Ana Sayfa Dergiden Germinal İle Hayvan Çiftliği Arasında

Germinal İle Hayvan Çiftliği Arasında

Yirmi Birinci Yüzyılda Kemalizm Üzerine Bazı Düşünceler-7

Germinal İle Hayvan Çiftliği Arasında

Anlık Dergisi’nin farklı sayılarında yayınladığımız deneme serimizde bugüne kadar sıklıkla durum tespitlerine yer verdik, milli burjuva, aydın din adamı gibi kavramları eleştirdik. Ulusun genel ve yüksek çıkarlarının, emekçi halkın çıkarları olduğunu, bu noktada Kemalistler tarafından hak savunusu temelinde bir siyaset inşa edilmesi gerektiğini ve ulusal egemenlikten anlaşılması gerekenin ulusun yalnızca siyasi olarak değil, başta ekonomi olmak üzere her sahada egemenliği olduğunu dile getirdik.

Anlık Dergisi olarak Kemalizmin “Devletçilik” ilkesinin ele alındığı bu sayıdaysa, 21. yüzyıl manzarasına bakarak bazı tasarılarda bulunmanın çıktığımız düşünsel macera açısından yararlı olacağı kanaatindeyim. Zira, bugün devletçilikten bahsedilirken tekrar tekrar 1930’lu yıllarda yapılanları dillendirmek beyhude olacaktır. İçerisinde bulunduğumuz zaman dilimi 1930’lu yıllarda hayal dahi edilemeyecek bir şekil kazanmıştır. Bu nedenle, geçmişin birikiminden anlamlı sonuçlar çıkararak, bugünü ve geleceği tasarlamak gerekir.

Bilhassa COVID-19 salgını ile birlikte daha da katmerlenen ve toplumsal boyutunda ciddi bir sapma yaşayan küresel ekonomik buhran bizleri “Nereye?” sorusunu sormaya itmektedir. Zira, neo-liberal kapitalizm koşullarında dünya çapında bir salgının geniş halk kesimleri için nasıl bir trajediye neden olduğu tecrübe edilmiştir. Bulunduğumuz çağda piyasa kurallarının “can pazarı”nda dahi belirleyici olduğu görülmüştür. Bu noktada, Kemalistlerin de mümkün olan başka bir dünya üzerine kafa yormaları zaruridir.

 Elbette denememizin daha önceki kısımlarında olduğu gibi, bu kısmında da tasarıları dile getirirkenki perspektifimiz bellidir. Bu bakımdan, deneme serimizin önceki bölümlerini okuyanlar için bu bölüm daha anlamlı olacaktır.

Arbeit Macht Frei*

“Hapishanelerin, fabrikalara, okullara, kışlalara, hastanelere ve bütün bunların da hapishanelere benzemesi şaşırtıcı değil mi?”

Michel Foucault

COVID-19 salgının en şiddetli günlerinde dünya çapında pek çok insanın yüz yüze kaldığı bir sorun da, çalışma hayatının nasıl sürdürüleceği ve çalışmanın devam edip etmeyeceğiydi. Bu süreçte pek çok işletme çalışmaya ara vermiş, işin niteliğine göre kimileri evden çalışma uygulamasına yönelmiş, kimileri resmi kısıtlamalar getirilmedikçe çalışmayı sürdürmüş, kimileri ise resmi kısıtlamalardan dahi muaf tutulmuştur.

Şurası tartışmasız ki; ABD’den, İngiltere’ye, Brezilya’dan, Hindistan’a tüm dünyada devlet yöneticileri, halk sağlığını ikinci planda tutarak, önceliği piyasayı ayakta tutmaya vermişler ve salgına ilişkin kararları bu öncelik sırasına göre almışlardır. Dünyanın pek çok bölgesinde “sürü bağışıklığı” adı altında bir ötenazi egemenler tarafından halk kitlelerine dayatılmıştır.

Zira, salgınla mücadele açısından ehemmiyeti ve zorunluluğu nedeniyle sağlık çalışanlarını konunun dışında tutarsak, başta kargo çalışanları olmak üzere temel hizmet sağlayıcı sektörlerdeki pek çok kişi salgın riskine rağmen zorunlu olarak çalıştırılmaya devam edilmiştir. Pek çok örnekte, inisiyatif devlet yöneticileri tarafından büyük ölçüde işverenlere bırakılmıştır.

Elbette bu süreçte yüzlerce çalışan, işyerinde salgına yakalanarak hayatını kaybetmiş, daha “şanslı” milyonlarcası da ciddi ücret ve sosyal hak kayıplarına uğrayarak süreci geçirmiştir.

Bütün bu sürecin en trajik tarafı ise; çalışanlar açısından hayati önemdeki tüm bu kararlar alınırken, çalışanların fikrinin hiç sorulmamış olmasıdır. Dünya genelinde milyonlarca çalışan ve aileleri, egemenler tarafından salgın hastalık ve ölüm riskini almaya veya işsizlik ve yoksullukla yüzleşmeye zorlanmıştır.

Esasında bu, on yıllardır süregelen köklü bir mesele olup, COVID-19 salgını ile yalnızca daha gözle görülür hale gelmiştir. Zira, on yıllardır madenler, tersaneler, şantiyelerden, tarla yollarından, kot taşlama atölyelerine kadar neredeyse tüm iş kollarında çok sayıda çalışan işin doğası veya kendi inisiyatifleri dışında gerçekleşen kötü koşullar, ihmal veya zorlamalar nedeniyle iş kazalarına maruz kalmakta, sakatlanmakta veya hayatlarını kaybetmektedir. Egemenler tarafından sıklıkla hak kayıpları ve güvencesizlik dayatılması ise, çalışanlar açısından artık ölümü görüp de razı olunan sıtma durumundadır.

İşbaşında kurulan, eşit koşullarda gerçekleştirildiği ve karşılıklı hukukun korunduğu varsayılan iş sözleşmesi mantığı, sürecin devamı ve çalışanları da ilgilendiren kritik konularda karar alma mekanizmalarının işleyişi bakımından yetersizdir. COVID-19 salgınında ortaya çıkan manzaraların tekrar etmemesi ve on yıllardır süregelen olumsuzlukların en aza inmesi için, çalışanların da karar alma mekanizmasına dahil olabildiği “demokratik işletme” mantığının iş hayatına yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması gereklidir.

Zira, iş süreçleri karşılıklı faydayı gözeten mutualist bir sözleşmenin yaratısı olup; temel erek olan ve nihayetinde ortaya çıkan kar, kolektif bir çabanın ürünüdür. Bu açıdan, tek taraflı dayatmalar, esasen sözleşmeden gayri tabii sapmalardır. Faydayı yaratan katılımcıların tamamının rızasına dayanan ve inisiyatif kullanabildiği demokratik usullerin keşfedilmesi ve iş hayatında pratiğe dönüşmesi, tüm insanlık ve medeniyet açısından ileri atılmış dev bir adım olacaktır.

*Alm.: “Çalışmak özgürleştirir”. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Auschwitz başta olmak üzere, çok sayıda Nazi toplama kampının girişinde yazılı bulunan slogan.

Bir Havuz Problemi

“Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”

Türk Atasözü

            Türkiye’de devletçilik veya sermaye sahipliği üzerine konuşulurken genel olarak odaklanılan iki başlık vardır. İlki özel sermaye sahipliği, diğeri ise devlet sermayesi. Öyle ki, sanki özel girişimci veya devlet dışında bir sermaye sahipliği modeli bulunmamaktadır. Her türlü ekonomik aktivitenin ya özel girişimcinin muhteris kabiliyeti, yahut devlet bürokrasisinin siyasi ve hantal devasalığından birinin elinde gerçekleşeceğine dair düalist bir anlayış mevcuttur.

            Oysa, dünyada ve Türkiye’de bu ikisine alternatif pek çok sermaye sahipliği ve kar yaratma modeli mevcuttur. Üstelik, Cumhuriyet’in ilk yıllarında dahi bunların çok başarılı örnekleri ortaya konulmuştur. Bu bakımdan Kemalistlerin “devletçilik” ve “ekonomi” tartışmalarında sadece özel-devlet tartışmasına saplanıp kalmaları da oldukça gülünç ve gariptir.

            Havuz problemimizin hikayesi oldukça bilindiktir: Var olagelen tarihsel kapitalist sistem içerisinde, 1930’ların Türkiye Devleti, yönetici kadronun gerçekleştirmek istediği sanayileşme ve kalkınma hamlesinin sadece prematüre Türk özel sermayesinin kabiliyetleri ile gerçekleşemeyeceğini anlayarak, yakın zamanda gerçekleşen Sovyetler Birliği deneyiminden de ilhamla, aynı zamanda iktisadi bir varlık ve dev bir sermaye sahibi olan devleti bu sanayileşme ve kalkınma hamlesinde baş aktör yapmaya girişir. Böylece, Türkiye’de hem devletin, hem de özel girişimcinin sermayedar olarak rol aldığı bir iktisadi yapı ortaya çıkar. Elbette süreç içerisinde bu yapı deforme olur ve nihayetinde bugünün ekonomik manzarası ile karşılaşırız. Dünyada ise eş zamanlı olarak Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizm denemesi hızla bir tür “devlet kapitalizmi”ne dönüşmüş ve kısa süre sonra yıkılarak, her şeyin piyasa dinamiklerine bağlı kılındığı ve özel sermayenin sınırsız özgürlüğü üzerine kurulu “neo-liberalizm” zaferini ilan etmiştir. Bugün ise hem dünyada, hem de Türkiye’de neo-liberal ekonomik sistemin derin ve yapısal krizini hepimiz yaşamaktayız.

            Velhasıl kelam, Wallerstein başta olmak üzere çok sayıda düşünürün tespit ettiği gibi, tarihsel bir sistem olan kapitalizmin içerisinde, kapitalistlerle rekabet halinde tek başına sosyalist bir sistem denemesinin hüsranla sonuçlanması kaçınılmazdır. Türkiye’de (her ne kadar sosyalizm olarak nitelenemeyecek de olsa) devletçiliğin kısa sürede aşınmasının da, Sovyetler Birliği’nin iflasının da, Çin H. C.’nin geçirdiği kapitalist dönüşümün de, Kuzey Kore veya Küba’nın ilkel izolasyonunun da altında yatan temel neden bu “sistemin doğası” problemidir.

            Ancak, toplumsal zenginliğin ve kolektif faydanın, farklı yöntemler ile sadece piyasa dinamiklerinin vahşiliğine ve bireysel ahlak, bilgi ve becerilere terk edilerek; bu şekilde batığa, vurguna, israfa, verimsizliğe veya hepten talana teslim edilmesi de sürdürülebilir değildir.

            Şu halde, “üçüncü yol” retoriğini pek seven Kemalistlerin, ilk etapta kapitalist sistemin içerisinde ancak ulusun yüksek ve genel çıkarlarını piyasanın sömürüsüne ve şahısların keyif ve kabiliyetine teslim etmeyecek, krizden çıkışta etkili birer enstrümana dönüşecek alternatifler üzerine kafa yorması ve bunları –yeniden- keşfetmesi gerekmektedir.

            Bu noktada ise devlet ve özel girişimciler dışında kalan iki alternatif sermaye sahipliği yöntemi ön plana çıkmaktadır:

            Bunlardan ilki, pek çoğumuzun tahmin edebileceği gibi, “kooperatifler”dir. Çok sayıda küçük sermaye veya üreticinin işbirliği ile ortaya çıkan bu yapılar, ihtisaslaşma, katılımcılık, demokratiklik ve paylaşımcılık gibi temel toplumcu vasıflara sahip olmanın yanı sıra, profesyonel yönetim becerilerini kullanabilmeleri ve devletin siyasi-bürokratik handikaplarından azat olmaları nedeniyle oldukça rekabetçidir. Günümüzde dünya genelinde kooperatif işletmelerin yıllık gelirleri 3 trilyon doları aşmıştır. Dünya genelinde 1,3 milyar ortağı bulunan bu kooperatifler, 250 milyon insana da istihdam sağlamaktadır. Sadece G20 ülkelerinde istihdamın 12%’si kooperatiflerce gerçekleştirilmektedir. 2030 yılında dünya ekonomisinde kooperatiflerin 2 milyon işletmede, 4 milyar üye ile dünya ekonomisinin 20%’sini sağlaması öngörülmektedir. Kooperatifçilik, köklü bir sistemsel değişim gerçekleşinceye kadar, Türkiye’nin zenginliğini ve Türk Ulusunun emeğini, kapitalizmin piyasa koşullarının vahşiliğine terk etmeden yürütülebilecek toplumcu ve rekabetçi alternatif bir iktisadi model olarak yeniden gündeme alınmalı, incelenmeli, geliştirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır.

            Gündeme getirilmesi gereken ikinci model ise, her ne kadar Türkiye’deki siyasi konjonktür gereği muhalif kesimde kavram irrite edici bir imaj kazanmış olsa da “varlık fonları”dır. Bütçe fazlaları, doğal kaynak gelirleri, bankalar veya emeklilik fonları gibi çeşitli sermaye birikimi kaynakları ile oluşturulan ve özerk yapıları bulunan bu teşekküller, günümüzde dünya genelinde çok ciddi bir ekonomik ağırlığa sahip olup, hem sistem içerisinde etkin kalabilmekte, hem de profesyonel yönetim, katılımcılık, paylaşımcılık ve kamu yararı gözetme gibi toplumcu fonksiyonları gerçekleştirebilmektedir. Ayrıca, atıl kalması veya israf edilmesi olası birikmiş zenginliğin verimli yatırımlara dönüştürülmesi açısından da etkilidir. Bugün dünya genelinde varlık fonlarının toplam değeri 12 trilyon dolar civarındadır. Çin H.C., Japonya, Norveç, Birleşik Arap Emirlikleri, Güney Kore, Hollanda, Hong Kong, Singapur gibi ulusların “ulusal varlık fonları” ilk sıralarda gelmekte olup, Çin H.C. ve Japonya ulusal varlık fonlarının her birinin toplam büyüklükleri 1 trilyon doların üzerindedir.

            Elbette, bugün dünya genelinde varlık fonlarının tartışılması gereken pek çok noktası bulunmaktadır. Ancak, bu yapılarda iyileştirilebilecek ve geliştirilmeye açık toplumcu bir ekonomiye elverişli pek çok imkan sahası da bulunmaktadır. Ayrıca, her ne kadar dünya genelindeki manzara bunun tersi olsa da; varlık fonlarının illa bürokrasi denetiminde, siyasi etkiye açık enstrümanlar olması zorunluluğu yoktur. Türkiye tarihinde “varlık fonu” olarak nitelenebilecek iki deneme ve gerçekleştirdikleri başarılar bu açıdan ümit vaat etmektedir. Ayrıca ve geniş bir çalışma ile titizlikle irdelenmesi gereken bu iki örnekten birincisi 1924 yılında kurulan Cumhuriyet’in ilk ulusal bankası olan Türkiye İş Bankası ve onun girişimciliği ile kurulan başta Şişecam olmak üzere çok sayıda büyük iktisadi işletme; diğeri ise 1961 yılında TSK mensuplarının yardımlaşma ve emeklilik fonu olarak kurulan OYAK ve sermayesi ile bugün Türkiye’nin çelik, otomotiv, çimento gibi sektörlerde en büyük sanayi işletmelerinden pek çoğunu oluşturan iştirakleridir. Sermaye yapıları ne doğrudan devletin ne de şahısların elinde bulunan, çok sayıda katılımcının idaresi ve profesyonel yönetim altında Türkiye tarihinde çok büyük sanayi atılımlarına hizmet eden bu iki özgün kurum, elbette çok ciddi eksikleri ve tartışılacak yönleri olsa da, geleceğe dair tasarılar oluşturulurken alternatif birer model olarak muhakkak nazar-ı dikkate alınmalıdır.

            Velhasıl, özel girişimciliğin bireysel tek yanlılığı ve hırsı ile doğrudan devlet yatırımcılığının siyasi dejenerasyonu ve bürokratik hantallığının yarattığı ikileme karşın; kooperatifler ve varlık fonları çok sayıda küçük paydaşın ortaklığı ile profesyonel ve demokratik bir idare altında, katılımcı, paylaşımcı ama aynı zamanda da rekabetçi yapıları ile toplumcu bir ekonomik düzene ilerleyişte kullanılabilecek iki enstrümandır. Elbette bu konudaki başarıları teknik gelişmelere, bilgi birikimine ve insan niteliğine bağlı olarak işlevsel ve hukuki düzenlemelerinin mükemmelleştirilmesi ölçüsünde gerçekleşecektir.

İyi bir planlamanın eşlik ettiği, kooperatifler ve varlık fonları ile örülmüş bir ulusal ekonomi yapısı, dünya çapında köklü bir sistem değişikliği gerçekleşene kadar, hem ulusun genel ve yüksek çıkarlarını gözeterek, Türkiye’nin küresel kapitalizmin tahakkümü ve sömürüsü altına girmesini, hem de ulusal zenginliklerin ve ulusun emeğinin ayrıcalıklı seçkinler tarafından talan ve israfını engelleyebilecek; ayrıca özerk yapısı ve profesyonellik ile ulusal kaynaklarımızın kullanımında verimliliği artırırken, bölgeler arası ekonomik eşitsizliği azaltabilecek, paylaşımcı, katılımcı, demokratik yapısı ile de toplumun refah koşullarının iyileşmesine imkan sağlarken; bir yandan da dinamizmi ile dünya çapındaki ekonomik sisteme uyum gösterebilecektir.

Okumuş Bir İşçi Soruyor

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?

Bertolt Brecht

Brecht’in “Okumuş Bir İşçi Soruyor” başlıklı şiiri aslında bir karşı tarih okumasıdır ve bizlere büyük işlerin hep ve sadece büyük adamların eserleri olmadığını hatırlatır. Liderliğin payı elbette asla küçümsenemez, ancak büyük işlerin gerçekleşmesinde işbirliğinin, kolektif çabanın ve uzmanlığın payını göz ardı etmek de sanırım bireysel başarı hikayelerini kutsamaya meyilli çağımızın bir saplantısıdır.

Gerçekten de tarih kitaplarına yahut aktüel yayınlarına baktığımızda genelde bürokrasiye hükmeden, orduları komuta eden, sermayeleri yöneten hep tek kişiler görürüz. Koca Rusya’yı yöneten Vladimir Putin’dir, Normandiya Çıkarması’nı General Eisenhower yapmıştır, Apple şirketi Steve Jobs’un eseridir. Kavrayışımız bu büyük organizasyonun arka planındaki çok sayıda paydaşı olan uzmanlığı göz ardı etmek yönündedir. Vladimir Putin’in Rusya’yı idare ederken dayandığı devasa Rus sivil-askeri bürokrasisi, istihbaratı, ekonomik örgütlenmesini; Eisenhower’ın kurmay heyetini, birlikleri komuta eden her bir subayın hatta muharebe eden erbaşın ve erin becerisini; Jobs’un ekibindeki finans ve pazarlama uzmanlarını, mühendisleri, operatörleri bir çırpıda kenara bırakırız.

Daha önce defalarca değindik, ancak bir kez daha değinelim, süreç; girdileri, faaliyetleri ve çıktıları olan basit bir tasarımı ifade eder. Liderlik, süreçlerin önemli bir girdisi olduğu kadar, uzmanlık, sorumluluk veya operatörlük de faaliyeti gerçekleştirmesi sebebiyle süreçlerde başat girdidir. Nihayetinde faaliyeti gerçekleştiren olmadığında, süreç çıktıları üretemeyecektir.

Konuyu fazla dağıtmadan, denememizin başından beri yürüttüğümüz ekonomsal alana geri dönecek olursak, şunu diyebiliriz; büyük iktisadi girişimler, büyük organizasyonlar gerektirir. Bugün artık küresel boyuta ulaşmış hiçbir işin tek kişinin veya küçük, dar bir grubun elinden çıktığına rastlayamayız. Zira, bir tek kişinin tüm bu devasa organizasyonun tüm değişkenlerine ilişkin verilerini derlemeye, ölçmeye, kontrol etmeye ve yönetmeye ne zamanı, ne enerjisi, ne de bilgisi yetecektir. Bu nedenle tüm büyük işletmelerin ve organizasyonların süreçlerin işleyişindeki dayanakları profesyonellik ve mesleki uzmanlık olmaktadır.

İşin aslı şudur; kasasında ne kadar çok parası bulunursa, ne büyük sermayeye sahip olursa olsun, bugünün iş dünyasındaki tüm büyük ve başarılı işletmeleri profesyoneller ve uzmanlar idare etmektedir. Adına CEO dediğimiz seçkin profesyonel yöneticilerden tutun da, en basit bir torna tezgahı veya forkliftin idaresindeki ustabaşına kadar, tüm stratejik, ana, alt ve yan süreçlerin idaresi profesyonellerde ve uzmanlardadır. Hatta denilebilir ki; kasada biriken para arttıkça, eldeki sermaye büyüdükçe, organizasyon gelişip, genişleyip, kompleks bir hal aldıkça, en alttan en tepeye kadar yönetimindeki profesyonelleşme ve uzmanlığa olan ihtiyaç da o oranda artmaktadır.

Zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür. Haliyle bir işletmenin başarısı da her seviyedeki süreçlerinin sorumluluğunu üstlenen profesyonellerin ve meslek uzmanlarının niteliği ölçüsündedir. Arka planında işleyen bu uzmanlık mekanizması olmadığı taktirde; yatırımcılık, okyanus dalgaları karşısında yalpalayan ve sadece kaptanın ufuk çizgisinde görebildiği kadarıyla ilerlemeye çalışan, motorsuz, yelkensiz, küreksiz, radarsız, mürettebatsız ancak içi mücevheratla dolu ve az sonra alabora olabilecek bir tekneye benzer.

Şu halde, 21. yüzyılın küresel ekonomik manzarasında başarıyla ilerleyen işletmeleri, burjuvanın tek başına yazdığı başarı hikayeleri olarak değil, otonom olarak ve parçaları uyum halinde çalışan dev bir mekanizmanın ilerleyişi olarak görmek daha doğru olacaktır. Keza, yüzyılımızda büyük iktisadi hamleleri yaratacak olan moment, bireysel irade, deha ve becerilerde değil; profesyonellik ve uzmanlığa dayalı organizasyon kabiliyetlerinin büyüklüğü ve niteliğinde saklıdır.

Okun Düştüğü Yere Medeniyet Kurulabilir Mi?

“Ölçemediğiniz hiçbir şeyi kontrol edemez,

kontrol edemediğiniz hiçbir şeyi yönetemezsiniz.”

Peter Drucker

            Selçuk Erdem’in yukarıdaki karikatürüne her zaman hem çok gülmüşümdür, hem de içerdiği derin tariz nedeniyle hüzünlenmeme neden olur. Mizahın böyle güzellikleri vardır. Birkaç cümlede, sayfalar dolusu makaleye eşdeğer analizleri getirir önünüze koyar… Her neyse, bizim bu karikatürden yola çıkarak anlatmak istediğimiz, mizahın güzellikleri değil elbette.

            Asıl mesele şudur: Bir medeniyet okun düştüğü yere kurulabilir mi? Açacak olursak, büyük bir iş; araştırma, hesaplama, planlama yapmadan böylesine bir rastsallığa emanet edilebilir mi? Fazlaca kaderciliğe saplanmamış pek çoklarının “hayır” dediğini duyar gibiyim.

            O halde, denememizin ana temasına dönecek olursak; bugünün ekonomi dünyasında en basit bir işletmenin, en basit bir alt sürecindeki bir tezgahın gerçekleştireceği işe kadar planlama yapılıyorken, ulusal ekonomilerin makro planlamalardan azat edilerek, sadece piyasa rastsallığına teslim edilmeleri ne kadar aklıselimdir?

            İş dünyasına bir kenarından bulaşmış herkes bilir ki, işletmeler için planlama hayati önemde bir iştir. Planlama ne kadar iyi icra edilirse, işletme de o kadar kusursuz çalışır, israflar azalır, verimlilik ve karlılık artar ve başarılı olur. Bunun için şirketler mümkün olan en iyi yazılımlarla, yapay zekayla, en son teknolojilerle desteklenmiş her seviyede kalabalık planlama birimleri kurarlar ve tüm organizasyonlarını bu plan mantığına uygun hareket etmesini sağlayacak şekilde eğitirler. Sistemlerinin tüm bileşenleri ürettikleri çıktılara ilişkin verileri, ilgili planlama birimlerine iletir ve bunlar buralarda değerlendirilerek işletmenin mali kaynaklarının nasıl yönetileceğinden, yatırımların ne şekilde yapılacağına, pazar verileri ve müşteri şikayetlerinin geri bildirimlerinden, insan kaynaklarının nasıl kullanılacağına, stokların yönetiminden, hat, tezgah veya makinelerin işleyişine kadar tüm stratejik, ana, alt ve yan süreçlerini planlarlar.

            İdaresini ve işleyişini planlamayan veya kötü planlayan işletmeler, kapitalist piyasa koşulları içerisinde bocalamaya ve mağlup olmaya mahkumdur. Şu halde, devasa birer iktisadi varlık olan ulusal ekonomilerin de batması, bocalaması yahut yükselmesi, ancak ulusal ölçekte iyi bir planlama ile mümkün olacaktır. Aksi halde, ulusal ekonominin tüm bileşenleri piyasa denilen müphem düzlemin belirsizliği ve rastsallığı içerisinde bocalayan, birbirine zarar veren, israfa ve kayıplara yol açan, her an infilak etmeye müsait ucube bir makinenin çarpık dişlilerine benzer.

            Ulusal kaynakların doğru ve verimli kullanımı için, gelecekte atılacak adımların hesabını bugünden yapmak için, ulusun zenginliğiyle şahısların bilgi, beceri ve ahlakına emanet ederek, piyasa denilen arenadaki bir kör dövüşünde bahis oynamamak için planlama şarttır. Ki bizim anlayışımıza göre de “Devletçilik” demek esasen, “planlama” demektir.

            Çok çalışmaya ve kaynaklarını en verimli şekilde kullanmaya ihtiyaç duyan yoksul milletimizin; zenginliğini mirasyediler gibi çarçur etmek, piyasa denilen kumar masasında şahsi menfaat ve ihtiraslar için heba etmek gibi bir tercih şansı yoktur. Esasen “serbest piyasacılık” ile böyle çok zaman kaybedilmiştir. Üstelik en son kriz ve COVID-19 salgınıyla da, tüm dünyaya bunu vaaz edenlerin kendi memleketlerinde bir anda nasıl korumacı ve müdahaleci olabildiği görülmüştür.

            En büyüğünden en küçüğüne tek tek tüm işletmeler için bu iktisadi ölüm kalım savaşında hayati olan planlamanın, devasa ulusal ekonomiler için lüzumsuz olduğuna hükmetmek, bizce acı tecrübelere yol açan bir abesle iştigaldir.

Her halde bir hak vardır

“Yeryüzünde her birey belli bir mal üzerinde meşru bir hak ile dünyaya gelir.”

Thomas Paine

            Kemalistlerin önemli bir kısmının benimsediği “üçüncü yol” perspektifinin önemli retoriklerinden birisi de ulusu “sınıfsız, kaynaşmış bir toplum” olarak kavramaktır. Esasen, komünizmden, faşizme pek çok farklı ideolojide de benzerine rastlayabileceğimiz bu mantığa göre, Türk toplumunu burjuva veya proletarya gibi emek-sermaye çatışması sınıflarına göre kategorize etmek yanlıştır. Türk halkı, tüm unsurları ile ulvi bir vatandaşlık bilincinden aldığı sorumluluk neticesinde üzerine düşen görevi en iyi şekilde yerine getirmek ve böylece bütün milletin genel ve yüksek menfaatini sağlamak üzere çalışmaktadır/çalışmalıdır. Haliyle burada bir çıkar çatışması, buna bağlı bir sınıf çatışması ve sınıf farklılıkları yoktur. Daha doğrusu temenni öyle olması gerektiği yönündedir. Elbette yüz yıl önce nüfusunun 80%’i köylü olan Türkiye’de karın tokluğuna tarla süren maraba ile geniş arazilere hükmeden ağalardan oluşan manzaraya dahi bakıldığında başka bir çıkarımada bulunmak imkanı yoktur…

            Denememizin bu kısmında maksadımız, bu retoriği veya perspektifi yermek değil, belki de bu gayede anlamlı bir katkı sunabileceğine inandığımız bir öneriyi dile getirmektir. Zira, “sınıfsız, kaynaşmış bir toplum” ancak muhtaçlığın giderilmesi, yoksulluğun yani zenginliğin paylaşımı meselesinin halli ile anlamlı olacaktır. Herhalde, “sınıfsız, kaynaşmış bir toplum” ile düşlenen yoksullukta kaynaşmış bir toplum değildir.

            Gelelim önerinin içeriğine; sınıfsız, kaynaşmış bir toplumun var olageldiği ve bunun tüm unsurlarının ulusun genel ve yüksek çıkarları için çalıştığı retoriğinin hayat bulabilmesi için evvela ulusun tüm unsurlarının ve tüm bireylerinin memleketin ve milletin zenginliği üzerinde pay sahibi olduğunun kabul edilmesi ve daha sonra da bu bilince uygun tasarımlar geliştirilerek, tüm unsur ve bireylere gerçekleştirdikleri ulusal mahiyetteki çabanın faydalarının hissettirilmesi lazımdır. Böylesi ulvi bir çalışmanın geri dönüşü bazı anasırın elinde kalıyor, geri kalanına da başının çaresine bakması öğütleniyorsa, burada inandırıcılığı yitirmeye neden olacak çelişkili bir şeyler var demektir.

            Buradaki önerimiz; tüm vatandaşların, yurdun ve ulusun zenginliğinde doğuştan bir pay sahibi olduğu ön kabulüne dayanarak, tüm vatandaşlar için belirlenmiş, kayıtsız-şartsız, doğuştan bir hak olarak, vatandaşın temel ihtiyaçlarını karşılamasına yetecek ancak bu sayede servet biriktirmesine imkan vermeyecek ölçekte bir “temel vatandaşlık ücreti” ödemesinin hayata geçirilmesidir.

            Sadece son yaşanan COVID-19 salgını tecrübesi dahi göstermiştir ki sadece katılıma dayalı sosyal güvenlik sistemleri ani gelişmeler karşısında toplumun tamamını kapsayıcı olamamakta, devlet kaynakları kısa sürede ihtiyaç duyan herkese yetecek şekilde organize edilerek mağduriyetler önlenememekte, hayırseverliğe dayalı dayanışma mantığı ise ihtiyacı karşılamakta büsbütün yetersiz kalmaktadır. Dünyanın en büyük ekonomilerine sahip, koca bir milletler, salgın sürecinde işsizlik, açlık ve yoksullukla burun buruna gelen yetişkin, çocuk, yaşlı veya hasta milyonlarca vatandaşına geçimi ve hayatta kalması için gereken desteği sağlamakta güçlük yaşamıştır. Bu bakımdan, tüm vatandaşların kayıtsız-şartsız ve daimi olarak muhtaçlığını giderecek önlemlerin geliştirilmesi zaruridir.

Bahsettiğimiz “temel vatandaşlık ücreti”ni biraz detaylandırmamız ve kısa bir kritiğini yapmamız yerinde olacaktır.

Evvela, bu gelir, vatandaşlık sayesinde kazanılan bir hak olup, bir katılım şartına bağlı değildir. Amaç, her vatandaşın, yaş, cinsiyet, etnik köken, medeni hal, işgücü durumu, engellilik veya herhangi bir statüden bağımsız olarak temel bir güvenceye sahip olmasıdır.

Tutar temel nitelikte olmalıdır. Yani vatandaşlara hem hayatta kalmaları ve temel haklarını edinmelerinde (eğitim, çalışma, sağlık vb.) bir güvence sağlayacak, hem de aylaklığa sapmaları veya bu şekilde servet edinmelerine imkan vermeyecek ölçekte olmalıdır. Bu açıdan tutar, hayatta kalmaya yetecek ve zenginleştirici hedeflerle çabayı kolaylaştırmaya yarayacak bir düzeyde belirlenmelidir.

Ödemeler hanehalkı adına değil, tek tek tüm vatandaşlar için yapılmalıdır. Evlilik, ebeveynlik veya ilişki devamlılığı ödemenin bir ön koşulu olmamalıdır. Bürokratik bir hak ediş mekanizması sonucu verilmemelidir. Temel gelir, bir tür sadaka değildir.

Ayrıca tutar, makbuz veya mal olarak değil, nakit olarak ödenmelidir. Düzenli, öngörülebilir ve özgürleştirici bir güvence olmalıdır. Bir kereye mahsus veya muhtaçlık, olağanüstü hal gibi şartlara bağlı olmaksızın, rutin periyotlarla ödenmelidir.

Temel gelir, toplumdaki sosyal adaletsizlik ve gelir eşitsizliğini azaltmanın ve güvencesizliği ortadan kaldırmanın bir yoludur. Böylece adaletsizlik ve güvencesizlik sonucu ortaya çıkan trajedilerin de önüne geçilecektir. Yine salgın hastalık örneğinde olduğu gibi, belirsizlik ve şoklara karşı toplumsal bir koruma sağlayacaktır.

            Elbette böyle bir “temel vatandaşlık geliri” talebi karşısında ilk başta gelecek eleştiriler, bunun hak edilişindeki ahlaki gerekçe, kaynak sorunsalı ve tembelliği özendirmesi olacaktır.

Ahlaki gerekçe basittir: sadece şahsi servet yaratımındaki toplumsal katkı göz önüne alınarak dahi, ulusal zenginlikten her vatandaşın alacağı böyle bir cüzi payın ataları tarafından tarihin herhangi bir diliminde çoktan ödenmiş olduğu gerçeğidir. “Bu yurt bize atalarımızın mirasıdır.” retoriğini havada bırakmamak gerekir öyle değil mi? Temel gelir, atalarımızın çalışkanlıkları sonucu miras kalan bir sosyal kar payı olarak görülmelidir. Keza, pek çok düşünürün hemfikir olduğu şekilde; bireyler, servet edinme maceralarına atalarından miras aldıkları eşitsiz koşullar altında başlamaktadır. Şu halde eşitliğin ve özgürlüğün yüceltildiği bir toplumda temel ereklerden birisi de bu eşitsiz koşulları mümkün olduğunca azaltmak olmalıdır.

Ayrıca, bireysel katkıya dayalı sistem herkesin kayıtlı, tam zamanlı ve yeterli bir ücret kazandığı bir işte çalıştığı bir toplumda anlamlı olup, aksi halde toplumun bir kesimini kapsamın dışında bırakarak adaletsizliği derinleştirmektedir. Üretken emek sağladıkları halde kayıt dışı veya günübirlik çalışanların, stajyerlerin, ev kadınlarının ekonomik katısı, mevcut düzende bir güvence yaratmak açısından göz ardı edilmektedir.

Böyle bir ödemenin kaynak sorunsalını cevaplamak ise çok daha teknik bir konu olup, zannederim işin uzmanları tarafından dahi burada bir tek paragrafla açıklanamayacaktır. Ancak, kabaca kestirmek mümkündür. Her toplumun kaynaklarının yönetiminde çok zaman açıkça görülen ve kamuoyunca tartışılan çok sayıda israf kalemi vardır. (Örn.: vergi muafiyetleri, batık sübvansiyonlar, lüks kamu harcamaları vs.) Toplumlara ve ekonomik büyüklüklere göre sadece bu kaynakların ortadan kaldırılması dahi, bir temel vatandaşlık ödemesinin gerçekleştirilmesi için kaynak oluşturmaya yetebilir.

Ayrıca, atıl durumdaki veya israf edilen ulusal zenginliklerin, ulusal varlık fonları ile karlı yatırımlara dönüştürülmesi ve işletilmesi de ek bir kaynak oluşturabilecektir. Başta belirttiğim gibi bu kısım oldukça teknik bir konudur. Yoksulluk, bir zenginliğin paylaşımı problemidir. Ve ortadan kaldırılması, 830 milyon obez ile 820 milyon kronik açın bulunduğu dünyamızda bir imkan değil, istek meselesidir.

Son olarak yanıtlanması gereken eleştiri ise böyle bir temel ücretin tembellik ve aylaklığı özendirip, özendirmeyeceğidir. Elbette, asgari hayatta kalma koşullarında bir saksı bitkisi gibi varlığını sürdürmek isteyen bireyler çıkacaktır. Bunlar bugün de varlar. Ancak temel vatandaşlık gelirinin ana gayelerinden birisi, insanların atıl kalmaları değil, hayata mümkün olduğunca eşit koşullarda atılmalarını sağlamaktır. İmkansızlıklar nedeniyle eğitim alamayan, tedavi göremeyen, ekonomik zorunluluklar nedeniyle asıl başarılı olacağı işi yapamayan insan sayısı, zannederim tüm toplumlarda düşük bir gelirle tembelliğe yönelecek kişi sayısından fazladır. Üstelik mevcut sistemin de aylaklık sorununu tamamen ortadan kaldırdığı söylenemez. Hatta emek piyasasında yaratılan işsizlik olgusu ile insanlar alenen çalışma haklarından mahrum bırakılmaktadır. Bugün, Türkiye’de dört gençten biri ne okumakta ne de çalışmaktadır, aylaktır. Yine bir diğer dörtte birlik genç kesim ise çalışmak istediği halde iş bulamamaktadır. Böyle bir manzara karşısında, tembellik edecekleri gerekçesiyle, temel bir gelirden de mahrum ederek insanları çıkmaza itmek hiç de vicdani değildir.

Ayrıca, bir kez daha altını çizmek gerekir ki, temel gelir, sadece hayatta kalmayı ve güvenceyi sağlayacak bir gelir olup, sonsuz olan her türlü insani arzuyu karşılamaya yetecek düzeyde değildir. Daha fazlasını isteyenin, illa ki daha fazla çaba sarf etmesi gerekecektir. Fakat, temel bir vatandaşlık geliri, meslek edinme, iş seçimi ve çalışma konusunda özgürleştirici olacaktır. Bireyler arzu ettikleri mesleklere daha rahat yönelebilecek, yapmak istedikleri işte kendilerini gerçekleştirmeleri kolaylaşacaktır. Böylece toplumun ve bireylerin potansiyelinden daha verimli çıktılar almak olasıdır.

Bir diğer mühim konu ise çalışma hayatındaki özgür irade ile eşit koşullar altında gerçekleştirildiği varsayılan sözleşme mantığının ancak böyle bir temel gelir ile gerçek anlamda hayata geçmesinin mümkün olduğudur. Zira, tek taraflı bir acziyet ve muhtaçlığın bulunduğu bir masada özgür irade ile eşit koşullar altında bir sözleşme gerçekleştirildiği iddia edilemez. Sözleşme, ancak her iki tarafın da hayatta kalma kaygısı giderildiğinde anlamlı hale gelecektir.

Ayrıca, böyle bir temel gelirin pazarlar açısından da olumlu etkisi mevcuttur. Zira, bu sayede vatandaşlara temel bir gelir sağlanarak, pazarlarda sürekli bir likit sirkülasyonu sağlanabilecek, kriz dönemlerinde dahi pazar daralmaları kestirilebilir bir minimum düzeyde olacaktır. Borçlanmayı azaltarak veya geri ödemeleri kolaylaştırarak, batık bireysel borçlar nedeniyle oluşan bunalımları da en aza indirecektir.

Bu bakımdan “temel vatandaşlık ücreti” fikri, “Hakların Savunulması” perspektifi dahilinde, irdelenmesi, tartışılması ve geliştirilmesi gereken bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...