Ana Sayfa Anlık Dergisi II. Dünya Savaşı Sonrası Türkiyesi’nde De-Kemalizasyonun Tarihsel Zemini

II. Dünya Savaşı Sonrası Türkiyesi’nde De-Kemalizasyonun Tarihsel Zemini

II. Dünya Savaşı Sonrası Türkiyesi’nde De-Kemalizasyonun Tarihsel Zemini*

            Uğur Mumcu’nun kendi çalışması için kullandığı bu başlık Kemalizmin 1940’lı yıllarını da karşılayacak niteliktedir. Zira Mumcu’nun bu başlığı tercih etmesinin en önemli nedenlerinden bir tanesi 2. Dünya Savaşı ve sonrası süreçte Türkiye’nin iç siyasal rejiminin bir kaos görüntüsü vermesi ve bu görüntünün ülkede yarattığı tahribatın analiz edilmesi ihtiyacıdır. Cadı kazanı olarak tabir edilen 1940’lı yılların politik kaos ortamı ülkenin genel gidişatına dair bir endişeyi içerdiği kadar aynı şekilde Kemalizme dair de endişe taşımaktadır. Bu sebeple Kemalizmin politik dönüşümü açısından 1940’lı yılların dış ve iç siyasal gelişmelerinin de rolü büyüktür. 1940’lı yıllar hem CHP’nin hem de Kemalizmin dönüşüm yıllarıdır. Kemalizm bu süreçte iki farklı görüntüye sahip olacaktır. Aynı on yıl içinde iki farklı görüntüye sahip olmasının temel nedenlerinin başında İsmet İnönü’nün iktidar dönemindeki uygulamalar arasındaki farklılıklar gelmektedir. 1940’lı yılların ilk yarısı 2. Dünya Savaşı dönemi uygulamalarından ibaret olmakla birlikte, ikinci yarısı savaş sonrası dönüşüm süreci içinde CHP’nin pozisyon belirlemesi ile ilgilidir. Bu dönem Kemalizme “sağ” bir içerik kazandırılması bakımından oldukça önemlidir. Zira Kemalizm yalnızca Atatürk ve İnönü’ye muhalif olanların ekseninde değil bizzat CHP’nin 1940’lı yılları içinde de kendisine yer bulabilmiştir.

            1940’lı yılların savaş dönemi ve savaş sonrası dönem olarak ayrılmasının temel nedeni her iki dönemin farklı politik anlayışlara zemin hazırlamasıdır. Bunun yanısıra sağ Kemalizmin inşasında her iki dönemin farklı açılardan sağ tandanslı bir siyaseti beslediği görülecektir. Dönemin ruhu solun siyaset yapmasına elverişli bir zemin oluşturmamıştır. Bu dönemde de Türkiye solu adına 1960’lı yıllarda olduğu kadar belirgin bir siyasal faaliyet yürütülememiştir. 1940’ların Türkiyesi’ne bakıldığı zaman öncelikle iktidarın elinde çok kuvvetli bir politik miras ve bu mirasa kimi zaman bağlı kimi zaman da kopuk bir yönetim süreci karşımıza çıkacaktır. Bu da öncelikle İnönü döneminin Kemalizmin doğrudan ardılı olup olmadığına dair tartışmaları gündeme getirmektedir. İnönü döneminin Kemalizmin ardılı olup olmadığına dair tartışma bu çalışmanın temel konusu değildir. Bu bölümde ifade edilmek istenen temel husus 1940’lı yıllarda Kemalizmin sağ tandanslı bir içerik kazanmasında İnönü döneminin rolü üzerinedir. Bu sebeple ardıllık-öncüllük meselesine çok sınırlı bir biçimde temas edilecektir.

            İnönü döneminin Kemalizmin ardılı olup olmadığı dair tartışmaya iki farklı biçimde yaklaşılmaktadır. Bunlardan bir tanesi İnönü döneminin Kemalizmin doğrudan ardılı olduğuna dair yaklaşımdır. Ancak bu yaklaşımı da kendi içinde ikiye ayırmak gerekmektedir. Bunlardan ilki Kemalizm ile İnönü dönemi arasındaki ilişkiye eleştirel açıdan bakan bir sürekliliğe sahipken aynı sonuca farklı bir yoldan ulaşmaya çalışan diğer yaklaşım açısından da Atatürk döneminin mirasının taşınmasında İnönü’nün rolüne olumlu bir süreklilik atfeden yaklaşımdır. Eleştirel süreklilik ile olumlayan süreklilik arasında sonuca dair varılan birliktelik yöntemde esasında iki farklı İnönü imajının ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Eleştirel süreklilik iddiasının temelinde yatan husus Atatürk döneminde faaliyet alanı bulan merkeziyetçi, milliyetçi ve otoriter bir siyasi rejimin İnönü döneminde aynen devam ettirildiği iddiasıdır. Burada varılmak istenen sonuçlardan bir tanesi İnönü dönemine dair bir “anti-demokrasi” eleştirisi getirmektir. Ancak aynı yorumun ikinci sonucunda ise İnönü dönemine dair siyasal pratiğin eleştirisi üzerinden Atatürk döneminin bir çeşit “esbab-ı mucibesi”ni ortaya çıkarmaktır.

Bu yaklaşım esas itibariyle Kemalist devrime ve tarih tezlerine eleştirel bir biçimde yaklaşan görüşün her iki döneme dair özcü bir bakış açısına sahip olduğunu kanıtlar niteliktedir. Başka bir ifadeyle İnönü dönemi eleştirisinin temelinde Kemalizmin özüne yönelik bir eleştiri yapıldığı da gözden kaçmamalıdır. İnönü dönemi üzerinden Kemalizmin ve Atatürk’ün canlı tutulduğuna dair yapılan eleştiri İnönü’yü büyük ölçüde edilgen kılan bir içeriğe de sahip olmaktadır. İnönü’nün edilgenliğinden kastedilen husus ise İnönü döneminin Atatürk döneminde uygulanan siyasetin sadece bir tekrarı gibi gösterilmek istenmesidir. Üçüncü ve oldukça dar bir alanda devam eden yorum açısından ise Atatürk ile İnönü dönemi arasında önemli bir kopuş bulunmaktadır. Gerek Bayar eksenli gerekse muhafazakar eksenli çevrelerden yapılan yoruma göre İnönü dönemi, Atatürk döneminin aksine bir geri gidişi ve yozlaşmayı temsil etmektedir. İçerik olarak kopuş eksenli yaklaşımlara yakın gibi görünse de içerik itibariyle oldukça uzaktır.

            Atatürk dönemi ile İnönü dönemi arasında olumlayan bir süreklilik kuran görüş açısından derinlemesine bir analiz yapmaya gerek bulunmamaktadır. Zira bir kısmı resmi ideolojinin tarih tezleriyle paralel olan bir yaklaşım İnönü döneminin uygulamalarının büyük bir başarıyla her iki dönemde de uygulandığına dair bir yüzeysel yaklaşıma sahiptir. İnönü imajına bu açıdan yaklaşanlar açısından Milli Mücadele dönemindeki katkıları ile Lozan Antlaşması’nın daha belirleyici olduğunu da ifade etmek mümkündür.

            Aynı sonuca ulaşan ve temelde Atatürk ile İnönü arasındaki sürekliliğe vurgu yapan görüşe karşılık olarak İnönü döneminin Atatürk döneminden bir kopuş olduğuna dair oldukça keskin bir yaklaşımın da Türk siyasal hayatına dahil olduğunu görmek mümkün olacaktır. Çetin Yetkin’in “Karşıdevrim” kitabı ile Attila İlhan’ın muhtelif yazılarında İnönü’ye oldukça ağır eleştiriler yapılmaktadır. Kemalizme içkin bir eleştirel sürecin tarafı olan her iki ismin iddiaları Kemalizm dışından yapılan araştırmalarla da desteklenecektir. Bu yaklaşımın temelinde İnönü döneminin uygulamalarının bütünüyle Atatürk döneminin kazanımlarından bir geriye dönüş iddiası yatmaktadır. İnönü dönemi Kemalizmin bu cenahı açısından bir “geri adım”dır. Hatta bu dönem yalnızca bir geri adım dönemi değil aynı zamanda Kemalist devrime karşı bir eylem sürecidir. Bu eylem süreci ise Türkiye’nin ABD emperyalizminin güdümüne girmesiyle sonuçlanmıştır. Yetkin ve İlhan’ın İnönü eleştirisinin detaylarına girilmeden yalnızca bu dönemin uygulamalarının sağ Kemalizmin inşası açısından ne anlam ifade ettiğini açıklamaya çalışacağız. Zira İnönü dönemine yapılan eleştiriler büyük ölçüde CHP’nin ve Kemalizmin “sağa” çekilmesine dair yapılan eleştiriler olacaktır. Gerek savaş dönemindeki bazı uygulamalar gerekse savaş sonrası daha belirgin bir biçimde ortaya çıkan CHP’nin siyasal dönüşüm süreci sağ Kemalizmin İnönü dönemi CHP içinde de tezahür ettiğine dair çeşitli bulgular içermektedir. Sağ Kemalizmin inşası sürecinde ağırlık daha çok 1945 sonrası süreçte parti programlarında dönüşümde görülse de savaş koşulları dönemi içinde siyasal devletçilik ve iktisadi konulardaki tavrı, bunun yanı sıra parti içindeki bazı değişiklikler de CHP’nin bir çeşit “sağa açılma” siyasetinin sonuçları olarak görülmektedir.   

            Savaş koşulları Kemalizmin yorumlanmasında ve biçimlenmesinde önemli bir etki yaratmıştır. Savaş koşulları denildiği zaman akla ilk gelen hususlar iktisadi devletçiliğin yanı sıra siyasal devletçiliğin de oldukça etkili olması, Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi ve Toprak Mahsulleri Vergisi vb. uygulamalar ile sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel bir takım sorunların daha da derinleşmesi olacaktır. Ancak savaş koşulları döneminde sağ Kemalizmin temellenmesinde etkili olan esas konu dış politikadaki hareketliliğe göre CHP’nin Türk sağı ile kurduğu pragmatik ilişkidir. Burada pragmatik kavramından kastedilen husus ise CHP’nin Türk sağı ile bu dönemde ilkesel bir yakınlık içine doğrudan girmemesine rağmen milliyetçi ve muhafazakar bir siyasete karşı takındığı tavrın CHP’nin yönetimsel anlamda değişime gitmesiyle sonuçlanmasıdır. Tam bu noktada sağ Kemalizmin inşası sürecinde iki önemli yol ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki İnönü dönemindeki politik tasarrufların doğrudan Kemalizme daha sağ bir nitelik kazandırmasıdır. Diğeri de savaş koşullarında yine İnönü’nün tercihi olarak görülen ancak parti içinde farklı bir siyasal cenahtan dahil edilerek CHP’nin daha sağa çekilmesine neden olmasıdır. Dışsal ve içsel olarak ikiye ayırabileceğimiz bu durum CHP’nin ve dolayısıyla da tek başına temsil ettiği Kemalizmin giderek daha sağ bir siyasal alanda telaffuz edilmesine neden olmaktadır.

            İnönü dönemindeki içsel sürecin iki önemli boyutu olduğu ifade edilebilir. Bunlardan biri siyasal boyutken diğeri de iktisadi boyuttur. Konunun siyasal boyut eksenine bakıldığı zaman 1940’lı yılların ilk yarısında siyasal dönüşümün Kemalizmi daha sağa taşımasına neden olan ana husus savaş koşullarında yalnızca iktisadi devletçiliğin değil aynı zamanda siyasal devletçiliğin de doğal bir sonuç olarak yükselişe geçmesidir. Savaş koşullarının seyrine göre değişen iç siyasal tercihler her ne kadar değişkenlik gösterse de son tahlilde tek parti döneminin parti-devlet bütünleşmesi sürecinde iktidar dışında herhangi bir politik dinamikle karşılaşmak mümkün değildir. Savaş koşullarının dayattığı siyasal ortam tek parti iktidarının pekişmesini, buna bağlı olarak da devlet-toplum ilişkilerinde devletin sahip olduğu ağırlığın devam etmesini sağlamıştır.

Meselenin iktisadi boyutuna bakıldığı zaman ise İnönü döneminde uygulanan iktisadi politikaların “devletçilik” ekseninde yürütüldüğüne dair yapılacak ilk yorum bu dönem ile Atatürk dönemi arasında doğrudan bir irtibat kurulmasını sağlayabilir. Ancak İnönü döneminde iktisadi politikaların siyasal sonuçlarını iki farklı dönem içinde incelemek gerekecektir. Bunlardan ilki savaş sürecinde uygulanan iktisadi politikalardır. Savaş sürecinde uygulanan iktisadi politikalara bakıldığında ise Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi ve Toprak Mahsulleri Vergisi gibi uygulamaların gündeme geldiği görülecektir. Ancak bu dönemi iktisadi açıdan incelerken bu uygulamaların ötesinde savaş sonrasında oluşan ekonomik tabloda yükselen sınıfların varlığına dikkat çekmek çok daha sağlıklı bir yorum yapılmasını sağlayacaktır. İnönü döneminin siyasal ve ekonomik pratiği savaş koşulları sebebiyle oldukça güç bir döneme tekabül etmektedir. Bu sebeple ilgili döneme dair değerlendirmeler yapılırken savaş koşullarının zorluğunu göz ardı etmemek gerekir.

Öte yandan koşulların zorluğu ise dönemin uygulamalarını eleştiriden mahrum bırakmamalıdır. Savaş döneminde uygulanan iktisadi politika, oldukça yavaşlayan üretimin ve mamul ürünlerin her türlü haksız rekabetten uzak tutulmasına yönelik olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu noktada devletin yetersiz kaldığı ve karaborsacılık ile stokçuluğun önüne geçilemediği görülmektedir. Tüccarların ve toprak sahiplerinin galip çıktığı savaş süreci, ülkede ekonomik anlamda imtiyazlı sınıfların güçlenmesini de beraberinde getirmiştir. Savaş zenginlerinin imtiyazlı bir noktaya gelmesi, “halkçılık” ilkesine aykırı bir noktada “milli burjuvazi” projesinden itibaren ortaya çıkan sermaye ve toprak sahiplerinin daha da güçlenmesini sağlamıştır. Türkiye’de özellikle Kemalizmi İnönü üzerinden okumak isteyenler açısından dönemin toplumsal sorunları ve derinleşen sınıfsal çelişkiler bir gündem teşkil etmemektedir. Dış politikaya verilen ağırlık ve İnönü’nün savaş dışı kalabilmek için gösterdiği esaslı çaba ülkenin diğer gündemlerinin ikinci planda kalmasın sağlamıştır. Ancak unutulmamalıdır ki ekonomide imtiyazlı grupların büyümesini engelleyemeyen bir iktidar DP’nin kuruluş sürecini de önemli ölçüde hızlandırmıştır.

Dönemin iktisadi gelişmelerinin sağ Kemalizmin inşası açısından ne anlam ifade ettiği halen bir soru işareti olarak duruyorsa bu noktada Kemalizmin emek ve emekçi sınıflar ile ilişkisindeki kronik problemlerin devam etmesi gösterilebilir. Kemalizmin “devlet” merkezli yönelimlerinin daha da kuvvetlendiği bu dönem devlet-toplum ikileminde dönemin politik gerçekliğine yaslanan bir tavırla devleti tercih etmesi, toplum ile arasındaki mesafenin bir parça daha derinleşmesine neden olacaktır. Savaş koşullarının iktidarı çok daha sert bir tutum almaya yönlendirmesi devlet içinde bürokrasinin ağırlığının giderek artmasına neden olacaktır. Giderek daha otoriter ve merkeziyetçi bir Kemalizmin devlet eliyle ortaya çıkarılması da Kemalizmin çok daha sağda tanımlanabilecek bir sürece doğru evrilmesini beraberinde getirmiştir. Bu noktada dönemin şartlarının Kemalizmi nasıl ve nereye doğru sürüklendiğinin uzun uzadıya bir tartışması yapılmayacaktır. Yalnızca savaş sonunda elde kalan verinin Kemalizm açısından ne anlam ifade ettiğine dair genel bir yorum yapılmaktadır. Kemalizmin savaş koşullarında dönüşümüne giden yolu açıklayabilmek için 1940’lı yılların ilk yarısı itibariyle özcü bir eleştirinin oldukça kolay olduğunu buna karşılık dönemin koşullarını dikkate alan çok daha aklıselim bir yorum yapılması gerektiğine dair noktayı da belirtmek gerekmektedir. Zira esas problem savaş döneminin sonlarına doğru ortaya çıkacak ve dönemsel krizlerle açıklanamayacak yapısal bir değişime doğru gidildiğine tanıklık edilecektir.

            Bu dönemde toplumsal anlamda birtakım reformların da gerçekleştirilmek istendiği görülecektir. Bu örnekler son tahlilde toplumun aleyhine doğru dönüşse de yine de sınırlı ölçüde devlet ile toplum arasındaki bağın bir biçimde devam ettiğinin de göstergesidir. İnönü’nün savaş koşullarına rağmen ülke içindeki reformu devam ettirmeye yönelik sarf ettiği çabanın en somut göstergelerinden birisi Köy Enstitüleri’nin kurulması ile birlikte eğitim reformu sürecinde oldukça önemli bir adımın atılmış olmasıdır. Köy Enstitüleri’nin buradaki önemi CHP’nin yönetimsel anlamda yaşayacağı değişikliğin ilk olarak bu dönemdeki en önemli eğitim reformunu hedef alacak olmasıdır. 2. Dünya Savaşı’nın 1941-1943 döneminde Nazi Almanyası’nın kuvvetli bir biçimde saldırıya geçmiş ve Türkiye’yi de kendi yanına çekebilmek için bir takım girişimlerde bulunmuştur. Almanya’nın halen kuvvetli olarak görüldüğü bu dönemlerde Türkiye’nin Nazi Almanyası ile ilişkisi ideolojik boyutta olmasa dahi ülkedeki Türkçü-Turancı muhalefet içinde önemli bir karşılık bulmuştur. Turancı çevrenin Almanya’nın ilerlemesine karşı duyduğu heyecan ise bu fikir akımının yeniden güçlenmesini de beraberinde getirmiştir. CHP’nin “denge” politikası ekseninde gerek Batı Avrupa ile gerekse Almanya ile kurduğu ilişkiler stratejik bir işbirliği anlamı taşımamasına rağmen ve İnönü’nün dış politika tercihleri oldukça net bir “denge” üzerine kurulu olmasına rağmen Türkçü-Turancı akımın Almanya’ya olan ilgilisinin CHP açısından belirli bir dönem içinde bir sorun oluşturmadığını ifade etmek gerekir. Ancak Almanya’nın SSCB karşısında güç kaybetmeye başlaması ile birlikte CHP’nin Türkçü-Turancı çevreye yönelik politikalarında birtakım değişikliklerin olduğu görülecektir. Almanya’nın gerilemesi bu iki kanat arasında bir gerilimin tırmanmasına neden olacak ve CHP artık Türkçü-Turancı kanat açısından “komünizme hizmet eden” bir parti olarak suçlanacaktır. CHP’nin Türkçü-Turancı kanat ile arasının açık olması CHP’nin doğrudan sağ siyaset ile problem yaşadığı anlamına gelmeyecektir. CHP, 1942 yılında başladığı parti içi değişim sürecinde Türkçü-Turancı sağa karşı Türk sağının o dönemdeki başka bir figürü olan “Anadoluculuk” akımının CHP içinde temsil edilmesini sağlayacaktır.

            Savaşın son sürecinde Almanya’nın güç kaybetmesi ile birlikte CHP’nin Türkçü-Turancı kanat ile sessiz ilişkisi bir kopuşa doğru sürüklenecektir. Ancak bu kopuş yalnızca sağın belirli bir bölümü ile değil aynı zamanda Türkiye soluyla da bir kopuşu temsil edecektir. Türkiye solu ile kopuşun en erken örneklerinden biri -İsmet İnönü- dönemi içinde Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile ilişkisinin kesilmesidir. Bu sembolik olayın ardından savaş sonrası süreçte Türkiye solunun akademideki varlığına büyük bir darbe vurulacaktır. “Irkçılık-Turancılık Davası” olarak bilinen ve Hasan Ali Yücel ile Kenan Öner arasında ortaya çıkan dava, Türkçü-Turancı sağın CHP içinde “komünist” olarak tanımlanan bakanların ve CHP eliyle devlet katında yer aldığı iddia edilen kişilerin “temizlenmesi” isteği üzerine ortaya çıkan bir davadır. Dönemin siyasal ortamında ise “komünizm tehdidi”ne karşı iktidarın fazla bir şansının olmadığı görülecektir. İnönü’nün bu dönemde gerek Hasan Ali Yücel’in gerekse Türkçü-Turancı kanadın lehinde bir karar almadığı görülecektir. Buna karşılık İnönü’nün Türkçü-Turancı kanadı karşısına alması CHP’nin “komünizme yöneldiğine”, “komünistleri beslediğine” dair görüşlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.  Ancak CHP’nin daha 1942 yılında bürokrasi içinde sağa alternatif olarak yine farklı bir sağ cenaha şans tanıdığı görülecektir. “Anadoluculuk” olarak bilinen akımın iki önemli temsilcisi CHP Genel Sekreterliği ve Milli Eğitim Bakanlığı görevlerine getirilecektir. CHP’nin parti bürokrasisi üzerindeki “sağ” açılımı, dönemin en önemli reformlarının tartışmaya açılmasını da beraberinde getirmektedir. Bu tartışmaların en bilineni de “Köy Enstitüleri” üzerine ortaya çıkan tartışmadır. “Anadolucu” kanat, CHP’nin Köy Enstitüleri projesinin köydeki gençleri “milli ve manevi” değerlerinden uzaklaştırdığı gerekçesiyle yeni bir gündem başlatmışlardır. Bu yeni tartışma gündemi Köy Enstitülerinin varlığının sorgulanmasına ve partinin yönetim kademesinde bu kuruma karşı olumsuz bir algının ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Bu da CHP’nin “komünizmle mücadele” eksenindeki genel gündeme kendisini teslim etmesi ile sonuçlanmıştır.

            Savaş sonrası süreç ise CHP’nin Soğuk Savaş döneminde inşa edilen yeni sisteme adapte olmaya başladığı dönemdir. 1946-1950 yılları arasını kapsayan bu dönem CHP’nin politik olarak belirli bir ilkesel düzlemi takip etmediği, Milli Mücadele’nin anti-emperyalist ve devrimci kodları ile ABD eksenli yeni düzenin gereklerini aynı anda yerine getirmeye çalışan bir söyleme sahip olmuştur. Her ikisi arasındaki çelişkili durum ise CHP’nin çok daha pragmatist ve çok daha gündelik bir siyaset takip etmesini beraberinde getirmiştir. Dış politikada alınan kararlar ve ülkenin müttefikler yönünde kullandığı tercih yalnızca bir dış politika tercihi değil aynı zamanda iç politikada ve ekonomide de bir tercih olarak ortaya çıkmıştır. Zira artık İnönü figürü, “Milli Şef” ünvanını kendisine layık görecek kadar otoriter ve Atatürk döneminde bazı gelişmelerle hesaplaşacak kadar cesur değildir. Hatta savaş sonrası süreçte bu ünvanını kendi isteğiyle terk edecektir. Ülkenin “komünizm tehdidi” ekseninde aldığı yeni bir bağımlılığa doğru ilerlediği kararlar süreci Türkiye’nin ulusal güvenlik politikaları gerekçe gösterilerek yeniden edilgen bir noktaya gelindiği görülecektir.

            1946 sonrasında CHP ideolojik olarak farklı açılımlar yapmak durumunda kalmıştır. Bunun iki önemli sebebi vardır. Bunlardan ilki dış politikada ABD eksenli yapılan tercihe bağlı olarak ülkenin Kemalist devrimle ortaya çıkan temel politik yönelimlerinin belirli ölçülerde değiştirilmesi mecburiyetidir. İkincisi ise savaş sonrası süreçte CHP içinden oldukça kuvvetli bir biçimde çıkan ve CHP iktidarını tehdit eder bir noktaya gelen Demokrat Parti’nin (DP) kısa sürede oldukça geniş bir kitleye hitap edebilmesidir. Her iki gelişme CHP’nin ve İnönü’nün artık oyun kurucu olmadığını ilan etmektedir. Zira gerek ABD eksenine dahil olmanın gerekse DP’yi karşısına almanın bazı politik bedelleri olacaktır.

            CHP’nin ideolojik olarak yeniden biçimlenmeye başladığı bu dönem, partinin sistemle tam bir uyum içinde girdiği bir süreci ifade etmektedir. Artık Atatürk döneminden farklı olarak İnönü yönetimi Batı karşısında risk alacak bir siyaset takip etmemiştir. Yeni düzene adapte olma sürecinde gösterdiği uyum, DP’ye karşı iktidarı koruma görevi olarak savunulmaya çalışılsa da, partinin ideolojik olarak ciddi bir dönüşüme uğramasına neden olmuştur. Dış politikada ABD’nin tercih edilmesi aynı zamanda bu kampın “demokrasi” ve “hür dünya” başlıkları altında tanımlanmasına ve siyasal açıdan barışın ve demokrasinin tesisinin Batı’ya indirgenmesine neden olmuştur. Bu yalnızca pragmatik bir siyasal tercih değil gerek parti içinde gerekse Kemalizmin dönüşümü bağlamında uzun süreli bir kültürel etkinin de adıdır. Zira bu dönüşüm sürecinde parti içinde sağ kanadın yavaş yavaş ortaya çıktığına tanıklık edilecektir. “Komünizm tehdidi” ekseninde ortaya çıkan Amerikan etkisinin kitleler üzerinde kısa sürede gelişen baskısı yeni bir kurtarıcı imajının ortaya çıkmasını da sağlamıştır. DP’nin bu yeni düzenin ilkelerine köken olarak daha yakın olduğu düşünüldüğünde CHP’nin yeni sürece dezavantajlı girdiğini de ifade etmek gerekir. Ancak DP’nin de kısa sürede yükselmesi ve CHP’nin iktidar koltuğunu fazlasıyla sallaması, 1947’de yapılması gereken seçimlerin 1946’ya alınmasına da neden olmuştur. CHP’nin bu dezavantajlı durumunu pekiştiren bir diğer husus ise savaş sürecinde iktidar olması ve buna bağlı olarak savaşın hem siyasal hem de ekonomik faturasının kendisine kesilmiş olmasıdır. Bu her iki durumun CHP’nin yeni dönemin yeni şartlarını çok da kolay bir biçimde kabul etmesini ve çok kısa sürede hayata geçirmesini sağladığı iddia edilebilir. 1947 yılında yapılan kurultay ve CHP’nin yeni programı, savaş sonrası sistem içinde CHP’nin nasıl bir siyasal programla yer almak istediğinin sembolik bir ifadesi haline gelmiştir.

            CHP’nin bu dönemdeki parti programına da yansıyan ve klasik anlamda Kemalizmin altı okunu görünürde “yeniden yorumlayan” ancak esasında “rafa kaldıran” birtakım açılımları olacaktır. Bu açılımların en belirgin olan kısımları “devletçilik” ve “laiklik” kavramları üzerinden gerçekleşecektir. Parti programına da yansıdığı üzere CHP’nin yeni dönemin ve yeni sistemin içinde devletçilik kavramına yer verdiği görülecektir. Savaş sonrası süreçte Kıta Avrupası’nın onarılması ve SSCB’ye karşı bir savunma duvarı olarak inşa edilmesi süreci Türkiye’nin de doğrudan içinde yer aldığı bir dönemi ifade etmektedir. SSCB ve komünizme indirgenmiş tehdit algılarının Türkiye’nin Kemalist dış politikadan devraldığı denge politikasının terkini ve tek yanlı bir bağlanma sürecinin ortaya çıkmasını da beraberinde getirmiştir. İç siyasal sistemin de buna bağlı olarak dönüşümünde devletçilik ve laiklik politikalarının yeni bir içerik kazandığı görülecektir.

Dış politikadaki denge anlayışının terk edilmesi ile birlikte Kemalizmin politik mirasının önemli ölçüde terk edilmesinin ardından devletin ekonomi politikalarına yeni bir yön verildiği görülmektedir. Ekonominin yeni düzenin taleplerine uygun olarak güncellemesi bu noktada 1930’lu yıllardan etken olan bir devletin edilgen bir pozisyona düşmesi ile sonuçlanmıştır. Özel sektöre büyük ölçüde alan açan ve uluslararası ekonomik entegrasyona koşulsuz dahil olma çabası yeni dönemde ekonomi politikalarının “liberal” bir eksende yorumlandığının da göstergesidir. Savaş sonrası koşullar itibariyle devletçilikten verilen taviz farklı bir ekonomik model tercihini de beraberinde getirmiştir. Atatürk döneminde de milli burjuvazi ve İş Bankası örnekleri itibariyle hali hazırda Kemalizmin ekonomisinin de benzer bir biçimde kapitalizmin gelişimine ön ayak olduğu ve bu sebeple de ilgili dönemin ekonomi politikalarının bu sürecin bir devamı olduğu iddia edilebilir. Burada dikkat edilmesi gereken ana husus Kemalizmin iktisadi politikaları her türlü zorluğa ve eksiliğe rağmen şekillenirken, atılacak adımlar deyim yerindeyse el yordamı ile bulunmaya çalışılıyorken savaş sonrası süreçte bu tecrübelerden ders alınarak karar verildiğine dair bir emareye rastlanmamaktadır. Ayrıca ekonomide devlet müdahalesinin azaltılması ya da özel sektörün geliştirilmesinde dair Atatürk döneminde hissedilen “bağımsızlık” eksenli kaygılar ve alınan kararlara şerh düşme tavrı yeni dönemde yerini koşulsuz bir kabullenmeye bırakmıştır.

Laiklik meselesinde ise devletin din üzerinde kontrol alanının daraltılmasına yönelik bir adım atıldığı görülecektir. Burada CHP’nin ideolojik kaygılarla mı yoksa din meselesinde oldukça hassas olan kitlelerin DP’ye doğru kaymasının yarattığı gerginlikle mi hareket ettiğine dair tartışmaların sürmesine rağmen bu meselenin Kemalizmin laiklik politikalarında bir esnemeye neden olduğunu iddia etmek mümkündür. Savaş sonrası dönemin “liberalleşme” sürecinin bir sonucu olarak dinsel alanda da özgürlüklerin tanınması ve devletin inançlar üzerindeki kontrolünün zayıflaması yeni dönemin yeni bir laiklik anlayışı yarattığına dair önemli bir veridir. Esas itibariyle laikliğin “inanç özgürlüğü” ekseninde devlet denetiminin zayıflamasını getirmesi olumlu bir durum olarak gözükebilir. Ancak burada esas sorun teşkil eden husus CHP’nin ilgili dönemdeki laiklik politikalarının oldukça pragmatik olmasıdır. Başta Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun kaldırılması olmak üzere, bugünkü İmam-Hatip okullarının temelini oluşturan kursların yeniden faaliyete geçmesi, Şemsettin Günaltay gibi İslamcı-muhafazakar bir aydının Başbakanlık görevine getirilmesi vb. hamleler CHP’nin iktidarı koruma pahasına ilkesel esneklikten oportünizme doğru uzanan bir kulvarda siyaset yapmasını beraberinde getirecektir. CHP’nin DP’ye karşı deyim yerindeyse “nabza göre şerbet” seviyesine kadar gerilemesi ve Türkiye’de klasik bir merkez sağ parti görünümü vermesi Kemalizmi 1940’ların ikinci yarısından itibaren çok daha sağda pozisyon almasını beraberinde getirecektir.

Türk siyasal hayatına “12 Temmuz Bildirgesi” olarak geçen tarihi toplantı CHP’nin mevcut sistemi korumaya yönelik bir siyaset izleyeceğinin de önemli göstergelerinden biri olmuştur. 12 Temmuz 1947 tarihinde Celal Bayar ile Recep Peker’i buluşturan İnönü, DP ile ortak bir siyaset yürütmeye yanaşmayan Peker’i saf dışı ederek savaş sonrası ABD eksenli politik konsolidasyonun CHP kanadının ana temsilcisi durumuna gelecektir. “İki partili” siyasal sistemin SSCB’ye karşı korunması ve geliştirilmesinin temellerinin atıldığı 12 Temmuz tarihinin politik anlamı CHP’nin mevcut sistemle iş birliği içinde ve onun kurallarıyla siyaset yürüteceğinin de bir göstergesi olmuştur. Mevcut sistemi koruma içgüdüsü ve bunun da mutlaka bir “düşman tehdidi” üzerinden sürekli olarak geliştirilmesinin en sembolik örnekleri Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında ve tek partinin son döneminde ortaya çıkmıştır. Tek bir ülke tek bir siyasal görüşe indirgenen tehdit algısının kitleleri tek tip düşünmeye sevk eden kutuplaştırıcı tavır, Kemalizmin çok daha muhafazakar bir nitelik kazanmasını da beraberinde getirmiştir. Zira bu dönemden itibaren çok daha belirgin bir biçimde “düşmana karşı birlik” söylemi ülkedeki her türlü değişim ve dönüşüm sürecinin önünü tıkayacak, atılacak adımların “dış mihrak finansmanı” ile yapıldığı iddiaları değişimden ve ilerlemeden yana pek çok faaliyetin önünü tıkayacaktır. Kemalistlerin “Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin korunması” gerekçesiyle sahip olduğu “bekçilik” görevi, Kemalizmin idealleri ve politik düzeni ile savaş sonrasının bol Atatürk imgeli muğlak bir rejimin arasındaki farklılıkları silikleştirecektir. Kemalizme içkin olarak “devrimci” ve “sistem karşıtı” tavrını devam ettirecek olan 27 Mayıs sonrasında ortaya çıkan ve literatürde “sol Kemalizm” olarak tanımlanan siyasal akım olacaktır.


* Bu yazı Kemalizmin Soğuk Savaş Tecrübesi: Sağ Kemalizm Üzerine Bir Deneme (Kriter Yayınları, 2019) başlıklı kitap çalışmamın “40’ların Cadı Kazanı” başlıklı bölümünün (ss. 34-47) gözden geçirilmiş halidir.

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...