Ana Sayfa Dergiden İSRAİL ULUSAL KİMLİĞİ'NİN İÇERİĞİ VE BU KİMLİĞİN SİYASAL ARENAYA OLAN YANSIMALARI

İSRAİL ULUSAL KİMLİĞİ’NİN İÇERİĞİ VE BU KİMLİĞİN SİYASAL ARENAYA OLAN YANSIMALARI

Ortadoğu’ya ya da genel itibarıyla dünya politikasına ilişkin sorunlar gündeme geldiğinde, özellikle Türkiye’de ve genel itibarıyla Arap Dünyası’nda akla ilk gelen aktör ABD ise, ikincisi de İsrail olmaktadır. “İsrail’in oyunu”, ya da “bunlar hep İsrail’in işi” şeklinde kendisini gösteren galat-ı meşhurları duymayan kalmamıştır. Bu denli gündemde olmasına karşın, bu ülkeye ve topluma ilişkin bilgi seviyesi ise genel itibarıyla çok düşük bir düzeyde kalmaktadır. Hatta Türkiye’de “İsrail” üzerine yapılan ciddi ve objektif çalışmalar da bir elin parmaklarını geçmeyecek denli azdır. İsrail bir devlet olarak güçlü ve ABD ile olan stratejik ilişkisi ekseninde de uluslararası sisteme ya da bölgesel gelişmelere etki eden bir ülke olabilir. Ne var ki, bu ülkenin dış politika anlayışına yön veren toplumsal yapısını da gözden geçirmek elzemdir. Nitekim İsrail ulusal kimliği “din” özelinde ortaklaşan ancak çok ciddi çeşitlilikler arz eden bir içeriğe haizdir.

İsrail bir göçmenler ülkesidir. 1948’den bu yana bağımsız bir devlet olan ve Arap devletleriyle yaptığı savaşlar ertesinde gittikçe büyüyen ülke, yaklaşık 10 milyona yaklaşan bir nüfusa sahiptir. Bugün itibarıyla İsrail’in ülke sınırlarının nerede bittiği belli değildir. Kudüs ve Batı Şeria’ya ilişkin paylaşım mücadelesi bu durumun temel nedenini oluşturmaktadır. Bu ülkeye ilişkin olarak söylenmesi gereken en önemli hususlardan biri, “aaliyah” adı verilen toplu göç hareketliliklerinin İsrail toplumunun oluşumunda ve büyümesinde önemli bir rol sahibi olmasıdır. Özellikle II. Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında, daha sonra da SSCB’nin dağılmasıyla ayyuka çıkan “aaliyah” hareketliliği bugün dahi devam etmektedir. Ne var ki, hızı yavaşlamıştır. Zira İsrail’in yeni yerleşimcileri yerleştirecek toprak ihtiyacı ciddi oranda artmıştır ve ekonomik gelişim hızı da bu göçmenlerin beraberinde getireceği sorunları kaldırmaya pek de yeterli değildir. Zaten İsrail’in son dönemde Filistin topraklarında (özellikle Kudüs ve çevresi ile Batı Şeria) artan bir hızla inşa ettiği yerleşimci kamplarının en temel nedeni, mevcut toprakların ülkeye gelen göçmenleri kaldırmaya yetmemesidir. Ülke ekonomisinin son yıllarda ciddi krizlerle karşı karşıya kalmasının, yükselen işsizlik oranlarının ve yatırım eksikliğinin nedeni de genel itibarıyla göç hareketliliği ile ilişkilidir. “Vaadedilmiş topraklar” mottosu ile dini bir retoriğe sahip olan ve toplum genelinde ciddi bir karşılığı bulunan muhafazakar kesimin taleplerine yaslanan topraksal genişleme anlayışı, İsrail’in kuruluş felsefesi olan “tüm dünya Yahudilerinin evi” mottosu ile birleştiği noktada Tel Aviv’in iç ve dış politikasını daha anlaşılabilir kılmaktadır. İsrail dış politikası çatışmacıdır. Zira ülkenin “dinsel” ve “reel politik” sebeplerle genişlemeye ihtiyacı vardır. Dünyanın çeşitli bölgelerinden “Yahudi olma” ortak paydası üzerinden ülkeye gelen yerleşimcilerin, kültürel, ekonomik ve siyasal nedenlerle birbirleriyle sorun yaşamalarını engellemek, İsrail vatandaşlığını cazip bir yaratı olarak sunabilmek ve ülkenin ekonomik anlamda rahatlamasını sağlayabilmek için genişlemek zorunda olan bir İsrail ile karşı karşıyayız.

Ülke çok çeşitli grupların mozaiği konumundadır. Bu grupların hemen hepsinin de siyasal arenada kendisine yer edinmiş bir temsilcisi bulunmaktadır. Her şeyden önce İsrail nüfusunun en az %20’sinin Arap olduğunu ve Arapların geniş bir siyasal koalisyon ekseninde (120 sandalyeli Meclis’te 13 kişi) Knesset’te temsil edildiklerini söylemek gerekmektedir. İsrailli Araplar, yasal statü ve haklar çerçevesinde ülkede “ikinci sınıf” olarak adlandırabileceğimiz bir konuma sahiptir. Orduda, polis teşkilatında ve yüksek bürokraside yer verilmeyen ve ekonomik anlamda da fırsat eşitliğinden yararlanamadığını söyleyebileceğimiz İsrailli Araplar, bu bağlamda vatandaşı oldukları ülkeye yönelik genel bir memnuniyetsizlik, hatta “nefret” duygusu beslemektedir. İsrail, kendi vatandaşı olan Arapları, Filistin Davası’nın savunucuları ve ülke içerisindeki muhtemel “hainler” olarak değerlendirmektedir.

İkinci sınıf insan olarak değerlendirilen ve genel olarak siyasal hesapların dışında tutulan birer “yabancı” olarak görülen Arapların dışında, İsrail’de iç siyaset genel itibarıyla “güvenlik” odaklı yürütülmektedir. Ekonomik gelişimin devamlılığı, yerleşimcilerin ve ülke sınırlarının güvenliğinin sağlanması ve “dört bir yan düşman” anlayışının bir yansıması olarak İsrail Ordusu’na yapılan yatırım hükümetlerin ve toplumun en çok önem verdiği hususlar olarak görülebilir. Ne var ki, İsrail hükümetlerinin ve genel itibarıyla devletin koruması gereken bir içsel dengenin varlığından söz edilebilir. Bu denge ise dünyanın dört bir yanından ülkeye gelen ve Yahudi olmaları dışında kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasal anlamda birbirlerinden çok farklı gerçekliklere entegre olmuş insanların bir arada tutulması ve ortak “Eretz Israel” hedefine tutunmalarının sağlanmasıdır. Tıpkı ABD gibi, İsrail de bir “göçmenler devletidir”. Bu devlete göç eden ya da “aaliyah” sonucu gelen birçok insan ortak dil olan İbranice’yi dahi bilmemekte ve konuşamamaktaydı ve hala da konuşamayanlar bulunmaktadır. Latin Amerika’dan, ABD ve Kanada’dan, Doğu Avrupa’dan ve eski Sovyet cumhuriyetlerinden, Türkiye’den, İran’dan, Orta Asya’dan, Kuzey Afrika’dan ve hatta Hindistan’dan birçok kişi ya da grup zaman içerisinde İsrail’e göç etmiş ve bu ülkenin vatandaşı olmuştur. Tarihsel gelişim seyirleri, kültürel anlamlandırmaları, yaşam tarzları ve hayata bakış açıları çok farklı olan bu insanların bir arada tutulması ve ortak bir ideale sarılmalarının sağlanması İsrail’in önündeki en büyük problemdir. Bu hususta yaşanan kafa karışıklığı, uzlaşmazlık ve protestoların büyümesinin önüne geçilebilmesi için, İsrail hükümetlerinin kullandığı en önemli araç ise “ortak düşmana karşı mücadele” ve “kutsal İsrail devletinin savunulması” gibi hususlardır. Yani Filistin Meselesi ve Arap Dünyası ile genel olarak İslam Alemi’nin İsrail karşıtlığı, İsrail Devleti tarafından kendi içsel bütünlüğünü konsolide edecek bir “güvenlik aracı” olarak görülmektedir. Bu bağlamda, Filistin Meselesi’nin çözülmemesi ve bölge ülkeleri ile yaşanan sorun, İsrail için bir “beka” sorunu olarak görülebileceği gibi, aynı zamanda ülkenin toplumsal bütünlüğünü sağlayan bir tutanak noktası olarak değerlendirilmelidir.

İsrail’de yaşayan gruplara göz gezdirdiğimizde başlıca dört Yahudi alt grubunun varlığına şahit oluruz. Bu gruplar da genel itibarıyla coğrafi ve kültürel özelliklerine göre sınıflandırılmaktadır. Tabi ki, bu gruplar da kendi içlerinde onlarca alt gruba ayrılmakta ve İsrail toplumu özellikle coğrafi, kültürel ve dinsel cemaatler anlamında ciddi anlamda fraksiyonlara bölünmektedir. Aşkenaziler, İsrail Hükümetleri’nde genel olarak kontrolü elde tutan ve nüfus itibarıyla da en büyük grubu oluşturmaktadır. Aşkenazi grubu genel itibarıyla Doğu Avrupa, Almanya ve Avrupa’nın geri kalan kısımları ile SSCB’nin dağılması sonrası eski Sovyet coğrafyası ve Rusya’dan ülkeye göçen insanlardan oluşmaktadır. Avrupa kültürü ve Slav kimliği ile yakın bağları olan Aşkenaziler, Likud ve Siyonist Birlik (İşçi Partisi) gibi en büyük/etkin partilerde ve İsrail Ordusu’nda kontrolü elde tutmaktadır. Benjamin Netanyahu, Ariel Şaron, Isaac Herzog ve Tzipi Livni gibi önemli isimler bu gruptandır. Aşkenazilerin bu etkinliği, ülke içerisindeki diğer gruplar arasında da eleştirilere neden olmaktadır. Aşkenazilerin ardından ise Mizrahiler gelmektedir. Mizrahiler, Doğu Yahudileri olarak bilinmektedir. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Hindistan, Pakistan ve Kafkasya’dan gelen Yahudiler Mizrahi grubu içerisinde değerlendirilmektedir. Nüfus itibarıyla da Aşkenazilerden sonra gelen Mizrahiler, siyasette pek etkin değildir. Hatta nüfus itibarıyla kendilerinden daha geride olan Sefaradlardan siyasal ve ekonomik anlamda daha etkisiz oldukları dahi söylenebilir. Bunun önemli nedenlerinden biri de eğitim düzeyi ve sosyo ekonomik görünüm itibarıyla Aşkenaziler ve Sefaradların gerisinde olmalarıdır. Sefaradlar ise nüfus itibarıyla üçüncü, siyasal/ekonomik etkinlik anlamında ise ikinci sıradadır. Sefaradlar, 1492 yılında İspanya ve Portekiz’den kovulan ve sonrasında büyük bir bölümü Osmanlı topraklarına göç eden Yahudilerin torunlarıdır. Hatta Türkiye’den İsrail’e göçenler de Sefarad Yahudisi olarak değerlendirilmektedir. Sefaradlar, özellikle Shas ve Agudat Yisrael gibi “dini çizgide” yer alan ancak genel olarak hükümetlerde yer alan partiler ile Likud ve İşçi Partisi içerisinde güçlü bir şekilde temsil edilmektedir. İsrail toplumu içerisinde Arapların hemen üzerinde yer alan ve gerek nüfus, gerekse de siyasal ve ekonomik görünürlük anlamında en geri grup (Arapların ardından) olarak görülen Falaşalar ise Etiyopya ve Sudan bölgesinden İsrail’e kabul edilen “siyahi kökenli Yahudiler” olarak bilinmektedir. İsrail’e oldukça geç bir tarihte kabul edilmeye başlanan bu grup, ülke nüfusunun yaklaşık %2’sini oluşturmakta ve genel olarak İsrail Ordusu’nda görünür olmaktadır.

Görüldüğü üzere, tek tip bir İsrailli’nin varlığından söz etmek mümkün değildir. 10 milyona yaklaşan nüfus içerisinde çok farklı kültürlerden ve coğrafyalardan gelen, hatta fiziksel görünüm itibarıyla da birbirlerinden farklı insanlar yaşamaktadır. “Eretz Israel” bu insanları “ortak bir potada eritmeye” çalışmaktadır. Ne var ki, çok başarılı olduğu da söylenemez. Filistin Meselesi, İsrail’in yekpare bir şekilde hareket etmesini sağlayan en önemli tutanak noktasıdır. Bir “güvenlik” meselesi olan bu husus, birleştirici bir “ortak düşman” imgesi yaratarak varolan toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunlar ile özellikle Yahudi grupları arasındaki “ayrımcılık” ve “rekabet” düşüncelerini geri plana itmektedir. Bu minvalde, İsrailli “ulusal kimliğinin” güçlü olduğunu iddia etmek pek mümkün değildir. Güçlü olmayan bu ulusal kimliği daha güçlü kılana

Yrd. Doç. Dr. Göktürk TÜYSÜZOĞLU

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...