Ana Sayfa Dergiden “YENİ” BİR SİYASET İHTİYACI

“YENİ” BİR SİYASET İHTİYACI

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-4

Denememizin Anlık Dergisin’de yayınlanan üçüncü bölümünde, birinci ve ikinci bölümlerde yer alan savunularımızı destekler ve ilerletir biçimde; “Ulusumuzun ekseriyeti emekçidir. Bu noktada “ulusumuzun menfaati” demek, daha ziyade “Türk emekçisinin menfaati” demektir.” önermemizi çeşitli verilerle gerekçelendirmiş, ulusun çoğunluğunu oluşturan emekçi halk kitleleri ile sermayedarların menfaatinin kapitalist sistem gereği sürekli bir çelişki halinde olduğunu temel bir çıkarımdan hareket ile ortaya koymuştuk. Bu nedenle “milli” bir burjuvanın ancak yürütülen “milli” siyasetten kar elde eden bir burjuva olabileceğini ve bunun geçici bir hal olduğunu belirterek, ulusun kaynak ve zenginliklerinin yönetimi ve kullanımının, bir ulusal egemenlik meselesi olduğu, böyle bir sorumluluğun, herhangi bir bireyin inisiyatifine bırakılamayacağı görüşünü dile getirmiştik.

Denememizin bu bölümünde ise serinin ilk üç bölümünde ifade edilen eleştiri ve görüşleri toparlayacak biçimde, aydınlar üzerinden mevcut Kemalist siyaseti yargılayarak, “Müdafaa-i Hukuk” geleneği olarak ifade ettiğimiz, tanıdık ancak -bambaşka bir dünyaya bakan 21. Yüzyılın Kemalistleri için- yeni de olduğunu düşündüğümüz, bazı temel noktalara dikkat çeken bir siyaset yaklaşımını genel hatlarıyla ifade edeceğiz.

Tüm bunların sonundaysa, mücadele için zorunlu gördüğümüz Kemalist bir parti üzerine çeşitli görüşler ifade ederek, deneme serimizin daha sonraki bölümleri için bir kapı aralayacağız…

Züccaciye Dükkanında Bir Fil

Yıkacağız başka çare yok

Yıkıp yeniden yapacağız…  

Talip Apaydın

Anlık Dergisi olarak, manifestomuzun ilk cümlelerinden itibaren özellikle de günümüzde Kemalist olduğu iddia edilen aydınlara yönelik ciddi anlamda eleştirel ve güvensiz bir tutum takındık. Yine bu deneme serimizin ilk başında aydınları yargılayarak, hatta bir kısmını mahkum ederek işe başladık. Bu kısımda ise maksadımız, yargıyı daha da ağırlaştırıp, provokatif hale getirmektir.

Buna bir alıntı ile başlamak yerinde olacaktır. Referans noktalarımızdan biri olan, büyük bilim ve düşünce adamı Niyazi Berkes, kimi aydınlar için şu eleştiride bulunur: “Devrimsel bir döneme gelinildiğinde ‘çok yeni koşullar altında bile kimi aydınlar’ çok kez düşün alışkanlıklarını değiştirmede direnme gösterirler. Büyük çapta yeni olaylar karşısında, bunlardan yeni sonuçlar çıkarmak geleneği bu aydınlarda yoktur. Saplandıkları fikirlerin o kadar etkisi altındadırlar ki gerçekler karşısında bile yeni bir şey öğrenemezler, ‘taassup’ denen saplantıdan kurtulamazlar.”

Kemalist olduğu iddia edilen aydınlar için Niyazi Berkes’in yukarıdaki ifadelerine katılmakla birlikte, durumu bu kadar nazikçe ifade etmeyeceğiz: Türkiye’de Kemalist aydınlık, tiraj ve alkışa kurban edilmiştir.

Özellikle 2000’li yıllarda yaşanan değişimler, rövanşist karşı devrimin başarısı, neo-liberal taarruzun günden güne kendini hissettirmesi; on yıllarını bürokrasinin güvenli omzuna yaslanarak, laiklik ve milliyetçilik odaklı gevezeliklerle geçirmiş, Soğuk Savaş mahsulü bir ılıklığın sirayet ettiği sözde aydınlarımızda bir şok etkisi yaratmış ve neticesinde ideolojik kafa karışıklığına saplanarak; vaktini “veryansın” ederek, “kuruluş ayarlarına dönmek” düşleri kurarak, daha kurnazları ise “M. Kemal” satan meslek erbabı bir Atatürkçülüğe tutunarak bu dünyadaki günlerini geçirmekteler.

İyi niyetli az sayıdaki kişi ise, insanların ve halkın gerçekleriyle değil, kendi kuramlarına göre nasıl olmaları gerektiğiyle alakalı durumda. Halkın mevcut taleplerine duyarsızlar.

2000’li yıllardan bu yana, Kemalist entelektüel, muhafızlık ve güvenlik kaygıları ile o kadar meşguldür ki; neredeyse yapılan tüm anket çalışmalarında “Türkiye’nin en büyük sorunu” olarak halk tarafından aleni olarak ifade edilen işsizlik, ekonomi, terör gibi meselelerin kaynaklarına ilişkin olarak sosyo-ekonomi üzerine düşünmeyi bir kenara bırakmıştır.

Geleceğe yönelik uzgörü eksikliği, bakışların geçmişin ihtişamı ve ışıltısından alınamamasına neden oluyor. Bu ise Atatürk ikonuna romantik bir düşkünlük ve Devrimler dönemindeki icraatlerin sorgusuz sualsiz taklidi ile bugünkü sorunların çözüleceğine dair anakronik ve sarsılması güç bir dogma yaratıyor.

Bugün, özellikle tarihçi ve köşe yazarlarının başı çektiği bir kalabalığın yarattığı manzara budur. Bir mağlup tesellisi olarak, tarihin bir döneminde sanki bir asr-ı saadet yaşandığına dair yaygınlaşan bir inanç, literatür adı altında yaratılan adeta bir fıkıh ve yöntem diye öne sürülen bir çeşit sünnet takipçiliği. Bu hal yüzlerce yıllık Türk terakkisinin nadide bir ürünü olan Kemalizm için yakışıksızdır.

Kemalistlerin, artık bazı olguları net bir şekilde kabul etmesi gerekmektedir:

  1. Büyük Türk Devrimi’nin üzerinden, bir yüz yıl, iki dünya savaşı geçmiş, dünya o gün olduğundan bambaşka bir hale bürünmüştür. Artık yeni bir sistem, yeni aktörler, yeni teknolojiler, yeni bir coğrafya, yeni sorunlar, yeni düşmanlar, her şeyden önce istek ve ihtiyaçları bambaşka yeni insanlar vardır.
  2. Bu şartlar altında ortaya çıkan küreselleşme ve neo-liberalizm dünyayı daha önce olmadığı kadar etkileşim haline sokmuş ve sömürü boyutlarını en küçük zerrelere varacak derecede genişleterek, kendine has bir manzara, sorunlar ve mücadele alanları yaratmıştır.
  3. Bu sürece paralel olarak, Türkiye Devleti dönüştürülmüştür. 20. Yüzyılın büyük bir bölümünde özellikle devlet, ordu ve bürokrasi üzerinde etkin olan Kemalist hegemonya, kısa sürede önce bir Soğuk Savaş Atatürkçülüğüne evrilmiş, ardından iyice zayıflayarak nostaljik bir imge biçiminde yaşayan, herkes için duygulara hitap eden bir meşruiyet dayanağına dönüşmüştür. Türkiye’de uzun zamandır Kemalist bir siyaset üretilmemiştir. Ve varılan yeni durumda Kemalistler, muhalefet konumundadır.
  4. Kuruculuktan gelen bir alışkanlıkla, devlet kurumlarına olan güven, Kemalistlerin sivil kurumsallaşmasını güdük bırakmıştır. Var olan kurumlar ise on yılların ataleti sonucu çürümeye yüz tutmuştur. Kemalist olarak nitelenebilecek mevcut kadrolar yoktur, ancak dar ve infant bir çevre kendi doğum sancıları içerisindedir.
  5. Kemalizmin büyük bir kuramsal boşluğu bulunmaktadır. Gelenek olarak nitelenebilecek belli belirsiz bir düşünsel patikanın varlığına karşın, kalabalıklar içerisindeki yüz yıllık yalnızlığı sonucu Kemalizm karmaşık ve eklektik bir hale sokulmuştur. Yaygın bir kafa karışıklığı ve dezenformasyon bulunmaktadır. Bu durum, birbiri ile ilintili konularda çelişkilere, tereddütlere ve ihtilafa yol açmaktadır. Her biri başka bir amentü gibi ezberlenen, menşei belirsiz ideolojik klişeler ve ön kabuller yıkılarak, ilkesel temeller üzerine yeni bir inşaya girişilmelidir. Kemalistler için entelektüel bir devinime azami derecede ihtiyaç vardır.

Kısacası, 2000’lerde yürütülen, toplumun temel sorunlarından uzak; maziye özlem, statükoyu şeklen muhafaza çabası ve güvenlik odaklı, kaygılı, edilgen yaklaşım Kemalistlere kaybettirmiştir. Bugün lazım olan; sosyo-ekonomi odaklı, değişimi hedefleyen, toplumun memnuniyetsiz kesimlerinin talepleri ile Kemalist ilkeleri bağdaştıran ve geleceği tasarlayan bir yaklaşımdır…

Piramidin Hangi Katına Bakıyoruz?

“Muhtaç insan, özgür insan değildir.”

David Harvey

Abraham Maslow’un, bir piramit biçiminde betimlenen, ünlü İhtiyaçlar Hiyerarşisi kuramını pek çok kişi duymuştur. Bu kurama göre, insanların motivasyonu dış faktörlerden ziyade kişinin kendi içindeki ihtiyaçlara dayanmaktadır.

Maslow’un kuramına göre insanların ihtiyaçları sınırsızdır ve insan bir ihtiyacını giderdikten sonra başka bir ihtiyaç ortaya çıkar. Bu esnada, giderilmemiş ihtiyaç kişi için büyük bir motivasyon kaynağıdır, bireyi güdüler ve birey neyi henüz elde etmemişse ona büyük ilgi gösterir. Bu nedenle, Maslow’a ait ihtiyaçlar hiyerarşisi de, alt düzeydeki ihtiyacın karşılanmadan üst düzeydeki ihtiyacın karşılanmasının anlamsız olması ilkesi üzerinde kurulmuştur.

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi 5 ana kategoriye ayrılmaktadır:

  1. Fizyolojik İhtiyaçlar: Açlık, susuzluk ve buna benzer temel yaşamsal ihtiyaçlar
  2. Güvenlik İhtiyacı: Dış faktörlerden kaynaklı tehlikelerden korunma
  3. Sosyal İhtiyaçlar: Aidiyet, sevgi, kabul görme, sosyal yaşam vb.
  4. Değer Verilme/Saygınlık İhtiyacı: Statü, başarı, itibar, tanınma
  5. Kendini Gerçekleştirme: Gelişim, bir işi başarıyla tamamlama, yaratıcılık

Kısacası; Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi kuramına göre, henüz fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayamamış bir birey, saygınlık ihtiyacı ile motive olamaz. Davranışlarındaki motivasyon kaynağı, fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamaktır.

Peki ama Maslow’un kuramının bizim konumuz ile ne ilgisi var?

Şöyle ki, yaygın sanının aksine halk, homojen bir yapı değil, tek tek bireylerden oluşan, eklektik bir bütündür. Siyaset ise, tek tek bireylerden oluşan bu halkın çoğunluğunun sahip olduğu veya üzerinde konsensüs sağladığı motivasyon kaynakları üzerine doğru vurgular yapıldığı taktirde başarıya ulaşır. Yani, çoğunluğu açlık veya işsizlikle boğuşan bir halkı, yüksek idealler uğruna siyasi mücadeleye davet etmek, halk kitlelerini motive edemeyecek, nafile bir girişimdir.

Bu noktada diyebiliriz ki, siyaseten başarılı olabilmek için, halk kitlelerinin çoğunluğunun motivasyon kaynaklarının doğru tespit edilmesi ve bu konular üzerinden halk desteğinin aranması gerekmektedir.

Lakin bize göre, uzun yıllardır artan biçimde ve 2000’lerden sonra gayet bariz bir şekilde Kemalistler, geniş halk tabanının motivasyon kaynaklarını tespit etmek, hatta araştırmak kaygısından dahi uzaktırlar. Bu nedenle siyasi bir karikatür haline düşmüşlerdir.

Yıllardır dile getirilen ezberler, belirlenen hasımlar, halkın davet edildiği mücadelelerin tamamı toplumun algısında havada kalan, soyut, önceliksiz ve motive edicilikten uzak önerme ve söylemlerdir. Bu durum, genel olarak bütün “sol” siyaset için acınası bir hal olup, en yıkıcı etkisini, sivil siyasetteki amatörlükleri nedeniyle Kemalist kesimde göstermiştir.

Evvela, kimlere hitap ettiğimizi bilmemiz gereklidir. İyiliğin ve anlayışın zirvesine çıkmış bir güneş ülkesinde yaşamamaktayız. Karşımızdaki sıradan insanın sınırlarını kavramak gerek.

Örneğin; kitleleri dümdüz bir şekilde “emperyalizm” ile mücadeleye davet etmek, kavram hakkında yeterli bir bilgisi olmayan, gündelik hayatında bunu açıkça hissetmeyen ve fil dişi kulelere tırmanarak manzaraya bakma şansı olmayan sıradan vatandaş için bir “kuru gürültüdür”. İstenildiği kadar yazılıp-çizilsin, salonlarda, köşelerde, meydanlarda haykırılsın, “emperyalizm” ile mücadeleye davet, şeytan ile mücadeleye davet kadar soyut ve karşılıksızdır.

Chantal Mouffe’nin Aşırı Sol için dile getirdiği şu eleştiriye burada yer vermekte fayda vardır:

“İnsanların kanlı canlı tanımlayabileceği hasımlar belirlemektense ‘kapitalizm’ gibi soyut kategoriler kullanırlar ve bu yüzden insanların politik anlamda hareket etmeleri için gerekli olan duygulanımsal boyutu harekete geçirmekte çuvallarlar.[…] Anti-kapitalist retorikleri, çıkarlarını temsil etme iddiasında bulundukları gruplarda yankı uyandırmıyor. İşte bu nedenle daima marjinal konumlara hapsoluyorlar.”       

Oysa, tüm Kemalistlere ilham kaynağı olan Milli Mücadele’nin geniş halk kitlelerinden destek bulması ve başarıya ulaşmasının nedenleri arasında, milletin hayatta kalma dürtüsüne yapılan vurgunun etkisi, çok açık bir misal olarak önümüzde durmaktadır. İşgalci Yunan Ordusu ve Ermeni Çeteleri ete kemiğe bürülüdür. Türk Milleti evinde, tarlasında, sokakta, hayatının her alanında bu rijit tecavüzü adeta bir duvara toslar gibi hissetmiştir. Bu kadar bariz bir motivasyon kaynağına yapılan açık bir direniş ve mücadele çağrısının destek bulması hiç de şaşırtıcı değildir.

Bu açıdan; işsizlik, yoksulluk, terör, kadın cinayetleri, çocuk istismarı, sansür gibi onlarca sorun ile boğuşmakta olan, yani henüz fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz bir çoğunluğa, Kemalist siyasetin motive edici çağrısının, alışıldıktan çok başka ufuklardan seslenmesi gereklidir…

“Hakların Savunulması” Tanıdık, Ancak Yeni Bir Siyaset

“Türk Milliyetçiliği, Türk Ulusunun alın terini yabancıların çıkarlarına karşı korumak demektir.”

Uğur Mumcu

1920’lerin manzarasına bakarken Hakimiyet-i Milliye gazetesinde Kemalistlerin hasımları şu şekilde tanımlanmaktaydı:

En büyük düşman, düşmanların düşmanı ne falan ne de filan millettir; bilakis bu, […] bütün dünyaya hakim olan ‘kapitalizm’ afeti ve onun çocuğu olan ‘emperyalizm’dir.”

21. yüzyılda ise; tarihin seyri ile Kemalizmin temel ilkeleri ve savunuları göz önüne alındığında, Kemalistlerin karşısına genel olarak dört hasım tanımlamak mümkündür: emperyalist, despot, komprador ve ruhban.

Bu dört hasım, küreselleşme ve neo-liberalizm ile birlikte türevlendirilebilecek ve oldukça kompleks bir hal almış olsalar da, dördünün çok zaman üzerinde ittifak ettikleri ortak yönleri, halkları pek çok farklı açıdan sömürmeleridir.

Burada sömürüden kastımız genel olarak bir hak, hatta hakların gaspıdır. Bu dört sömürü odağı, halkların ve insanlığın; özgürlükleri, egemenlikleri, emek ve zenginlikleri ile vicdan ve kanaatlerine saldırmakta; yaşama, geçinme, eğitim, barınma gibi temel hakları gasp etmektedir.

Bugün dünyadaki gelir ve refah adaletsizliği daha önce hiç olmadığı kadar artmış, yoksulluk yaygınlaşmış, kişisel özgürlükler daralırken despotizm had safhaya çıkmış, hükümetler ‘zenginliğin yoksulların aleyhine yeniden dağıtımı aracı’ haline dönüştürülmüş, uluslar her türlü egemenlik haklarından yoksun bırakılırken, yüz milyonlarca güvencesiz işçi, on milyonlarca mülteci yaratılmış ve insanlığın büyük bir kısmı temel hak ve ihtiyaçlarını dahi karşılamaktan aciz hale düşürülmüştür.

ABD’den, Birleşik Krallık’a, Fransa’ya, Rusya’dan, Çin’e, Hindistan’a, Birleşik Arap Emirlikleri’nden, Mısır’a, Güney Afrika’dan, Gana’ya, Arjantin’e, Meksika’ya kadar, gelişmiş-az gelişmiş hiç fark etmeden, tüm dünyada ve yurdumuzda büyük halk kalabalıklarının içerisinde bulunduğu manzara budur.

Bu noktada; Kemalistlere, bir siyasi ideoloji olarak meydana çıkarken temel zeminleri olan Müdafaa-i Hukuk, yani “hakların savunulması” geleneğini ve temel ilkelerden biri olan   “halkçılık” ilkesini yeniden hatırlatmak gerek.

Bugün, yüz yıl önce olduğu şekilde, yurdumuzda açıktan ve fiili bir düşman işgali yoktur. Bu emperyalisti, olağanca açıklığı ile halk kitlelerine izah etmeyi güçleştirmektedir. Yine aynı sebeple despot, komprador ve ruhbanın işbirlikçiliğini gözler önüne sermek zorlaşmaktadır. Haliyle, kestirmeden gidilerek, halkın doğrudan bu dört sömürü odağına karşı mücadeleye çağırılması, karşılıksız kalacaktır.

Ancak, yukarıda bahsettiğimiz manzarada; vatandaşların iliklerine kadar hissettiği hak gaspları ile mücadelenin öncelendiği, ulusçuluğun halkçı bir düzlemde kurgulandığı yeni bir siyasetin başarı şansı olabilecektir.

21. yüzyılda Kemalistlerin, yüz yıldır yürüttükleri şekilde karamsar “laiklik savunusu”, “üniter devlet savunusu”, “milli kültür savunusu” değil; tüm bunların da savunusunu imkanlı kılacak  “hak savunusu” odaklı bir dil ve siyaset geliştirmeye ihtiyacı vardır.

İşsizlik, yoksulluk, gelir adaletsizliği, eğitim, doğa ve çevre, kadın hakları, hayvan hakları, bireysel özgürlükler, hukuksuzluklar, sansür, daralan sosyal devlet, mülteciler gibi yüzyılımızın sorun başlıklarına yönelik programlar ve projeler üretilmesi, Kemalist siyasetin bu alanlarda ümit ve değişim vadeden bir konsept üzerine kurgulanması gereklidir.

Dünyamız yeni bir dönüşüm ve geçiş dönemi içerisindedir. Yirminci yüzyılın sonunda ortaya çıkan kapitalizmin, neo-liberalizmin kesin zaferinin ilan edildiği, tek kutuplu ve küreselleşmiş olarak tabir edilen dünya, kendi enerjisini otuz yıl gibi bir süre içerisinde tüketip, özgül ağırlığıyla bir burgaç yaratarak tarihin derinliklerine doğru ilerlemektedir. Bu durum ve yerine geleceğin belirsizliği, tüm dünyada yeni savunulara imkan yaratmaktadır.

Metropol ülkelerde konumlanmış az sayıdaki büyük sermaye sahibinin ve bunların yerel işbirlikçilerinin dayattığı neo-liberalizm ve küreselleşme politikaları; geçen otuz yılda sosyal demokrasiyi tedavülden kaldırıp, sosyal devleti daraltarak, sanayisizleştirme ve sendikasızlaştırma yoluyla proletarya sınıfını büyük ölçüde sakatlayıp dönüştürerek, özensiz tutumuyla çevre felaketlerine yol açarak, zenginliği çok küçük bir kesimde biriktirip geniş kitleleri yoksulluğa hapsederek ve bu düzeni devam ettirmek için kişisel hak ve özgürlükleri kısıtlayıp, otoriterliği ve despotizmi desteklerken; öğretimi yaygınlaştırarak, teknoloji kullanımını yayarak, haberleşmeyi, bilgiye erişimi ve etkileşimi küresel boyutlara vardırarak bir bakıma kendi muhalefetini de yine kendisi imkanlı kılmıştır.

Bugün ülkemizde de gittikçe merkezi konuma gelen; yüksek öğrenim mezunu, işsiz veya güvencesiz işlerde ya da mesleki becerilerinin dışında bir işte çalışmak zorunda kalan, teknoloji kullanan, bilgiye kolaylıkla erişen, dünya ile sürekli etkileşim halinde bulunan, gelir adaletsizliği, çevre, kadın hakları, hayvan hakları, eğitim, kişisel özgürlükler gibi konularda hassasiyetler geliştiren, mevcut düzenden memnuniyetsiz ve genç bir nesil yükselmektedir.

“İlerici prekarya” olarak niteleyebileceğimiz bu nesil, 2010’lardan itibaren Türkiye’de, Brezilya’da, Yunanistan’da, Fransa’da örneklerine rastlandığı gibi çeşitli kitle hareketleri ile varlığını hissettirmeye de başlamıştır. Yakın gelecekte gelişmiş ve gelişmekte olan tüm dünyadaki eğilimleri belirleyecek ve değişimleri yönlendirecek olan, bu kesimin halihazırda birikmekte olan statik enerjisi olacaktır. Ancak öz farkındalığı zayıftır ve arayış içerisindedir.

Ayrıca, ilerici prekarya sahip olduğu nitelikleri sayesinde, Kemalist savunuları yüz yıl önce halk içerisindeki muhtaplardan daha kolay kavrayabilme yeteneğine de sahiptir. Böylece ilerici prekarya, Kemalist aydınlık ile memnuniyetsiz halk kitleleri arasında, öncü bir rol edinebilir. Yeter ki, Kemalist çağrılar bu kesimin frekansları ile uyumlu hale getirilebilsin.

Burada ise vazife;

  • Kemalizmi yüz yıldır süregelen soyut tartışmalardan kurtarmak,
  • Ulusçuluğu, halkçı bir nitelikle kurgulamak,
  • Mücadele cephesini “hakların savunulması” üzerine kuran bir anlayışı oturtmak,
  • Toplumun öncelikli sorunlarını tespit etmek,
  • Gerçekleşen sömürü ve hak gasplarını topluma izah etmek
  • Ve bunlara ilişkin ümit vaadeden pratikler geliştirmektir.

Bu sayede, geniş halk kitleleri, sömürünün dört odağına -emperyalist, despot, komprador ve ruhbana- karşı mücadele için motive edilebilecektir…

Parti, Bir Interregnum

“Siyasi inisiyatif kullanabilecekleri kanallar olmazsa insanlar toplumsal canlılıklarını ve kamusal meselelere ilgilerini yitirirler: İpleri elinde tutan yozlaşmış odaklara veya halkın yorgun ve dağınık dikkatini cezbetmekte ustalaşmış duygu tacirlerine av olurlar.”

Bertrand Russell

Kemalistlerin kimler olduğu ve nerelerde bulunabileceğini sorsak, sanırım hemen herkesin zihninde ya kendilerine belletildiği şekilde kalıplaşmış birkaç cevap veya havada asılı koca bir soru işareti kalır…

Sahiden bugün Kemalistler nerelerdedir?

İlkin 1950’lerden başlayarak önce ortanın soluna, ardından 1980’lerde sosyal demokrata, 2000’lerde ise liberal demokratlara dönüştürülen yeni Cumhuriyet Halk Partisi’nde mi?

On yılların İşçi Partisi’yken, 2000’lerde ulusalcılığı keşfeden, Rusya ile Çin arasında savrulmalar yaşayan, Dugin kurgusu bir Avrasyacılığın müdavimi Vatan Partisi’nde mi?

Ülkücü kökenini hararetle sahiplenen, merkez-sağ olduğu iddiasındaki İyi Parti’de mi?

Türkiye’nin en büyük sivil toplum örgütü olmasına karşın, kurucu ideallerinden uzaklaşmış, daha ziyade bir obezi andıran, Atatürk baskılı tişört ve rozet mağazacılığı yapmaktan öteye gidemeyen, kitlesel enerjisini yitirmiş Atatürkçü Düşünce Derneği’nde mi?

Cumhuriyet Kadınları Derneği’nde mi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde mi, Türkiye Gençlik Birliği’nde mi, Cumhuriyet Gazetesi’nde mi, Sözcü’de mi, Aydınlık’ta mı, Halk TV, Ulusal Kanal’da mı yoksa sahada veya sanalda yapılanmış irili ufaklı onlarca küçük örgütlenme ve yayında mı?… Yoksa, hepsinde mi?

Türk Halkı aradığında Kemalistleri nerede bulacaktır?!

Antik Yunan filozofu Gorgias’a göre; “Sonsuz bir varlık kendisini sınırlayacak mekanda ve zamanda bulunamaz. Öyleyse hiç bir yerde değildir, hiç bir yerde olmayan şey de yok demektir.”

Benzer bir cümleyi bugün Kemalistler için de söylemek mümkündür. Bugünkü örgütsel dağınıkları ve bulundukları her yerde azınlık konumunda oluşları, Kemalistleri siyaseten yoklarmış gibi gösteriyor.

Oysa, devrimci momenti sağlamak, sözü edilen toplumsal devinimleri başlatmak için, Kemalistlerin evvela ete kemiğe bürünmeleri, bir biçime ve vücuda sahip olmaları gereklidir. Zira, sağlıklı insanlar, sanrıların ve hayaletlerin çağrılarına kulak asmazlar…

Ve onlarca yıldır denenen, ancak görünen odur ki; mevcut dejenere yapıların hiç birisiyle bunların sağlanması mümkün gözükmemektedir. Oysa, yakın gelecekte yaşanacak değişimlere hazır olmak, başarı sağlamak için elzemdir.

Bugün, Kemalistlerin içerisinde bulunduğu durum, bizce Gramsci’nin tabiriyle bir interregnumdur. Yani; eskinin ölmekte olduğu, yeninin henüz doğamadığı bir durum.

Bu nedenle, uzun zamandır Kemalist bir siyasi partinin zorunlu olduğunu anlatmaktayız. Klasik imge ve retorikleri yıkacak, gelenekselleşmiş siyasi çatışmalardan uzak, yıpranmamış, sıkıcılaşmamış, Soğuk Savaş bakiyesi imajdan arınmış, yeni şartlara uygun yeni söylemler ve politikalar üreten, çoğulcu demokrasiyi önce kendi kurumsallığında içselleştirmiş, geçmişle hesaplaşma ve popülist gündemle oyalanan değil, ofansif ve ümit vadeden devrimci bir siyasi parti…

Ayrıca, Kemalist kuramda bulunan boşlukların yarattığı ihtilaflar, Kemalistler arasında sürekli bir bölünmeye ve birbiriyle anlaşamayan küçük hiziplere yol açmaktadır. Çoğulcu demokrasi ile işleyen bir parti disiplini içerisinde yaratılacak tartışma kültürü ve programlaştırılacak çıktılar, bize göre bu kuramsal boşluğu da yavaşça dolduracağı gibi, ihtilaflar, bölünme ve anlaşmazlıkların da ortadan kalkması veya tolere edilebilir düzeylere indirilmesini sağlayacaktır.

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...