları olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Eğer Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun kuruluşundaki bu çabanın bahsi geçen iki metnin ortaya çıkması ile sonlandığını ve Mustafa Kemal’in Türk tarihine dair tartışmalara son noktayı koyduğunu düşünüyorsak bu bizi tarihe bilimsel bir temelden bakabilmekten epey uzaklaştıracaktır.

            Meselenin Türklerin kökenlerini bulmaktan farklı bir amaca da hizmet ettiğine dikkat etmek gerekmektedir. Burada da Avrupa-merkezli tarih anlayışının, kabaca bir başka ifadeyle oryantalizmin, Kemalist ulusçuluğun ortaya çıkışındaki etkilerini de hesaba katmak gerekmektedir. Oryantalist tarih anlayışının dünyayı kabaca Doğu-Batı ekseninde ayırması ve Avrupa’nın kültür, dil ve din alanı dışında kalan toplumlarına yönelik pejoratif yaklaşımı süreç içinde kültürel, dilsel ve dinsel bir ayrımcılık biçimini almaya başlamıştır. Özellikle de Osmanlı Devleti’nin Avrupa içinde giderek ilerlemesi ve Avrupa’nın bu ilerleyiş karşısındaki politik tutumu kültürel alana da yansıyacak ve çoğumuzun aşina olduğu “barbarlık” ifadesi bir nefret söylemine dönüşecektir. Müslüman Türklerin Avrupalı imparatorlukların “doğal” yayılma alanları üzerinde kurduğu egemenliğin yarattığı rahatsızlık, Osmanlı Devleti’ni çökertmek için yapılan ekonomik ve politik baskının yanı sıra bu topraklarda yaşayan toplumun daha aşağı bir kültüre ait olduğu iddia edilerek kültürel bir baskının da önü açılmıştır. Yüksek bir kültüre sahip Avrupalılara karşılık olarak henüz medeniyetle tanışmamış Türklere karşı kazanılacak zafer aynı zamanda bir uygarlık savaşı olarak algılanmaya başlamıştır. Avrupa’da yalnızca sağ-muhafazakar eğilimli düşünürlerin değil marksizmin iki kurucusu Marx ve Engels’in “Doğu Sorunu” başlıklı derleme yazılarında da bu fikir önemli bir yer bulacaktır. Batı’nın ekonomik ve politik üstünlüğüne bağlı olarak gelişen kültürel etkisi de ilgili dönemde tarihe yön veren metinlerin büyük ölçüde Avrupa-merkezci ve yukarıda belirtilen niteliklere haiz bir biçimde yazılmasını sağlamıştır. Avrupa-merkezci tarih anlayışının “Doğu Sorunu” ekseninde Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve Anadolu’nun paylaşılması için bir meşruiyet aracı olarak kullanıldığını da bu noktada unutmamak gerekir.

            Anadolu’da kurulan genç Cumhuriyetin de Avrupa-merkezciliğin olumsuz etkilerinden kurtulamadığını ifade etmek gerekir. 1856 Paris Barışı’ndan itibaren daha net bir biçimde gözükeceği üzere farklı içeriklerde de olsa Avrupa ile eşdeğer sayılabilmek için başta diplomatik olmak üzere pek çok adım atılmıştır. Osmanlı Devleti’nin çöküşünü yavaşlatmayan bu girişimler anti-emperyalist bir savaşla bu meselede yeni bir denge noktasına gelindiği görülmektedir. Bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkan Türkiye Cumhuriyeti politik ve ekonomik olarak rüştünü ispat eden adımlar atmasına karşılık yüzyıllardır süregelen bu eşitsiz ve ayrımcı bakışa karşılık olarak kendi alternatifini üretme ihtiyacı hissetmiştir. Marksizmin kuruluş sürecine dahi sirayet etmiş –fakat sonradan pek çok değişim geçirmiş- görüşlere kabaca göz atıldığı zaman dünya halklarının “tarihi” ve “tarihi olmayan” milletler olarak ikiye ayrıldığı görülecektir. Marx’ın bu basit kategorizasyonu oryantalist tarih anlatısının kültürel değil iktisadi temelde yeniden üretilmiş hali olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakış açısından kastedilen husus ise Türklerin de içinde bulunduğu bazı toplumların gelişecek ve ilerleyecek kadar önemli bir tarihi ve kültürü olmadığına yönelik iddiadır.

Avrupa’nın 20. yüzyıl başı itibariyle halen dünyanın politik merkezi oluşu, Türkiye’nin de “Batı” ile yaşadığı ikircikli ilişkiler bu meseleye bir cevap verilmesini de zorunlu kılmıştır. İşte “Türk Tarih Tezi” ve “Güneş Dil Teorisi” yalnızca basit bir biçimde Türklerin nereden geldiğini aramak ve dünyada kimlerin Türk olduğunu ispatlama çabasından öte Avrupa’nın kültürel ayrımcılığına karşı bir cevap niteliği de taşımaktadır. Cumhuriyet ile birlikte Anadolu’da dirilen bir ulusun yalnızca devlet olarak değil kültürel olarak da yaşama mücadelesini temsil etmektedir. Kemalist ulusçuluğun Avrupa’ya karşı yalnızca politik olarak değil kültürel olarak da bir var olma mücadelesi olması ve dünyanın tüm ulusları ile eşit sayılma ihtiyacı tüm bu tarih çalışmalarının yapılmasındaki temel amaçlardan birini oluşturmaktadır. Dünyanın başat güçleri tarafından yok sayılmaya ve sürekli olarak ikinci sınıf insan muamelesi görmeye karşılık bir savunma hamlesi olarak tarih çalışmalarını değerlendirmek gerekir. Bahsi geçen her iki metne de yalnızca ulaştığı sonuçlar itibariyle değil Anadolu’da yeşeren bir ulusun köklü bir tarihe ve uygarlığa sahip olduğunu kanıtlama çabası olarak da bakmak gerekmektedir. Bu ilk husustan çıkarılacak sonuç Kemalist ulusçuluğun tarih eksenli motivasyonunun anti-emperyalist bir savaş mecburiyeti haricinde kendi varlığını dünya ölçeğinde savunma ve tüm toplumlarda eşdeğer olarak görme olarak okunabilmesidir.

İkinci husus ise ulusçuluk kavramının arkasındaki ekonomik motivasyonun temelleridir. Osmanlı Devleti’nin 1699 sonrasından itibaren yaşadığı çöküntü yalnızca toprakları kaybedilmesi değil aynı zamanda ülke ekonomisinin giderek daha da küçülmesi ve devletin Batı’ya bağımlı bir hale gelmesidir. 1838 Balta Limanı ve 1881 Muharrem Kararnamesi ile kurulan Düyûn-ı Umumiye süreçleri Osmanlı Devleti’nin yarı-sömürge haline gelmesini sağlamıştır. 1908’deki iktidar değişikliği ve İttihat Terakki’nin yönetime gelmesi ile birlikte cevabı aranan temel sorulardan biri devletin nasıl kurtarılacağı diğeri de bağımsız bir ekonomik modelin nasıl inşa edileceğidir. Geçmişte lütuf olarak verilen kapitülasyonların devletin son dönemine ağır imtiyazlar olarak yansıması ve ekonominin dışa bağımlılığı İttihat ve Terakki’nin “milli iktisat” politikasını Alman iktisatçı List’ten etkilenen bir model üzerinden devlete uygulamaya çalışmıştır. Bağımsız bir ekonominin kurulması ve Batı’ya olan bağımlılığa son verilmesi İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’e de yansımış ve Türkiye Cumhuriyeti hukuken kurulmadan önce bir iktisat kongresi gerçekleştirmiştir.

İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’e kalan en önemli bakiyelerden biri hiç şüphesiz bağımsız bir ekonomik modelin inşa edilmesi olacaktır. Kemalist ulusçuluğun bir milletin var olma mücadelesi olarak resmedilmesi meselenin yalnızca bir boyutunu açıklar. Madalyonun diğer yüzünde ise kamuya ait olan toprakların ve kaynakların millileştirilmesinin bu noktada merkezi bir rol oynadığını söylemek gerekecektir. 1930’lu yıllara damga vuran “iktisat devleti” kavramı Türkiye’nin 1929 ekonomik bunalımı sonrasındaki sorunlarının çözümü noktasında ekonomiyi öncelemektedir. Atatürk’ün “Tam bağımsızlık ancak iktisadi bağımsızlıkla mümkündür.” ifadesinde somutlaştığı gibi bir milletin yeni kurulan bu Cumhuriyet rejimi içinde bağımsız yaşayabilmesi için temel ihtiyacı her türlü bağımlılık ilişkilerinden kurtulmuş bir ekonomi modeli inşa edebilmektedir. Bağımsız ulus=bağımsız ekonomi modeli 1920’li yıllara damgasını vuran ulusal kurtuluş mücadelesinin 1930’lardaki yansımasıdır. Savaşın artık ekonomik sahada devam etmesi Kemalist ulusçuluk içindeki ekonomik boyutun hiçbir biçimde göz ardı edilmemesini gerektirmektedir. Kemalist ulusçuluğun iktisadi yönü ise başta Kadro dergisi olmak üzere 27 Mayıs sonrasında Yön dergisi ile birlikte Kemalist aydınların gündemindeki yerini korumaya devam etmiştir. İki savaş arası ve savaş sonrası dönemde de ekonomik unsurların belirleyici bir rol oynaması Kemalizmin ulusçuluk anlayışı kurulurken de “devletçilik” ilkesi kendi içeriğini bulurken de oldukça etkili olmuş ve altı okun bu iki önemli ilkesinin birbirinden ayrılamayacak kadar kuvvetli bağlara sahip olmuştur. Yusuf Akçura ve Ziya Gökalplerden gelen “iktisadi milliyetçilik” fikri Şevket Süreyyalardan Avcıoğlulara geçerken “kalkınmacı” bir yaklaşımla dönemin koşulları itibariyle revize edilmiş ve “Milli Demokratik Kalkınma” alternatifinin temelini oluşturmuştur.

Kemalist bir ulusçuluk tasavvur ederken yalnızca belirli bir yıl aralığına ve belirli olaylara hapsolmaktan ziyade meseleye daha geniş bir tarihsel perspektiften bakılması elzemdir. Bu bağlamda ulusçuluğu yalnızca üst-yapısal eksende bir idealizm olarak tanımlandığı zaman dönemin siyasal pratiği ve Kemalizmin gelecek projeksiyonu içinde fazla bir yer işgal etmeyecektir. Kemalist ulusçuluk bir çözümün anahtarı ise çok daha derinlikli bir bakış açısının geliştirilmesine ve sadece duygulara değil toplumsal olgulara ve günün gerçekliğine hitap edecek şekilde analiz edilmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Ulusçuluk fikrinin alışılagelmiş kültürel motivasyonları bir model ve gelecek inşasının içeriğini kurarken değil bunu eyleme geçirirken ihtiyaç duyulacak dinamizm için daha çok lazım olacaktır.

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...