Ana Sayfa Dergiden Sahipsiz, Hor Görülmüş Bir Eşsiz Cumhuriyet!

Sahipsiz, Hor Görülmüş Bir Eşsiz Cumhuriyet!

Yakup Kadri’nin Yaban’ı, uzun müddet köksüz bırakılan Anadolu’nun güç bela hayatta kalan birkaç damarından var olabilen ve günümüzde yozlukla imtihan edilen toplumsal iklimine “eskimeyecek” bir bakıştır. Bu nedenle ben de bu romanı günümüzün kurak atmosferinde “dost” dediklerime hediye etmeye çalışırım elimden geldiğince. Kıymeti bilinir mi emin değilim.

İmam El Maturidi’nin söylediği rivayet edilen bir cümle var: “Hakikatin hoşgörüsü olmaz”. Cümlenin aslı tam olarak bu biçimde değilse bile, İmam Maturidi’ye dair birkaç satır kurcalarsak az çok kastettiği şeyi anlamlandırabiliriz. Keza kendisine ait olduğu belirtilen ifadelere baktığımızda, var olan olguların tamamını algılamada ve yorumlamada insan aklına dair vurgular yaptığını, Yüce İrade’nin sözü ve eylemi ile beraber aklın da hakikati arayışta rehber edinilmesi gerektiğini henüz 10. yüzyılda söyleyebilmiştir.

Akla ve hür iradeye karşı savaş, hakikate karşı savaştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun üzerinden neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen Anadolu’da cehalete ve tutsak/bağımlı olma durumuna karşı verilmesi gereken mücadele ne yazık ki akla ve hür iradeye karşı sonu getirilemeyen bir kavga olarak varlığını sürdürmektedir. Bu kavganın başat figürlerine bakılırsa, sadece siyaseten ya da sosyal ve ekonomik olarak kendi bekasına yönelik eylemler içinde olanlar değil; onları ilahlaştıran, geçmişinden ve bugününden bihaber, çoğunlukla Ortadoğu coğrafyasının makus talihli insanları da çıkar.

Bağımsızlık mücadelemizin başarıya ulaşmasının ardından Mudanya Ateşkes Antlaşması sürecinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk şu demeçte bulunmuştur:

“Dört yıl süren emeklerden sonra son kesin zaferimiz üzerine Mudanya Askerî Antlaşması yapıldı ve barış görüşmeleri dönemine geçildi. Bu görüşmeler sırasında da tesadüf ettiğimiz güçlükler pek çoktur. Fakat, ben bunu pek doğal buluyorum. Çünkü bu barış görüşmelerinde sonuca bağlanan hesaplar dört yıllık değil, dört yüz yıllık bir dönemin kötü mirası idi. Gerçekten Osmanlı İmparatorluğu en görkemli, tantanalı ve kuvvetli dönemlerinden itibaren milletin bağımsızlığı zararına, hayatî çıkarları zararına o kadar çok şey feda etmişti ki, sonuç yalnız kendisinin çöküp batmasından ibaret kalmadı; belki kendinden sonra da memleketin gerçek sahibi olan milleti, hak ve varlığının kanıtı için büyük güçlüklerle karşı karşıya bıraktı.”

Atatürk’ün son derece doğal bulduğu bu güçlükler, birçok başlık altında sayılabilecek olsa da hem bağımsızlık savaşı verebilen toplumun hem de süregelen devlet anlayışının barındırdığı en temel sorunlar; çağı yakalayamamaya neden olan akıldan yoksunluğa ve hür iradenin reddiyle gelen boyun eğmeye dayanıyordu.

Bu akıldan yoksunluğun ve boyun eğmenin boyutlarını anlamak için Yaban’da Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun kaleme aldığı şu satırlara göz atmak hem bugün hem dün için hafızalarımızda benzer yansımalara neden olacaktır:

“Şimdi ne görüyorum?

Anadolu… Düşmana akıl öğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların, frengiden burnu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer burasıdır.

Burada, bıyıklarını makasla kırptı diye nice fikir ve ümit dolu Türk gencinin kafası taş altında ezildi. Burada, yüzü düşmana dönük, nice vatan mücahitleri savundukları kimselerin eliyle arkadan vuruldu. Burada, milli timsalin, milli bağımsızlık sembolünün yolu kaç defa kesildi ve kaç defa oturduğu şehrin etrafı isyan silahlarıyla çevrildi. Burada, ben, vatan delisi millet divanesi; burada, ben harp malulü Ahmet Celal yapayalnızım.”

Yazımın başlığında yer alan sahipsiz sıfatı, aslında salt “cumhuriyet” ile sınırlanabilecek bir niteleme değil; cumhuriyet kadar O’nun bir parçası olmakla övünen ve kuruluşundan bu yana Atatürk’ün şahsından cumhuriyeti ayırt etmenin aklı ve hür iradeyi reddiye manasına gelişinin farkında olarak kurucu önderini O’nunla birlikte savunanların da bulunduğu durum.

Bu sahipsizlik durumu kuşkusuz Ahmet Celal’in yalnızlığındaki hüzne benzer bir yitiklik duygusunu da beraberinde getiriyor.

Türkiye Cumhuriyeti, verilen bağımsızlık mücadelesinin akabinde kurulan ve var olmak adına öncesinde geçen yüzyıllardaki durumun aksine aklı ve hür iradeyi esas alan bir hakikat olarak bugün capcanlı karşımızda durmaktadır. İşin hazin yanı “bağımsızlık savaşını veren” toplumun içinden gür bir damar kurulduğundan beri bu hakikate, akla, hür iradeye, Mustafa Kemal’e ve kendi var olma zeminine karşı savaş vermektedir.

Gerek siyasi gerekse ekonomik süreçler, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve cumhuriyetin kuruluştan gelen karakterini 100 yıla yaklaşan ömrünün tamamında giderek artan bir hor görülmeyle imtihan etmiştir. Gelinen noktada cumhuriyetin ifade ettiği hakikat ciddi bir tartışmaya tabi tutulmaktadır. Dünyanın bulunduğu konum, 20. yüzyılın sonundan 21. yüzyılın ilk çeyreğinin bitimine birçok sarsılmaz gibi görünen olguyu benzer biçimde teste sokmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kağıt üzerinde bir cumhuriyetten öte olmasını sağlayan etmenleri yalnız bir devlet biçimiyle sınırlandırmak safdillik olur. Keza ülkenin aldığı son biçim, yukarıda belirttiğimiz varoluştan gelen devrimci, siyasal ve toplumsal karakterin toplum ve devlet satıhlarında tasfiyesinin ürünüdür. Bu duruma teşhis koyarken ve de Cumhuriyetçilik ilkesi adı altında bir cumhuriyet savunusu yaparken, bu hakikat hususunda herhangi bir hoşgörüye lüzum yoktur.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten alıntı ile:

“Biz daima hakikat arayan, onu bulunca ve bulduğuna kani olunca açıkça söylemekten kaçınmayan insanlar olmalıyız.”

Tüm dünya servetinin yarısından fazlasının 25-30 milyarderin servetine denk olduğu günümüzde, bulunduğu coğrafyanın makus talihini yenenlerin kurduğu Cumhuriyet halen hak arayışı ve adalet adına bir şanstır Türkiye ve ülke insanı adına.

Uğur Mumcu’nun 1962’de kaleme aldığı şu satırlardaki değişmeyen kadere boyun eğmemektir:

“Yıllarca kendi çilesine terk edilen fakir halk, geciken yarın­ların ıstırabı içinde. Toprak-parlamento ağalığına dayanan de­mokrasimiz, son on yılda sadece köşe başı mil­yonerleri türetmiş. Mutlu azınlıklar, umutsuz çoğunluğun ıstıraplarıyla zenginleşmiş. İktisadi planlar siyasi müteşebbislerin kasalarına bağlanmış. Vergiler dar gelirlilerin omuzlarına yüklenmiş. Vergi adaleti, sosyal ada­let, işçi hakları fantezi bir edebiyattan ileri gidememiş ve en fenası, siyasi ve iktisadi ahlak yoksunluğu bir sari hastalık olmuştu.” Bu kara komediye razı olanlar varsa da Cumhuriyetçilik aklın, hür iradenin ve hakikatin savunusunu yapmayı sürdürmektir son tahlilde. İnsan onuruna, bu ülkeyi yurt yapan değerlere ve Cumhuriyet’in erdemlerine rant ve çeşitli düşmanlıklarla saldıran avuç avuç bindirilmiş kıtaya karşı söyleyecek sözü olmaktır.

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...