Ana Sayfa Dergiden Kutsallaştırma Demişken

Kutsallaştırma Demişken

            “Hangi ifade özgürlüğü?”

            Dergimizin 3. Canlı yayınında sorulan bir soru, bu sayı için kafamda bir fikir oluşturdu. Ancak o konuya geçmeden önce, bu yayında fikir edinip yazmaya koyulan Hararet.org yazarı Saltuk’un “Platonik Kemalizm” yazısına ilişkin yapılan birtakım eleştirinin odak noktası dikkatimi çekti. Bağlamdan koparmamak için yazının ilgili paragrafını aynen aktarıyorum:

            “Nedir benim dert edindiğim şey? Başta buna “Kemalist Asr-ı Saadetçilik” diyorduk. Bir mükemmel dönem anlatısı, 1923-1938. Sonrasında Atatürk’ün (Mesih’in) ölümünün ardından sürekli bir ihanet ve karşı devrim süreci. Çözüm önerisi ise o dönemin ruhuna, kurumlarına, düzenine geri dönmek. Meşrulaştırma araçları? Atatürk’ün yaptıkları (neredeyse sünnetler diyebiliriz) ve söyledikleri (neredeyse hadisler). Eğer bugün önerdiğiniz şey Atatürk’ün sözleri veya eylemleri ile çelişiyorsa bunun Kemalizm’le uyuşması imkânsızdır. Bu düşünme biçiminin altında rahatlıkla şu görülebilir: Atatürk dönemi, zamandan ve mekândan bağımsız olarak ideal düzendir. Evrenseldir. Şu anki şartlara bakılmaksızın aynı şekilde bir yapı kurmalı ve onu muhafaza etmeliyiz.” [i]

            İçerikle ilgili tartışmalardan ziyade benim ilgilimi üslupla ilgili eleştiriler çekti. Neydi bu eleştiriler? Yazarın parantez içinde yaptığı benzetmeler. Aslında yazarın yaptığı Atatürk’ün kutsallaştırılmasına birer itirazdı. Yani Atatürk mesih değildir, yaptıkları sünnet söyledikleri hadis değildir. Çabası eleştirel düşüncenin önünü açmaktır. Yazar da yazı da tabii ki eleştirilebilir, eleştiren en başından kendisinin de eleştirileceğini peşinen kabul etmiş demektir. Lakin eleştiri unsuru genel olarak “mahalle baskısı” olarak adlandırdığımız türden. Toplumumuzda din, inanç ya da kutsallara yönelik eleştiriler genellikle “toplum hassasiyeti” gerekçe gösterilerek bir zırh oluşturulmaya çalışılır. Bunun çeşitli gerekçeleri olabilir. Aktif siyasetteyseniz oy kaygısı, devlet dairesindeyseniz işinizi kaybetme kaygısı, esnafsanız müşterinizi kaybetme kaygısı, akademideyseniz statü kaybetme kaygısı vs gibi uzatılabilir. Ancak eğilmek istediğim nokta bu değil.

            Olayın dayandığı farklı noktalar var. Bunlardan birisi eşitlik. Egemen azınlıktan ya da hâkim çoğunluktan değilseniz bir adım geridesiniz demektir. Çünkü ülkemizde hassasiyet, yukarıdaki iki grup söz konusu oldu mu aleyhinize olacak şekilde dengeyi bozar. O saatten sonra sizin hassasiyetinizin önemi yoktur. Temas ettiğiniz noktadan sonra bir bedel ödemeniz istenir.

            Ben küfür, hakaret ve aşağılama olmadığı sürece bu tarz eleştirilerin “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savunuyorum. Aklın özgürleştirilmesi ya da aydınlanma dediğimiz süreç eleştirel düşünceyle sağlanmamış mıydı? Düşünsel radikallikten yanayım, dokunulmaz ya da eleştirilmez hiçbir şey yoktur. İnsana dair her şey buna dâhildir. Bir kişi kendi kimliğiyle kendini gerçekleştirmek hakkını yasalardan alıyorsa, aynı yasalar Saltuk için de geçerli, onun da kendini gerçekleştirmemesi engellenmemeli.

Bu noktada ikinci dayanak laiklik olarak beliriyor. Laik bir toplumda eşitliğin inanç-inançsızlık ekseninde bozulmaması gerekir. Ancak Müslüman toplumlarda inananlar her zaman pozitif ayrıcalıklı konuma erişiyor. İnanan inancının propagandasını her şekilde özgürce yapabilirken farklı/öteki ya da inançsız olan için kendi inancının ya da inançsızlığının propagandasını yapmak aynı ölçüde kısıtlanıyor. Hele ki bir inanç grubu egemenlik kurmuş ve her konuda devlet desteğini arkasına almışken bu konular “sakıncalı” olarak işaretleniyor. Aslında bu noktalardaki müdahale birçok anlamda özgürlükleri de kısıtlayan bir hal alıyor. Özlemini duyduğumuz o çoğulculuğu o yüzden gerçekleştirmek gittikçe zorlaşıyor. Tam tersine tek tipleştirme istikametinde ilerliyoruz.

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde şunu da görmek gerekli; toplumsal hassasiyet adı altında koruma altına alınan birtakım düşünce ve uygulamaların zamanla bir çeşit yerleşik algı ya da gelenek olarak yerleşebilme ihtimali de kuvvetleniyor. Bunların içerisinde kabul edilebilir ya da edilemez olanlar da var, fakat neyin kabul edilebilir olduğuna karar verecek olanın egemen zihniyet olacağının da özellikte altını çizmekte yarar var.

Bu yazı fikrinin oluşması birtakım görüşler ve tartışmalar ekseninde ortaya çıktı. Birçok kişi açısından da böyle tartışmalar fikir vermek açısından önemli. Bu konuda son olarak şunu belirteyim; eğer toplum hassasiyetine göre düşünüp Saltuk fikrini açıklamaktan çekinseydi ne bu tartışma yaşanacak ne de ben bu yazıyı kaleme alabilecektim ve en önemlisi Saltuk kendini tıpkı Türkiye’de milyonlarca insanın yaptığı gibi gizlemek zorunda kalacaktı. İyi ki yazdı…

“Türkiye’nin ihtiyacı olan…”

İnteraktif etkinliklerin faydasını görmeye devam ediyoruz. Yukarıda bahsettiğimiz programda bir soru gelmişti:

-Cemil Kılıç 21. Yüzyılın Rıfat Börekçi’sidir diyebilir miyiz?

Canlı yayında bu soruya şu şekilde cevap vermişim:

İçinde bulunduğumuz koşullarda bilgiye erişmek çok kolay, teknolojik imkânlar var bunlardan faydalanabiliyoruz. Artık kutsal kitabın Türkçesine internetten bile ulaşabiliyorsunuz, her şeyi öğrenebiliyorsunuz. 100 yıl sonra hala bana bir Rıfat Börekçi gibi bir din adamı beklemenin ya da bir din adamının böyle çıkıp toplumu aydınlatmasını beklemenin ben çok mantıklı olduğunu düşünmüyorum, böyle bir beklentim de yok. Herkes aklını kullandığında belli oranda okuduğunu anladığı sürece bunda ciddi bir sıkıntı yaşayacağımızı da düşünmüyorum. Ama her alanda olduğu gibi işin kolayına kaçıp her alanda birilerinin gelip bizim adımıza bir şeyler yapmasını bekliyoruz. Din konusunda yeni bir Rıfat Börekçi, ülkeyi kurtarmak adına yeni bir Atatürk, sıkıştığımızda ordu gelsin ya da bir dava olur bir şey olur yargı müdahale etsin ama biz sade vatandaş olarak kendi yapmamız gereken şeyleri hiçbir zaman bu sorumluluğu üzerimize almıyoruz. Bunu da şu yüzden söylüyorum, bu zamana kadar kazanılan ne varsa bir bedel ödendi. Yani Müdafaa-i Hukuk dedik bunun bedelini de ödedik. Şimdi yine hakkımızı savunmaktan bahsediyoruz 21. Yüzyılda ancak sorumluluk alıp bedel ödemekten korkuyoruz ya da yapmıyoruz. Ama bekliyoruz ki; barış gelsin, kardeşlik olsun, hepimiz güzel maaşlar alalım, hepimizin işi olsun, hepimiz mutlu olalım ama öyle bir dünya yok. Böyle beklersek de böyle baktığımız sürece de öyle bir dünya gelmeyecek. Neticede Korona sonrası konuşulan senaryolar içinde ben hiçbirinin olumlu olarak yansıdığını görmüyorum şu an. Yani anlatılan senaryolar hepsi mevcut durumdan daha kötü hale geleceği üzerine. Dolayısıyla şartlar bu kadar kötüyken bizim hala yeni bir Rıfat Börekçi gelir mi, bu olur mu benim için çok da… yani önemli bir sorun olarak görmüyorum ben bunu.”

Bu noktada tabii ki sorunun ne amaçlar sorulduğu da önemli, ancak yazılı ifade edilmiş bir soruda bunu kavramak güç. O yüzden algıladığım şekilde cevapladım. Cevabı biraz daha açmaya çalışacağım.

Öncelikli soru şu aslında; böyle bir şeye gerek ya da ihtiyaç var mı? Cevabım net: “yok”. Aslında o yüzden sonrasının pek bir anlamı kalmıyor. Ancak yine de açıklamakta fayda görüyorum.

Türkiye’de binlerce din adamı var. Türlü sıfatlarla anılıyorlar. Bunlardan kimileri ilerici ya da “aydın” olarak kategorize ediliyor. Dolayısıyla Rıfat Börekçi benzeri din adamları da var. Ancak etkili olamadıkları ortada. Var olanın derde derman olmadığı yerde, bunun benzerinin olmasını istemek de çözüm olmaz. Neticede bir çeşit “din adamları sınıfı” oluşturulmuş oldu ve bunlar siyasi iradenin dışında hareket edemiyorlar. Artık Türkiye’de din de din adamı da ibadethaneler de siyasetin bir parçası oldu. Hatta her türlü kimlik de… Dolayısıyla bu süreçte ortaya çıkacak din adamlarının ne kadar aydınlanmış olacağı tartışmalı hatta laik düzende dahi bu durum tartışmalıydı. Ayrıca aydınlanmış kişinin de din adamı olarak kalabilmesi önemli bir soru işaretidir.

Küresel salgın döneminde sırtını devlete dayamış din adamı evinde kalıp çatır çatır maaşını alırken, bir kısım yurttaş işini kaybetmiş bir kısmı ücretsiz izne çıkarılmış son gelişmelere bakınca izne çıkarılanlara geçinmeleri için asgari ücretin yaklaşık yarısı layık görülmüştür. Birçok işçi hayatı pahasına çalışmaya devam etmektedir. Aile hekimi hasta olup işe gidemezse maaşından kesinti yapılmaktadır. Peki bu, din adamının ya da bugün dinsel otorite haline gelmiş Diyanet’in umurunda mı? Değil. Bu noktada Turan Dursun’un çok sevdiğim bir sözünü hatırlatmak isterim:

            “Bir şeyin insanlık dışı olması, İslamcının umurunda değildir.

Elverir ki ‘İslam dışı’ olmasın.”

            Bir de şu hatırlatmayı yapalım, Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklamalarına gösterdiği tepki sonucu diyanet suç duyurusunda bulundu ve yürütmenin başı tarafından “baro ve meslek örgütlerinin seçim sistemi” tekrar gündeme alındı ve önümüzdeki süreçte bu konuyla ilgili de bazı şeylerin ipuçlarını verdiler. Gördüğünüz üzere hakkımızı savunacak barolar dahi kendini savunamaz hale getirilmek isteniyor. Bir çeşit “İslam karşıtlığı” gibi gösterilerek hedef haline getirildi. Benzer gerekçelerle bugün sokaklarda birileri hala linç ettirilebilir, hedef gösterilip katlettirilebilir hatta televizyon programında konuşan o iki kadın gibi “Bizim aile şöyle bir 50 kişiyi götürür” diyerek geçmişte yaşanan olaylar (Maraş Katliamı – 1978) gibi benzer olaylara yol açabilir. Ülkemizde maalesef ki hala böyle bir potansiyel mevcuttur.

                        “Benim müstesna olduğuma dair kanun yoktur”

            Yukarıdaki söz Atatürk’e ait. Tarık Zafer Tunaya’nın “Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük” kitabından alıntıladım. “Müstesna” sözcüğünün anlamları şu şekilde belirtilmiş;

  • Kuraldışı.
  • Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

Kutsallaştırma yapmak için kutsallaştırılacak şeyin dini ya da dinle ilgili olması gerekmez. Bunun somut örneğini “mesih” bekler gibi kurtarıcı bekleyenlere bakarak görebiliyoruz. Bu noktada sürekli “Atatürk olsa ne düşünürdü, Atatürk olsa ne yapardı” diye idealize edilmiş şekilde bir düşünme biçimi var. Zaten Atatürk gibi düşünüp Atatürk gibi yapılabilse bir Atatürk de böyle düşünenler olurdu. Aslında kutsallaştırmanın başlangıcının ana noktalarından biri de burası. Dolayısıyla bu bakış, sürekli bir lider arayışına da gerekçe oluşturuyor.

Atatürk’ün yukarıdaki sözünü şu sebeple hatırlattım. Özellikle cumhuriyet tarihçilerinin yaygın anlatımı olarak Atatürk ve 23-38 arası anlatım, zamandan ve mekândan bağımsız ideal bir düzen olarak anlatılmakta, keza bundan en büyük zararı da Atatürk görüyor hem de kendini Atatürkçü ilan edenlerin elinden…

Katıldığım bir canlı yayında; halk arasında “Atatürk’ü Koruma Kanunu” olarak bilinen kanunu işaret ederek;

“Madem dediğiniz gibi herkes Atatürkçü, Atatürk herkesin ortak paydası, 80 milyon 23 Nisan’ı kutladık o halde neden bugün Atatürk’ü Koruma Kanununa ihtiyaç duyuyoruz?”

diye sormuştum.Sorma sebebim kanun kalmalı ya da kalkmalı tartışması yapmak değildi. Ne yayına katılanlar ne de canlı yayını izleyip yorum yapanlar bu soruma cevap vermedi.

Gelen yanıtlar;

* Atatürk ülkenin kurucusu korunması lazım
* Demokrat Partisi zamanında Ticani tarikatına karşı çıkarıldı
* O kanunun adı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar ve buna benzer cevaplardı. Yani “daha kanunun adını ve neden çıktığını bilmiyorsun” demekti bu cevaplar. Sonra bazı büyüklerimiz “üslup” uyarısı yaptı. Sanki hakaret ya da küfür etmişim gibi.

Ben de “kanunun tarihçesini, neden çıkarıldığını vs biliyorum demek istediğim o değil” demiştim. “Nutuk okuyun orda her şey var” diyenler de çıktı. Kuran’da ayet arayan İslamcılar gibi Nutuk’ta da arayan Atatürkçüler türedi, belki de hep varlardı. Ancak bu iş günümüzde meslek haline gelip geçim kapısı haline getirildi. “O iddiaya da cevap verdim”, “Bu yalanı da artık söyleyemeyecekler!” naralarıyla sanki ilk kez bunları yazmış, söylemiş gibi kitlelerin gazını alıp romantik bir tarih anlayışıyla kitlelerin etkisizleştirilmesine sebep oldular.

Niyazi Berkes “Atatürk ve Devrimler” kitabında, adeta “Nutuk’ta her şey var” diyenler için yazılmış diyebileceğimiz şu cümleyi kurmuştur;

“Mustafa Kemal’i, sonraları “Atatürk” olarak kazandığı ünün etkisi yüzünden büyük sayanlar olsun, ya da yalnız korku, dalkavukluk gibi şeylere kendini onu yanlısı gibi gösterenler olsun, o Söylev’i okusalar bile, eğer onda anlatılan savaşın hiç değilse 10 yıl öncesine varan ön koşullarının bütünü içindeki tarihsel gelişimi öğrenmemişlerse, Söylev’de anlatılanları ya bir kutsal kitap ayetleri gibi anlamadan okurlar, ya da her şeye hükmedecek duruma gelmiş bir kişinin kendi keyfine göre düzenlediği bir öykü sanırlar; yaptığı uyarılara da bir peygamberin gökten geldiğine inanılan buyruklarına inanıldığı kadar inanır gözükürler.”

Aziz Nesin “Laiklik, Dincilik ve Atatürkçülük” kitabında şöyle yazar;

“Açıkça derim ki, Atatürk’ü yıkanlar, onun heykellerini yıkanlar, resimlerini yırtanlar değil, Atatürkçü geçinip de bu yurtta bir Atatürk’ü Koruma Yasası konulmasını gerektirenler, Atatürk’e saygıyı yasa zoru altına sokturanlardır.”

Belki cevap vermek isteyen çıkar diyerek sorumu yineliyorum:

“Madem dediğiniz gibi herkes Atatürkçü, Atatürk herkesin ortak paydası, 80 milyon 23 Nisan’ı kutladık o halde neden bugün Atatürk’ü Koruma Kanununa ihtiyaç duyuyoruz?” Hatta ekleyelim, madem öyle neden laiklikle, devrim yasalarıyla, rejimle, meclisle, demokrasiyle ilgili sorunlar hala hayati önemde? Neden hala Atatürk, Türk Devrimi ve cumhuriyetle kavga sürüyor ve neden bu mağdur rolünü kabul ediyoruz?

Ayrıca eleştirilere de cevap veremeyen hatta düşüncelerini bile savunamayacak kişilerden bırakın aydın – entelektüel olmayı, ne lider ne de rol model olur. Dolayısıyla içerikten ziyade üslup “uyarılarıyla” da bu tartışmalar sulandırılıp etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu kişilerle “Mustafa Kemal” kitabı konusunda da tartışmıştık Sıradan bir kitabı “olsun Atatürk anlatıyor” diyerek, o kitabın eksik ya da kusurlarını hatta maddi hatalarını bile görmezden gelmişlerdi. Çünkü ilgileri içerik değil. Popülerlik ve kestirmeden bir yerlere ulaşmaktı. Bir kurtuluş yolu aranıyorsa bu yol, o yol değil.

“Çünkü, bir kez daha belirtelim: Azgelişmiş kafalar, azgelişmiş ülkeleri kurtaramaz.”[ii]


[i] Yazının tamamı içi; https://hararet.org/platonik-kemalizm-sby/?fbclid=IwAR0RBf6SjbtfHkUie150HfC7fGaocPbguBZ19lwz_wUjTCOLqFkpucCdM3E

[ii] Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, s. 178

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...