Ana Sayfa Dergiden Özgür İrade, Birey ve Devletlerin Ekonomik Benlikleri

Özgür İrade, Birey ve Devletlerin Ekonomik Benlikleri

John O’Neill Piyasa adlı eserinde, kendi deyimi ile; bugünkü küresel ekonomik düzenin düşünsel öznesi olan Hayek’le diyaloga girer. Klasik iktisat öğretisinin ve neoliberal bakış açısının “tartışılmaz” olduğunu savunanların aksine, özellikle 2008 Küresel Krizi sonrası görüş belirten karşı(!) kanatlarda görüldüğünü rahatlıkla söyleyebileceğimiz “özeleştiri” O’Neill’in eserinde de dikkatlerden kaçmaz. “Hasımlara Kısmi Övgü” bölümünde, daha kitabın başında, piyasa ekonomilerinin ekonomik erdemleri üzerindeki görüş birliği olgusuna karşın reel sosyalizmin ekonomik deneyimlerinin; mal birikimine ilaveten yurttaşların iyi yaşamı, ekolojik sürdürülebilirlik, siyasal-toplumsal özgürlükler, demokratik şeffaflık ve hesap verilebilirlik ile zenginlik ve gücün dağılımı noktalarında başarısız olduğu tespitini dile getirir.

Gelinen noktada; kabaca 3 faza bölebileceğimiz yakın tarihte 2008 Küresel Krizi, Kriz Sonrası ve Salgın dönemleri gözü ile bakıldığında, mevcut küresel ekonomik düzenin de sosyal ve siyasal yansımaları ile beraber yukarıdaki tespitlere “nesne” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu yazıda 100.yaşını doldurmasına sayılı zaman kalan Türkiye Cumhuriyeti perspektifinde, birey-ulus-devlet-ekonomi olgularına sorgulayıcı bir bakış ele alınmaya çalışılacaktır.

Gordon Orians, ABD’li bir evrim biyoloğu, kuşbilimci ve ekolog. 50 yıla yakın akademik çalışma hayatında yoğunlaştığı konular davranışsal ekoloji, nüfus dinamiği ve toplum-ekosistem ekolojisi. Yılanlar, Gündoğumları ve Shakespeare kitabında Afrika savanlarında kendine yaşayacak yer ve gıda arayan avcı-toplayıcı atalarımızdan miras bilişsel olguları ele alıyor. Bu bilişsel mirasın geçmişte insanoğluna sağladığı işlevlere ilaveten bugünümüzü nasıl biçimlendirdiğini açıklamaya çalışıyor. Hayek’ten önceki ekonomik dönemin düşünsel öznesi olan Keynes, bir iktisatçının nadir birçok özelliği barındırması gerektiğinden bahseder ve bir iktisatçının hem matematikçi, hem tarihçi, hem devlet adamı, hem de bir nevi filozof olması idealini ortaya koyar. Tam bu noktada bireyin, birey aklı ve davranışlarından ortaya çıkan ulus, devlet ve ekonomi gibi kavramların varoluşsal ölçekte ele alınmadığı yaklaşımların -her ne kadar el üstünde tutulduğu dönemler olsa da- artık bir öneminin kalmadığı çağda yaşadığımızı belirtebiliriz. Dolayısı ile taraflı ya da objektif olarak meseleyi ele alış biçimlerimiz, bedensel ve zihinsel varlıklarımız ile nedensellik çerçevesinde meydana gelişler bütünlüğünde düşünülmelidir.

İki ayağımız üzerinde durmaya başlamamızdan sonra beyinlerimizin geçirdiği değişim bizleri diğer canlılardan farklı olarak sayısız miktarda arayışa itti. Sahip olduğumuzu düşündüğümüz(!) bilinç, seçimlerimizin yapılış biçimindeki “bağımsız olma” detayına kafa yormamıza neden oldu. Antik Yunan’dan günümüze aldığımız kararlar hususunda üzerinde durulan özgür irade noktası hakkında Spinoza dikkate değer bir ifade ile “özgürlüğün bir fantezi” olduğunu dile getirir. Özetle, seçimlerimizin kendisinden önce “olanlara” dayalı olarak vuku bulduğunu iddia eder ve “nedenlerin” bilinemezliğine dikkat çeker.

Türümüz ortaya çıktığından beri türe mensup olanlar “birey” miydi ya da birey “türümüzün ortaya çıkışından günümüze geçen süreçte var olabilmiş bir olgu” mudur?

Bu sorunun yanıtını günümüz ekonomik düzeninde ve Hayek’in temsil ettiği düşünce evreninde aradığımızda; karşımıza rasyonalite ve Gordon Orians’ın düşün dünyasından farklı olarak toplum-ekosistem ilişkileri yerine, birey-bireyin özellikleri-çevresel koşullar ve bireyler arası ilişkilerden ortaya koyulan çerçevede “kendi haline bırakılma”nın özgürlüğü ve daha etkin bir sosyal, siyasal ve ekonomik düzeneği sağlayacağı kanısı çıkar.

Keynes’in çok yönlü iktisatçı idealinden ilhamla tarih, matematik ve devletler gözüyle baktığımızda; 2008 Küresel Krizi, Kriz Sonrası ve Salgın dönemlerinde ve öncesindeki 40 yıllık süreçte -yanlışlanadabilecek- beklenenin tersi olumsuzlukta, bireylerin tercihleri ve mahkumiyetleri gerçeği ile karşılaşılacaktır.

Hayek’in özgürlük algısının tasavvurunda varlığı sübjektif olarak sorgulanabilir olsa da, ortaya çıkan ekonomik ve sosyal düzenin yarattığı birey, Erich Fromm’un eşitlik görüşüne tekabül etmektedir. Fromm’a göre eşitlik, “bir olmaktan çok aynı olmak anlamına gelmektedir ve soyutlamaların, başka bir deyişle aynı işlerde çalışan, aynı biçimde eğlenen, aynı gazeteleri okuyan, düşünceleri, duyguları aynı olan insanların aynılığıdır”. Bu eşitlik ve özgürlük bazı bakış açılarına göre “bireyin ulaşabileceği en ileri nokta” iken, bazı bakış açılarına göre ise “bireyin özgürleşmesini ve toplumsal eşitliğin ilerleyişini kısıtlayan anlayış”tır.

Hayek’in özgürlük ve Fromm’un eşitlik yorumlarını bugünkü birey-ulus-devlet-ekonomi olguları kapsamında bileşen kabul edersek; Karl Marx ortaya çıkan tablodaki sözde özgür “edilgen” bireye karşı çıkar ve onu “etkin” konuma koyar.

“Fikirlerin, tasavvurların ve bilincin üretimi, başlangıçta, insanların maddi faaliyetiyle ve aralarındaki maddi temaslarla, yani gerçek hayatın diliyle doğrudan bağlantılıdır. Tasavvur, düşünme, insanlar arasındaki zihinsel ilişkiler, bu aşamada hala onların maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkar. Bir halkın siyasal dilinde, hukuki, ahlaki, dini, metafizik vb. dilinde ifadesini bulan zihinsel üretim için de aynı şey geçerlidir. Sahip oldukları tasavvurları, fikirleri vb. üretenler insanların kendileridir; yani, üretici güçlerinin belirli bir gelişim düzeyi ve bu düzeye karşılık gelen -en ileri biçimlere varıncaya kadar- maddi ilişkileri tarafından koşullanan gerçek, aktif insanlardır.”

Küresel ekonomik ve siyasi paradigma, yakın tarihsel zaman dilimi ve özellikle salgın dönemi kapsamında görünürde bir özgürlük ve eşitlik kılıfında, gerçekte ise karşıtı olan ve başarısız kabul edilen reel sosyalizmin başarısızlık kriterlerini hem sosyal hem ekonomik ölçekte taşıyan bir karakter sergilemiştir. Özgür irade ve birey, tarihsel tartışmalar bir yana eleştirilen ve kaybettiği varsayılan reel sosyalizm üzerinden yapılan tespitlerde vurgulandığı üzere mevcutta yok sayılmıştır. İllüzyon olup olmamasından bağımsız olarak birey ve toplumlara illüzyon olarak sunulmuş, genel kabulleri ise eşitlik olarak konumlandırılmıştır.

Cumhuriyetimizin kurucusu ve örneğin biz ANLIK fikir işçileri için DÜŞÜNCE ÖNDERİMİZ olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bir ulusun kültür düzeyinin üç alanda; devlet, fikir ve ekonomi alanlarındaki faaliyet ve başarıları ile sonuçlarının kazançlarıyla ölçülebileceğini ifade ediyor.

Atatürk’e göre bir ulusa bağımsız kişilik ve değer veren siyasal varlık makinesinde, devlet, fikir ve ekonomik yaşam mekanizmaları, birbirine bağlı ve birbirine uyarak çalışırlar; o kadar ki, bu cihazlar birbirine uyarak aynı düzen içinde çalıştırılmazsa, hükümet makinesinin motor gücü israf edilmiş olur.

ANLIK’ta beyan edilen fikirler arasında Kemalizm ve Atatürk ile Kemalizm’in ele alınabileceği alanlarda bir ALTIN DÖNEM ya da KUSURSUZ DENEYİM iddiasına genellikle rastlamazsınız. ANLIK’ı gerek doğal olarak tabi olduğunu varsayabileceğimiz MERKEZ gerekse ÇEVRE kapsamında ele alırsanız günümüz yaygın tapınma ve yüceltme basitliğinden uzakta, FİKİRSEL ve EYLEME DAYALI arayışta etkin konumda görebilirsiniz.

Bu noktada yine Atatürk’ün ifade ettiği gibi mecburuz ki, biz henüz şimdiye kadar gerçek, bilimsel, olumlu anlamıyla millî bir dönem yaşayamadık. Cumhuriyetin, Bağımsızlık Savaşı kazanan bir insan topluluğundan var etmeye çalıştığı birey olgusuna erişme hedefi, geride kalan 100 yıla yakın sürede son derece kısıtlı ölçüde gerçekleşebilmiş ve dünyadaki birey ve toplumlara paralel olarak görünürdeki özgürlük ve eşitlik bünyesinin, eksikleri ve farklılıkları ile ancak bir parçası olabilmiştir. Gelinen noktada özgür irade ve birey olguları dünyanın ve devletlerin ekonomik benliklerinin edilgen unsurları olarak Türkiye’de de konumlanmıştır.

Ulus Baker’den alıntı ile “Bugün artık dünyanın sahiplerinden bile bahsedebiliyoruz. Kendilerini çok daha kolay gizleyebilen sahipler bunlar. Kapitalizmin modernleşme sürecinin farklı ülkelerde ve coğrafyalarda, farklı zamanlarda ve biçimlerde gerçekleştiğine kuşku yok”.

Cumhuriyetin kuruluş ve kuruluşunu izleyen yıllardaki iktisadi karakterini ve izlenen politikaları değerlendirme çabası, özgür irade ve birey olma ekseninde ele alınırsa Atatürk’ün şu sözlerini hatırlamakta fayda olacaktır:

“Bildiğiniz gibi, milletimiz asırlardan beri iki kuvvetin, iki zorlu kuvvetin, iki yok edici kuvvetin baskısı altında üzüntü ve acı duymakta idi. O kuvvetlerden birisi, doğrudan doğruya memleket ve milleti yönetmek iddiasında bulunan zorbalar, ikincisi, bütün bir emperyalist ve kapitalist dünyasıdır.

Asırlarca bu iki kuvvetin baskısı altında kalmış olan millet, doğal olarak son derece güçsüz bir haldedir. Fakat efendiler, baskıların sonucunda büyük uyanışlar ortaya çıktı. İşte bizim milletimizde de o gerçek uyanış ortaya çıkmıştır ve biz böyle bir uyanış devresinin içinde bulunuyoruz.

Gerçekten bir, bir buçuk yıl önce millet aynı zamanda bu iki kuvvete karşı isyan etmiş ve mücadeleye başlamıştır. Emperyalist kuvvetler milletimizi hukuk, haysiyet ve bağımsızlıktan mahrum ve bunlardan anlamayan bir hayvan sürüsü kabul ettiği için; böyle bir sürünün elinde sonsuz doğal hazinelere sahip, değerli ve geniş bir memleketin bırakılmasını doğal olarak uygun göremezdi. Onların görüşüne göre bu memleketi parçalamak ve bu memleketteki insanları esaret altına almak gerekiyordu. Böyle bir emel, böyle bir amaç takip ediyorlardı ve Genel Harbin sonucuyla oluşan fırsattan yararlanarak, ateşkes ile milletin ve ordunun elinden silâhlarını da aldıktan sonra bunu uygulamaya girişmişlerdir.

Bir taraftan içeride bulunan gafil veya hain kuvvetler, memleket ve milleti âdeta bu dış kuvvetler gibi, bu dış görüşler gibi kabul ediyorlardı. Bundan dolayı onların da çalışması, en hain düşmanların çalışması kadar kendisini göstermiştir. İşte bundan bir yıl önceki durumumuz böyle bir şekil, renk ve manzara gösteriyordu.

Halbuki efendiler milletimiz hiçbir zaman düşmanlarımızın kabul ettiği gibi hukukuna ve bağımsızlığına yabancı değildir. Bilakis büyük bir aşk ile ve aşk bağı ve vicdan bağı ile istiklal ve haysiyetine bağlanmıştır ve yine milletimiz içindeki cahil ve gafillerin ve hainlerin düşünce ve ifade etmek istedikleri şekilde değildir. İşte bir yıldan beri gerçekleşmekte olan mücadelemiz, çabalarımız sonucunda millet, içeriye karşı, dışarıya karşı ve bütün kainata karşı, varlığının yüksek anlamını bütün belgeleriyle ispat etmiş bulunuyor. Bundan dolayı mücadeleye başladıktan sekiz, on ay, bir yıl sonra bugünkü durumumuz ortaya çıkmış bulunuyor. Bugünkü durumumuzu ifade etmek gerekirse, milletin doğal temsilcilerinden oluşan Meclis ve onun hükûmeti ayrım yapmadan bütün memlekete hâkimdir ve hâkimiyeti korumak kuvvet ve kudretine sahiptir.”

1921 yılının Ocak ayında sarfettiği bu sözlerin devletin ilk yıllarında ekonomik benliği oluşurken bulduğu fiili karşılığı eksikleri ve fazlaları ile inkar etmek mümkün değildir. Fakat Türkiye’de ve dünyada yaşanan değişimlerin kattıkları ve ulaşılan noktada iç ve dış etmenlerin etkileri ile 100 yıllık ekonomik benlik, kuruluş aşamasında da benzer olarak yaşanmıştır. İzzettin Önder bu noktayı şöyle özetliyor:

“İktisat Kongresi’nin şekilsel liberal görüntüsüne rağmen, Lozan sonrası uygulanan ekonomi politikalarında CHP’nin altı okunun üç kolu öne çıkmıştır. Bunlar; ekonominin halka yaygınlaştırılması ve toplumsal kalkınmayı işaret eden “halkçılık”; Osmanlı’dan devralınan milli iktisat görüşü doğrultusunda ulusal kaynakların millileştirilmesi ve korunmasını ifade eden “milliyetçilik”; ve sanayileşmeyi vurgulayan “devletçilik” kollarıdır. Dünya buhranı ile dünya güçlerinin Türkiye’den ellerini çektiği ve bazı yatırım mallarının ucuzladığı dönemde, 1930 yılında korumacılık önlemlerine, 1933 yılında ise Sovyet plancılarının da desteği ile plan yapılarak planlı devletçiliğe geçildi.”

Özetle; evrimsel süreçte insanın; bireyin, bireylerin seçimlerinin ve meydana getirdiği ulus-devlet-ekonomi olgularının, tarihsel perspektifte dünyada yaşanan süreçler ile ortaya çıkan sonuçların birbirinden ayrılması 2020 yılından bakıldığında özgün niteliklerle beraber bütünleşik bir yapı görünümü vermektedir.

Bireyler olduğumuz varsayımından bakışla bedensel ve zihinsel mirasımızın olduğu kadar toplumsal, ekonomik ve siyasi mirasımız da geçmişimizi ve bugünümüzü oluşturan olgulardır. Atatürk’ten ilhamla benim bakmaya çalıştığım pencereden bakanların görmek istedikleri ile gördükleri arasında farklılıklar bulunmaktadır. Vücut bulan erdemler kadar vücut bulması için çalışılacak erdemler adına birey olmak’tan başlayıp toplumu, ulusu, devlet dahil olmak üzere kurumları, dünyayı ve gezegeni (hatta evreni) kapsayan düşünce dünyasına ve eylem yetisine sahip bireyler, en az yazılı olan tarihte olabildiği kadar bugün ve gelecekte de arayış içinde olacak; başarılı ve başarısız olmaktan bağımsız biçimde ilerlemeye katkı sunacaklardır. Tabiatımız ve zaman diliminin 2008-2020 arasındaki minik silueti bunu zorunlu kılmaktadır.

Özgür Orhangazi’nin dönemlik ders niteliğindeki Türkiye Ekonomisi’nin Yapısı adlı kitabında aşama aşama ele aldığı üzere; cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan dış gelişmelere ve merkez ülkelerin ekonomik benliklerine (zorunlu) bağımlı seyreden yapı, 1950’lerde büyümenin finansmanı ve 1980’lerden sonra da giderek bireyleri kurumların ve devletlerin sınırsız tahakkümü altında bırakan aşamalarının ardından günümüz koşullarını oluşturmuştur.

Türk Aydınlanması, Atatürk ve O’nun düşüncelerinden hayat bulan Kemalizm; bireysel, sosyal ve iktisadi olarak bize fantezi ya da gölgeler değil kanlı canlı İNSANLIK ERDEMLERİ, ULUS ÜLKÜSÜ ve ÖZGÜR İRADE ideallerini sunmaktadır.

Bugünü ve dünü anlamada dünyada ve ülkemizde yaşanan dönüşümleri; birey, ulus, devlet ve ekonomi açılarından tahlil edebilmek, gelecek günler için bireylere ve belki de dünyaya sömürüsüz ve eylemde özgür bir miras bırakabilmenin yöntemini sunacaktır.

 “Yaşam demek ekonomi demektir. Yaşayabilmek için kesinlikle kazanç sağlayan olmalıdır. Bu millet şimdiye kadar imparatorluklar kurmuştur. Cihangirler yetiştirmiştir. Halbuki bazı dönemler oldu ki, ekonomi ile uğraşmaya tenezzül etmemiştir!

Ekonomiyi aşağı bir şey sayarak onu başka unsurlara bırakmıştır. Bunun sonucu olarak bugün o unsurlar, o yabancılar esas unsurun gerçekten efendisi olmuştur. Onlar, nihayet bu memleketi sömürge saymışlar, onu bir sömürü alanı yapmışlardır. Hem nasıl sömürge? Kendi evladıyla, kendi parasıyla yönetilen bir sömürge… Ürünleri, bütün kazancı dışarıya gitmek şartıyla….

Efendiler! Yaşamak için, kuvvetli bir devlet yapmak için ekonomi esastır. Onun için görüş noktamızı, çalışmalarımızı kesinlikle bu merkezin etrafında toplamalıyız. Her çalışma dalını, kesinlikle bu esas noktaya dayandırmalıyız. Örneğin öğretim ve eğitim programımız ne olacaktır? Öğretim ve eğitim programımız şu olacak ki, onu izleyen insanlar, güzel çiftçi, kunduracı, fabrikacı, tüccar olacak. Pratik, yararlı, verimli adam olacak… Bunları öğreten programların, bunları öğreten memleketlerin ve kuruluşların tümü öğretim ve eğitim sistemi olacaktır.”

1923 (Gazi ve İnkılâp Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 9.1.1930)

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...