Ana Sayfa Dergiden TÜRK AYDINLANMASI: KEMALİST DEVRİM

TÜRK AYDINLANMASI: KEMALİST DEVRİM

Özellikle son dönemlerde kendi cahilliklerini toplum üzerinde baskı kurarak gizlemeye çalışan birtakım çevrelerin, insanları yanlış yönlendirmeleri ve toplumu kandırma siyasetiyle Kemalist Devrim’in toplumu tarihsel köklerinden kopardığı ve bir gecede cahil bıraktığı, torunların “dedelerinin mezar taşlarını okuyamaz hale geldikleri” gibi iddialar ciddi anlamda itibar görmeye başladı.

Halbuki, Osmanlı’da saray erkanı ve aydın kesimin kullandığı dil ile Anadolu cağrafyasında kullanılan dil çok farklıydı. Mezar taşları eğer saray diliyle yazılmışsa dedelerinin mezar taşlarını zaten o dönemde de okuyamazlardı. Üstüne üstlük okuma yazma oranının çok çok düşük olduğu da göz önünde tutulmalıdır. Aralarında bugünkü oranla kıyaslanamayacak derecede ciddi bir fark vardır. Eskiden olduğunun aksine yöneten ile yönetilen kesim arasında dil farkı yok.

Kemalist Devrim, ne Türk toplumunu tarihsel köklerinden koparmıştır ne de bir gecede cahil bırakmıştır. Aksine, var olan cahilliğin farkına varılmasına ve tarihin sadece Osmanlı’dan ibaret olmadığının anlaşılmasına vesile olmuştur. Dolayısıyla asıl sıkıntı “mezar taşı okuyamamak” değil, hemen hemen hiç okuyup yazamamaktır.

Matbaanın Osmanlı’da kuruluşu bile şartlı olmuş, önce sadece Yahudilerle sınırlı tutulmuş ve Arapça – Türkçe basım yasaklanmış. Toplumu sömürenler farklı fikirlerin yayılmasını engellemek istemiş, din kisvesi altında birçok akıl dışılıkları topluma dayatmış, toplumun bunların farkına varmasını engellemiş ve ayrıcalıklı statülerini kaybetmek istememişlerdir. İşte toplumu cahil bırakan bunlardır.

Kemalizm bu açıdan radikal bir tavır alıştır. Bunun yanında aydınlanma mücadelesinde attığı en önemli adım “egemenliğin kaynağını” değiştirmiş olmasıdır. Padişah/halifeden yani tek kişiden alınan egemenlik gökten yere indirilmiş ve milletin iradesine yani TBMM’ye verilmiştir. Daha önce “koyun sürüsü” olarak görülen ümmet, özgür yurttaşların oluşturduğu bir “millet” haline gelmiştir.

Çok kısa olarak bu süreci açıklamak yerinde olacaktır. Osmanlı döneminde yasama yetkisi Padişah’ın (yani yürütmenin) yetkilerinden koparılarak ortaya çıkarılmıştır. Ancak TBMM’nin açılması yeni bir egemenlik kaynağı yaratmıştır. Önceki durumun aksine (yani 1921 anayasası ile), yürütme yetkisi yasamanın (yani meclisin) içinden çıkmıştır. Bu dönemde yargı yetkisi de meclise aittir, İstiklal Mahkemeleri eli ile de bu yetkinin kullanıldığı olmuştur. 1924 anayasası ise yasamadan yetki olarak bahsederken yürütmeden erk yargıdan ise hak olarak bahsetmiştir. Bu hak bağımsız mahkemelere verilmiştir. Buraya kadar bakıldığında “güçler birliği”nin prensip alındığı “meclis hükümeti sistemi” geçerlidir. Yani meclis “tek” ve “en yetkili” organdır. 1961 anayasası ise yasamayı yetki olarak görürken, yürütmeyi bir görev olarak tanımlamış yani meclisi yürütmeden üstün tutmuş, yargıyı ise bir yetki olarak tanımlamıştır ayrıca meclisi “tek yetkili” organ olmaktan çıkarmış, güçler birliği” prensibi terkedilmiştir. “Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı” vurgusu yapılmış, Anayasa Mahkemesi denetimi ile de aslında; yargıyı,yasama ve yürütmeden bir anlamda üstün kılmıştır diyebiliriz. 1982 anayasasına geldiğimizde ise, 1961 anayasasından farklı olarak yürütme “hem görev hem yetki” olarak tanımlanmıştır.

Bu süreci aynı zamanda anayasal sürecin de bir parçası olarak görürüz. Bu sürecin hukuksal altyapısı da “bir çeşit savaş hali anayasası” olarak 1921 anayasası ile oluşturulmuştur.

Bu noktadan hareketle aydınlanma süreci yapılan toplumsal devrimlerle güçlendirilmiştir. Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı, Halifeliğin kaldırılması, Harf devrimi ve “devletin dini islamdır” ibaresi anayasadan çıkarılarak radikal adımlar atılmıştır. Bu sayede laik ve hukuk devleti temelleri sağlamlaştırılmıştır. Köy Enstitüleri ve Halkevleri de eğitim ve kültürel anlamda aydınlanma sürecinin tamamlayıcıları niteliğindedir. Demokratik sisteme yönelerek çok partili siyasi yaşama geçilmesi ve 61 Anayasası ile fikri anlamda da zenginleşmenin önü açılmıştır.

İşte tüm bunlar insanların özgürleşmesi ve bir birey olarak tanımlanmasını sağlamıştır. Ancak şunu unutmamamız gerekir; aydınlanma dediğimiz bir süreçtir ve bu süreç Türkiye’de zaman zaman kesintiye uğrasa da ileriye dönük atılacak adımlar yine bu temele dayandırılmıştır. Türkiye’de aydınlanma süreci de mevcut durumun ortaya koyduğu üzere tamamlanamamış, yarım kalmıştır. Bununla birlikte bu birikimimiz bugün ciddi bir tehdit altındadır ancak Türkiye’de bu mirasa sahip çıkacak toplumsal bir taban da vardır.

Bu aydınlanma sürecinin başını çeken Atatürk’ün “Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin!” sözü Türk Aydınlanması’nın ilerleyiş doğrultusunu net bir şekilde ifade eder. Gerek yapılan toplumsal devrimler gerek ileriye dönük hayata geçirilmesi düşünülen planlar hep bu esasa dayanır. Dolayısıyla bu süreç “basit bir taklit etme” süreci değildir. Türkiye’nin ve toplumun kendi özgün koşulları altında ortaya çıkar ve devam eder. İnsanlık alemi için en ileri görüşler batıda olduğu için doğal olarak faydalanma yoluna gidilmiştir. Bu konuda ne tamamen dünyanın aydınlanma birikimi reddedilebilir ne de olduğu gibi bizim aydınlanma sürecimize entegre edilebilir. En dikkat edileceklerden biri de Türk Toplumunun “özüne yabancılaşmadan” muasır medeniyetler seviyesine ulaşmasıdır. Belirlenen bu hedefin ne sağı solu ne de doğusu batısı vardır. Gereksiz saplantı ve boş inançlara kapılmanın engellenmesi adına önem arz eden bir durumdur.

Türk aydınlanmasındaki radikal tavrı ve kararlılığı “devrimi başlatan tamamlayacaktır” ifadesinde açıkça görürüz. Bu yolda hiç tereddüt yaşamadan yürüyebilmenin adeta “işaret fişeği” olmuştur. Yaşanabilecek en ufak duraksamalar, bu süreçte Türkiye’nin olması gerekenden bir adım geride kalmasına sebep olabilir ve bu anlamda Kemalist Devrimden taviz verme/sapma olarak görülebilirdi. Gerektiğinde, her devrim hareketinde olduğu gibi “tepeden inme” yöntemlere başvurulması, varılmak istenen amaca toplumun bir an önce ulaştırılması için “bir araç” olarak görülebilir.

Kemalist Devrimden sonra belli bir süre önceki dönemin “çok sert eleştirilip keskin çizgilerle yeni dönemden ayrılması” her toplumsal devrimde görülebilen ve doğal kabul edilen bir süreçtir ki önceki sistemden yeni sisteme geçişi kolaylaştırmak da bu davranışın önemli bir sebebidir. Hiçbir devrim hareketi kendinden önceki sistemi “bir süreliğine ötekileştirmeden” var olamaz ve meşruiyetini sağlayamaz. Hangi devrim vardır ki kendinden önceki dönemin devamı olduğunu söyleyebilsin? Ancak tabii ki bu, kendinden önceki birikimi inkar noktasına ulaştırılmamalıdır.

Türk Devriminin en önemli özelliklerinden biri de içinde bulunduğu döneme göre önemli ölçüde başarılı olduğunu söyleyebileceğimiz bir “kültür devrimi” yaratmasıdır. Bir süre de olsa eski alışkanlıklardan vazgeçilmesi yolunda önemli bir adım olmakla birlikte, günümüze kadar olan süreçte verilen tavizler neticesinde “eski alışkanlıkların tekrar normalleşmesi” gibi bir noktaya doğru ilerlemektedir.

Dünyada her şeyin karşıtıyla var olduğunu düşünürsek, devrim bu aydınlanma sürecini yaratırken doğal olarak karşıtını da yaratmaya başlamış, bu etkiye bir tepki de oluşması kaçınılmaz hale gelmiştir. Fakat bugün, bu tepki toplumsal ilerlemenin önünde ciddi bir engel teşkil etmektedir. Doğal görülmekle birlikte asla haklı görülemez. Bu durumun, aydınlanma birikimimizi ve toplumsal ilerlememizi tehdit edebilir bir hal alması, hatta sahip olduğumuz evrensel haklarımızı/değerlerimizi tartışmaya açması içten içe sinsi bir karşı devrim hareketi yaratır. Toplumu kademe kademe ve yavaş yavaş buna alıştırması, bu durumu normalleştirme çabasıdır.

Kemalist devrimin yarattığı aydınlanma ve cumhuriyet rejiminin demokrasi ile taçlanması tarihsel açıdan önemli köşe taşlarından olmakla birlikte, demokrasinin demokrasiyi tehdit eden bir araç hale getirilmesi ve bunun  “uygunluk” açısından kabul edilebilir olduğu düşüncesi demokrasinin bir gereği olarak sunulamaz ve kabul de edilemez. Devrimci bilinç ve kararlılık bu sorunun çözümü konusunda yani demokrasinin kendi kendini koruması anlamında olmazsa olmaz “radikal bir tutumdur.”

Diyalektik açıdan bahtığımızda, her geçen gün rejime bir gün daha katmakla birlikte rejimden de bir gün daha götürmektedir. Bugün Türkiye’nin, aydınlanma tezini kuruluş felsefesi üzerine oturttuğunda ulaşacağı sentez, nereye nasıl gideceği veya ne yapması gerektiği hakkında yol gösterici olacaktır. Dolayısıyla yaşanacak bu süreçten çekinmemek, aksine daha cesur davranmak daha doğru bir yol haritası ortaya çıkaracaktır ve gerçek anlamda kimlerin yolu “aydınlatmaya” çalıştığı, kimlerin “karanlığa bir adım daha yaklaştığı” kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...