Ana Sayfa Dergiden KIMIZ İÇMEYE KALKTILAR MİDELERİ BOZULDU, GENE RAKIYA DÖNDÜLER

KIMIZ İÇMEYE KALKTILAR MİDELERİ BOZULDU, GENE RAKIYA DÖNDÜLER

Yazıya başlamadan önce başlığın hikayesini aktaralım. Ruşen Sezer’in yayına hazırladığı, Niyazi Berkes’in anılarının anlatıldığı Unutulan Yıllar adlı kitabın önsöz bölümünde olay şu şekilde anlatılmış:
“… Türk aydınının tarih ve kültür sorunları karşısında düştüğü şaşkınlığı anlatırken söylediği ‘kımız içmeye kalktılar; mideleri bozuldu, gene rakıya döndüler.’ (“Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler” , Yön, 1965. Sa. 147.) sözlerinin benzetme sanatının çarpıcı bir örneği olması gerektiğini dolayısıyla da o denli hayıflanmaması gerektiğini kendisine söylediğimde, gülerek bunun sanatla ilgili olmayıp tarihsel bir gerçek olduğunu söylemişti. Meğer Ziya Gökalp, Fuat Köprülü ve daha birkaç Türkçünün, Tatarın birine kımız yaptırıp içtikten sonra ‘Ne berbat şeymiş bu meret’ diye koro halinde kusmalarıymış tarihi gerçek…” (1)
Bahsedilen konuya bakıldığında durumun bugün de az çok benzer olduğu açık. Günümüz Türk milliyetçilerinin bakış açısı da günümüz gerçeğinden hayli uzak. Niyazi Berkes, karşılaştığımız milliyetçilik algılarını şu şekilde sınıflandırmıştır: “
a) Var olmayan bir ulus olma özlemi.
b) Var olan ulusu yok ettirmeme azmine dayanan devrimcilik.
c) Ulusal varoluş yerine kan ya da din birliği gibi ulusdışı bir birlik olma özlemi.
Birincisi Gökalp milliyetçiliği, ikincisi Atatürk milliyetçiliği, üçüncüsü ırkçı ve mukaddesatçı milliyetçiliğidir. Bugünün Türkçülüğü bu üç anlayışın çatışmaları içindedir.” (2)
Aktardığımız olay yukarıdaki milliyetçiliklerden üçüncüsünün bir örneğidir. Milliyetçilik algımız “Türk’ün Orta Asya’dan geldiği” genel kanısına dayandırıldığı için, o coğrafyada yaşayan Türkler bizden daha Türk’müş gibi bir sonuca ulaşılıyor. Dolayısıyla onların yaptığını yapmak gibi bir davranış ortaya çıkıyor ki tıpkı eleştirilen “Batıcılık” kavramı gibi öykünme, özenme söz konusu oluyor. Konuya bu şekilde baktığımızda ise garip bir durum ortaya çıkıyor. Türkler Anadolu’ya geldiklerinde de Anadolu’da farklı topluluk ve kültürler vardı dolayısı ile iletişim, etkileşim ve zamanla da bugünkü sentez meydana geldi. Yukarıda bahsettiğimiz görüş ise işte bu kısmı gözardı etmektedir.
Bu görüşün eleştirel bir diğer yanı da İslam dini ile sentezlenmiş halinin bugün genel olarak kabul görmüş olmasıdır. Millet ve ümmet kavramları normalde birbiriyle çatışması gereken iki kavramdır. Bu durumun Türk milliyetçilerine kabul ettirilmiş olması İslamcıların başarısıdır. Aslında İslam da bir çeşit Arap milliyetçiliğidir ve Türkiye’de sosyal, kültürel ve bazı başka alanlarda dillendirilmeyen bir Arap emperyalizmi söz konusudur. Ancak Türk milliyetçileri bundan rahatsız değillerdir. Milli kimliklerinin önüne dini kimliklerini geçirmişlerdir, bu yüzden Kur’anı Arapça okumakta, ezanı arapça dinlemekte, Arapça ibadet etmekte bir mahsur görmezler. Ancak bunları Türkçe yapmak istediğinizde dinden çıktığınızı düşünürler. Halbuki Mustafa Kemal’in dil konusundaki hassasiyetini şu söyleminde çok net görebilirsiniz: “… kaza ve kader, talih ve tesadüf deyimleri Arapça’dır; Türkleri ilgilendirmez.” (Tabi bu söz; boyun eğiciliğe, kaderciliğe, inşallah-maşallahçılığa ve miskinlik yapanlara karşı da anlamlıdır.) Aslında dilin Türkçeleştirilmesi, Türkleri bugün düştükleri bazı ironik hatta komik durumlardan kurtaracaktır, en azından gördüğü her Arapça yazının kutsal, dua ya da Kur’an’dan alıntı olmadığını, ezanın sadece namaza çağrı olduğunu anlaması bile Türkler açısından önemli gelişmelere yol açacaktır. Bakış açısı ya da algısı değiştiğinde doğal olarak davranışı da buna göre şekillenecektir.
“Osmanlı torunu” olmakla övünen Türk milliyetçilerinin dramı ise; Osmanlı’nın Türklüğü geri planda tutmasından kaynaklı olarak Türk milliyetçiliğinin dağılma döneminde (Ulus bilincine en son Osmanlı Devleti’nin kurucu unsuru olan Türkler varmıştır.) ve Osmanlıcılık/İslamcılık gibi düşüncelerin sonuçsuz kalmasından sonra ortaya çıkmış olmasıdır. Ancak bu konuda da bir eleştirileri yoktur. Şu şekilde de bir ekleme yapmış olalım; haneden dışından yani “kul” durumuda oldukları için torunlukları da söz konusu değildir.
Bu tarz yani ırk, soy, kan, din bağına dayanan bir milliyetçilik algısı günümüzde ilkel kalmıştır, ne bugün için ne de yarın için bir “asr-ı saadet dönemi” de yaratmayacaktır. Toplumsal gelişmenin önündeki en önemli engellerden birini oluşturmaktadır. Bu anlamda tutucu ve gerici kalmaya mahkumdur.
Türk devletinin kurucu felsefesindeki milliyetçilik algısı ise; “ortak dil, tarih ve kültür” üzerine kuruludur. Bu anlamda sıklıkla Mustafa Kemal’in bir kültür devrimi yaptığından da bahsedilir. “Kemalizm, yalnız milliyetçilik değil, yalnız milli kurtuluş ve bağımsızlık değil, aynı zamanda bir millet yaratma, onu tarihe ve dünyaya kabul ettirme, onu kendi kendine kabul ettirme ve nihayet onu gelecekte de yaşayabilecek bir varlık olma temelleri üstüne oturtma işidir. Bunsuz bir Türk milliyetçiliği yalnız gülünç olmakla duramaz; aynı zamanda varlığına kimseyi de inandıramaz.” (3)
Bu anlamda bir milliyetçilik ilericidir. Kemalizmin içinde barındırdığı milliyetçilik hem bir savaş ideolojisidir, hem de ilerleyen zamanlarda bir kalkınma ideolojisi halini almıştır. “Çağdaş bir toplum olmak için önce ulus olmak, uluslaşma aşamasından geçmiş olmak gerekiyordu. Uluslaşma aşaması, çağdaş toplumun temel özelliklerinden olan demokratikliği sağlayabilmek için de bir ön koşuldu.” (4)
“… Kemalist milliyetçilik anlayışının dışa yönelik hedefi, ‘çağdaş uluslar topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi olmak’tır. Sadece siyasal bağımsızlıkla yetinmeyen, ekonomik bağımsızlığı da içeren bir ‘tam bağımsızlık’, bu hedefin ayrılmaz bir parçasıdır.
Kemalist milliyetçiliğin içe yönelik hedefi ise, çağdaş bir ulus yaratmaktır. Bu ulus, ne “ırkçı” ne de “ümmetçi” bir anlayışı yansıtmaktadır.” (5) “Türklerde geleneksel olarak ırk, din, kan, şecere, hatta dil birliği, toplumsal birlik temeli olmamıştır. Türkler bunların hepsinde tekçiliği değil, çokçuluğu kabul ettiklerinden, toplumsal birliklerinin temeli ya zanaat birliği ya da devlet birliği olmuş ve Türk, tarihte en çok bu iki kavramla var olmuştur. Türkler hiçbir zaman teokrasi, aristokrasi, ırkçılık rejimleri kuramamışlardır. Devlet birliği kuramadıkları zamanlar çoğunlukla hayvancılık, çiftçilik, zanaatçılık birimleri ve kardeşlikleri halinde yaşamışlar, devlet kurdukları zaman da ne ırk prensibine ne de kan veya din prensibine yer vermemişlerdir. 18. Yüzyıldan önceki Osmanlı devleti bunun en son örneklerinden biridir.” (6)
Milliyetçiliğin “tutucu, gerici, ilerici, devrimci” olarak konumlandırılmasına ya da hangi şartlar oluştuğunda milliyetçiliğin algısı değiştiğinin üzerinde de kısaca durmakta fayda var. Bu anlamda, neden Kemalist milliyetçiliğin ilerici/devrimci, ırkçı/mukaddesatçı milliyetçiliğin ise tutucu/gerici olarak anlamlandırıldığı daha net şekilde ortaya çıkacaktır.
“Milliyetçilik, aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini karşılayan bir ideolojidir. Toplum içindeki çıkar çatışmalarına alet edildiğinde tutucu, toplumun dışa karşı ortak yararlarını savunmak için kullanıldığında ilericidir. Başka bir deyişle, toplumdaki bir kesimin başka bir kesimi sömürmesini gözden saklamak amacıyla kullanıldığında tutucudur; ama o toplumun başka toplumlar veya başka toplumların içindeki bir kesim tarafından sömürülmesine karşı ilericidir.
İlerici milliyetçilik insancıldır; insanlara acı vermeye değil, onların acılarını dindirmeye yöneliktir. İlerici milliyetçilikte, insanları egemenlik altına almak değil, onları egemenlikten kurtarmak amacı vardır. İlerici milliyetçilik, bütün insanların özgürlüğünü ve tüm toplumların eşitliğini savunur. İlerici milliyetçilik, bölücü değil, birleştiricidir. İlerici milliyetçilik, savaşçı değil barışçıdır; savaşı ancak gerektiğinde, yukarıdaki amaçlar uğruna kabul eder. İşte ilerici milliyetçilik, Kemalist milliyetçiliktir. Bu nitelikleriyle de, çağdaş, evrensel ve kalıcıdır.”
Ancak 2. Dünya Savaşı, sonrasında yaşanan Soğuk Savaş ve 12 eylül darbesi ile birlikte Kemalist milliyetçilik de geri plana itilmiştir. Türkiye’nin belirli aralıklarla yaşadığı kırılmalara ek olarak “Sünni – Türk” bir anlayışın milliyetçilik olarak resmi ideolojide kabul görmesi, farklı mezhep ve etniklerden olan insanların dışlanmasına hatta zaman zaman katledilmesine sebep olmuştur. Benzer anlayış bugün de devam etmektedir. Rejim otoriterleştikçe bazı yanları daha da keskinleşmektedir.
“Milliyetçilik anlayışının anti-Kemalist şekillere girmesi, devletçiliğin başarısızlıklarının başlamasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Çünkü bunların kökleri, devletçiliğin kaldırılamadığı gerilik kaynaklarının toplumda hala yaşamasındadır. Toplumsal devrimler durdurulunca, milliyetçilik ile Batıcılık gene birbirine aykırı iki anlayış olmaya başlamıştır. Tarih tezi ve din-devlet ayrımı meseleleri, Kurtuluş Savaşı ruhundan ayrılarak bu ruhun gerektirdiği anlayıştan yoksun aydınlar ve politikacılar elinde biri ırkçılık veya mukaddesatçılık, diğeri Fransız ‘laicisme’i şekline girmiş, bu iki yanın altındaki ters Batı anlayışı, toplumcu ekonomik kalkınma siyasetinde de aynı ters sonuçlara varmıştır. Nasıl dünya uygarlığında Türk görüşü yerine uydurma Turan harsında Türk anlayışı gelmişse, nasıl ruhani dinlere aykırı Türk geleneği yerine Türk toplumunun din-devlet geleneğiyle ilişiği olmayan uydurma bir ‘layıklık’ ve aydın din adamı görüşü getirilmişse, onun gibi devletçilik siyasetinin yerine de Batı sermaye çıkarları hizmetinde bir yerli sermayedar dinciliğine dönülmüştür.” (7)
Uzun uzadıya anlatmaya çalıştığımız milliyetçilik konusunu yazının başlığı çok güzel özetliyor aslında. Bundan kastımız, ırkçı/mukaddesatçı bir milliyetçilik hem Türklere hem de modern çağa uygun değildir. Dolayısıyla bu “deli gömleğini” Türkiye Cumhuriyeti’ne giydirmek isteyenler büyük bir yanılgı içerisindeler. Devletin gelişmesi ve refah seviyesinin artması için öncelikli olarak toplumsal barışın sağlanması gerekmektedir. Ancak bu tarz sığ bir milliyetçilik anlayışı toplumdaki ayrışmayı derinleştirir ve ileride daha da ciddi sorunlar yaratmaya kaynaklık eder. Bugün yapılması gereken; hiçbir ayrım gözetilmeden vatandaşlık bağını esas alan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine uygun, sosyal ve ekonomik yanları da gözeten modern bir milliyetçilik anlayışı geliştirmektir. Bundan gayrısı “slogan milliyetçiliği”dir.

Deniz YÜCE

KAYNAKÇA:
(1) Niyazi Berkes – Unutulan Yıllar, sf. 17
(2) Niyazi Berkes – Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, sf. 103
(3) Niyazi Berkes – Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, sf. 119
(4) Ahmet Taner Kışlalı – Siyasal Sistemler, sf. 146
(5) Ahmet Taner Kışlalı – Siyasal Sistemler, sf. 146
(6) Niyazi Berkes – Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, sf. 47
(7) Niyazi Berkes – Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, sf. 149

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...