Ana Sayfa Dergiden ATATÜRK’TE ULUSÇULUK VE ULUSAL BAĞIMSIZLIK AŞKI

ATATÜRK’TE ULUSÇULUK VE ULUSAL BAĞIMSIZLIK AŞKI

Otuz yıl önce Türk ulusu büyük Atasını, evren büyük bir adamını, uygarlık dünyası büyük bir devrimciyi kaybetti. Büyük Atanın sonsuzluğa karıştığı tarihte, nüfusumuz şimdikinin, aşağı yukarı, yarısından biraz aşkın; fabrikalarımız, yollarımız, okul ve üniversitelerimiz, şimdikinden çok eksikti; gazetelerimizin sürüm tutarı şimdikiyle karşılaştırılınca oyuncak denecek kadar azdı. Fakat bütün bu saydıklarımızın hepsinden önemli olan bir tek şey şimdikinden on kat, yüz kat güçlü idi: Ulusal ruh ve ulusal bilinç.
O’nun ulusal benliği aşılaması
Atatürk, Ulusal Bağımsızlık Savaşma başladığı 19 mayıs 1919’dan, bu ölümlü dünyaya gözlerini yumduğu 10 kasım 1938 gününe kadar, yaşlısından gencine, okumamışından okumuşuna, kısacası her türden Türk insanına bu ulusal bilinci aşılamak için çaba göstermiş ve bunu da başarmıştı. Bunun için harcadığı çabaları göz önüne seren konuşmalarından rastgele derlediğimiz şu tümceler bunun sadece birkaç kanıtıdır:
“Kırk asırlık Türk yurda yabancı elinde esir kalamaz-”, “Anadolu zaferi tarihte bir ulus tarafından tümüyle benimsenen bir düşüncenin ne kadar güçlü ve ne kadar yürekten bir varlık olduğunun en güzel bir örneği olarak kalacaktır.”, “Büyük şeyleri yalnız büyük uluslar yapar.”, “Bizim ilham kaynağımız doğrudan doğruya büyük Türk ulusunun vicdanı olmuştur, ve her zaman da öyle kalacaktır.”, “ Türk ulusunun son yıllarda gösterdiği üstün başarıların, yaptığı siyasal ve sosyal devrimlerin gerçek sahibi kendisidir.”, “Bir ulus, bir toplum yalnız bir kişinin çabası ve çalışması ile bir adımcık bile atamaz-”, “ Ulusumuzun olağanüstü yetenekleri vardır. Bu yeteneklerin gelişmesi şüphesiz ki parlak sonuçlara ulaştıracaktır.”, “Her şeyi ulusumuz başardı. Ben onun tarafından atanan bir memurum” sözleri, Atatürk’ün, büyük Türk Ulusuna karşı olan inancını ve ulusal bilinci herkeste yerleştirmek ve perçinlemek yolundaki çabalarını açıkça göstermektedir.
Türk Ulusuna inancı
Büyük Zaferden sonra Atatürk şöyle konuşmuştu: Ankara’da, mukaddes topraklarımızı her taraftan sarmış ve fiilen işgal etmiş düşman ordularını bu mukaddes topraklardan atmak imkânından bahsettiğim zaman en şuurlu ve uzak düşünceli oldukları iddia olunan kimseler bütün bu teşebbüslerin paraya bağlı olduğundan bahsettiler ve “Ne kadar paran vardır” veya “Nereden nasıl para bulabilirsin” gibi sualler tevcih ediyorlardı. Benim verdiğim cevap şu idi: “Türk milleti kendi hayatına ve kurtuluşuna müteveccih olduğuna kanaat edeceği teşebbüsleri başarabilecek kadar servete maliktir ve teşebbüsün ciddiyetine kanaati halinde onun gerektirdiği kadar servet kaynağım müteşebbislerin emrine amade kılar”, Bu dediklerim sözden fiile çıkmış gerçekler değil midir?
Atatürk’e yukarıdaki sözleri söylemek ve bağımsızlık savaşma atılmak ve daha sonra köklü toplumsal devrimlere; girişmek gücünü ve cesaretini veren şey, O’nun, Türk Ulusunun ruhunda yaşadığını bildiği ulusal bilinç ve bağımsızlık aşkı ve bu Ulusun kahramanlığına, özverisine, sağduyusuna ve uygarlık özlemine olan sarsılmaz inancı idi.
Ulusal Bağımsızlık Savaşı sırasında da şöyle demişti: Bütün dünyanın uluslarını tanırım ve bu tanışıklığım savaş alanlarında olmuştur, ateş altında olmuştur, ölüm karşısında olmuştur. And içerek temin ederim ki, bizim Ulusumuzun manevi gücü bütün ulusların manevi gücünün çok üstündedir.
Atatürk, mensubu olmakla övündüğü Türk Ulusuna her zaman inandı, Ulusu kendine inandırdı ve en önemlisi, Türk Ulusunu Avrupa emperyalistleri karşısındaki aşağılık kompleksinden kurtarıp, kendi kendisine inandırdı ve memlekette ulusal bilinci yerleştirdi.
İki ayrı anlayış
Atatürk’ten önceki durumumuz ve düşünce yöntemimizle Atatürk devrindeki durumumuzu belirtmek için bazı kişisel anılarımı dile getirmek istiyorum: Birinci Dünya Savaşından bir yıl önce henüz küçük bir çocuk iken, orta Anadolu’nun tren uğrağı olmayan bir kasabasında her gün babamın yanında, başımda kırmızı bir fes, elimdeki zembilimin içinde çarşıdan eve taşıdığım yiyeceklerin arasında, “Amerikan unu”, “Rus külâh şekeri” bulunduğunu ve babamın, ayağıma ayakkabı sırtıma çamaşır ve giyecek yaptırmak için, Fransız köselesi ve patiskası, -öteki kumaşlara kıyasla daha ucuza satılan- Alman kumaşı ve başımı kapamak için de Avusturya fesi aradığını hatırlıyorum. Babam bunları arıyordu, çünkü bunların “Türk” sıfatı ile başlayanı yoktu da ondan. Daha sonraları ortaokul hayatımdan hatırlıyorum: Aramızda, “Almanlar daha medenîdir; yok İngilizler veya Fransızlar daha medenîdir; Fransız köselesinin, İngiliz kumaşının, Rus lastik pabuçlarının üstüne mal yoktur” gibi tartışmalar yapardık. Bizim eski medeniyetimizi eski tekniğimizi, bizim de sağlam mallar yapabileceğimizi düşünemezdik. Bunda özürlüydük. Çünkü bu olanaklar bizim çocuk kafalarımıza aşılanmamıştı; büyük bir aşağılık duygusu içinde öğrenim görmüştük. Türk’lerin büyük tecim ve sanayi teşebbüslerine girişebileceği aklımıza gelmezdi. Çünkü küçük sanayi girişimleri bile Türk olmayanların elindeydi. Anadolu’nun ortasında Kızılırmak üzerine yapılacak 30-40 metrelik bir köprüyü yaptırmak için 3-4 bin kilometre uzaklıktaki Fransızların çağrıldığını görmüştük. Benim yaşımda ve benden daha yaşlı planların hepsinin daha binlerce örneğini bilip yaşadığı bu gibi durumlarla bugünkü durumumuz karşılaştırıldığı zaman, yalnız genel prensiplerde değil, en küçük ayrıntılarda bile eski ve yeni durum arasındaki ayırımın ve her iki anlayış arasındaki uçurumun ne kadar büyük olduğu göz önünde canlanır. Bu küçük ayrıntılara layiklik ve hukuk devrimini, Türk kadınının toplumda lâyık olduğu yeri kanunlar içinde almış olmasını, harf ve şapka devrimlerini, dil devrimini eklediğimiz zaman Atatürk’ün sosyal yapımızda başarmış olduğu büyük devrimin ne kadar köklü olduğu görülür. Bunu görmeyenler veya görmek istemeyenler ya da inkâr edenler eğer hain değillerse, mutlaka kör ya da uyurgezerdirler.
Geriliğin nedeni: Kör bağnazlık
1837 yılında Keçecizâde izzet Molla saraya bir “Islahat lâyihası” (yani reform tasarısı) sunmuştu. Bu tasarı sistemsiz olmakla birlikte o devrin içinde bulunduğu sosyal durumu göstermesi ve ilerici nitelikte olması bakımından üzerinde durulmağa değer, izzet Molla bu tasarıda, -Cevdet Paşanın deyimiyle- “softa güruhunun” gericiliğini dile getirmekte ve onlara cevap vermektedir. Çünkü o sıralarda devlete yeni bir düzen verilmesi söz konusu idi ve softalar “Yakında Mehdî çıkacak, kıyamet kopacak, yeni düzene ne lüzum var” diyerek reformlara karşı çıkıyorlardı, izzet Molla’nın eskimiş dilini bugünkü dile çevirerek bu reform tasarısından şu satırları aktarıyorum:
“…Gelelim Mehdi (yani kıyamete yakın zuhûr edecek kişi)’nin çıkması yakın iken devlete düzen verilemez, diyen adamlara. Onlara şöyle cevap veririz ki Mehdî yarın çıkacak olsa bile biz bugünden hak ve adalete çalışalım ki, beklenen Mehdî bizleri hak ve doğruluk yolunda görüp aferin desin… Mehdî çıkacak diye devlete düzen vermemenin manası yoktur… Sözün kısası, herkese bir düzen verilmedikçe bu eski düzen içinde kim çare düşünürse boş ve çaba kayıbı olduğu açıktır…”
Görülüyor ki Türkiye’de bütün ileri hareketlere karşı olan bugünkü yobaz zihniyet, bundan 137 yıl önce gerçekleştirilmek istenen yeniliklere karşı çıkan aynı yobaz zihniyettir. Bugün Türkiye’de, Türk ulusal bilincine karşı bir savaş açılmıştır. Bu bilinç öldürülmek ve yerine, son 300 yılda İslâm uluslarım sömürgeleştiren ve köleleştiren “ümmet” bilinci konulmak istenmektedir. Bunun nedeni, bir yandan Atatürk’ün savaşarak ve önderlik ederek Ulusumuzu pençesinden kurtardığı emperyalizm ifritinin sinsi çalışmaları, öte yandan bu ifritin sözüm ona “Türk” olan ortaklarıdır. Türklük bilinci bunların çıkarları uğruna kurban edilmek istenmektedir. Oysa Atatürk bu ülkede ulusal ruhu ve ulusal bilinci uyandırmak ve yaşatmak için hemen hemen bütün söylevlerinde ve demeçlerinde “Türk”ten, Türk’ün ululuğundan, Türk’ün bağımsızlığından söz etmiştir.
Batıda bilim ve tekniğin dev adımlarla ilerlediği, buhar makinesi bulunarak dünyanın demir ağlarla örülmeğe başlandığı sıralarda, -yani tarihin akışı içinde çok kısa bir zaman demek olan- 137 yıl önce, İstanbul’un ve tabiatıyle o zamanki Türkiye’nin “irfan” hayatı, yukarıda görüldüğü gibi, “Mehdi çıkacak, düzen gerekli değildir” gibi tartışmalarla uğraşıyordu. O tarihten sonra Tanzimatın, çok daha sonra Meşrutiyetin ilânına karşın o koyu karanlık hiç bir zaman tam aydınlanamadı. Köhnemişi yıkan ve yeni ile birlikte tam aydınlığı getiren Büyük ve Aziz Ata olmuştur. Atatürk Cumhuriyet’in ıo’uncu yıl söylevinde büyük bir heyecanla: Milletimizi çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız diye haykırırken, O’nun ağzından yalnız bir tümce, bir soluk, bir söz değil, sanki somutlaşmış bir inan fışkırıyordu.
Başından sonuna değin
Atatürk 1919’dan başlayarak son nefesine kadar Türk’ü yükseltme ülküsünden ve “Büyük Türk Ulusu”ndan söz etmekten hiç bir zaman geri kalmadı. Ölümünden bir yıl önce 1 kasım 1937’de Türkiye Büyük Millet Meclisindeki açış söylevinde: Büyük davamız, en medenî ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kuramlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılâp yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz demiş ve İdeallerin, Türk gençliğinin dimağında ve Türk milletinin şuurunda daima canlı bir halde tutulması gerekliliğinden söz etmişti.
Şimdiki durum
Bundan üç yıl önce yazdığımız bir yazıda şöyle demiştik: “Bugün herhangi bir Arap memleketinde bir Arap milliyetçisine sorarsanız, size ‘Türkler Arapları asırlar boyunca boyunduruk altında tuttular’ der. Dış görünüşü öyle. Çünkü hemen bütün Arap ülkeleri Osmanlı egemenliği altında idi; siyasal bakımdan bu idareye bağlıydı. Fakat bu bir boyunduruk değildi. Onlar imtiyazlı idiler… Baştan başa bütün bir Araplık ‘Peygamber nesli’ sayılırdı. ‘Arap’ denmez ‘Kavmi necibi Arap’ denilirdi. Bana sorarsanız boyunduruk altında olan ‘Arap’ değil ‘Türk’tü. Yıllarca biz Arap’ın ‘kültür boyunduruğu’ altında yaşadık. Dilimizde, yazımızda, davranışlarımızda, hatta birbirimize selâm veriş tarzımızda Arap’lık hâkimdi. Millet olduğumuzu anlamadık. Hep “ümmet” olduk… Birtakım körpe çocuklarımızı Arap medreselerine kaçırıp Araplaştıran ve sonra da güya bu halka din öğretmek için onları geri getirip Anadolu’muzun dört bir köşesine salıveren insanlarımızın -ırk bakımından yedi kuşak Türk oldukları saptanmış olsa bile- Türk olduklarına inanmam. Bunlar Türk düşmanı, Türk vatanının hainleridir… Artık gözlerimizi açmalıyız. Bir yandan Arap’ın kültür boyunduruğunu öte yandan layik bünyemize yakışmayan kalıntıları söküp atmalıyız. Biz Türk’ler gözlerimizi dört değil sekiz açmazsak, ufuklarımızda dolaşan tehlikeler pek çabuk yaklaşacak ve bir gün ansızın tepemize binecektir.”
Yukarıki satırları yazmış olduğumuz tarihten bu yana üç yıl geçti: Ne çare ki bizler uyanacak yerde, Atatürk’ün Ulusal Kurtuluş Savaşımızda ve daha sonra bizlere aşılamış olduğu ulusal bilinci öldürmek için dolu dizgin bir karanlığa doğru yönelmiş bulunuyoruz. Artık çocuklarımızı Arap medreselerine göndermeğe lüzum kalmadı. Çünkü medreseleri bu aziz Vatan’ın bağrında kurduk. Erkeklerimizle yetinmedik, şimdi de genç kız ve kadınlarımızı yeniden köleleştirmeğe çabalıyoruz.
Ulusal bilincin amacı: Ulusal bağımsızlık
Atatürk ulusal bilincin ayrılmaz parçası ve amacı olan ulusal bağımsızlık üzerinde her zaman kıskançlıkla durmuştur: “Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde esir kalamaz.”, “İstiklâl için evvel ve ahar düşmanla bütün varlığımızla vuruşarak onu mağlûp etmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz” ilkeleriyle Ulusal Bağımsızlık Savaşını yürütmüş zafere ulaştırmıştır.
Atatürk 23 temmuz 1919’da Erzurum Kongresini açarken şöyle demişti :
Şurada acıklı bir gerçek olmak üzere bildireyim ki, yurdumuzda pek çok yabancı parası ve birçok propagandalar dönüyor. Bundaki amaç pek açıktır’. Ulusal hareketi çökertmek, ulusal emelleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni emellerini ve yurdumuzun bazı önemli parçalarını işgal amaçlarını kolaylaştırmaktır. Bununla beraber her devirde, her memlekette ve her zaman ortaya çıktığı gibi, bizde de kalbi ve sinirleri zayıf, anlayışsız insanlarla birlikte vatansız ve aynı zamanda kendi kişisel refah ve çıkarını yurdun ve ulusun zararında arayan alçaklar da vardır. Şark işlerini yöneltmekte ve zayıf noktaları arayıp bulmakta pek usta olan düşmanlarımız yurdumuzda bunu âdeta bir örgüt haline getirmişlerdir. Fakat kutsal varlıklarını kurtarma amacıyle çırpınan bütün Ulus bu büyük savaş yolunda her türlü engelleri herhalde ve kesin olarak kırıp süpürecektir. Bütün bu amaçları elde etmek için kendini adayan çok yüksek Ulusumuzun içinde onun bir üyesi olarak çalışmaktan doğan zevk ve kıvancımı burada şükran ve övünçle arz eylerim.
7 ağustos 1919’da aynı Kongreyi kaparken de şöyle konuşmuştu:
Ulusumuzun kurtuluş umuduyle çırpındığı en heyecanlı bir zamanda özverili sayın Kurulunuz her türlü sıkıntı ve güçlüklere katlanarak burada, Erzurum’da toplandı. Duygulu ve soylu bir ruh ve pek sağlam bir inan ile Yurdumuzun ve Ulusumuzun kurtuluşuna ilişkin, çok önemli kararlar aldı. Özellikle bütün dünyaya karşı Ulusumuzun varlığını ve birliğini gösterdi. Tarih, bu Kongremizi şüphesiz çok az rastlanan büyük bir olay olarak yazacaktır.
Daha Ulusal Bağımsızlık Savaşının ilk kongresinde Atatürk ulusal bağımsızlık aşkını işte böyle dile getirmiş, Türk halkında ulusal bilinci daha o günlerden başlayarak bilemek ve beslemek yolunu böyle tutmuş ve Büyük Zafere böyle ulaşmıştır.
Hainler
Atatürk’ün Erzurum Kongresindeki açış söylevinde yabancı parası ve yabancı propagandasının memlekette döndüğünden ve yurt içinde kendi çıkarları için ulusun zararına çalışan alçak hainlerin bulunduğundan söz açması onun bu nokta üzerinde ne derece önemle durduğunu gösterir. Ne yazık ki onun ölümünden 30 yıl sonra bugün de aynı olay başka görünümler altında bu güzel yurt üzerinde izlenebilmektedir. Özellikle bugün yurdu kaplamış görünen ümmetçilik propagandası başta İstanbul ve Ankara olmak üzere, her yerde eyleme geçmiş, hilâfet isteyenler kutsal ibadet yerlerini siper alarak düşüncelerini açık açık söylemekten çekinmez duruma gelmişler; körpe Türk kızlarını “Kur’an kursu özel üniforması” diyerek Arabistan saraylarının cariyeleri ya da esir pazarlarına götürülüp satılığa çıkarılan zavallı kadın köleleri kılığına sokup şehirden şehire geziler düzenlemek ve bu çocukları sokaklarda bu kılıkla gezdirmek cüretini kendilerinde bulmuşlardır. Bütün bu davranışlar Atatürk’ün Türk Ulusunda uyandırdığı ulusal ruh ve ulusal bilinci öldürmek, onun yerine ümmet bilincini koymak için yapılmaktadır. Ankara camilerinden birinde: “Size sorarlarsa evvelâ Müslümanım, sonra Türküm deyiniz” diyen bir hocaya karşı: “Hoca efendi yanlış söylediniz, önce Türküm demek gerek” diyen milliyetçi bir üniversite öğrencisini cemaatten birkaç kişinin kovalayıp dövmesi, ulusal bilinci yok eden ümmetçilik telkinlerinin cahil halk yığınlarında ne korkunç ve derin izler bıraktığını göstermektedir. Bu yol, yukarıda belirtildiği gibi, sömürgeleşmeğe götüren yoldur.
Atanım öğüdü
Oysa Atatürk her zaman ulusal bağımsızlık üzerinde titizlikle durmuş ve şöyle demiştir: Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine ve millî emellerine düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir. Milletlerarası dünya durumuna göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği ruhî unsurlarla mücehhez olmayan fertlere ve bu gibi fertlerden meydana gelen toplumlar a hayat ve istiklâl yoktur.
Bugün Türk bağımsızlığı üzerinde titizlikle duranlara karşı bazı gerici çevrelerin gösterdiği olumsuz tepki, Atatürk’ün ölümünün 30’uncu yıldönümünde milliyetçi aydınlar için en acı bir gözlemdir. Fakat her ne olursa olsun, ulusçuluğa karşı çıkan bu çağ dışı gericilik kökünden kazınacak ve Atanın özlediği gibi, Türk Ulusu “bağımsız olarak ileriye, daima ileriye” gidecektir: Bu, kimsenin karşı koyamayacağı tarihsel bir gerekircilik (determinizm) sürecidir.

HIFZI VELDET VELÎDEDEOĞLU
Türk Dili Dergisi, S. 206, Kasım 1968.

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...