Ana Sayfa Dergiden MERKEZDE BOĞULMAK: KAVRAMSIZ DÜŞÜNMEK YA DA KAVRAMSIZ SİYASET

MERKEZDE BOĞULMAK: KAVRAMSIZ DÜŞÜNMEK YA DA KAVRAMSIZ SİYASET

Kavramlar, düşüncelerimizi anlatırken anlatmak istediklerimizi ifade edebileceğimiz sözcük olmaktan öte derin anlamlar taşır. Her alanın kendine özgü kavramları vardır. Ancak kavramların taşıdıkları anlam genellikle kullananın yüklediğine göre değişir. Aynı kavramlardan çok farklı anlamlar çıkabilir.

Çok farklı anlamlara gelebilecek bir kavram olarak sağlam bir örnek “milli irade” kavramıdır. Milli Mücadele dönemindeki tabir ile “İrade-i Milliye”.. Dönemi incelediğimizde ulusal kurtuluş savaşımızın ilk yayın organı, ilk gazete.. Taşıdığı anlam çok büyük, özellikle seçilmiş bir isim.. İşgal altındaki toprakların sesi.. Çöken imparatorluktan sonra ne olacağının işareti, Türk milletinin sesi.. Haklı davamızın dünyaya ilanı.. Saltanatın ve hilafetin karşısında en haklı duruş.. Millet egemenliği… Öte yandan bugün geldiğimiz noktada siyasal İslamcıların elinde her yapılanı meşrulaştırmaya yarayan bir araç. Kurtuluş ve kuruluşta ortaya çıkan anlamıyla neredeyse taban tabana zıt. Amacımız millet egemenliğini demokratik bir devletle taçlandırmakken, sözde demokratlar millet egemenliğinin altını oydu. Bir kişi geldi ve kendi iradesini milletin iradesinin üstüne çıkarırken bir oylama yapıp her şeyi oldu bittiye getirdi. İtiraz edene ise; bu seçimi “milli irade” diye sundu. Halbuki buradaki temel sıkıntı, hiçbir koşulda milletin iradesini devredemeyeceği noktasıydı. Ama “atı alan Üsküdar’ı geçmişti”.. Görünüşte her şey meşruydu. Ancak meşruluk her zaman haklılık ve doğruluğu beraberinde getirmiyordu. Denklem “sandık=milli irade” olarak kurulmuştu. Gerisinin hiçbir önemi yoktu.

Peki şimdi aynı kavrama baktığımızda aynı şeyleri anlayabiliyor muyuz? Hayır.

Bir de kafamızın karışık olduğu kavramlar var. Halk/Halkçılık kavramları, Atatürk’ün ilkelerinden biri olarak “ezbere” bilinirken, içeriği ya da amacı bugün bile tam olarak anlaşılmış görünmüyor. Adının önüne bir sıfat ekleyen ya da azıcık statü sahibi olan herkes kendini halktan soyutlayıp halka inmekten bahsediyor. Halka karşı yıllardır atfen söylenen olumsuz birçok şey, insanlarda ilk fırsatta halktan kopma eğilimi doğuruyor. Peki aslında kimdir halk? En kaba tabirle toplumun ayrıcalıksız kesimi. Yani biz.. Ama bizim toplumumuzda halk artık bir alt tabaka unsuru haline geldi hatta cahil, bilgisiz, görgüsüz, her şeyin müstehak olduğu..

Kullanmaktan korktuğumuz bir kavram, “sınıf” kavramı. Güncel gerçekliğinin dışında algılanır hep ve ideolojik olarak yorumlanır ya da sadece sol görüş içerisinde değerlendirilir. Bu konuyu gündeme getirdiğinizde ise; Türkiye’nin “sınıfsız ve kaynaşmış” bir toplum olduğu ezberiyle karşınızda durulur ve bu durumu tartışmaya kapatmak için, bunu Atatürk’ün söylediği özellikle belirtilir. Peki gerçekte durum böyle midir? Ya da az geriden gelip şöyle soralım; Osmanlı Devleti’nde sınıflar var mıydı, varsa nasıldı? Ve cumhuriyet sonrası sınıflar neden ve nasıl değişti? Öncelikli şunu belirtelim, Osmanlı bir imparatorluk olduğundan, bir ulus devlet yaratan cumhuriyet ile sınıfsal açıdan farklılık taşır. En basit şekilde, cumhuriyetle hedeflenen yöneten-yönetilen ayrımını kaldırıp toplumun yönetimde söz sahibi olmasını sağlamaktı. Dolayısıyla cumhuriyete geçişte, sınıfsız ve kaynaşmış toplum bir ideal olarak önümüze konmuştu. Ancak bu gerçekleşmemişti. Benzer örneği Tito Yugoslavyasında da görüyoruz. Yani özetle, işgalden kurtulmuş ya da savaştan çıkmış, yeni bir devlet kurmuş üçüncü dünya ülkelerinde bu bakış açısı vardır. Dışarıya karşı mücadelede ilk yapılması gereken içeride birlik ve beraberliği sağlamak olmuştur. Bu yüzden “siyasi partilere değil milli birliğe muhtacız” söylemi dillendirilmiştir. Bakınız 16 Eylül 1924 Trabzon Nutku’nda Atatürk ne demiştir: “… Bugün belli bir yolun başında bulunuyoruz. Henüz düşünceleri etkileyecek kadar mesafe alınmış değildir. Görüşler gerektiği ölçüde açıklık ve isabet kazanmalıdır. Ondan evvel ayrılma fikri alelade particiliktir ki, memleket ve milletin huzur ve güvenlik şartları HENÜZ BÖYLE BİR AYRILIĞA YOL AÇMAYA uygun değildir.” Yani siyasi partilerin kurulması, demokratik bir sistem vs için şartların olgunlaşması beklenmektedir. Ancak bu şekilde topyekün bir mücadele ortaya konabilmiştir. İçeride etnik-mezhepsel-sınıfsal ayrılıklarla boğuşan bir ülkenin işgale direnme ya da savaşta tüm toplumu seferber etme imkanı yoktur. Söylem ve eylemlerin bağlam içinde değerlendirilmesi bu yüzden önem taşır. Ayrıca toplumsal sınıflar açısından Hikmet Kıvılcımlı, “Türkiye’de işçi sınıfının var olduğunu, ancak bunların bir sınıf bilinci içerisinde hareket etmediklerini” erken dönemlerde ifade etmiştir. Tıpkı bugünkü gibi… Ayrıca günümüzde kapitalizmin iliğimizi kemiğimizi sömürdüğü bir dönemde sınıfsal bakış açısının reddi şaşılacak bir durumdur. Erol Manisalı gibi bazı akademisyenler ise; Türk demokrasisinin gelişiminde sınıfsal bakış açısının çok ciddi katkı sunacağı görüşündedir.

Bazı kavramlar da insanlarda farklı çağrışımlar yapabiliyor. “Sol” kavramı buna çok iyi bir örnek. Türkiye’de sol dediğinizde topluma yaptığı çağrışım “kavga, çatışma, silah, örgüt, darbe, anarşistlik, dinsizlik..” gibi çok farklı oluyor. Dolayısıyla bugün “toplum hassasiyeti” adına bu kavramı kullanmaktan çekinenler var. Gerekçe 1960’lı ve 70’li yıllarda yaşananlar ve bu noktada topluma sol olarak gösterilen şeyler “illegal örgütler, baskınlar, birtakım terörist yöntemler ..”

Peki solun bundan başka bir anlamı yok mu? Sol bundan mı ibaret? Ya da sol kavramına kürtçüler sahip çıktı diye kullanmaktan vazgeçmek mi gerek? Siyasal İslamcılar “demokrasi” kavramını ne hale getirdi, sahip çıkmaktan vazgeçtik mi?

Bugün Türkiye’de günlük dilde sol kullanılmıyor diye ortadan mı kalktı? “Liberal solcular” diyoruz yıllardır, demek ki bir sol var ama yine görüyoruz ki bizim bu kavramı kullanıyor olmamız liberal solcuların bizdeki olumsuz duruşları.. Yani yine bir olumsuzluk atfediyoruz. İyi şeyler yapmış bir solcu yokmuş ya da olamazmış gibi.. Acaba birtakım olumsuzluklar üzerinden gösterilmesinden dolayı mı kullanmıyoruz? İdeolojimizi tanımlarken kendimizi nereye koyuyoruz? Ülkemizin sorunlarına çözüm üretmeye çalışırken hangi noktada duruyoruz? Peki bu solun hiç mi olumlu bir yanı yok? Bunları hiç düşünüyor muyuz?

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim. Sol-sağ ideolojik yelpazesini görmezden gelmek en çok kimlerin işine gelir? Kitleleri uyutan ve uyuşturanların. Bugün Türk-İslam sentezinin karşısına sol bir seçenek koyabilsek acaba bir alternatif oluşturabilir miyiz? Solculuk adına kürtçülük yapıldığını kabul ediyoruz da, bunun doğru seçeneğini oluşturmak için neden bir çaba sarf etmiyoruz?

En temel sıkıntımız dünyadaki ve Türkiye’deki sol literatürü görmezden geliyor olmamız. Solun algılanış şekli sadece bizdeki gibi değil.. Aslında Türkiye’de de bunun farkında olanlar vardı. “Kemalist” bir siyaset bilimcimize başvuralım, neticede “bizim mahalleden” olması önemli.. Ahmet Taner Kışlalı ideolojileri tanımlarken “sağ-sol” ayrımı yapıyor. Hatırımda kaldığı şekilde, “sağ ideolojiler duygulara sol ideolojiler akla seslenir” diyor en kaba haliyle. Tabi bunu yaparken “amaaann canım geçmişte kaldı ama sağ-sol” demiyor. Mesela AKP iktidarını pekiştirirken bunun sebepleri arasında “merkez sağdaki boşluk” gösterilmemiş miydi? Geçtiğimiz günlerde bir tartışma programında Mustafa Balbay da buna işaret etmişti. Peki neydi merkez sağ? Merkezin sağı nasıl olur? Ya da 1970’lerdeki “Orta’nın Solu” solu nedir? 90’lı yıllarda Bülent Ecevit’in “demokratik sol” söylemini nereye koyacağız? Neticede bu parti ismiyle seçime girip başbakan oldu.

Aslında gördüğünüz gibi AKP döneminin hemen öncesinde ve günümüzde bile biz sağlı-sollu tabirleri kullanmışız bilerek veya bilmeyerek. Evrensel modelde de sol sosyalist temelli, sağ kapitalist temelli olmuş. Bizim mahallenin “Kemalizm diye bir şey yoktur” ayıbını görmezden gelirsek benzer tartışmayı Kemalizm içinde de hala yaşıyoruz. Gerçi birkaç cümle de ayıbın sahiplerine etmek lazım. Üzerine bir gelenek kurulmuş, literatür oluşmuş, iktisadi ve siyasi analizler yapılmış bir düşünce, bir kavram nasıl yok sayılabilir? Tarihsel olarak İngiliz ve Fransız belgelerinde geçmiş, hatta kavramı bizden önce onlar kullanmaya başlamış. Recep Peker, Mahmut Esat Bozkurt, Afetinan’ın yazdıklarını geçtim Atatürk’ün el yazısıyla yazmış olduğu, “Bunlardan başka, 1935 Kurultayınca saptanan fikirler de bu programa alınmıştır. C. H. Partisinin güttüğü bütün bu esaslar, Kamalizm prensipleridir” cümlesi gözümüzün önündedir. Buradan hareketle, ilkelerinden birine “devrimcilik” adı verilen bir düşünce nereye oturtulabilir? Atatürk’ün yaptıklarını korumak kollamak yani Kışlalı’nın deyimiyle bekçilik yapmak isterseniz elbette ki farklı bir yere oturtacaksınız. Kitleleri kontrol etmek isteyenler her zaman korumak kollamaktan yana olmuştur. Ancak geleceği kurgulamak isteyenler bunu farklı yere oturtacaktır.

Peki ister “ideolojik yelpaze” deyin ister “evrensel model” deyin isterseniz farklı bir tabir kullanın, siz bu ideolojiyi nereye oturtursunuz? İki farklı bakışı nasıl temellendirirsiniz? Nasıl merkez sağ demişseniz, liberal sol demişseniz ya da benzerlerini kullanmışsanız burada kullanmanızı engelleyen nedir?

Dikkatte alınması gereken bir nokta da sol Kemalizm adına ortaya konan “görmezden gelinemeyecek” kadar önemli bir birikim var. “Aman hepsine birden Atatürkçülük diyelim Atatürk zamanında sağ sol mu vardı” diyorsanız, dün Atatürk’ün vasiyetini çiğneyen Kenan Evren de Atatürkçü, Nadir Nadi’yi “Ben Atatürkçü Değilim” diye isyan ettirenler de Atatürkçü, bugün “iki ayyaş” diyen de Atatürkçü… Yani siz 1985 BBC röportajında “bilimsel sosyalistim” diyen Uğur Mumcu’yla, az önce bahsettiklerimi aynı kategoriye koyabiliyor musunuz? Mesela “Devrim Şehitleri” olarak anılan aydınlarımızın içerisinde “sağ Kemalist” olarak gösterilebilecek birisi neden yok? Bunun tarihsel süreç içerisinde Kemalizmin gelişimiyle bir alakası olabilir mi? 1930’lardan 1990’ların sonuna kadar Kemalizmin savunucusu olanlara dönüp bakmak gerekmez mi? Peki bu aydınları sahiplenip “ne sağdan ne soldan Atatürk’ün çizdiği yoldan” derken yaratılan çelişkinin acaba farkında mıyız? Hani kürsüde “biz Kemalizmi Kışlalı’lardan, Mumcu’lardan öğendik!” diye nutuk atarken acaba farklı Mumcu ve Kışlalı’dan mı bahsediyorduk? Öyleyse buradan iki sonuç çıkıyor; ya yazdıklarını okumadık ya da okuduklarımızı anlamadık…

Bu yazıyı yazarken Tanıl Bora’nın “Popülizmin Sağı Solu” söyleşisinin afişiyle karşılaşıyorum. Geçen okuduğum kitaptaki ayrımı anımsıyorum Hugo Chavez sol popülizme, Recep Tayyip Erdoğan sağ popülizme örnek gösterilmişti. Gözüm kitaplığımdaki Hikmet Özdemir’in kitabına ilişiyor “Sol Kemalizm”, sanırım doktora teziydi yani bilimsel bir çalışma.. Ömer Atagenç’in yeni kitabı çıkmış, üzerinde “Sağ Kemalizm Üzerine Bir Deneme” yazıyor. Kimileri “hocam zamanı mı şimdi?” diye homurdanadursun, sahi Kemalizmin sağı solu yoksa hoca bunu nereden uyduruyor(!).. Ya da aslında var olan ama görmezden gelindiğinde yok olacağı düşünülen bazı şeyleri mi hatırlatmaya çalışıyor?

Kavramların kullanımlarındaki keyfiyet aynı zamanda bizim için değerli ve sihirli birçok kavramında yitirilmesi anlamını da taşıyor. Bunlardan biri de “Kuvayi Milliye”.. Bugün geldiğimiz noktada siyaseten “Yeniden Kuvayi Milliye” kavramı kullanılması, çok partili sistemde olması gerekli farklı görüşte bir partiyi (ötekiyi) düşman olarak görme noktasında getirmiştir. Dolayısıyla o düşmana oy verenler de mevcut durumda “vatan haini” olarak gösterilmiştir. Ülkemizde çok kolay ve çok yaygın ancak çok yersiz kullanılır vatan hainliği… Ne yazık ki Kemalizm kavramı da yakın zamanda etkisini ve sihrini kaybetmekle karşı karşıya kalacak gibi gözüküyor. Bunun temel sebebi içine her şeyin dolduruluyor olması. Ne zaman bu konuda düşünsem, İlhan Selçuk’un “Kemalizm İdeolojisi Muz Mudur?” yazısı aklıma gelir…

Demokratik sistemi içselleştirememizin bir göstergesi de siyaseten kendimizi tek haklı, doğru ve meşru görmemiz. Siyaset yapma becerimiz gelişmediğinden, çözüm üretemediğimizden, öngörüde bulunamadığımızdan bunu örtmek istiyoruz. Bunu yaparken de tavrımıza “kutsallaştırılabilecek ya da sorgulanamayacak” destekler arıyoruz. “Siyasi partilere değil milli birliğe muhtacız” söylemi bunun bugün en açık halidir. Verilmek istenen mesaj dışında, çok farklı algılanabilecek alt mesajlar da çıkıyor bu söylemden. Cumhuriyet 100. Yılına yaklaşırken hala milli birlik kuramamış mıdır? Dolayısıyla burada da bir başarısızlık söz konusu olur. Ancak verilmek istenen mesajla da ciddi sıkıntılar ortaya çıkmıştır. Kendi düşüncemizi devletin kurucu felsefesi olarak gördüğümüz için bunu siyaset dışı görüyoruz. Halbuki bu bakış açısı, siyaseten toplumda karşılıksız kalmaya yol açmıştır. Bu düşüncenin siyasi partilerde karşılığı yoktur, dolayısıyla bu siyasi partilerin de toplumda karşılığı yoktur. Çözümsüzlüğü normalleştiren bir kısır döngü oluşmuştur. İlle de bu düşüncede diretiyorsak bunun karşılığı tek partili bir rejimdir.

Son bir değinme olarak “milli-gayri milli” ayrılığına bakmakta fayda var. Devletin politikaları açısından baktığınızda bunun milli olması gerekir ve bu politikalar üzerinde milli-gayri milli şeklinde değerlendirme yapabilirsiniz. Bunun somut gerekçelerini ortaya koyabilirsiniz. Ancak kişinin milli olup olmadığını nasıl belirleyeceğiz? Diyelim ki cumhurbaşkanı gayri milli onun yönetimine neden boyun eğiyoruz o halde? Diyelim ki iktidar partisi bir proje partisi ancak bugün ülkeyi yönetiyor hatta rejimi bile değiştirdi peki oy verenleri bu partinin gayri milli olduğuna inandırabilir miyiz? Ya da gayri milli olduğunu söylediğimiz iktidar partisi, terörle ilişkili partiyle işbirliği yapan Atatürk’ün kurduğu, cumhuriyeti kuran partiyi bu sebeple gayri milli olarak gösterirse haksız mıdır? Peki haklıysa, millilik-gayri millilik işinin içinden nasıl çıkacağız, bu aşamada hepsi gayri milli bir noktada. Kimin milli kimin gayri milli olduğundan ziyade siyaseten bu söylem etkili olmuş mudur? Günlük hayatta baktığınızda hayır. Ancak yıllardır Türkiye’de var olan “dış güçler” ya da her şeyi dış güçlere bağlama tavrını meşrulaştırmıştır. Özellikle muhalefeti destekleyen kesim arasına “AKP’nin bir proje partisi olduğu”, “her şeyin ABD’nin oyunu olduğu” kolaycılığını yaygınlaştırmıştır. Bu ise dinamik ve üretken bir siyaset anlayışı geliştirmeyi engellemektedir. Madem her şeyi ABD kontrol ediyor, istediği oluyor, o halde neden çırpınıyoruz ki? Siyaset bilimi açısından da bu ikilemin durduğu nokta muğlaktır, bu kavram da popülistlerin elinde adalet kılıcı gibi sallanmaktadır.

Neticede varmak istediğim yer açıktır. Her düşüncede farklı yorumlar gelişir, bırakın düşünceyi din ve inanç gibi konularda bile farklı yorumlar söz konusudur. Bunun engellenmesi de söz konusu değildir. Sosyal demokrasi çalışırken okuduğum bir kitapta şöyle bir cümleye rastlamıştım: “Ne kadar sosyalist varsa o kadar sosyalizm vardır.” Bunu her düşünce için söyleyebiliriz. Aslında SSCB dönemi “tek ülkede sosyalizm” düşüncesinin neden iflas ettiğinin göstergelerinden birisidir bu. Bugün Almanya ve Türkiye üzerinde aynı rejimi kurmanızın imkanı var mıdır? Tabii ki yoktur. Çünkü bu ülkelerin kendilerine özgü özellikleri vardır, gelişmişlik düzeyleri vs vardır. Bunları göz ardı edemezsiniz. Dolayısıyla Kemalizm içerisinde de farklı yorumlar gelişecektir ve doğaldır ki farklılıklarını ortaya koymak için söylemlerinde de durdukları göstermeleri açısından “sol, sağ,” gibi hatta belki ileride “demokratik” gibi sıfatlar kullanmaları doğaldır, neyin ne olduğunun görülmesi açısından da faydalıdır çünkü bugün demokrasiyi dışlayan yorumlara da şahit oluyoruz. Hatta belki de bu farklılıklar yeniden keskinleştiğinde Kemalizm kavramı sadece Atatürk dönemi ideolojisi olarak kullanılacak ve bugün kendini Kemalist olarak tanımlayanlar önüne çeşitli sıfatlar koyacaklar. İnsanların kendilerini tanımlarken ayrıca özen gösterdiğini atlamamak gerek.

Şunu da ifade edelim; AKP’yi iktidara taşıyan konjonktür, halk desteği ne kadar önemliyse ardında oluşturmaya çalıştığı akademik ve entelektüel birikim de iktidar yolunda önemlidir. Her ne kadar yanlış olduğunu bilsek Davutoğlu’nun dış politikası uygulanmıştır, buna akademik kuramsal bir çerçeve oluşturulmaya çalışılmıştır. Yani bugün “haklı olmak”, “milli olmak”, “Atatürkçü olmak”, “milli bütünlükten yana olmak” vs iktidar olma yolunda yeterli değildir. Siyaset de üretmek zorundasınız hem de mevcutlarının dışında..

Türk siyaseti ve mevcut rejim ciddi bir tıkanıklık yaşıyor. Bunun temel sebeplerinden biri, güçlü yürütmeyi ele geçirmek için seçimde %50+1’in gerekli olması. Bu da siyaseti merkeze sıkıştırıyor ve güçlü partilerin inisiyatifine bırakıyor. Benzer partiler, programlar, söylemler, küçük olsun bizim olsun hesapları bu tıkanıklığı aşmaya yetmiyor. İttifaka katılan küçük partiler büyükleri içerisinde eritilmeye çalışılıyor. Demokratik rejimlerde olması gereken çoğulculuk “devletin bekası” adı altında ortadan kaldırılıyor.

Halbuki bugün bize gerekli olan; halka dokunan ve en temel sorunlarımız olan işsizliği açlığı yoksulluğu ortadan kaldıracak politikalar üretebilmek; daha özgürlükçü, anayasal ve hukuka bağlı çoğulcu bir düzen kurabilmek.. Ancak gidişat hiç de öyle gözükmüyor..

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...