Ana Sayfa Anlık Dergisi “Yeni Türkiye”de Dekemalizasyon

“Yeni Türkiye”de Dekemalizasyon

Dr. Rer. Soc. Burak Gümüş

“Yeni Türkiye”de Dekemalizasyon[1]

“Dekemalizasyon”, ılımlı İslamcı siyasal otorite eliyle Atatürk(çü)süzleş(tiril)miş bir “Yeni Türkiye” kurma projesidir. Yürütülen bu süreç (Dekemalization, Entkemalisierung), Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin ulusalcılık ve laiklik gibi temel prensiplerini ve de onların dayanağı olan Cumhuriyetin kurucusu olan Atatürk’e sevgi ve saygısını hem Türk Devleti hem de Türk Milleti’nden çıkar(t)ma sürecidir.

Türkiye Cumhuriyeti ve Türk toplumunun Atatürk’ten, Atatürkçülükten ve de Atatürkçülerden arındırmak için, tüm önemli stratejik resmi ve gayri resmi ekonomi, baskı ve ideoloji kurumlarından Kemalist anlayışın ve onun taşıyıcıların tasfiye edilmesi gerekmektedir.

Nasıl ki, laik milliyetçiliği içinde barındıran “Altı Ok” programı Çağdaş Türk Ulususun İnşası için kullanıldıysa, siyasal otorite de yeniden dindar müslüman değerleri de “Sünni Ulus” (Fatih Yaşlı) inşası için kullanmak için Dekemalizasyon projesini devreye sokmaya başlamıştır. Soğuk Savaş Yıllarında Çok Partili Sisteme Geçiş ile beraber hem CHP, Menderes, Demirel, 12 Mart, 12 Eylül ve Özal dönemi İslamcı yeşil sermayenin önü açılmasıyla Atatürkçülükten sapma süreci başlamış olsa bile, bu yazının odak noktasında bu süreci had safhaya ulaştıran AKP dönemi iktidarları bulunmaktadır.

2002 yılından bugüne değin siyasal otorite, bir nevi hegemonyal tek parti hükümeti ve onun lideri olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısını, toplumunu, iç ve dış politikasını yürüttüğü bu hedefine uygun bir biçime göre şekillendirmektedir. Bu başkalaşma, hem eylem hem de söylem bazında ordudan medyaya, siyasetten yargıya, eğitim alanından sermayeye kadar politik, sosyal, iktisadi, kültürel, hukuki anlamda Atatürkçü yaklaşımın aleyhine ve Atatürkçülüğü savunanların çeşitli darbe iddiaları sonucu tasfiyeleri ile gerçekleştirilmiştir.

Bugün siyasal otorite (ve bugünkü müttefikleri), muhalefetin kazandığı 2019 belediye seçimlerine değin arka arkaya olan seçim zaferleri hem yasama ve yürütmeye hem de (o zamanki iktidar ortağı Fethullahçılar üzerinden) 12 Eylül 2010 ve 16 Nisan 2017 Anayasal halk oylamaları ile Anayasa Mahkemesi ve HS(Y)K üyelerinin seçilme usulünün değiştirilmesi ile yargı erkinde daha da fazla nüfuz sahibi olmaktadır. Fesih yetkisi ve TBMM’deki meclis çoğunluk ittifakı sayesinde parlamento üzerinde de siyasal otoritenin etkisi artmış bulunmaktadır. Bu durum da kuvvetler ayrılığını daha da fazla zedelediği gibi bağımsız yargı ve muhalefet etme olanaklarını daraltmaktadır. Böylece siyasal otorite veya ona yakın aktörler muhalefeti tehdit, aşağılama veya terörist hareketlere yakıştırma söylemleri “ifade özgürlüğü” kapsamına alınırken, muhalefetin eleştirileri “tahrik” ve “hakaret” olarak değerlendirilip vatandaştan partililere, siyasetçilerden sanatçılara polis nezdinde ifadeye çağrılmaları sağlanıp, onların demokrasinin bir kriteri olan itiraz etme hakkı ellerinden alınmaktadır.

Atatürk(çülük) ile sorunlu “gelenekselci-liberal” kesimden oy almak için dinsel-mezhepsel kimliği kullanan siyasal otorite, nerdeyse bir TBMM’de artık tek başına değilse bile hala bir çoğunluğa sahip olmakta olup, yeni Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi üzerinden de kendi istediği şekilde Ayasofya Müzesini Camiye dönüştürme gibi tek kişilik kararnameler çıkarmaktadır.

2007’li yıllardan itibaren siyasal otorite, o dönemki cemaatçi ortağıyla Ergenekon ve Balyoz gibi darbecilik davaları ile TSK içindeki Atatürkçüleri tasfiye etmeye başlamıştır. Böylece Atatürk ve Atatürkçülüğü savunan üst düzey ordu mensupları Silivri sürgünleri olarak siyasal denklem dışına itilmişti, meydan TSK içinde Atatürkçü olmayanlara ve Kemalistlerin yerine önü açılan Fethullahçılara kalmıştı.

Böylece Kemalist zihniyetin önemli bir taşıyıcı grubu etkisiz hale getirilmiş, ordu dinci-bölücü sivili siyasette denge unsuru olma ve Atatürkiye’yi koruma görevini yerine getirmekten daha uzak durmaktadır.

            Atatürkçülüğün artık müdahale aracı ortadan kalktığından Kemalizmin dayandığı caydırıcı güç de kırılmış bulunmaktadır.

Bu durum da irtica ve bölücü akımların önünü açmaktadır. Türkiye’de en güçlü olması beklenen ordu mensupları bile bu biçim ve kolayca tasfiye edilmeleri meclis içi ve parlamento dışı bulunan pek çok Atatürkçü parti, örgüt, vakıf, medya ve sermaye grubu korkutulmasına fırsat tanımıştır. Bu korku ortamı Ergenekon toplu gözaltılar, uzun mahkeme süreçleri ve ağır cezalar vasıtasıyla yayılmaya denendi. Bu gibi sözde davalarda önde gelen çeşitli alanlarda önde gelen Kemalistlerin siyasi ve cezai kovuşturulması, hem etnisist açılımların hem de İslamcı revizyonun önünü açmıştır.

Soruşturmaları doğru yönlendirmek yerine siyasal otoritenin o dönemdeki Fethullahçı ortağına ait olan savcılar, somut cezai suçlar ve suçlamalar yerine somut bir delil bulunmaksızın git giderek daha fazla muhalif laik milliyetçi şüpheliyi topluca göz altına aldı. Darbeye teşebbüs için somut deliller yerine sadece iddialar, abartmalar ve saptırma ve yanlış yorumlar içeren mantık açısından çelişkili ve tutarsız iddianameler söz konusu idi. Ve 2010 Anayasa değişikliği sonucu HSYK’nın el değiştirmesinden itibaren sanıklara karşı yeterince ağır ceza istemeyen veya soruşturmayı istenildiği gibi yürütmeyen savcılar ve hafif cezalar veren yargıçlara karşı yaptırım uygulanmıştır.

               Atatürkçü Düşünce Derneği ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi nice sivil Kemalist derneklere yönelik suçlama ve baskınlarla siyasal otorite ve Fethullahçı ortakları tarafından sevilmeyen çoğu sayıda meşhur STK liderleri itibarını yitirdi, suçlandı ve tutuklandı. Benzer durum medya ve akademi dünyası için geçerli idi. O zaman siyasal otorite yanlısı liberal solcu ve/veya Fethullahçı gazeteler iftira, iddialar ve anti-Kemalist söylemi dolaşıma soktu ve böylece Kamuoyu dengesini Kemalistlerin aleyhine yönelik değiştirdi ve taraflı ve hukuk devleti standardına uygun olmayan yargılanmayı meşrulaştırma işlevi gördü. Medyaya servis edilen iftira ve asılsız belgeleri ve de kara listelerin açıklanması adli darbe soruşturması ve toplu gözaltılar takip etti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'un başkanı olduğu iddia edilen “Ergenekoncu terör örgütünün” ele başısı olma iftirasıyla tutuklanması, siyasal otorite, liberaller ve Fethullahçı ortakların Kemalistlere karşı zaferinin doruk noktasını teşkil etmiştir. Bu gerçek ve ordu liderliğinin 2011 yılındaki istifası da Kemalistlerin yenilgisinin simgesidir. Kumpas mağduru sanıkların çoğu ağır cezalar aldı. 

            Kemalist önderler hapisteyken, toplumu Atatürkçüsüzleştirmek için, önce eğitim ve medyaya ayar getirilmesi gerekmekteydi, çünkü bu kurumlar Türk gençlerine “Türk İstikalini ve Türk Cumhuriyetini ilelebet savunmak ve müdafaa etmek”ten ibaret olan Birinci Vazifeyi hatırlatabilecek durumdaydı.

Atatürkçülüğü medyadan “arındırmak” için, TRT’den sonra başta TMSF’nin el koyma, Maliye Bakanlığı’nın vergi cezaları ve RTÜK aygıtının kapatma ve para cezaları ile laik merkez medyaya müdahale edilip siyasal çizgileri değiştirilmiştir. Böylece toplum nezdinde kendi norm ve değerlerini kendi emrine girdiği medya aygıtları ile siyasal otorite ve Fethullahçı ortağı, yer verilen yandaş entelektüellerle Cumhuriyeti, kurucusu Atatürk’ü, bölünmez bütünlüğü, terörle mücadele ve de çağdaş laik yaşam biçimini sorgulamaya başlatmıştır.

Böylece medya dünyası siyasal otoritenin çoğunlukçu demokrasi, dindarlık ve kozmopolit devlet anlayışını meşru kılmak için ideolojik hükümet aygıtı rolünü üstlenmek zorunda bırakılmıştır. TMSF, önce Cem Uzan’ın Star Gazetesi ve Star TV‘sine, ardından Turgay Ciner’in Sabah Gazetesi ve Atv‘sine, ardından Mehmet Emin Karamehmet’in Akşam Gazetesi ve Show TV’sine el koyup edip, siyasal otoriteye yakın olan girişimcilere vermiştir. Bundan sonra da siyasal otoriteye karşı ılımlı muhalefet gütmeye başlayan Aydın Doğan grubuna Maliye Bakanlığı rekor vergi cezası kesmiş, otoritenin söz konusu gruba “emanet ettiği” Star TV ve de Milliyet ve Vatan Gazetelerini yine kendisine daha yakın duran başka girşimcilere devretmesini sağlamıştır.

            Ulusalcı muhalif çizgide bulunan Cumhuriyet Mitingleri’nin organizatörü, dönemin Yeni Parti başkanı Tuncay Özkan’ın Kemalist çevrelerde etkin Kanaltürk adlı TV kanalı, Mehmet Haberal’ın başında durduğu Kanal B, Türk Metal Sendikası başkanı Mehmet Özbek’in yönettiği Avrasya TV‘ye hem Ergenekon kumpası hem de rekor RTÜK para cezalarıyla zayıflatılmaya çalışılmıştır. Böylece muhalif medya, siyasal ikonlarının Silivri’ye sürülmesi sonucu yıpratılmış ve susturulmuştur. Bunun sonucu da Gezi Olaylarında Hükümet İstifa eylemleri yerine Penguen belgeseli gösteren kitle iletişim araçları ve de de medyada siyasal otoritenin açılım politikalarını öven, orduyu yıpratan ve de Atatürk dönemini karanlık bir baskı ve katliamlar dönemi gibi sunmaya çalışan programlar getirilmiştir. Böylece bir kaç muhalif kanal dışında Atatürk’ü temel alan ve o açıdan hükümeti eleştiren kanal kalmamış ve Kemalistlerin ağır bastığı açık oturumlu tartışma programları marjinalleştirilmiştir.

Öte yandan Kemalist düşünceyi benimseyen nice tartışmacı ve gazeteci yazarların yine Ergenekon tertipleriyle Silivri’ye götürülmesi, açık oturuma katılacak veya medya vasıtasıyla topluma yön verecek insanların sayısını epey azaltmıştır. Bunun sonucu bölücü terör örgütü PKK’ya af, Ermenilerden sözde soykırım için özür dileme ve de irticaya imkân tanımayı kolaylaştıran siyasal bir iklim yaratılmıştır.

            Yandaş kanallarda siyasal otoritenin o dönemki tavizkar Yunanistan, Ege, Ermenistan, Kıbrıs ve de PKK politikası bol bol övülmüş, İttihat ve Terakki Dönemi ve de Kemalist Tek Parti Dönemi veya Kemalizme atfedilen DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetlerinin attıkları adımlar pısırık, anti-demokratik ve yanlış olarak sövülmüştür.

Bundan dolayı hem irtica hem de bölücülükle mücadele gayri-meşru ve de yasak hale getirmek için, hem Kemalizmin hem de ona dayanan ordunun yıpranması gerekmekteydi.

Bundan dolayı yandaş medyadaki gündeme getirilen “İrticayı bitirme planı” toplum nezdinde dolaşıma sokularak, Kemalistler hapse atılmaya başlamıştır. Aynı anda da Atatürk’e ve Atatürkçülere olan karşı güdülen güncel politikayı meşrulaştırmak için anti-Kemalist tarih iddiaları devreye sokulmuştur. “Kurtuluş” ve “Cumhuriyet” gibi Kemalist dönemi olumlu gösteren dizi ve filmler yerine Atatürk tarafından muhalefetin haksız biçimde bastırıldığını ele alan “Korkma” ve “Yol Ayrımı” gibi diziler veya “Hür Adam” gibi filmler gösterime sunulmuştur siyasal otorite ve o dönem iktidar ortağına yakın olan medya organları tarafından.

Bu filmlerde Fethi Okyar, Mehmet Akif Ersoy veya Said-i Nursi gibi şahısların nasıl “laikçi” Kemalistler tarafından zan altında bırakıldığı gösterilmekte idi. Böylece Atatürk’e dayanan ordu ve diğer siyasal aktörler hem bugün zayıflatılacak hem de dün üzerinden gayri meşru ilan edilecekti.

            Örneğin, Terör Sorunu’nu müzakere yürütülen örgüte verilecek tavizlerin meşrulaştırılması için, Atatürk dönemindeki Kürt politikası sorgulanması gerekmekteydi.

İrticai ve bölücü Şeyh Sait Ayaklanmasının bastırılmasının sorgulanmasının önünü açan siyasal otorite, bir zamanlar “teröristbaşı” ve “bebek katili” olarak nitelendirilen PKK şefi Öcalan’ı resmen muhatap almıştır ve açılım süreci sürerken onu meşrulaştırmak için bir ortam yaratmak istediğine dair izlenim yaratmıştır. 2015 yılına kadar mücadele yerine müzakere yapılmış olan bölücü terör örgütü ve liderlik kadrosunun ve de ona yapılacak tavizlerinin meşru gösterilebilmesi için de hem TSK hem de ordunun koruyucu ideolojisi olan Atatürkçülüğün yeterince zayıflatılması gerekmekte idi.

Böylece Kemalist ordu darbeci ve de Cumhuriyeti’nin kurucusu despotik diktatör olarak gösterilmiş, Kürtçülük ve/veya Şeriatçılığı savunanlar ise Atatürk mağduru olarak sunularak PKK’ya karşı olası tavizler ve laiklerin ezilmesi meşrulaştırılmak istenmiştir.

            Terörle mücadelede başarılı olup da terörle müzakereye karşı çıkan ve çıkabilecek olan ordu mensuplarının tasfiye edilmesi, hem milliyetçi Atatürkçü muhalefeti zayıflatmak hem de PKK çevrelerinin önerdiği “Hakikat Komisyonları” vasıtasıyla savaş suçlusu olarak göstermek için yapılmış bir adım olarak değerlendirilebilecek niteliktedir.

Böylece Kemalist ordu, Atatürk’e dayandığından dolayı baskıcı ve terör ile mücadele yüzünden belki de savaş suçlusu olarak sunulacaktı. Ergenekon tertibi sayesinde Genel Kurmay başta olmak üzere diğer kuvvet komutanları ve de MGK da siyasal otoritenin denetimine girmiştir.

               Ayrıca bölücü terör örgütüne yönelik askeri harekât kararını ordu komutanları yerine valilere bırakmak ve böylece askeri operasyonları yerel yönetime bağımlı hale getirmek için EMASYA protokolü de değiştirilmiştir. Bu nedenle askeri operasyonlar imkansız hale getirilip bölücü terör örgütünün Doğu illerinde daha fazla kontrol sahibi olma ve hatta kendi başına yol kontrolleri yapma olanağının önü açıldı. PKK da bu durumu ve “çözüm süreci”ni hendek kazmak için istismar etmiştir. Dekemalizasyon olmadan bu geçici açılımı süreci mümkün olamazdı.

Kuzey Irak’daki ayrılıkçı oluşumun “bölge başkan”ı ve IKDP örgüt lideri Mesut Barzani ve siyasal otorite nezdinde düzenlenen Diyarbakır mitinginde “Kürdistan” sözünün kullanılması ve PKK ile yürütülen müzakereler bölücü çevreler nezdinde memnuniyet yaratırken Ergenekon ve Balyoz tertiplerinde siyasal hükümlülerin varlığı göz önünde bulundurulduğuna, Kemalist ve Türk Milliyetçilerini rahatsız edip öfkelendirmiştir.

Atatürk aynı zamanda siyasal parti, sivil toplum ve de toplumun çeşitli kesimlerinden de tarihsel iddia vasıtasıyla bellek savaş yöntemleriyle tasfiye edilmeye çalışılmaktadır. Skandal kasetlerin devreye sokulmasıyla PKK’nın siyasal kolu gibi hareket ettiği düşünülen partinin dışında ana muhalefet partisi dönemin Genel Başkanı ve diğer muhalefet partisi genel başkanının 10 kişilik A Takımı görevinden uzaklaştırılması ve açılıma karşı çıkacak parti yönetimlerinin tasfiyesine neden olup meclis içi muhalefeti uyumlu hale sokulmuştur.

Meclis dışı muhalefetin Ergenekon tertibi ile ve de meclis içi muhalefetin kasetlerle zayıflatılması Atatürk’e dayan açılım karşıtlarını yıpratmıştır. Böylece hukuki açıdan Çok Partili Sistemin yürürlükte olmasına rağmen tek bir partinin hükmettiği, meclisteki resmi muhalefet partilerine kendi taban ve seçmenlerine dolaylı olarak siyasal otoritenin eylem ve söylemlerini benimsetme görevinin verildiği ve gerçek Kemalist muhalefetin fiilen yasaklandığı bir nevi “Hegemonyacı Parti” sistemi yürürlüğe konmaya başlanmıştır.

            Ana muhalefet partisinin başkanlığa getirilen yeni genel başkanın devre dışı bırakılan bazı ulusalcıların yerine yeni milletvekillerinin Atatürk dönemini eleştirmeleri de partinin içinde Atatürk imajının hangi durumda olduğunu göstermektedir. Bunlardan birinin 10 Kasım 2011 günü Atatürk’ü anma günü gibi bir tarihte Fethullahçılara yakınlığıyla bilinen günlük bir gazetede Atatürk’ün bilgisi dâhilinde yapılan bir Dersim Katliam’ının söz konusu olduğunu iddia etmesi ve böylece Atatürk ile Alevilerin arasındaki ilişkiyi bozmaya kalkışması, ana muhalefet partisinin içinde de Dekemalizasyon sürecinin yaşandığını göstermektedir.

Tunceli’de yerel bir feodal ve etnik bölücü aşiret ayaklanmasının kanlı bir şekilde bastırılmasını kasıtlı mezhepçi bir katliam gibi sunma, söz konusu ana muhalefet partisine laiklik nedeniyle oy veren Alevi kitlesini Atatürk’ten ayırma, Alevileri de dekemalize etme çabasıdır. Bu hamlenin “Yeni Türkiye” için uyumlu bir yeni bir ana muhalefet partisi içinde başlaması bu açıdan anlamlıdır.

Zaten Osmanlı ve Çok Partili Sisteme geçişten sonra da Alevilere karşı yapılan baskı ve katliamlar zinciri nedeniyle Alevi kolektif hafızasında sadece Atatürk ve Cumhuriyet (dönemi), irtica ile laik mücadele nedeniyle Alevileri Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlayan unsurdur. Dindar ve Muhafazakâr hükümetlerin Sünni İslami çıkış ve uygulamalarından dolayı ülke, toplum ve devlete karşı dışlanmaları nedeniyle yabancılaş(tırıl)an Aleviler, Atatürk’e bağlılıkları nedeniyle Cumhuriyet Laikliliği’nin garantörü olarak görülmekteydiler.

            Siyasal otoritenin katliam olarak tanımladığı “Tunceli Olayları” için “özür dilemesi” ve ana muhalefet partisini suçlaması, Türk Tarih Kurumu gibi kurumlardan Yusuf Halaçoğlu gibi Türk milliyetçileri veya Atatürkçülerin yerine muhafazakârların atanmaya başlanması ve Gazi Mustafa Kemal Paşa yerine Hürriyet ve İhtilaf Fırkası ve/veya Vahdettin’i övmeleri, o kurumların da araştırma ve tarih tezi öne sürme konularında ne kadar Dekemalizasyona maruz kaldıklarının göstergesidir. Atatürk’ün siyasal ve ideolojik selefi olarak görülen İttihatçıların da millilik, laiklik ve vatan savunması konusunda aldıkları tedbirler de göz önünde bulundurulması siyasal otoritenin bir dönem yürütmüş olduğu Ermeni Açılımı çerçevesi dahilinde sözde soykırım iddiasında bulunan, Doğu Anadolu’yu kendi toprağı olarak gören ve Azerbaycan’ın beşte birini işgal altında tutmuş olan Ermenistan’a olan kapalı sınır kapılarını açmak isteyen açılım dönemlerinin Dışişleri Bakanı’nın milli güvenliği sağlamak için icra edilen Ermeni Tehcirini olumsuz açıdan eleştirmiş olması, Atatürkiye’nin de ulusal çıkarına aykırıdır.

            Doğru tarih bilinci, kolektif bir kimlik için bir temel dayanaktır. Ulusal Bilinç, doğru biçimlenmiş bir toplumsal hafıza ve düzenli şekilde tekrarlanan milli bayram törenleriyle yeniden üretilir. TTK’daki personel değişikliği, siyasilerin, diziler ve sinemalarda oynayan filmlerin Atatürk dönemini kötü göstermeleri, Türk Ulusu’nun temelini oymaktadır. 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim gibi ulusal kimliğin törenlerle tazelendiği resmi bayram ve törenlerin üstü kapalı şekilde AKP tarafından çeşitli bahanelerle yasaklanması, yerine de mezhpsel-dinsel öğelerin ağır bastığı Kutlu Doğum Haftası, Malazgirt Zaferi kutlamaları ve de okullar tarafından Umre Gezilerinin düzenlenmesi, Atatürkçü Düşünce Sistemi’ne uygun Çağdaş Türk Ulusal kimliği yerine Sünni Müslüman kimliğinin getirilmek istenmesi, Dekemalizasyon projesinin dâhilindedir.

Tarih ve törenlerin beslediği kolektif bilinci sadece medya ayakta tutmaz.

            Bu bilinç Eğitim Sistemi vasıtasıyla toplumsallaşma aygıtı işlevi gören okul ve üniversiteler ile yapılır. Eğitim Sistemi, bina, öğretmen, merasim ve müfredat dörtlüsünden oluşmaktadır. Milli öğretmenlerin yerine din hocaların atanması, müfredatta Atatürk İlke ve İnkılabına uygun bir nesil yetiştirme prensibinden vazgeçilmesi, 4+4+4 reformu adı altında kız öğrencilerinin okuldan uzaklaştırılmasına ve/veya yeni Kuran dersleriyle gençlerin dindarlaşmasına elverişli hale getirilmesi, ileride başı açık olan kadın ve kızlara baskıya neden olabilecek Türban takılmasına serbestlik verilmesi, Ulusal Andımızın milli bayram törenlerimizle tasfiye edilmesi, Okul ve üniversitelerde Türkçe tekelinin kırılması ve de Atatürk amblemlerinin okul ve üniversitelerin web sitesinden çıkarılması, Atatürk’e ait slogan ve tabelaların kaldırılması, siyasal otoritenin Dekemalizasyon hamleleri olarak değerlendirilebilir. Böylece “Ne mutlu Türk’üm Diyene” sloganından “Ne mutlu Türk değilim Diyene” sloganına fiilen geçilmiş olunmaktadır.

Ayrıca, siyasal otoritenin organlarında etnisist PKK bölücülüğü ve Atatürkçülüğü aynı madalyonun iki yüzü gibi sunulması ve Kürtçülüğü Türk Milliyetçiliğine karşı bir tepki olarak empoze edilmesi de bu kapsamda değerlendirilebilir. İslam kardeşliği propagandası yapılması da Sünni İslamcı çevreler arasında mezhepsel birlik sağlarken, Türk vatandaşı olan diğer laik (ve/veya Alevi olan) insanları dışlamaktadır.

            “Yeni Türkiye”, Ortadoğu’ya yönelik olası Rus nüfuzuna karşı bir tampon bölge aracı olarak kullanılan NATO üyesi Türkiye, bölgede Batılıların giremediği yerlere girip ABD’nin elçiliği ve İran, Hizbullah, Bağdat ve Şam hükümetlerine karşı Batıcı ılımlı Sünni İslamcı ülkeler kuşağını kurmak için taşeronluğunu da yapmak için Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesinden vazgeçmiş bulunmaktadır.

            Siyasal Otoritenin iktidarının Mısır, Libya ve Suriye’nin iç meselelerine karışması ve de Batıcı emperyalistlerin bir zamanlar desteklemiş olduğu dindar ve/veya bölücülerin leyhine müdahale etmeye kalkışması ve bu söz konusu sömürgecilerin vermiş olduğu desteği kesmiş olduğu İhvancı akım ve partilere sahip çıkmaya devam etmesi de Türkiye’yi Ortadoğu’da yalnızlaştırmasına neden olmuştur.

Bu yanlış dış politikanın bir olumsuz sonuçlarından biri de Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de sadece Arap devletlerinin değil, aynı zamanda cazibe merkezi haline gelip de Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü zedeleyebilecek ayrı bir Kürt devletinin oluşmasıdır. Böylece de (sözde) Türk Dışişleri’nin de Dekemalizasyonu bu gibi sonuçlara neden olmuştur.

            Siyasal otoritenin arzuladığı “Yeni Türkiye” için lanse etmeye çalıştığı muhafazakârlık, oruç tutmayan, namaz kılmayan, 3 çocuk yapmayan, başını örtmeyen kadın, kürtaj yapan, sezaryen yapan, içki içen ve/veya kızlı erkekli beraber oturan veya eşcinsel olan insanların bireysel özel hayatlarına bir tecavüz teşkil etmekte olduğundan bazı dernek ve insanlar 2013 yılında Gezi Olaylarında tepkilerini sebebiyet verdi.

            Dekemalizasyonun ilerlemesini de, 2013 yılı sonunda siyasal otorite ve “Cemaat” arasındaki güç mücadelenin başlaması sonucu, iki İslamcı tarafın da nüfuz ettiği kurumlar içinde ve arasında kavganın başladığını gördüğümüzde anlamaktayız.

               PKK açılımı ve İslamcılaşma politikası yürürlükteyken ortak laik milliyetçi düşmanları tasfiye edildikten sonra Fethullahçıların büyük ortağı olan siyasal otoriteye karşı siyasal faaliyette bulunmaya başlayıp AB-D karşıtı İslamcıları darbecilik suçlamalarıyla gözaltına almaya ve de iktidarın bakanlarının yakınlarına yolsuzluk soruşturması yürütmeye başladılar. Bu eski İslamcı ortakların devlet üzerindeki hâkimiyet mücadelesi nedeniyle, zayıflatılmış ve tecrit edilmiş tüm Ergenekon ve Balyoz sanıklarının durumu tamamen değiştirildi, çünkü FETÖ ile mücadele eden ve Kemalistlerin desteğine ihtiyaç duymaya başlayan siyasal otorite tarafından serbest bırakıldılar 2014 yılından itibaren. Ergenekon ve Balyoz davalarının FETÖcü savcı ve yargıçlara bu sefer soruşturma başlatılırken onlar yeniden mahkemeye çıkartıldılar ve (siyasi) tutuklularının serbest bırakılmasına karar verildi. 

               Kemalist devlet ideolojisi ve taşıyıcıları, ülkeyi yeniden dindarlaştırmak ve bölücü terör örgütü ile müzakereleri başlatmak isteyen siyasal otorite ve o dönemki ortağı olan Fethullahçılar tarafından Türkiye’nin dönüşümü için bir engel olarak görülüyordu. Kemalistlerin ve milliyetçilerin siyasi “darbeciler davaları” ile ordu, medya, akademi gibi alanlardan uzaklaştırılmasıyla, önceki devlet elitleri siyasal otoriteye yönelik baskı araçlarını kaybetti. Bu nedenle, Kemalistlerin kriminalize edilmesi ve itibarsızlaştırılması, siyasal otoriteye yönelik laik ve milliyetçi muhalefeti zayıflatarak ona daha fazla hareket alanı sağladı.

               Çökertilmekte olan Suriye örneğinde de olduğu gibi, etnik temele dayalı tam bağımsız ayrı bir devletin kurulması ülke içinde bir nevi sınırlı özerklik vizyonundan daha kârlı göründüğünden, müzakerelere rağmen bölücü terör örgütü silahlarını bırakmadı ve siyasal kolu olarak bilinen partinin öncülüğünde hendek kazmaya başladı.

               Haziran 2015’te açılım yüzünden hoşnutsuz milliyetçi seçmenlerin MHP’ye ve açılıma rağmen bazı Güneydoğulu seçmenlerin örgütün siyasal kolu olarak düşünülen diğer partiye yönelmesi nedeniyle siyasal otoritenin parlamento çoğunluğunu kaybetti. Başarısız koalisyon görüşmeleri sırasında Suruç katliamı, iki polisin bölücü terör örgütü tarafından şehit edilmesi sonucu, Kemalist ve milliyetçi kesimlerin uyarıların çizgisine gelmiş varsayılan siyasal otorite, Güneydoğu Anadolu, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de askeri operasyonlar başlattı ve tekrar seçimi kazandı.

               Bölücü Terör Örgütü ile devlet arasındaki çatışma yeniden başladığında, daha önce ortak Kemalist düşmanın tasfiye edilmesi sonucu iktidar ortağı olan Fethullahçılar ile siyasal otorite arasında devlet üzerine güç mücadelesi tırmandı ve bunun önemli bir noktası 2013 yılındaki yargıdaki yapılanmaya ait olan savcıların siyasal otoriteye yönelik başlattıkları yolsuzluk soruşturmaları ve de bu kapışmanın doruk noktası olan 15 Temmuz 2016’daki FETÖ’nün başarısız darbe girişimi oldu.

               Sadece siyasal otorite değil, aynı zamanda Türk milliyetçileri ve Kemalistler de FETÖcü kalkışmaya karşı çıktılar. Bu darbeye girişim, 2014’te başlatılan polis, yargı, medya ve ekonomide başlatılmış olan “Degülenizasyon”un başlangıcından bu yana, siyasal otoritenin ordu içinde Ergenekon ve Balyoz tertibi ile tasfiye edilmiş Kemalistlerin yerine önü açılmış olan FETÖcü yapılanmanın da Türk Silahlı Kuvvetlerinden temizlenecek olmasına karşın bir ön alma girişimi idi.

               Darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ile Ergenekon/Balyoz döneminde bölücüler, FETÖcüler ve de onlarla iltisaklı olduğu değerlendirilenle ve 2015’e dek siyasal otoriteyi desteklemiş olup da PKK’ya yapılan operasyonlara karşı çıkan liberal solcular ihraç ve/veya tevkif edildi, fakat siyaset alanı ve buna dâhil olarak da iktidar partisi açık bir Degülenizasyon hesaplaşmasına tabii tutulmadılar.

               Siyasal otorite, 2015 yılında kendisiyle ittifak kurmuş olan MHP’nin yardımıyla cumhuriyeti bir Nisan 2017’de bir anayasa referandumu ile partili bir devlet başkanı için aralarında parlamentoyu feshetme, anayasa hâkimlerini atama, yargıç ve savcılara nüfuz eden HSK üyelerini belirleme gibi devasa yetkilerle kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırıp her türlü muhalefetin hareket alanını daraltan otoriter süper-başkanlık rejimine dönüştürmek için politik iklimden istifade etti.

               Fethullahçılar ile siyasal otoritenin arasındaki mücadelenin başlaması ve de özellikle 15 Temmuz Kalkışması’ndan sonra Ergenekon ve Balyoz davalarının eski Kemalist sanık ve mahkûmlarının itibarı iade edildi, kendilerinin bir kumpas kurbanı oldukları kabul edildi. Ve aralarındakiler FETÖCÜ subayların bıraktığı boşlukları doldurmak için orduya geri döndüler. Bu yargı kumpası kurbanlarından bazılarının açık pozisyonlara geri getirilmesi, kısmi ve geçici bir “Rekemalizasyon” olarak görülebilir; zaten Kemalistler ve milliyetçilerin istemiş olduğu gibi de 2015/16 sonrasında siyasal otorite kendisini kısmen Rusya’ya yönlendirmeye başladı ve Irak, Suriye ve Güneydoğu’daki bölücü terör örgütü mensuplarına ve de onların siyasal kolu olarak değerlendirilen ve belediyeleri yöneten partiye yönelik operasyonlar başlattı.

               Bazı eski yüksek rütbeli Kemalist subayların eski işlerine dönmelerinin nedeni, önce Kemalist ve sonra da Fethullahçılardan boşalmış olan devlet bürokrasisinde kendi tecrübeli ekibini henüz tam kuramamış olan siyasal otoritenin onları geçici olarak kullanmak ve cumhuriyetçi kesimler nezdinde meşruiyet zeminini genişletmek istemesidir. Dolayısıyla, bazı devlet aygıtlarına da Kemalistler yerine Menzilciler gibi diğer İslamcı topluluklar kadroya alınmıştır.

               Türkiye’de baskın bir siyasi oyuncu gibi görünmeyen Kemalist kesime hitap eden üç “ulusalcı” partilerden biri de siyasal otoriteyi destekleme eğilimindedir. Bu parti siyasal otoriteyi güçlü bir şekilde destekliyor ve politikası açıkça laik olmaktan çok uzak olsa dahi, iktidarın şimdiki FETÖ ile mücadelesini ülkedeki irticaya karşı bir tür laik Kemalist politika olarak okumuyor veya kendi tabanını o şekilde algılamasını sağlamak istiyor. Laiklik konusunda hassasiyetleri ve ülkede artan otoriteryanizmden muzdarip olanlara göre söz konusu partinin Kemalizmi yorumlama tekelini sadece kendinde gören başkanını da tıpkı bir zamanlar kendi liberal değer ve normlara ihanet etmiş olan ve Ergenekon ve Balyoz kampanyaları sırasında iktidarı desteklemiş olan liberal sol kesimler gibi siyasal otoritenin iktidarını pekiştirmesine yardım etmekle itham ediyorlar.

               Nasıl ki totaliter (Doğu) Almanya Demokratik Cumhuriyeti’ndeki eski blok veya uydu partileri gibi iktidardaki hegemonik Sosyalist Birlik Partisinin egemenliğine kendi tabanlarını sistem adına denetim altına almış olan sözde muhalif ama özde uydu partiler söz konusu olduysa bu Kemalizan partinin etkisi dışında kalan diğer Kemalist parti ve çevreler de o partiyi siyasal otorite ve Ayasofya Müzesini camiye dönüştürmek, kadınlara karşı uygulanan şiddeti durdurmama, dinci kadrolaşma, Lozan ve Montrö’yü sorgulama gibi İslamcı-revizonist politikasına tüm Atatürkçüler adını kullanarak Kemalistler adına destek çıkmakla suçluyorlar

               Peki bazı Kemalist ve milliyetçilerin siyasal otoriteyi destekleme sebebinde ne yatabilir? Bu soruyu cevaplamak için Kemalist ve milliyetçi bakış açısına daha yakından bakmak gerekiyor. Kemalistler ve Türk milliyetçileri, siyasal otoritenin şimdilik mücadele verdiği etnik bölücü ve FETÖcüleri Türkiye’ye karşı Batı devletlerinin bir tür “beşinci kolu” olarak değerlendiriyor.

               Şöyle ki siyasal otoriteye yakın duran Kemalist parti, Ergenekon ve Balyoz Davalarını, PKK’ya karşı yürütülen “Hendek Savaşı”, 15 Temmuz FETÖ Kalkışması, Kuzey Suriye’de PKK’nın Suriye kolu PYD’ye karşı “Fırat Kalkanı”ve “Zeytin Dalı” gibi askeri operasyonları, bu gibi operasyonların Batı’nın direncine Putin Rusyası ile eşgüdümlü anlaşmalarla yapılması, Doğu Akdeniz’de “Mavi Vatan”ın savunması gibi genel olarak örtülü AB-D ile Türkiye Cumhuriyeti çatışması olarak okuyor.

               O anlayışa göre siyasal otorite ve tüm Türkiye’nin kaderilerinin birbiriyle yakından ilişkili olarak algılanmaktadır. Sonuç olarak “Türkiye ile ABD arasındaki örtülü savaşta” Türkiye’yi korumak için siyasal otoriteyi destekliyorlar ve ileride ülkenin “Batı emperyalizminden” nihai açıdan “kurtarılmasının” ardından şimdiki siyasal otoritenin olmadığı “ulusal bir hükümet” kurmak için daha uygun bir konuma geçmeyi bekliyorlar.

               Bir başka sebep belki de siyasal otorite ile Fethullahçılar arasındaki kavga sonrasında itibarları iade edilen Kemalistlerin en azından Ergenekon tertibi için FETÖ’den revanş alma fırsatı veya bu tür kumpaslar sonucu zayıflatılıp belki de özne olma vasfını yitiren aktörlerin iktidara yanaşarak eklemlenme üzerinden devlet aygıtı üzerindeki hâkimiyet kavgasında mevzi kazanma arzusudur. Çünkü o partinin etkisi dışında kalan Kemalistler bugünlerde emekli edilirken o partiye yakın duran mensuplar konumunu sürdürmeye devam etmektedir.

               Bu jeopolitik Avrasya seçeneğini savunan Kemalist parti, siyasal otoritenin Biden ABD’sine yaklaşmak için Putin Rusyasına mesafe koymasını görmezden gelirken, Kemalist-ulusalcı cenahta yer alan ikinci parti de sürekli siyasal otorite ve Avrasya’ya yakınlaşmasına karşı çıkmış ve kurulmuş olan üçüncü bir başka parti de hem AB-D hem de siyasal otoriteyi de hedef tahtasına oturmuştur. Bu partilerin başkanları iktidar etkisinde bulunan medyada yok sayılırken genelde sadece siyasal otoriteye yakın duran Kemalist söylemi kullanan partinin genel başkanına yer verilir.

               Bu arada siyasal otoritenin İslamcı politikası ve kendine uygun dinsel temele ulus inşası projesi cılız kalan itirazlara rağmen devam etmektedir. Bu durum da Dekemalizasyon sürecinin bir nebze başarılı bir şekilde devam ettiğini göstermektedir.


[1] Bu metin, aynı yazarın yıllar önce siyasal bir dergide “Atatürk(süz)leştir(il)me Süreci” ile “De-Kemalisation From Above in ‘New Turkey’” (Burak Gümüş, “De-Kemalisation from above in ‘New Turkey’”, Lutz Berger and Tamer Düzyol (Haz.), Kemalism as a Fixed Variable in the Republic of Turkey, Würzburg, 2019/20, S. 143-174) adlı kitap bölümünün güncellenip gözden geçirilmiş özetidir.

Dr. Rer. Soc. Burak Gümüş

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...