Ana Sayfa Dergiden Devletçilik, Anti-Emperyalizm ve Avrasyacılık

Devletçilik, Anti-Emperyalizm ve Avrasyacılık

Düne kadar devletçilik konusu güncelden ziyade cumhuriyet dönemi açısından konuşulup tartışılıyordu. Cumhuriyet döneminde açılan fabrikalar, yapılan demiryolları vs bu politikanın temeline yerleştirilmişti. Kuşkusuz o dönem için bunlar çok önemli hamleler, amacım bunları küçümsemek ya da önemsiz gibi göstermek değil. Ancak yüz yıl sonra geldiğimiz noktada devletçilik konusunda sadece cumhuriyet döneminde yapılanlarla avunuyor olmak da ilerici hatta devrimci olduğunu iddia eden bir görüş açısından dikkat edilmesi gereken bir noktadır.

Tam da biz bu sayıyı hazırlarken CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet Gazetesi’nde “Yeni Devletçilik: Güçlü Sosyal Devlet” başlıklı bir yazısı yayınlandı.[1] Yazının giriş kısmında birkaç noktaya değinmekte fayda görüyorum. Öncelikli olarak konuyla ilgili Anlık Dergisi’nin ekonomi konulu 5. sayısında (Aralık 2017 – Ocak 2018) “Lozan, Milli İktisat ve Kapitalizm” başlıklı kısa bir yazı kaleme almıştım.[2] Bu vesileyle o yazıda eksik kaldığını gördüğüm noktaları tamamlayıp bazı noktaları açmaya çalışarak Kemal Kılıçdaroğlu’nun yazısının girişinde katılmadığım noktalara da değinmiş olacağım.

Yaygın kanı 1923-1930 arası dönemin liberal olduğu yönündedir. Yazımda ben de bu döneme liberal derken bazı açıklamalar yapmıştım 1923-1930 ve 1930-1939 dönemlerindeki farklı uygulamaları gerekçeleriyle açıklarken… Altını doldurduğum şekilde baktığımızda aslında Kılıçdaroğlu’nun bakış açısıyla farklı olduğu görülecektir. Korkut Boratav, o dönem için tam liberal denemeyeceğini ama kısaca belirtmek için kendisinin de liberal diyeceğini belirtmiştir Türkiye’de Devletçilik kitabında. (Bunu belirtmemem yüzeysel olarak bakıldığında önceki yazımın eksikliğidir). Kastettiğimiz altını dolduruş şekline dikkat edilmediği için Boratav’ı kaynak göstererek döneme liberal diyenler de fazladır. Bu noktaya İlter Ertuğrul, Cumhuriyet Kurulurken Devletçiliğin Ayak İzleri kitabında değinmiş ve eleştirmiştir. Birinci el kaynaklara ulaşmadan aktarımcılık yapıldığını söylemiş ve bunun sağlıklı bir bilimsel yöntem olmadığını savunmuştur.

Bunun yanında 23-39 arası dönem politikasının bir bütün olduğu ancak benim de yazımda birtakım alıntılara başvurarak belirttiğim gibi dönemin koşullarından dolayı uygulanmaya geçilemediği noktası üzerinde durulur. Yani başından beri uygulanmak istenen politika aslında budur. Ancak özellikle Lozan’dan kaynaklı olarak tam olarak uygulanamamıştır. (Ek bilgi olması açısından, İzmir İktisat Kongresi yapılması kararı Lozan süreci kesilmeden önce alınmıştır). Ayrıca Türkiye’nin Sovyetlerden sonra planlamacılığa yönelmediği, planlama konusunda Sovyetlerden destek alındığı görüşü de belirtilmiştir. Bir noktayı daha netleştirmek açısından da şunu söyleyelim, kilit nokta 1929 buhranı gibi görünse de Türkiye açısından ıskalanmaması gereken bir diğer nokta aynı yıl Osmanlı borçlarının ödenmeye başlanacak olmasıdır. Yani bu borçların ödenmesi her durumda Türkiye’nin ekonomisinde sıkıntılara yol açacaktı. Konuyla ilgili Serdar Şahinkaya’nın Cumhuriyet İktisadında Makas Değişimi ve Bilsay Kuruç’un Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler ve Türkiye adlı çalışmalarına bakılabilir. Deniz Yıldırım, İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi başlıklı yazısında:[3]

“Bildirgede halkçılık yok, devletçilik ya da kamuculuk yok, laiklik yok. CHP bunları, yani kendi tarihsel birikimini bugünün şartlarına göre sentezleyerek, uyarlayarak mı ilerleyecek, yoksa bunları yok sayarak ittifaklarına göre mi kendi dilini, programını, sözcüklerini seçecek?” Dolayısıyla birçok farklı noktada sorgulanacak bir yazı…

            Kemal Kılıçdaroğlu’nun yazısıyla birlikte kavramların önemini bir kez daha kavramış oluyoruz. Daha önce bu konuda bazı şeyler söylemiş ve yazmıştım. Hatta bir toplantıda “Her şeyi kavramsal olarak açıklamak zorunda mısınız?” diye bir soruyla bile karşılaştım. Düşünüşteki temel eksikliklerimizden birisi de bu bana kalırsa. Hâlbuki her düşünüş belli oranda kavramsallık içerir. Ancak biz böyle bir tarzı huy edinmediğimiz ve sürekli “halka inmek” istediğimiz için bunu yeterince önemsemiyoruz. Bu sefer ortaya, aynı anlamdaymış gibi birbirinin yerine kullanılan kavramlar dizisi çıkıyor. Liberalizm-kapitalizm-emperyalizm ya da sol-sosyalizm-komünizm hatta Anarşizm gibi. Olay bu noktaya geldikten sonra kendi hayali kurgumuz içerisinde kalıyoruz.

            Güncel olması bakımından son zamanlarda dış politikada kullanılan “anti-emperyalizm” kavramı da böyle. Türkiye’de ulusalcı kanadın bir kısmı bu kavramı “anti-emperyalizm”=”anti-Amerikanizm” hatta abartıp “batı karşıtlığı” şeklinde ortaya koyuyor. Hâlbuki öncelikli olarak emperyalizm kavramı araştırılıp niteliği ortaya konsa böyle bir indirgemeciliğin yanlışlığı da ortaya çıkacaktır. Özellikle Amerikan karşıtlığının yükseldiği dönemlerde bu tarz bir tavır toplumun hoşuna gider, size de prim kazandırır.  Bizim açımızdan önemli olan ise; anti-emperyalizm söylemleriyle Avrasyacı politikaların meşrulaştırmaya çalışılmasıdır. Burada bir noktaya yine değinmek gerekiyor ki bunu yapanların Avrasyacılık konusunda da yine farklı hatta belli noktalarda yanlış algılamaları söz konusudur.

            S-400’lerin alımı söz konusu olduğunda konuyla ilgili eleştirilerimizi sıralarken bunun Türk-Rus ve Türk-Amerikan ilişkileri çerçevesinde ele alınması gerektiğini ifade etmiştik. S-400’ün teknik kısmının ya da ne kadar etkili bir hava savunma sitemi olup olmadığı zaten tartışma konumuz değildi. O dönem eleştiri yapanlar için toptan “NATOcu” sıfatı kullanıldı. Avrasyacılık çalışan biri olarak o dönem tepkimi “Rusya ve Avrasyacılık çalışanların çalışma alanlarının ırzına geçtiler” diyerek dile getirmiştim. Konuyla ilgili görüş belirteceklerin en azından A. Dugin’in Avrasyacılık yaklaşımını bilmeleri gerekmektedir. Üzerinde durduğumuz en az ABD kadar Rusya’nın da Türkiye açısından bir tehdit unsuru olduğuydu. Suriye meselesinin getirdiği son durum olarak Rusya-İran ittifakını da göz önüne aldığımızda Türkiye’nin kuzeyden güneye (Karadeniz’den Akdeniz’e) Rusya ile çevrilmiştir.

Bu açıdan bakıldığında; Türkiye açısından öncelikli tehdit içeren ülke hangisidir?

Bu soru öncelikli olarak cevaplanmayı beklemektedir. Dolayısıyla S-400’ün Rusya’ya karşı kullanılıp kullanılamayacağı, mevcut sistemimize entegre edip edemeyeceğimiz vs gibi birçok tartışma hala sürmektedir. O dönem için şunu da hatırlatalım, olay “Nato’dan çıkalım!”a kadar varmış ve Batı’nın emperyalist olduğu sürekli vurgulanarak Doğu’ya yani Avrasya’ya dönmemiz gerektiği yoğun olarak dillendirilmişti.

Geçtiğimiz günlerde konu yine gündeme geldiğinde Türkiye S-400’leri başka bir ülkeye satabileceğini söylediğinde Rusya bunun gerçekleştirilemeyeceğini açıklamıştı. Biliyorsunuz bu sistem hala kurulamadı. Ayrıca parasını ödediğimiz F-35’leri de Amerika’dan hala alamadık. Daha sonra Amerika bu uçaklara el koydu. Konjonktürel ve pragmatik bir tavır olarak takınılan tutum iki ülkeyle aramızdaki dengeye dayalı ilişkide kantarın topuzunu kaçırmamamıza sebep oldu.

Öncelikli olarak Dugin’in Rus Jeopolitiği kitabının ilk baskısında Türkiye aleyhine olumsuz ifadeler yer alan bölümler sonraki baskılarda değiştirilmişti. En başta  Türkiye zaten Avrasya içinde görülmemişti. Toplum ve Ütopya’da “İnsanlığın Ön Cephesi Avrasya” kitabının incelemesini yapmıştım.[4] Şu an uzun uzun bu konuya girmeyeceksem de kitabın sonuç bölümünden birkaç alıntı yapacağım demek istediklerimin anlaşılabilmesi için.

“Avrasyacılık, tek kutuplu küreselleşmenin karşıtı olan eğilimleri ve akımları içine alan ve aynı zamanda olumlu ve yaratıcı bir şekilde ifade edilen bir projedir. Yani Avrasyacılık kendisini, tek kutuplu küreselleşmenin eleştirilmesiyle ve reddedilmesiyle sınırlanmadan, tek kutuplu küreselleşmeyle rekabet edebilen ve aynı derecede temellendirilmiş olan çok kutuplu küreselleşme projesini ileri sürüyor.

Avrasyacılık, merkez-çevre modeli esasında kurulan dünya yapısını reddeder ve onun yerine, yarı özerk ve göreceli olarak birbirine açık olan “büyük bölgenin” takımyıldızı olarak gözükecek gezegeni teklif eder. Bu “büyük bölgeler”, milli devletler değil, “demokratik imparatorluklar”a benzeyen ama kıta federasyonları olarak organize edilen devletler blokudur. Bu arada milli devletler de belirli bir derecede iç özelliklerini koruyacaklardır. Böylece her bir “kıta federasyonu”, etnik, kültürel, dini ve idari birimlerin karmaşık sistemlerini içeren çok kutuplu bir sistemi oluşturacaktır.

En geniş anlamda Avrasyacılık, 21. yüzyılın alternatif küreselleşmesini savunmaktır ve bu anlamda “çok kutuplu dünya”nın karşılığı olan bir kavram olarak da kabul edilebilir.”

Alıntının da net anlaşılması için birkaç cümle ile söylemek istediklerimi belirteyim. Küreselleşme karşıtı olsa da kendisi de bir küreselleşme amacı güdüyor. Eski “Çarlık-Sovyet” bölgesi üzerindeki nüfuzunu koruyup artırmayı amaçlıyor ve bu nokta eşit egemen devletler birlikteliği değil, merkezinde Rusya’nın olduğu bir imparatorluk ideolojisi olarak kurgulanıyor. Dolayısıyla karşı olduğu düşünceden pek de farkı yok.

Türkiye ise geçmiş dönemlerde Orta Asya Türk Devletleri’ne abilik yaptığı yani merkezde olduğu bir Avrasyacılık yorumu geliştirmeye çalıştı ancak duygusal olmaktan ileri geçemeyecek bir girişim olarak kaldı. Çünkü bu devletler artık yeni bir abi istemiyorlar. Benzer açıdan bazı kesimler bunu bir çeşit Turan ülküsünün gerçekleşme aracı olarak gördüler ama bölge ülkelerinin bizden daha fazla Rusya ile ortaklıkları var. Yani Türkiye’nin sürekli “soydaş” vurgusu yapıp sahiplendiği hatta “Orta Asya’dan geldik” söylemleri önemli ölçüde bu çabanın ürünü olarak günümüzde karşımıza çıkıyor.

Bu açıdan bakıldığında “batı karşıtlığına” kadar varan söylemler Avrasyacıların söylemleriyle paralellik gösteriyor. Ayrıca Dugin Avrasyacılığının milliyetçi-muhafazakâr (hatta belli oranda aşırı sağ) bir ideoloji olduğunu belirtelim. Bu özelliğiyle de Türkiye’deki milliyetçilerin söylemleriyle önemli oranda ortaklaşıyor. Dolayısıyla önümüze çıkan tablo Türkiye’nin iç siyasetindeki milliyetçi-muhafazakâr-ulusalcı ittifakının büyük ve bölgesel bir versiyonuna çıkıyor. Yani bugün “Milli Diktatörlük” talep edenlerin, Turan hayaliyle yanıp tutuşanların ve Osmanlı Milleti tarzı bölgesel yayılmacı bir kurgu yapmayı hedefleyenlerin durumu beni şaşırtmıyor. Ancak Türkiye’nin ilerici kesimleri yani Mustafa Kemal ve mirasının temsilcisi olduğunu ilan edenlerin bu konuyu doğru anlaması ilk adımda aşırı önem taşıyor.

Geçtiğimiz yıl Dugin’in bir kitabı daha çıktı. Dünya Adasında Son Savaş… Okuyanlar açısından önsözde Türkiye’yi ilgilendiren birkaç dikkat çekici nokta var.

“İslam, Çin, Rus veya Hint kültürlerinin her biri, Batı bireyciliğinden, turbo-kapitalizmden, LGBT örgütlerinin ilerleyişinden ve radikal seküler-ateist değerler sisteminden keskin bir şekilde farklı ve kendine hastır. Bu da çok kutuplu dünyanın bağlamıdır.” (s.16)

“Şimdi geriye, Türkiye’nin bu çok kutuplu dünyadaki yerinin neresi olduğunu öğrenmek kalıyor. Bu soru açıktır. Türkiye bir taraftan bir NATO üyesi ve Batı’nın stratejik yapısının bir parçası olarak kalmaya devam etmektedir. Bu, Soğuk Savaş ile iki kutuplu dünyanın müesses nizamıdır. Ancak bu vaziyetin gerçekliği her geçen gün azalmaktadır, çünkü modern Rusya, Türkiye’ye karşı neredeyse hiçbir tehdit oluşturmamaktadır. Buna karşı; ABD, Recep Tayyip Erdoğan’ın politikasında görülen Türk hakimiyetinin güçlenmesine yönelik çabalardan memnun değildir. Dahası, Türk toplumu, küresel liberal ideoloji ile İslami değerleri arasındaki ihtilafı her geçen gün daha derinden hissetmektedir. Buradan da Türkiye’nin çok kutuplu dünya taraftarlarının yanında yer alması gerektiği sonucu çıkmaktadır.”(s.17)

Zannediyorum önce bahsettiğim ulusalcı-Avrasyacı bakışın nereden nasıl geldiğini bu alıntılarda görmek mümkün. Yani Türkiye’ye Rus bir stratejist gözüyle bakıyorlar ve bunu “yerli-milli-anti emperyalist” olarak pazarlamaya çalışıyorlar. Neden Batı karşıtı oldukları, LGBT’ye karşı çıktıkları, İstanbul Sözleşmesi aleyhine propaganda yaptıkları yeterince açık değil mi?

Bununla birlikte ele ayağa düşmüş bir kavram da jeopolitiktir. Türkiye bir kısım aydın ve entelektüel dışında bu konuda konuşanların çoğu emekli asker. Bahsettiğimiz entelektüellerin bir kısmı da konudan çok anlamasa da popüler olduğu için konuşmaya çalışıyor. Biz, ilkokuldan beri coğrafya derslerinde Türkiye’nin önemli özelliklerini sayarken “jeopolitik konumu”nu öğrendik. Yani konunun öneminin hep fakındaydık hatta son 15 yıla kadar da Türkiye güçlü, caydırıcılığı yüksek, kuvvet kullanmadan istediğini alabilen bir ülkeydi. Ancak tüm politikalar ne zaman sadece jeopolitiğe indirgendi, dış politikadan başlayarak iktidarın diğer politikaları da zamanla iflas etmeye başladı. Türkiye’nin caydırıcılığı ve inandırıcılığı ciddi zarar gördü. Demek istediğim “jeopolitik önemsizdir, gereksizdir, bilmesek de olur” tarzı şeyler değil ancak siyaseten hatta özellikle iç siyasette her konunun “jeopolitik saplantı” şeklinde ele alması ülkenin çok önemli gündem konuları söz konusunda muhalefet etmeyi ve siyaset yapmayı engelledi. Bu saplantılı bakış iktidar açısından mezhepçi, yayılmacı, komşularının iç işlerine karışan, egemenlik hakkına ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeyen hatta bir başka ülkenin iktidarını devirmeye çalışmaya kadar vardı. Ancak Ege Adalarının silahlandırılmasına sessiz kalındı, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz konusunda, özellikle geçtiğimiz günlerde “tartışmalı bölgelerde ortak çalışmalar yapılsın” denerek Oruç Reis’in arama tarama faaliyeti askıya alındı. Bazı uzmanlar “Türk tezinin tartışmaya açıldığını” ifade etmişlerdi. Ancak tüm Türkiye, dış politika ve bahsettiğimiz jeopolitik tutumlarda iç siyasetteki birçok sorun ve tartışmayı bu gerekçelerle ertelemişti. Dikkat çekmek istediğim nokta buydu.

Söylediklerimi somutlaştırmak adına Yavuz Alogan’ın “Stratejik Düşünce Tuzağı”[5] başlıklı yazısından bir alıntı yapmak istiyorum:

“Coğrafya elbette bir kaderdir. Hatta devrimini yapmış, sosyalizme geçiş sürecindeki ülkeler için de öyledir. Mesela Lev Troçki, 1939’da yazdığı bir makalede “etki alanları” terimini kullanmış, 1917 sonrasındaki jeopolitik durumla ilgili örnek verirken, “Devrimci yayılma hatları Çarlığın yayılma hatlarıyla aynı idi; çünkü devrim coğrafi koşulları değiştirmez,” demiştir.

Ancak coğrafyanın bir kader olduğu ve her ülkeye belirli bir politika dayattığı görüşünden hareketle her türlü siyasî faaliyeti coğrafi politikanın keşfine indirgediğiniz zaman, halktan yana hiçbir siyasî program, talep, görüş oluşturamaz ve herhangi bir eylem hattı belirleyemezsiniz. Hatta muhalefet edemezsiniz. Özellikle kriz zamanlarında siyasî pusulasını Devlet’in jeopolitik çıkarlarına ayarlayan siyasî hareketler, mevcut siyasî iktidara yönelik her türlü muhalefeti ülkenin yüksek stratejik çıkarlarına göre değerlendirmek gibi bir açmazın içine düşerler. Kendi hükümetlerini ya alkışlarlar ya da ona yol göstermeye, akıl öğretmeye çalışırlar fakat muhalefet edemezler. Böylece, söz gelimi ABD’nin baskı yaptığı İran’da Molla hükümetini destekler, halkın özgürlük mücadelesini “sırası mı şimdi” diye görmezden gelirler.”

“Devletin bekâsı” ile bağlantısını çok rahat kurabilirsiniz. Anti-emperyalizm, Avrasyacılık ve jeopolitik kavramlarını bir de bu açıdan değerlendirmekte fayda var.


[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kemal-kilicdaroglu-yazdi-yeni-devletcilik-guclu-sosyal-devlet-1752442

[2] https://anlikdergisi.com/lozan-milli-iktisat-ve-kapitalizm/

[3] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/deniz-yildirim/ikinci-yuzyila-cagri-beyannamesi-1754653

[4] http://www.toplumveutopya.com/insanligin-on-cephesi-avrasya-kitap-incelemesi-deniz-yuce/

[5] https://www.veryansintv.com/jeostratejik-dusunce-tuzagi

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...