Ana Sayfa Dergiden “Hangi Devletçilik”?: Devletçilik Tartışmalarında Yöntem Sorunu

“Hangi Devletçilik”?: Devletçilik Tartışmalarında Yöntem Sorunu

            Yazının başlığını okuyanların bir bölümü “kaç tane var ki?” serzenişiyle “Hangi?” sorusuna tepki duyacak. Ancak tarihsel tartışmaları ve süreçleri yakından inceleme fırsatına sahip olan ve meseleye çok daha derinlikli bakan Attila İlhan gibi ustaların analiz yöntemlerinden feyzalarak Kemalizmin devletçilik ilkesine dair tek yanlı okumanın mümkün olmadığını iddia edeceğiz.

            Türkiye’de devletçiliğe dair akademik camia da dahil olmak üzere oldukça kısır tartışmaların yaşandığını görmek mümkün. Bu kısırlığı yaratan en önemli husus 1923-1938 arasında uygulanan ekonomi politikalarının tek bir hat üzerine kurulu olduğu ve Mustafa Kemal’in zihnindeki tüm ekonomik idealleri uygulamaya geçirebildiği ve bu sebeple bütünlüklü bir iktisadi model ürettiğine dair olan görüşlerdir. Ayrıca bu modelin dünyadaki herhangi bir şeye hiç benzemediği, başka bir deyişle gökten zembille indiğine dair sahip olunan inanç da devletçilik tartışmalarını büyük ölçüde gerilemektedir. Bu yazı konunun içeriğinde ilerlemekten ziyade yeni soruları gündeme getirerek devletçilik meselesine o gün ve bugün nasıl bakılması gerektiğine dair kararı okuyucuya bırakan bir yöntem önerisi sunacaktır.

            Öncelikle ezberleri gözden geçirelim.

Devletçilik uygulamalarına dair en yaygın iddialardan biri dönemin iktisadi uygulamalarının pür bir rasyonalite ve program üzerine kurulu olduğu varsayımıdır.

İkinci iddia, Kemalizmin ekonomi modelinin mevcut olan her ideolojiden bağımsız olduğuna dair iddiadır.

Üçüncü iddia ise tıpkı diğer evrensel iktisadi modeller gibi Kemalizmin de evrensel bir model ürettiği ve 1923’ten itibaren bunun sürekliliğinin sağlandığına dair iddiadır. 

Tüm bu iddiaları yanıtlamaya çalışırken oturduğumuz yerden ürettiğimize inanılan kişisel kanaatlere değil tarihsel verilere dayanacağız.

Kemalizmin iktisadi bir model üretme çabası, ulusal kurtuluş savaşları gibi 20. yüzyıl başında oldukça yeni olan bir direnme biçiminin sonucunda ortaya çıkmıştır. Yeni kurulmak istenen iktisadi modelin kapitalizm ve sosyalizmden bağımsız olması fikrinin arka planında kapitalizmi ve sosyalizmi temsil eden devletlerin boyunduruğu altına girmeme fikrinin etkili olduğunu görmek gerekmektedir. Buradaki “bağımsızlık” fikrini pür ve formel bir bağımsızlık olarak ele almak eksik ve hatalı olacaktır.

Zira Kemalizmin ekonomi modelini kurarken kapitalizm ve sosyalizm dışında sıfırdan, daha önce kimsenin aklına gelmeyen bir model ürettiğine dair bir fikir konunun demgogu değil uzmanı olan Bilsay Kuruç, Korkut Boratav, Serdar Şahinkaya ve İlter Ertuğrul gibi önemli isimlerin temel metinlerinde de rahatlıkla görülecektir.

Kemalizmin iktisadi modelinin köksüzlüğü üzerine kurulu bu iddianın Alman “milli iktisadı” başta olmak üzere Batı’daki temel iktisadi yönelimlerini ve Sovyet ekonomisinin “planlamaya” dayalı modelini tamamen görmezden geldiği ifade edilebilir. Özellikle de Alman “milli iktisat” modeli, İttihat Terakki’den Kemalizmin kuruluş sürecine kadar en yoğun etki gösteren kavram olarak karşımıza çıkacaktır. Zafer Toprak’ın kült eseri “Türkiye’de Milli İktisat” çalışmasını okuyanlar bu meselenin detaylarına daha fazla hakim olacaktır.

Kabaca açıklamak gerekirse, İngiltere ve Fransa egemenliğinde devam eden Avrupa sistemine Almanya’nın yeni bir oyuncu olarak dahil olduğu 1871’den itibaren Batı’dan yediği baskıya karşılık hızla sanayileşmeye çalışan yeni Alman devletinde kapitalizmin ve burjuvazi sınıfının yokluğu,  bu eksikliğin devlet eliyle giderilmesi ihtiyacını ortaya çıkarmış ve Batı Avrupa’da aşağıdan meydana gelen bu gelişme Almanya’da yukarıdan devlet eliyle sağlanmaya çalışılmıştır. Aynı şekilde İttihat ve Terakki döneminde artık yarı-sömürge olmuş bir Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu için Alman modelinin örnek teşkil ettiği görülecektir. Osmanlı’nın son döneminde uygulanan “milli iktisat” modelinin temel bileşeni “milli burjuvazi”dir. Devletin kendi eliyle girişimci yaratması fikri İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’e miras olarak kalmıştır.

1923 Türkiye (İzmir) İktisat Kongresi’nin kararlarından biri de milli bir girişimci sınıfın ortaya çıkmasına yöneliktir. Cumhuriyetin aldığı bu düşünsel mirasın uygulama süreci bekleneni verebilmiş değildir. Konunun önde gelen uzmanlarından Gülten Kazgan’ın Türkiye ekonomisinin tarihi üzerine yazdığı metinlere bakıldığı zaman Kazgan çok önemli bir eksikliğe dikkat çekmektedir. Bu eksiklik de Cumhuriyeti kuran kadronun en zayıf yanının ekonomi bilgisi olduğu gerçeğidir. 1923’teki kongreye bakıldığı zaman dönemin İktisat Vekili Mahmut Esat Bozkurt, Kongre Başkanı da Kazım Karabekir’dir. Ekonomi alanında uzmanlaşmamış bir kadronun eldeki imkanlarla çizebildiği tek yol, ilk etapta geçmişten kalan mirası geliştirip ekonominin “bağımsız” bir niteliğe sahip olmasını sağlamaktadır.

Burada kritik olan nokta ekonominin “bağımsız” olmasıdır. Balta Limanı Anlaşması ile başlayıp, Muharrem Kararnamesi ve Düyun-u Umumiye’nin kurulmasıyla devam eden iktisadi sömürgeleşme süreci, Cumhuriyeti kuran kadronun en önemli gündemlerinden birini teşkil etmektedir. Mustafa Kemal’in ünlü “tam bağımsızlık ancak iktisadi bağımsızlıkla mümkündür” sözü, kurucu iradenin esas gündeminin ne olduğuna dair önemli bir fikir vermektedir. Bağımsız bir ekonomi kurabilmenin ana hedef olduğu bu yeni süreçte kullanılacak araçlar konusu devletçiliğe dair tartışmaların kilitlenmesine neden olmaktadır.

Bağımsız bir ekonomi kurabilme ve her türlü tek yanlı bağlılıktan kurtulabilme Kemalist ekonominin ana hareket noktası olduğuna kimsenin şüphesi yoktur sanıyoruz. Diğer iki önemli hareket noktası da bütçenin dengelenmesi ve paranın değerini koruyabilmesidir. Ana hedeflerin bu kadar belirgin olması ve yeni iktisadi modelin temellerini oluşturması, üzerinde fazlaca tartışmaya gerek olmayan bir gerçekliği ifade etmektedir.

Öte yandan bu üç önemli hedefe gidecek yolda kullanılan araçların amaçların yerini alması devletçiliğe dair algıların farklı temellerde oluşmasını sağlamıştır. Alman “milli iktisat” modelinden kalan “milli burjuvazi” tercihi, 1920’lere sıkışan dönemsel bir model olmasına ve 1930’larla birlikte önemini yavaş yavaş kaybetmesine rağmen sanki bir “amaç” gibi algılanmakta ve kutsanmaktadır.

Tıpkı pek çok meselede olduğu gibi ekonomiye dair konuşmalar da bir noktadan sonra “niyet okuma” çemberinin dışına çıkamıyor. “Atatürk şöyle yapmak istiyordu” ile başlayan ve kendinden fazlaca emin cümlelere karşılık öncelikle  hareket noktalarına yeniden temas etmek gerekmektedir. Kemalist ekonominin 3 temel hareket noktası olduğundan bahsettik. Ancak bu üç noktanın pratik alanda uygulaması 15 yıllık kısa bir dönemde dahi bütünlüklü ve uyumlu bir görüntü arz etmemektedir. Dönemlik uygulamaların ve ilgili güne ait sorunların giderilmesine dair adımların ilelebet değişmez kanunlar olarak algılanması, kendi siyasal görüşlerine meşruiyet kazandırmaya çalışan, ezberlerle konforlu alanlarında rahat etmeye çalışan bir anlayışın sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Kemalizmin yalnızca ekonomi alanında değil diğer pek çok hususta oldukça dönemlik ve belirli ölçülerde de pragmatik bir yönü olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. İç siyasal rejimin “denge” üzerine kurulu olma ihtiyacı, yeni bir ülke ve toplum inşasının doğum sancıları, kurucu iradenin güncel siyasette belirli ölçülerde pragmatik olmasını mecbur kılmıştır. Bu iddia Kemalizmi kör bir pragmatizm kuyusuna atmak için değil tam aksine hareket noktaları belirgin ve ona göre yol almaya çalışan bir iradenin güncel siyasette karşılaştığı sorunlara karşılık problem çözme kabiliyeti geliştirdiğini göstermek için ortaya atılmaktadır.

Ekonomiye dair uygulamalara geri dönecek olursak çok temel bazı sorulara cevap vermek zorundayız:

Öncelikle Kemalizmin ekonomi politikasının belirli bir dönemini oluşturan “milli burjuvazi” meselesinin doğru düzgün bir muhasebesi yapılabilmiş midir? Hayır. “Milli burjuvazi” klasik anlamda Batılı bir burjuvazi profili değil, devletin çıkarı bireysel kâr amacının önünde olan ve devlet için çalışan bir nevi “memur” statüsüdür. Peki bu imkanın tanındığı her birey bu amaca uygun olarak çalışmış mıdır? Devlet eliyle teşvik edilen her girişimci sahip olduğu iktisadi gücü kendisi için mi ülkesi için mi kullanmıştır? Bu konu halen açıklanmaya muhtaçtır.

İkinci ve buna bağlı olarak sorulması gereken soru devlet ile yeni girişimci sınıf arasında idealize edilen bir uyumdan bahsetmek mümkün müdür? Devlet, her seviyede “uyum” içinde varlığını sürdürebilmiş midir? Yoksa sahip olunan yeni iktidar biçimleri devlet içinde yeni çatışma alanları haline mi gelmiştir?

Üçüncüsü, sermaye ile emek arasında “solidarist korporatist” bir ideale uygun olarak çatışmasız ve uyum içinde çalışan bir meslekler birliği sağlanabilmiş midir?

Dördüncüsü, devletin oluşturmaya çalıştığı “milli burjuvazi” bir meslek grubu mudur yoksa elinde üretim aracı olan bir yeni bir sınıf mıdır? Eğer bir sınıfsa dönemin baskın söylemi olan “sınıfsızlık” ilkesine aykırı değil midir?

Bu sorulara sağlıklı cevaplar verilemediği sürece boş demagojinin esiri olmaya devam edeceğiz.

Devletin uygulamalarının yanı sıra diğer önemli husus dönemin entelektüellerinin devletçiliğe dair yaklaşımlarıdır. Bu tartışmalar bilinmeden konuşulan meselelerin de havada kaldığı görülecektir. Bu konuyu uzunca yazmaya imkan yok ancak kısaca ve yeni sorularla ilerlersek bir parça daha bu meseleyi netleştirme şansımız vardır. Ahmet Ağaoğlu’nun “liberal” önerileri mi, Ahmet Hamdi Başar’ın himayeci “milli kapitalizmi” mi, yoksa Kadro’nun “devlet sosyalizmi” mi? Hangisinin gerçek bir çözüm üreteceğini düşünüyoruz?

Bir de mesele yalnızca o güne tek bir isim koymak mı yoksa oradan hareket eden 21. yüzyıl modelinin çerçevesini çizmek midir?

Devletçilik diye konuştuğumuz bütün meselelerin 1930’lara ait olması gerçeğiyle de yüzleşmek zorundayız. İşte esas parçalı sürecin başladığı noktadayız. Hiç uzatmayalım. Mustafa Kemal bir yandan Celal Bayar’ı İktisat Vekili yaparak “aferistler” olarak tanımlanan İş Bankası çevresinin büyümesine olanak tanırken öte yandan İsmet İnönü’nün (nedense doğru düzgün bilinmeyen ama herkesin çok bildiğini sandığı) 1932’deki Moskova gezisini organize etmiştir. O öyle bir gezidir ki çoğunuzun “her fabrika bir kaledir” diye övünerek anlattığınız ve listelerle paylaştığınız o büyük atılımda SSCB, teknik ve ekonomik temel destekçi haline gelmiştir.  Bütün bu yatırımın tamamını yapan elbette SSCB değil ancak gerek teknisyenleriyle gerekse açtığı kredilerle 1930’lardaki “planlı büyüme”nin de mimarı yine SSCB’dir. Katı sosyalizm düşmanlığı ve 30’ların planlı modeline bu denli övgünün yarattığı ironiyi de bir kez daha düşünmek gerek belki de. Buradaki iddia ilgili uygulamaları yine kutsamak değil. Ancak dönemin övünerek anlattığınız olumlu gelişmelerin çoğunun arkasında sosyalist bir ekonomi inşa eden bir ülkenin olması ve buna hiç yokmuş gibi davranılması ve modelin kapitalizmden daha çok sosyalizmden “kurtarılması” çabası epey yoruma açık…

1930’ların Bayar-İnönü ya da Bayar-Kadro çatışması olarak görünen bu süreçteki doğruluk ve haklılık sizin bulunduğunuz yere göre farklı devletçilik görüşlerini benimsediğiniz anlamına gelir ki burada farklı yorumların bir arada olduğu gerçeğini de kabul etmemiz gerekir.

“Atatürk savaş döneminde olduğu için bu kadar müdahale etti, O’na bıraksalar tamamen Batı’da yükselen kapitalizmle uyumlu, küresel ekonomiye doğrudan entegre ve özel sektörün merkezde olduğu liberal bir model yaratırdı” fikrine de sahip olabilirsiniz. Ancak iki savaş arası dönemde ve 1929 bunalımının gölgesinde hayatını geçirmiş ve uygulama yapmış biri için daha fazla kanıta ihtiyacınız olacak.

Son olarak “kapitalizm ve sosyalizm dışında üçüncü yol” üzerine de birkaç söz edip burada sonlandırmak lazım. Sosyalizm dahi kapitalizmin bir eleştirisi olarak ortaya çıkmışken ve gökten zembille inmemişken mevcut yaklaşımlardan bu denli koparma ihtiyacının nereden kaynaklandığını anlamak zor. “Biz bize benzeriz” söyleminin baskın olması Kemalizmin dünyanın geri kalanından kopuk bir fanusta yaşadığını kanıtlamaz. Bu sözün söylenmiş olması bundan sonra kimsenin uydusu olmama mesajını verebilmek içindir. Zira oradaki meseleyi kapitalizm ve sosyalizm dışında olarak okumaktan daha çok Batı ve SSCB arasında bir tercih yapmama olarak okumak gerekmektedir.  Bu mesele çok daha uzatılabilir. Biz işin şu noktasına dikkat çekelim.

Dünyada hiçbir ekonomi modeli birbirinden kopuk değil birbiri içinden çıkan yeni bir yorum ya da eleştiridir. Bu tarihsel bağı koparmaya niyetlenmek bilime aykırıdır.

Eğer dönemin yollarını sayılarla ifade edeceksek 1920’li ve 1930’lu yıllara damga vuran 5 yoldan bahsedilebilir. Batı kapitalizmi ve Sovyet sosyalizmi dışında 2 temel yol daha vardı. Bunlardan biri Lenin dönemine damga vuran ve “karma ekonomi” olarak adlandırılan, bir uzun vadeli plandan çok bir geçiş dönemi ekonomisi olarak uygulanan Yeni Ekonomi Politikası (NEP) farklı bir yol inşasıdır. Diğeri de Kıta Avrupası’nın Moskova’dan bağımsızlık talep eden yeni “sosyal demokrasi” modelidir. Devlet ile özel sektörü aynı anda içeren bu “karma” modellerden Kemalist ekonomi modelinin farkının esas olarak incelenmesi gerekmektedir. Öte yandan bu iki modele önemli bir reddiye ve alternatifi olarak faşizmin korporasyonlara dayanan ekonomi modelini görmek mecburiyetindeyiz.

“Karma” kelimesinin muğlaklığı elimizi ayağımızı bağlıyor. “Devletin yapamadığı işlerin özel sektörün yapması” en büyük ezberimiz. Peki ama nedir bu “yapılamayan işler?” Hangi dönemde nasıl karar verildi ya da verilecek?

“Hem devlet olsun hem özel”… Tamam ama hangisinin ne kadar olacağı nasıl belirlenecek? Garip yüzdelik dilimlerle mi ifade edeceğiz? Mesela %50-%50 kardeş payı mı yapacağız? 

Alman “milli iktisadı” modelinden 1930’lara kadar “milli sermaye” ve “milli burjuvazi” üzerine gelişmeye çalışan bir modele hangi gerekçeyle “kapitalizm değil” diyeceğiz?

Planlamadan kooperatiflere sosyalist bir iktisadi modelin araçlarıyla büyümeye çalışan ve baskın bir devlet müdahaleciliği dönemde hiçbir zaman sosyalist olmasa da yüzünü sosyalizme dönmüş bir model varken nasıl “sosyalizm” düşmanlığı yapacağız?

Mustafa Kemal’in bir model inşa etmeye çalışırken içine girdiği bu “arayış”ı nasıl sonlandıracağız? Bu tamamlanmış bir hikaye değil bağımsız bir iktisadi model kurmak için yürümeye devam ettiği bir “arayış”tır. Sonlanmamış bir arayışın bütün adımlarına model kurmak ne bilimle ne de tarihle uyumludur. Tamamlanmamış bu yolculukta bize düşen Mustafa Kemal’in ideali ve hareket noktaları üzerine en sağlıklı iktisadi modelin çerçevesini çizebilmektir.

“İşte bu bir denge modelidir zaten”…

Nedir o denge?

Neyle neyi dengeliyorsunuz?

Hangi projeyle ortaya çıkıyor bu denge?

Devletin ekonomideki varlığını “yetişemediği işler” gibi muğlak ve anlamsız cümleler yerine hangi kriterlerle açıklayacağız?

Özel sektörün “özerkliği”nin boyutları geçmişte nasıldı? Bugün nasıl olmalı?…

Bu sorular uzar gider…

Hem o günü hem de bugünü ve geleceği düşünürken oradan buradan aldığımız kavramlarla tatsız salatalar yapmak yerine her kavramın içini doldurarak hareket etmek mecburiyetindeyiz.

Hangi kavramla hareket edersek edelim ne Mustafa Kemal’i sadece birinin içine zorla sığdırmaya çalışalım ne de kendi fikrimiz meşruiyet kazansın diye anlamsız çabaların içine girelim. “Esas temsilcisi biziz” gibi fikri mülk edinmeye çalışan bir hegemonya talebi yerine gerek geçmişi gerekse bugünü ve geleceği sağlıklı bir biçimde anlamaya ve idrak etmeye çalışan yeni bir yöntem belirleyelim.

“Karma ekonomi”, “Planlama”, “Devleti küçültme”, “Kalkınma”, “Küresel ekonomiye entegrasyon”, “Sınıfsız toplum”. “Bağımsız ekonomi”, “Sosyal adalet” vb. kavramları hiç açıklamadan popülizm girdabında ilkesizliğe savrulmak yerine rasyonel bir biçimde durum değerlendirmesi yaparak ve kullandığımız her kelimenin içini doldurarak konuşabilirsek ancak Mustafa Kemal’in mirasını sürdürebilme imkanına sahip olabiliriz. Diğer türlü bugüne kadar edindiğimiz önyargılara Mustafa Kemal’in ağzından kılıf arayıp “ben haklıyım, geri kalanı cahil” gibi manasız bir sürtüşmenin tarafı olmak istiyorsak bu da bizi basit bir ego tatmininden öteye götürmediği gibi Mustafa Kemal’e ve O’nun mirasına zerre bir fayda da sağlamayacaktır.

Demagoglar yerine gerçek entelektüelleri, tevatürler yerine bilimsel verileri, katı önyargılarımız yerine farklı görüşleri dikkate aldığımız takdirde bütün taşlar yerli yerine oturacaktır.

Soru çok… Bu yazıdan daha fazla soru var hala sorulması gereken… Önemli olan bizim hangi soruların cevabını aradığımız ve bu cevaplarla ne yapacağımız…

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...