Ana Sayfa Dergiden SAĞ POPÜLİZM, VUVUZELA VE JÜRGEN KLOPP

SAĞ POPÜLİZM, VUVUZELA VE JÜRGEN KLOPP

Çağlar Kuzlukluoğlu

İyi bir dinleyici olmaya çalışmanın ötesinde bir müzisyen kimliğim yok ama duyduklarımı ve dinlediklerimi kolay kolay unutan biri değilim. Çok yüzeysel olarak araştırdığım kadarı ile; 2010 Dünya Futbol Şampiyonası’nın “rengi”, birçoğumuza göre katili vuvuzela adlı üflemeli çalgının herhangi bir tonlama ve de ritim işlevi bulunmuyor. Olay tamamen “üfleyen”e bağlı ! Görüntü olarak da son derece basit bir forma sahip olan vuvuzeladan çıkan ses de tıpkı görünümü gibi yavan ve adeta kötü bir korna ya da vızıltıyı andırıyor. Rivayet odur ki, adını zaten Zulu dilindeki “gürültü” anlamı taşıyan Vuvu sözcüğünden alıyor. Yüzyıllar boyunca kabilelerin haberleşmesinde kullanıldığı söylenen ve önceleri yapımında antiloplardan yararlanılan vuvuzela artık plastikten imal ediliyor ve 2009 FIFA Konfederasyon Kupası esnasında çıkardığı gürültüden ötürü futbolcuların serzenişi ile yasaklansa da lobi faaliyetleri ile 2010 Dünya Kupası’nda serbest bırakılmış ve bizi kulaklarımızdaki pasa rahmet okutur hale getirmişti.

Biliriz ve hatırlarız ki futbol sahalarında oynanan oyuna renk katan en önemli unsur seyirci, taraftar ve tüm unsurların yarattığı atmosferdir. Endüstriyelleşen futbolun yarattığı sorunlar bir yana, atmosferi bozan etmenler bırakın statları hayatın içerisindeki futboldan da birçok tutkununu uzaklaştırabilmekte.

1989’da yayınlanan ve siyaset bilimci Francis Fukuyama tarafından kaleme alınan “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı makale insanlığa SSCB’nin yok oluşu ve Doğu Avrupa’da görülen değişimin ardından ekonomik liberalizm ve liberal demokrasiler ile “kanlı tarihin bitişi”ni müjdeliyordu. İnsanlığın kanlı tarihinin yazılmasına neden olan mücadele sona ermiş, çatışma kültürünün devamını süreklileştiren unsurlar yenilgiye uğramıştı. Tarihsel süreç artık bu yeni sayfalarda devam edecekti.

Yazıyı daha da karmaşık hale getirmemek için biraz ileriye sararsak 2001 yılında adeta canlı yayında tüm dünyaya izletilen bir ayin hüviyetindeki New York’ta İkiz Kuleler’e saldırı ve 2015 ‘te Paris’te bir gece kulübüne düzenlenen terör eylemleri açılan yeni sayfayı “sonrasındaki parantezler ile“ pek çabuk yıprattı desek yeridir. Keza İkinci Dünya Savaşı öncesi, ideologları ve uygulayıcıları gayet makul görülen faşizmin, demokrasi kültürüne itirazı olmayan hatta plebisiter demokrasiyi vazgeçilmez sayan yeni kuşakları, Fukuyama’nın bal akan serbest piyasa ve liberal demokrasi ırmaklarından serpileceğini vadettiği “gelecek”te bir anda tarihsel sürecin tam ortasına şok baskınlar yapıp adeta zamanı 1989’dan 60 yıl öncesine sarmıştı.

Popülizm, piyasa ekonomisi hegemonyasında ülkelerin ve bireylerin belki de feodal dönemden itibaren “değişmeyen değişimi” sürecinde akademik camiadan başlayarak gündelik hayata uzanan gündemine yukarıda sözünü ettiğimiz meskun mahal baskını ile girdi. Tıpkı futbol yolu ile tüm kıtalarda iletişim araçları aracılığı sayesinde hayatımıza giren vuvuzela gibi.

Fukuyama’nın harikalar diyarının belki de en güzide kurumlarından biri olmaya aday Avrupa Birliği’nin bir üyesi olan Yunanistan’ın ülke borçlarını ödeme hususunda “müesses nizam”ın kabul ettirmeye alıştırdığı “yapısal düzenlemeler”e karşı çıkma savıyla 2015’te seçim kazanan “radikal sol” SYRIZA’nın kimilerine göre “sol” kimilerine göre “popülizm” tehdidiyle yaydığı endişe popülizmin çıkardığı ilk yüksek desibelli ses olarak hafızalarda yer etti. Belirgin zaman diliminde merkez sağ ya da sosyal demokrat; koalisyon ile kontrollü parlamenter siyasal düzenlerin tesviyesinden geçen hane halkları, artık maziyi bir yana bırakıp “Küresel Finansal Kriz” ve “Arap Baharı” ile değişen sokaklara bakarak gözlerini bu sıradışı sesi çıkaran liderlere ve siyasal oluşumlara çeviriyordu. Özellikle evdeki, masa ve diz üstündeki, cepteki ve hemen her köşedeki ekranlara kilitleniyordu. Önce Brexit, sonra Trump ve ardından ülke ve kıtalar boyu zincirleme değişim tamlaması …

Financial Times ve The Economist gibi ana akım küresel “eskiyen” yeni ahitler sağ-sol demeden özellikle en büyük dokunulmazları olan ekonomik liberalizm ve liberal demokrasiye tehdit olarak addettikleri sağ-sol popülizm arasına herhangi bir çizgi çekmezken sağ popülizm korunmacı ve milliyetçi tonları öne çıkaran dipnotlarla da olsa en baştan beri piyasa merkezli genetiğe göz kırpıyordu. Oysa Federico Finchelstein’ın üzerinde durduğu bir konu olan ırkçılık, kadın düşmanlığı, orantısız otoriterliği içine alan bir “light faşizm” günden güne kendini hissettirir olmuştu. Uzak olmayan tarihte Berlin Duvarı’nın yıkılışı özgür yeni dünyayı sembolize etme görevini üstlenmişti, bu yeni dünyanın nimetlerinin ulaşabileceği en uç noktalara vardırılımış bir emlakçı da yeni inşa edilecek duvarları her şeyi mükemmel kılacak varlıklar olarak kutsallaştırıyordu. Ve ona eşlik etmeye niyetli kimseler, farklı coğrafyalarda etraflarında kayda değer kitleleri bir araya getiriyordu.

Faili meçhul cinayetlerin ve suikastlerin olağanlaştığı ve teknolojik gelişim ile iletişim araçlarının bireysel hayatlarda yaygınlaşması sonucu toplumsal kimliksizleşme ve hafıza kaybı sürecine rağmen müzikleri, tüketim unsurları, sinema eserleri ve popüler kültür öğeleri ile Türkiye’de “özlenen” 90’lar kuşağı; dünyada da benzer bir güdü ile kendine yer edinmiş durumda. Geçmişe olan özlem, tarihin siyasal ve ekonomik akışından bağımsız olarak gün geçtikçe maddi ve manevi açıdan artan mutluluğunu yitirme durumu ile orantılı olarak yükseliyor. Ancak sosyo-ekonomik koşullar bakımından ezici çoğunluktaki yoksul ve orta sınıf bireylerin tam olarak neyi özlediğine dair bir fikrinin olup olmadığı tartışma konusu.

Siyasal tercihlere bakılırsa, Fukuyama’nın 1989’da gözlemlediği dünyanın 60 yıl gerisi ile bağlantı kurmuştuk; ki 1929 Buhranı’na vurgu yapıyoruz, benzer biçimde güvenlik, işsizlik, yoksulluk ve hayat koşulları gibi konuların 2019 itibarı ile de öncelikli olduğunu görebiliyoruz. III.Dünya Savaşı’nın çıkmayacağından neredeyse emin olsak da küresel terör tehdidi ve şiddet gibi endişelerden arınmış neredeyse bir mahalle dahi yok. Sağ popülizmin neferleri ise mevcut ortamda Benjamin Arditi’nin benzetmesi ile “sofraya oturmuş adap bilmeyen ve bağıran sarhoş bir konuk gibi” dikkatleri üzerlerine topluyor. Bu da yetmezmiş gibi zaman zaman sorunları doğru tespit etse de çözüm bir yana yeni sorunlar yaratan iklimiyle kitleleri de sarhoş edebiliyor.

I.Dünya Savaşı’nı ve Faşist Mussolini Dönemi’ni yaşayan düşünür Antonio Gramsci’den esinle eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm döneminde bulunduğumuz söylenebilir. Peki halen düşünmeye yeltenenlerin ve gerçek anlamda bir değişimin hayalini kuranların akademik yazında dahi dile getirilen dayanak noktası nedir?

Hollywood yapımı ve Stalingrad Savunması esnasında yaşananları hikayeleştiren “Kapıdaki Düşman” adlı filmde General Kruşçev ile Propaganda Subayı Danilov arasındaki diyalog geliyor aklıma;

Kruşçev: (Düşmek üzere olan şehirde direnişi daha da güçlendirmek adına diğer subayların bilindik önerilerini aldıktan sonra) Bunların hepsi yapıldı zaten !

Danilov: Onlara umut verin.

Danilov: (Önerisini destekleyen cümlelerin ardından) Halka örnek alıp mücadelelerine ve zafere inanmalarını sağlayacakları örnekler sunmalıyız. Kendi kahramanlarımızı anlatmalıyız.

Kruşçev: Buralarda bir kahraman tanıyor musun?

Danilov: Evet yoldaş, bir tane tanıyorum !

2019 yılı Eylül ayının son günlerinde göreve gelişinin 4.yılında, uzun yıllardır başarıya hasret bir eski dünya futbol devi olan Liverpool’u tekrar özlenen günlerine geri döndürerek hem de bunu diğer bazı büyük takımlar gibi takım ruhundan uzak salt pahalı transfer yapma yöntemini tercih etmeden başararak yılın teknik direktörü ödülünü alan Jürgen Klopp bir yazı kaleme aldı. Yazısının 2018-2019 Şampiyonlar Ligi Yarı Finali 2.Maçı’ndan bahsettiği kısımda şunları söylüyor Alman Teknik Adam:

“Geçen sezon Şampiyonlar Ligi’nde Barcelona’ya 3-0 kaybetmek, akıllara gelecek en kötü sonuçtu. Rövanş maçı için hazırlandığımızda yaptığım takım konuşması çok basitti. Çoğunlukla taktik konuştum. Ama aynı zamanda onlara gerçeği de söyledim: Dünyanın en iyi 2 santrforu olmadan oynamak zorundayız. Dışardakiler bunun pek mümkün olmadığını söylüyor. Dürüst olalım, bu muhtemelen imkansız. Ama bu siz olduğunuz için mi imkansız? Hayır, esas siz olduğunuz için bir şansımız var.

Buna gerçekten inandım. Futbolcu olarak sahip oldukları teknik yeteneklerden ötürü değildi. Bu inancım, insan olarak kim oldukları ve hayatta üstesinden geldikleri şeylerle ilgiliydi.

Ek olarak söylediğim tek şey şuydu: Eğer başarısız olursak, o zaman en güzel şekilde başarısız olalım.

Elbette benim için bunları söylemek çok kolay. Ben, kenar çizgiden bağıran adamım. Oyuncuların bu söylenenleri gerçekten yapabilmesi çok daha zor. Ama o çocuklar ve Anfield’daki 54 bin insan sayesinde imkansızı başardık.

Futbolla ilgili güzel olan şey, hiçbir şeyi yalnız yapamıyor olmanız. İnanın bana hiçbir şeyi.”

Sesi, görüntüsü, kokusu ve üzerimizde hissettirdiği ağırlığı ile Türkiye ve dünyada basit bir fenomenden daha da kötüsü, bir felakete tekabül eden sağ popülizme günümüz bazı düşünce insanlarının işaret ettiği üzere sağ’ı örnek alan bir takım yöntemlerle karşı koyulabileceğini düşünmüyorum. Zira Donald Trump’tan Jair Bolsonaro’ya, Marine Le Pen’den Boris Johnson’a ve diğerlerine hemen hemen tüm sağ popülistlerin yalnızca bir turnusol kağıdı olduklarına inancım tam. Zaten Vladimir Putin ve birkaç istisna dışında kabul görme oranları da 2’de 1 olarak özetlenebilir. Tabiri caizse plastik vuvuzela gibiler ancak çıkardıkları uğultu tüm gezegeni rahatsız eder vaziyette.

Asıl korkunç olan; öznesi insan olan tarihsel süreçte “öznenin nesne haline geldiği” ve piyasa merkezli hegemonyanın yine gelişen teknoloji ile metalaştırdığı yaşam kavramına biçilen değer. Ve sağ popülizmin bunu daha da beter hale getirebileceği ihtimali. Bunun ayırdında olsun ya da olmasın bireylerin ve toplumların yarına dair tükenen umutlarını yeniden yeşertecek örneklere ve kahramanlara ihtiyaç duyuyoruz.

Muhtemeldir ki bu kahraman(lar) bugün kötülük timsali sayılabilecek sözde halkın iradesini temsil eden lider kültleri gibi yukarıdan iplerle sarkıtılmayacak. Aksine Jürgen Klopp’un futbola dair ifade ettiği “hiçbir şeyi yalnız yapamayacağımız” gerçeğinden serpilebilirlerse vücut bulacaklar.

Terry Eagleton’a göre kötülük tam bir kayıtsızlık halidir.

Ve Shakespeare yüzyıllar öncesinden seslenir bu kayıtsızlık haline:

“Sesini değil, sözünü yükseltmeli insan. Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yaşatan.”

Asla yalnız yürümemek umuduyla!

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...