Ana Sayfa Dergiden Ulusal Egemenlikten Ne Anlıyoruz?

Ulusal Egemenlikten Ne Anlıyoruz?

“Milletin hâkimiyeti ne sermayelerin, ne içi boş siyasetlerin, ne kinlere, menfaatlara, ikbal ve geleceklere yönelik geçici heveslerin oyuncağı olamaz.”
Hâkimiyet-i Milliye

Kemalizm’in altı ilkesinden biri olarak ifade edilen Cumhuriyetçilik ilkesi, öyle sanırız geçmişte ve bugün Kemalizm’in tüm yorumları tarafından üzerinde en fazla mutabakat sağlanmış ilkedir. Dahası, açıkça saltanat ve hilafet talebi dile getirmeye cesaret edebilen küçük bir azınlık dışında toplumun büyük kesiminin de bu konuda sessiz bir uzlaşı içerisinde olduğu söylenebilir.

Düzenli periyotlarda milletin önüne sandık ve pusulalar konularak, -seçim barajını geçebildikleri kadarıyla- çok partili seçimler gerçekleştirilmekte ve parti bürokrasilerini aşabilen ve adaylık için yeterli ekonomik koşulları sağlayabilen, birçoğu patron, tüccar, ağa veya müteahhitlerden oluşan ve milleti temsil kabiliyetleri olduğu varsayılan yüzlerce milletvekili ile teşkil edilmiş ve yasama yetkisini kanun hükmünde kararnameler ile paylaşan bir meclis seçilmekte ve böylece “milli irade” tecelli etmektedir.

Görünen o ki, en üst katmanından en aşağıdaki adama kadar ulusumuz bu mekanizmadan razıdır ve ulusal egemenlik prensibini bu şekilde işletmekte bir sakınca görmemektedir. Zira “ulusal egemenlik” üzerine tartışmaların yaşanmadığı bir ortamdan başka bir çıkarımda bulunmak oldukça güçtür.

Peki ama ulusal egemenlik, halkın önüne birkaç yılda bir konulan sandıklar ile az sayıda popülist partinin ve yalnızca kalburüstü kesimin üyelerinin aday olarak yarıştığı bir seçime indirgenebilecek kadar basit bir olgu mudur?

Girizgâhtan da rahatlıkla anlaşılabileceği gibi bize göre bu sorunun cevabı net bir “hayır”dır.

Bize göre ulusal egemenlik, bütünüyle ulusun kendi kaderini ilgilendiren başta siyasi olmak üzere, ekonomik, hukuki, sosyal tüm meselelerde tam bir irade sergilediği ve bunu başka hiçbir ayrıcalıklı grup, aile, kişi veya aşkın bir varsayımsal güç ile paylaşmadığı bir düzeni ifade etmektedir.

Milletin ve onun iradesinin üzerinde hiçbir güç yoktur. Millet, yalnızca siyasi olarak değil, iktisadi, hukuki ve sosyal konularda da tam bir egemenliğe sahiptir.

Bu bakımdan, tam bağımsızlığı uluslararası katı bağdaşmalar ile kısıtlanmış, siyasette küçük ve ayrıcalıklı bir grubun tahakküm kurduğu, ekonomisine küresel sermayenin ve yerel işbirlikçilerin hakim olduğu, sosyal hayatını aşkınlık iddiasındaki kerameti kendinden menkul bir kesimin şekillendirmeye çalıştığı ve tüm bu kesimlerin üstü örtük bir ittifak halinde bulunduğu bir ortamda, yalnızca çok partili seçimlerin gerçekleştiriliyor olması ile demokrasinin ve ulusal egemenliğin tamam olduğunu ifade etmek çok güçtür. Zira ulus, egemenliğini kullanmak noktasında çoktan eli kolu bağlı bir hale düşürülmüştür. Yapılan sadece bu hale meşruiyet kazandırılmaya çalışılmasıdır.

Yüz yıl önce işgalci güçleri yurttan kovup ulusun bağımsızlığını koruyan, saltanatı kaldırarak ve seçkin azınlığın siyasi egemenliğine sonlandırıp, meclis kurarak siyasi egemenliği ulusa devreden, gerçekleştirdiği devrimler ile tüm ortakçıları dışlayarak hukuk alanında ve sosyal hayatta ulusun egemenliğini tesis eden ve ortaya koyduğu devletçi, planlı kalkınmacı, halkçı ve reformcu ekonomi politikaları ile küresel ve yerel sömürü çarkını kırarak kendi zenginliği üzerinde milleti egemen kılmayı hedefleyen Kemalistlerin, önceki paragrafta tasvir ettiğimiz manzarayı kabullenmeleri mümkün müdür?

Bizim ulusal egemenlikten anladığımız şudur:

  1. Ulusun ve onun iradesinin üzerinde hiçbir güç veya bu güce ortak yoktur.
  2. Siyasi, ekonomik, hukuki her sahada tam bağımsızlık, ulusal egemenliğin değişmez ön koşuludur.
  3. Siyasi sahada bir kişinin, ailenin, grubun veya bir sosyal kesimin ayrıcalık ve üstünlüğü kabul edilemez. Egemenlik, çoğulculuk esasına uygun şekilde ve ulusun tamamına aittir.
  4. Ulus, yalnızca siyasi sahada değil, ekonomik sahada da egemen olmalıdır. Ulusun tamamına ait zenginlikten, yalnızca ayrıcalıklı bir azınlığın faydalandığı ve toplumun ekseriyetinin refah ve zenginlikten mahrum bırakılarak sömürü ve yoksulluğa mahkum edildiği bir düzen kabul edilemez.
  5. Hukuki ve sosyal sahalarda da ulus, kendi düzenini kendisi akıl ve bilimin rehberliğinde, zamanın ve çağdaş hayatın şartlarına göre biçimlendirme hakkına sahiptir. Hiçbir eskimiş akait, aşkınlık iddiasında dahi olsa hiçbir donmuş ve kalıplaşmış anlayış, ulusun hukukunu belirleyemez, sosyal hayatını düzenleme gücü ve hakkına sahip değildir.

Bize göre, ulusal egemenlik, yukarıda sıralananların bir bütün olarak tamam olması ile mümkündür ve bu sahalardan herhangi birinde yaşanacak bir zafiyet, ulusal egemenlik olgusuna bütünüyle zarar vermiş olacaktır.

Uluslararası sahada emperyalistler, ulusalda ise komprador, despot ve ruhban ittifakından oluşan bir oligarşinin hegemonyası altında sürekli olarak manipüle edilen milletin, çok partili seçimler vasıtası ile ulusal egemenliğini kullandığı ve demokrasinin işlediğini iddia etmek imkânsızdır. Bu olsa olsa plütokrasi olarak tanımlanabilir.

Milletin içerisinden çıkan temsilcilerden değil de, belirli, küçük bir zümrenin içerisinden seçilen temsilcilerin, milletin tamamını ve her kesimini temsil ettiğini, bütün milletin menfaatini gözettiğini söylemek mümkün müdür? Patron işçiyi, ağa köylüyü, müteahhit ameleyi ne ölçüde temsil edebilir, çıkarlarını nereye kadar kollayabilir?

 Zenginlik, toplumun küçük bir azınlığının elinde toplanmış, ulusun büyük çoğunluğu ise hayatta kalabilmek için bu küçük azınlığa muhtaç duruma düşürülmüşken; böyle bir bağımlılık ilişkisi içerisinde özgür irade sergilemesi ve böylece ‘egemen’ olması mümkün müdür?

 Kutsallık atfedilen ve milletin vicdanını ilgilendiren konuları kendi çıkar ve keyiflerine göre türlü biçimlere sokmakta maharetli, dokunulmaz bir cübbeyi üzerlerine geçiren ve böylece milletin her türlü işine müdahil olmayı kendine hak bilen ruhbanın tesiri altında bir ulusun, özgür irade sahibi olduğu ve kendi kaderi üzerinde egemen olabileceği söylenebilir mi?

Zaten açık bir şekilde egemenliği gasp eden emperyalist ve despotun durumunu tartışmaya ihtiyaç bile yoktur.

Ulusun menfaatleri ile kendi çıkarları çok nadir örtüşen bu dörtlü ittifakın tahakkümü altında bir ulusal egemenlik mümkün değildir. Şu halde, yukarıda belirttiğimiz biçimiyle tam bir ulusal egemenliğin sağlanabilmesi için, ulusun bu parazit ittifakını başından def etmesi yahut en azından terbiye etmesi gereklidir.

 Zira bizim anlayışımız; ulusun her alanda egemenliğini ne tanrı, ne sultan, ne patron, ne ağa, ne hacı-hoca ne de herhangi bir başka zümre ile bölüşmesine tahammül edemeyecek kadar kıskanç, “Egemenlik kayıtsız-şartsız milletindir.” şiarına iman etmiş bir anlayıştır.

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...