Ana Sayfa Anlık Dergisi Cumhursuz Cumhuriyet’e Doğru

Cumhursuz Cumhuriyet’e Doğru

Cumhuriyetçilik, Atatürk’ün ezbere bilinen altı ilkesinden biri. Bu anlamda önem atfettiğimiz ancak ideal olduğu için mi yoksa Atatürk öyle istediği için mi önemli orası muamma olan bir konu. Çünkü toplum, duyduğu kavramı ve üzerine düşüneceği kavrama karşı tavrını buna göre belirliyor. Söyleyeceklerinin meşruiyetini de buna dayandırıyor. Modern yaşam bunu gerektirir mi, bu düşünce çağdaş uygarlığa erişme yolunda bize mesafe kat ettirir mi, Türkiye’nin ihtiyaçlarına veya sorunlarına cevap verebilir mi gibi sorular öteleniyor. Bununla birlikte; Atatürk’ün söylediklerini ve yaptıklarını olduğu gibi korumak noktasında tutucu bir kesim oluştu. Bu tutucu kesim “devrimleri korumak kollamak” adına, devrimcilik ilkesini sürekli köreltti. Neticede, kavramlar da içleri 1923-1938 arasında doldurulduğu şekliyle kaldı, hala öyle korunmak isteniyor. Dolayısıyla statik, ihtiyaca cevap vermeyen, siyasete yön veremeyen ya da ortak olamayan ve iktidarı hedefleyemeyen, sürekli muhalefet eden savunma yapan, karşıtı (ötekisi) olmadığında ne yapacağını şaşıran bir siyasi düşünce ortaya çıktı.

Konuya cumhuriyetçilik özelinde devam edecek olursak öncelikli olarak kuruluş döneminin Cumhuriyet algısına, Cumhuriyet’e bakışına ve Cumhuriyet’ten beklentisine bakmakta fayda görüyorum. Bundan beklentim ise; cumhuriyetçileri özeleştiri yapmaya itmek. Denilebilir ki, asıl kabahat cumhuriyet karşıtlarının ancak bu zamana kadar doğru düzgün bir özeleştiri yapmadığımız unutulmasın ve bu sebeple “Post-Kemalist” olarak adlandırılan grubun eleştirilerine maruz kaldık (İlker Aytürk Post-Kemalist dönemi 1980-2015 olarak tanımlamış)[1]. Her ne kadar bu dönem sonlandıysa da sonraki süreçte (Post-post-Kemalist[2]) Post-Kemalistler’i ve tezlerini eleştirebilecek durumda mıyız? Şimdilik görünen hayır. Adımlarımızı sağlam atmak için önce 1980 öncesi dönemin sağlıklı bir değerlendirmesini yapmak durumundayız.

Cumhuriyet henüz kurulmamışken Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun ilk üç maddesine ithafen Mahmut Esat Bozkurt; saray devrinin kapandığını, artık hukukun iktisat devleti, asıl meselenin ekonomi, gerisinin safsata olduğunu aksi takdirde halkın “daima sürüneceğini” ifade etmiştir.[3] Yunus Nadi ise, henüz cumhuriyetin kuruluşundan iki ay sonra, bugün de hala etkisini koruyan şu cümleyi kurmuştur: “Memlekette en aydın zannolunan ve kendilerini böyle satan adamlardan aman ve zaman bulabilsek, olabildikçe Cumhuriyet hayatının icaplarına uygun yollarda yürümeye imkân bulacağız.”[4]

12 Ağustos 1925 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde ise Hürriyet ve İtilafçı çizgideki bir derneğe yönelik kullanılan söylem konulan tavır açısından dikkate değerdir: “Efendiler, Cumhuriyet’in temelleri sizin zannedebileceğinizden çok fazla sağlamdır. Onu yıkmanıza imkân yoktur. Eğer kafanızı değiştirmekten aciz iseniz, bu takdirde, hiç olmazsa selametiniz namına bir kenara çekilip, zaten manası kalmamış olan hayatınızın sonunu sükûnet içinde beklemeyi öğrenin!”[5]

Son olarak Necmettin Sadak (Sadık)’tan bir cümle ile bu bahsi sonuca bağlamak istiyorum: “Eğer dini taassubu yıkarak diğer sahalarda kendimiz mutaassıp olursak, kendimizinkinden başka türlü siyasi düşüncelere tahammül edemezsek gülünç bir vaziyete düşeriz.”[6] Hatırlatmış olayım, bu cümlenin kurulduğu yıl 1930…

Önceki sayıdaki yazımda milli birlik söylemine karşı Atatürk’ün bir ifadesine yer vermiştim, tekrar olmaması açısından o konuya girmeyeceğim ancak Atatürk’ün Cumhuriyet ve demokrasiyi eşdeğer gördüğünü belirtelim. Kendi ifadesiyle, “Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir.” Bu şekilde başladığı konuşmasını şu şekilde tamamlamıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur.”[7]

Sonuç olarak; çok erken dönemde doğru teşhisler koyulmuş, bugün o noktada bile değiliz. Cumhuriyet’ten beklentiler var, Cumhuriyet’e güven var, Cumhuriyet’ten gelen özgüven var. Bakar mısınız Cumhuriyet Gazetesi’nin yukarıdaki söylemine… Bir yerde okumuştum, Aziz Nesin Cumhuriyet dönemi için, “o dönem her şeye gücümüz yeter sanıyorduk” gibi bir ifade kullanmıştı, hani bugün yerden yere vurulan o Aziz Nesin… Özgüvene bakar mısınız…

Cumhuriyet, başlangıç noktalarını doğru belirlemiş, bizlerin de dayanak noktası bu başlangıçtır. Ancak bu demek değildir ki, 1923-38 arası her şey yapılmış, son sözler söylenmiş ve bir sonuca ulaşılmıştır. Varmak istediğimiz nokta çağdaş uygarlık ise; bu nokta sabit bir nokta değildir. Son sözün söylendiğini zannedenlere ise cevabı şu şekilde verelim: “Donarız çocuk.”

Tarihsel bağlamdan günümüze doğru gelirken şunu da hatırlatalım, cumhuriyetin bir amacı da “kimsesizlerin kimsesi olmak”tı. Ancak bugün vardığımız nokta iç açıcı olmaktan uzak… Bugün eğer siyasi referansın varsa kimsen var. Bugün kimsesi olduğunu zannedenler kimsesiz kalıyor… Çocuklarımızı koruyamıyoruz, hemen her güne yeni bir kadın cinayetiyle uyanıyoruz, her geçen gün işsiz sayısı artıyor, açlık, yoksulluk, çaresizlik, intiharlar ancak aynı şekilde rant, adam kayırma, torpil de artıyor… Nefes almakta zorlanıyoruz. İçeride herkes birbiriyle kavgalı, dışarıda geleneksel politikalarımızı terk etmişiz. Hem içeride hem dışarıda terörle uğraşıyoruz, devletin mekanizmaları felç olmuş, cemaat ve tarikatlar iliğimizi sömürüyor. Laik, demokratik, hukuk devletinin kırıntıları kalmış, gözlerimiz Mahmut Esat Bozkurt’un bahsettiği Cumhuriyet Savcılarını arıyor; aydın geçinenler ise beyaz bayrağı sallamakta…

Peki bu noktada biz neler yapabiliriz?

Öncelikli olarak Türk siyasetinin bugün toplumu getirdiği durumun, ötekileştirme ve karşıtlık üzerine kurulu olduğunu unutmamak zorundayız. Her ne olursa olsun, aynı toprak parçası üzerinde ve aynı sınırlar içerisinde yaşayacağımız aklımızın bir köşesinde bulundurmalıyız. Mevcut koşullarda karşıt olarak konumlandırılmış olmamızın tersine bizler bu karşıtlığı bütünün parçaları olarak değerlendirirsek, yani “biz-siz(öteki)” birbirinin yerini alamayacak özgünlüğe sahip olduğunu düşünerek, birlikte yaşamanın yollarını ancak o zaman bulabiliriz. Bu ise ancak içselleştirilmiş bir Cumhuriyet düşüncesiyle olur. Cumhuriyet’in cumhuru sahiplenmesiyle değil de, cumhurun Cumhuriyet’i sahiplenmesiyle…

Yine bu noktaya bir temas olarak toplumun homojen değil heterojen olduğunu görmek gerek. Ne demektir bu? Beklentileri, kaygıları, talepleri farklı olan insanlar söz konusudur. Mesela Mahmut Tanal’ın kaygısı meclis lokantasının pahalılaşması ya da tuz bulmaktaki sıkıntı iken, toplumun en büyük sıkıntısı işsizlik. Dolayısıyla taleplerimiz de kaygı ve sıkıntılarımıza göre şekillenecektir. Türkiye’deki mevcut durum yeniden yöneten-yönetilen ayrımına evrilmiş gibi, şimdilik babadan oğula geçmiyor sadece… Bütün kaymağı yöneten kesim yerken, alt tabakanın tüm amacı bu ayrıcalıklı kesimden olabilmek, insanların koşa koşa siyasi partilere gitmesi bu sebeple. Yoksa açlık ve sefalete mahkum kalacak. Bu oluşmuş yaygın kanı bile cumhuriyetin özüne aykırı.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de feministler, çevreciler, kültürel hak talep edenler gibi çeşitli kesimler mevcut. Zaten küreselleşmiş dünyada bu ve benzeri fikirlerden kaçmanız mümkün değil. Ancak görmezden gelebilirsiniz tıpkı ülkemizde olduğu gibi. Bu sebeple taleplerine muhatap ya da karşılık bulamayanların cumhuriyeti içselleştirmesini beklemek de beyhude bir çaba olur. Feminizmi cinsiyetçilikle, kültürel hak talep edenleri kimlikçilikle, çevrecileri kökü dışarıda olmakla suçlamak topu taca atmaktır. Siyaset boşluk kaldırmaz, siz görmezden gelirseniz yok sayarsanız, birileri gelir (samimiyeti ve amacı tartışılır) ve bu boşluğu doldurur. Sonra da tek derdiniz bu grupların dışarıdan fonlanması ya da içlerine karışan ayrılıkçılar üzerinden onları ötekileştirmek olur. Seçim zamanı da oy verecek parti bulamayıp milli birlik söylemi etrafında, bu grupları toplamaya çalışırsınız, sanki sizin bunda payınız yokmuş gibi ve karşılık bulamayınca olay “öteki” durumundakinin vatan hainliğine kadar gider. Ancak söylem olarak Türkiye’nin kaynaşmış bir toplum olduğunu kullanmaya devam edersiniz. Buna rağmen kimse sormaz kaynaşmış bir toplum nasıl bu kadar bölük pörçük hatta düşman olabilir diye…

Aslında toplumun büyük bir kesiminin farklı gruplara bakış açısındaki olumsuzluk büyük oranda onları tanımamaktan, fikirlerini ya da taleplerini dinlemediğinden hatta önyargılarından kaynaklanıyor. Ayrıca topluma öncülük edeceği düşünülen kişilerin de bu karşıtlıklardan besleniyor olmaları çok ciddi bir sorundur. Bu sebeple; yangın dindirilmek yerine ısrarla daha fazla körükleniyor. İçlerinde farklı amaçlara hizmet edenler tabii ki olabilir, hatta bu her görüş içerisinde de ortaya çıkabilir. Ancak bu topyekûn bir karşıtlığa dönüşürse, sistem nasıl demokratik olarak adlandırılabilir? Bugün Türk siyasetinde kullanılan devletin bekası, milli birlik, yerli ve milli, kökü dışarıda, büyük resim, dış güçler gibi söylemler siyasi iradeyi anti demokratik yöntemler kullanma noktasında hem meşrulaştırır hem de cesaretlendirirken, toplumu çekimser ve tepkisiz kalmaya itiyor. Buna bağlı olarak, bu baskı ortamı aşırı uçları harekete geçirip, bu yapıların illegal ya da anti demokratik yollarla hak arama talebini meşrulaştırmak için bir araç haline geliyor ve ortaya çıkan kısır döngü demokratik olmayan bir kaos ortamı yaratıyor. Nuran Erol Işık yaygın bir kanıdan bahseder: “… pek çok yazarın hemfikir olduğu nokta, demokrasinin iyi işlememesi halinde cumhuriyetçiliğin cemaatçiliğe yönelerek radikalleşme eğilimlerini arttırabilecek potansiyeli de taşıdığına dair savdır.”[8]

Bu konudaki kaygıları da anlamak mümkün. Neticede Neo-liberalizmin sonuçlarından biri olarak kimlikçi, cinsiyetçi politikalar yaygınlaştı. Ancak bu demek değildir ki, hak talebinde bulunanların hepsi Neo-liberalizmin Türkiye’deki yerli işbirlikçileridir. İşte burada, sapla saman, yaşla kuru birbirine karışır. Bizleri niyet okuması yapmaya zorlar.

Çuvaldızı kendimize batırdık, şimdi sıra iğneyi batırmakta…

Peki toplum Cumhuriyet’i ne kadar anlayabilmiş? Bu kadar horlandığına göre demek ki pek anlama çabası gösterilmemiş. Ya da bugün Cumhuriyet’in ötekisi olarak tanımlananlar kendilerince haklı talepler olarak gösterdiklerini, Neo-liberal politikalardan sıyırabiliyorlar mı? Burası da epey tartışmalı. Aslında bu noktada Nuri Bilgin’in “Cumhuriyetçi fikrin özü, şu tür sorularda yansır: Kopmadan kendimi nasıl özgürleştirebilirim, nasıl aidiyetlerime zarar vermeden aidiyetlerime mesafeli durabilirim? Kökensel kimliklerimden kazanılmış kimliklere nasıl geçebilirim?”[9] yorumu önemli. Büyük çoğunluk köken ve aidiyet duygusu üzerinden hareket ederek talepte bulunuyor. Hâlbuki “Yurttaşlardan oluşmuş bir ulusun kimliği, etnik veya kültürel benzerliklerden değil, iletişim ve katılım hakları gibi haklarını uygulayan yurttaşların kendi pratiğinden oluşur.”[10] Neticede yine ulusun homojen değil heterojen olduğu sonucuna varıyoruz. Bizde “eşit yurttaşlık hakkı” mı, yoksa “yurttaşların eşitliği” mi diye tartışıladursun, yapılan bu tartışma da yine önemli oranda kimlik üzerinden yürütülmektedir. Kişi aslında etnik-mezhepsel odaklı talepler değil de yurttaşlık haklarının sağlanması ve kullanımı odaklı taleplerde ısrarcı olmuş olsa sistemin demokratikleşmesinin yolunu açabilir ayrıca demokratik, çoğulcu ve özgürlükçü bir rejimde sistem kendiliğinden bazı sorunlara daha kolay ve etkili çözümler üretebilir. Çünkü bahse konu olan şeyler, laik demokratik bir hukuk devletinde (toplumun da bunu içselleştirdiğini kabul edersek) çözülebilecek sorunlar. Bununla birlikte üzerinde durduğumuz noktalar da aslında cumhuriyetin nitelikleriyle alakalı. Dikkat edilmesi gereken en önemli husus çözüm odaklı, uzlaşmacı ve iyi niyetli bir çabanın ortaya konmasıdır.  Bu yüzden öncelikli olarak en temel yurttaşlık haklarının sağlanmasını temine çalışmaktır. Onun dışında yöneltilen etnik-kültürel-mezhepsel talepler neredeyse bütün dünyada çözülmeyi beklemektedir.

Konu çok geniş, her alt başlık için ayrı ayrı yazıların yazılması gerekebilir. Ancak burada yukarıda kullandığım bir kavram olması dolayısıyla kısa bir parantez açmakta fayda görüyorum kültürel haklar konusunda. Türkiye ve diğer devletler açısından çözülmesi en zor olan konulardan birisi sanırım bu. Bu konuya çokkültürcülük ya da çokkültürlü yurttaşlık olarak geliştirilmiş bir yönelim var. Kültürel kimliklerin tanınmasıyla ayrılıkçılığın veya ayrılma fikrinin önüne geçilebileceğini savunmakla birlikte süreç içinde ulus-devleti aşındıracak bir hal alabileceği endişesi de yer alıyor, hatta ulus-devlet karşıtlığına kadar varabiliyor. Ancak bu kavram cumhuriyetçilik tartışmaları içerisinde de yoğun olarak kullanılıyor. Dolayısıyla dikkatli kullanılması gereken bir kavram.

Yine kültürel haklar konusundaki durum belli görüşlerce kendi kaderini tayin hakkına dayandırılabiliyor. Ancak Uluslararası Hukuk açısından halklar değil devletler esas alındığı ve Birleşmiş Milletler tarafından devletlerin toprak bütünlüklerinin korunması vurgulanırken, mevcut durumda bu şekilde bir çözüm üretmek mümkün olmamıştır. Çünkü benzer durumda olan birçok devlet var ve böyle bir durum hepsini etkileyecek, dolayısıyla mevcut durum bozulmuş, kaos ortamı yaratmış olacak.

Son bir sözle yazıyı toparlamak istersek; laik, hukukun üstünlüğünün kabul edildiği, kuvvetler ayrılığının benimsendiği, anayasal ve demokratik (özgürlükçü ve çoğulcu) Cumhuriyet’le yönetilen bir ulus devlet sadece Kemalistlerin değil, ülkemizdeki tüm siyasi görüşlerin üzerinde uzlaşabileceği asgari müşterekler olmalıdır.


[1] İlker Aytürk, “Post-Kemalizm Nedir? Post-Kemalist Kimdir? Bir Tanım Denemesi”, Varlık Yayınları A.Ş., Sayı: 1337, Şubat 2019, s. 4.

[2] İlker Aytürk, “Post-post-Kemalizm: Yeni Bir Paradigmayı Beklerken”, Academia, https://www.academia.edu/19569728/Post-post-Kemalizm_Yeni_Bir_Paradigmayı_Beklerken, (17.12.2019).

[3]  Şaduman Halıcı-Murat Burgaç, Altı Ok, Kaynak Yayınları, Ankara, Ekim 2016, s. 320.

[4] Şaduman Halıcı-Murat Burgaç, Altı Ok, Kaynak Yayınları, Ankara, Ekim 2016, s. 337.

[5] Şaduman Halıcı-Murat Burgaç, Altı Ok, Kaynak Yayınları, Ankara, Ekim 2016, s. 357.

[6] Şaduman Halıcı-Murat Burgaç, Altı Ok, Kaynak Yayınları, Ankara, Ekim 2016, s. 376.

[7] Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, Mart 2007, s.24.

[8] Nuran Erol Işık, “Ortak Bağın Tesisi İçin Eleştirel Cumhuriyet”, Doğu Batı Yayınları Sayı:47, Kasım Aralık Ocak 2008-09, s. 94.

[9] Nuri Bilgin, “Yönlendirici bir Fikir Olarak Cumhuriyet”, Doğu Batı Yayınları, Sayı:47, Kasım Aralık Ocak 2008-09, s. 112-113.

[10] Nuri Bilgin, “Yönlendirici bir Fikir Olarak Cumhuriyet”, Doğu Batı Yayınları, Sayı:47, Kasım Aralık Ocak 2008-09, s. 112.

Must Read

Kemalist Cumhuriyetin Üçüncü Dünyacı Çizgisi Ve Kemalist Elitlerdeki Üçüncü Yol Yanılgısı

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Kemalist dönem denildiğinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatta olduğu süreç akıllara gelmektedir. Hayatta olduğu süre boyunca Atatürk’ün “idealist realizm” olarak da tanımlanabilecek bir...

Bir Sosyolog Olarak Behice Boran

Türk siyasi tarihinde önemli bir yer edinen, ilk sosyalist kadın milletvekili ve Türkiye’nin ilk kadın siyasi parti başkanı olarak ilkleri gerçekleştiren Behice Boran; ülkemizin ilk...

Yirmi Birinci Yüzyılda Kemalizm Üzerine Bazı Düşünceler-5 Hep O Aynı “Pireli Şiir”

Deneme dizimizi takip edenler şu noktayı artık açıkça anlamış olmalılar; bu dizi ile ilgilendiğimiz, Kemal Atatürk’ün ve Kemalist devrimci kadronun yaptıkları değil, amaçladıklarıdır. Esasında,...

Yaşasın Cumhuriyet

Yirminci asrın başlarında kırmızı Kıpkırmızı bir bayrak altında, Altın yeleli atlıların tüyleri beyaz Beyaz bir ay ışığı...

Türkiye’ye Yönelik İlan Edilmemiş Savaşın Adı: Pkk

Bu yazının ilk hâli, 19 Ekim 2011’de, PKK’nın Hakkari-Çukurca-Kekliktepe bölgesinde düzenlediği bir saldırıyla 24 askerimizi şehit ettiği gün yazılmıştır. Olayın sıcaklığından kaynaklanan bazı ifadeler ile...