Ana Sayfa Dergiden “Aydın Din Adamı” Üzerine Bir İnceleme

“Aydın Din Adamı” Üzerine Bir İnceleme

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-6

“AYDIN DİN ADAMI” ÜZERİNE BİR İNCELEME

Kemalist Devrim’in gerek Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bünyesindeki faaliyetler, gerekse kurulan ilahiyat fakülteleri ve imam-hatip okulları ile bir hedefinin de -her ne kadar anlamı muğlak olsa da- “aydın din adamı” yetiştirmek olduğu şeklinde yaygın bir kanaat vardır.

Anlamı muğlaktır diyorum, zira “aydın din adamı” söylencesi ile ifade edilmek istenenin “aydın/aydınlanmış din adamı” mı, yoksa “din adamı bir aydın/entelektüel” mi olduğu pek açık değildir. Burada din adamını nitelemek için kullanılan “aydın” sıfatının aydınlanmış anlamında mı, yoksa entelektüel anlamında mı kullanıldığı netleştirilmemiştir. Ve kanaatimizce bir kafa karışıklığına yok açmaktadır.

Yine geleneksel olarak bu “aydın din adamı” tasnifinin içerisine birbirinden kopuk faaliyetlerle meşgul olan Rifat Börekçi, Prof. Dr. Bahriye Üçok, Turan Dursun, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk gibi az sayıda sembolik isim dahil edilmekte; ancak on yıllardır Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde müftü, vaiz, imam, müezzin gibi görevlerde faaliyet gösteren, ya da her yıl ilahiyat fakülteleri ve imam-hatip okullarından -buraların varoluş amacı olduğu iddiasına uygun şekilde- “aydın din adamı” olmaları ümidiyle mezun edilen yüz binlerce kişi nedense göz ardı edilmektedir.

            Denememizin bu kısmında, “aydınlanmış din adamı / din adamı bir entelektüel” anlam ayrımı kapsamında, bir “aydın din adamı”nın imkanlılığını ontolojik açıdan incelemeyi deneyeceğiz.

Aydınlanma Ve Aydın

            “Aydın din adamı” konusunu incelemeye başlarken evvela aydınlanma ile aydın kavramlarına hızlıca bir göz atmakta fayda vardır.

Her iki kavramın pek çok farklı açıdan, pek çok farklı tanımının yapılması mümkündür. Ancak, biz aydınlanma konusunda, bu konuda belki de dünyada bilinirliği en yüksek metin ve tanım olan Immanuel Kant’ın 1784 yılında yaptığı tanımı kullanacağız:

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır.”

            Bu tanıma dayanarak aydınlanmayı kısaca: kişinin kendi aklını özgürce, kısıtlamalar, önyargılar ve dogmalardan arınmış olarak, bir başkasının yönlendirmesine ihtiyaç duymadan kullanmasıdır şeklinde tanımlayabiliriz.

            Buna karşın aydın kavramı çok kez; bilişsel yetenekler gerektiren mesleklerle, kültür-sanat gibi entelektüel yaratıcılık gerektiren faaliyetleriyle uğraşan yahut sahip oldukları bilgi ve düşünsel faaliyetleri ile toplum içerisinde öne çıkan bireyleri tanımlamak için kullanılmaktadır.

            Yukarıdaki iki tanımı nazar-ı dikkate aldığımızda “aydın din adamı” ile kastedilenin “aydınlanmış din adamı” mı, yoksa “din adamı bir entelektüel” mi olduğuna dair anlam ayrımı hayati önem kazanmaktadır. Zira, bir meslek olarak din adamlığının, aydınlanmış olmak ile entelektüel faaliyete verdiği imkan bizce birbirinden büyük oranda farklıdır.

Teolog ve din bilimci birer din adamı mıdır?

            İncelememiz içerisinde değinmemiz gereken ikinci bir nokta ise din adamının ne olduğudur. Zira, giriş kısmındaki örneklerde de görüldüğü üzere çok kez teologlar ve din bilimciler de birer din adamı olarak tanımlanmakta ve “aydın din adamı” timsali olarak sunulmaktadır. Oysa, din adamı, teolog ve din bilimci birbirinden farklı işleri üstlenmiş, bambaşka kimselerdir.

            Bu noktada ilk olarak din adamı denildiğinde kimlerin kastedildiğini netleştirmek gerekir. Bir din adamı, dinin pratiği ile meşgul olan, dini öğretiye uygun şekilde pratik bir misyonu üstlenen, temel işlevi dini ritüellerin yönetimi ve din bilgisinin aktarımını sağlamak olan kimsedir. İslam dini açısından ele alacak olursak; müftüler, vaizler, imamlar, müezzinler bu tasnif içerisine dahil edilebilirler.

            Teologlar (ilahiyatçılar) ise dinsel konu başlıkları üzerine bilimsel yöntem kullanarak çalışmalar yürüten kimselerdir. Bu yönüyle nadiren din adamı olarak sınıflandırılabileceği gibi, akademik vasfı sonucu çok kez bilim adamı olarak tanımlanmakta ve din adamı olarak nitelenmemektedir. İslam dini bakımından; tefsir, hadis, siyer, fıkıh, kelam, tasavvuf gibi konular üzerine bilimsel çalışmalar yürüten kimseler için teolog tanımı kullanılmaktadır.

            Din bilimci ise, bunların tamamen dışında olarak farklı bilimsel dallardaki çalışmalara dini konu edinen kimseleri tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bir din adamı olarak adlandırılmaları mümkün olmayıp, dinler tarihi, din sosyolojisi, din felsefesi gibi        alanlarda çalışmalar yürüten bilim adamlarını ifade eder.

            Bu tanımlar ışığında tartışmamızın ilerleyen kısmında, din adamı dediğimizde teolog ve din bilimciyi kastetmediğimizin, bir dini pratiği meslek edinmiş ve bir dini öğretinin temsilcisi konumundaki kişiyi ifade ettiğimizin altını çizmek isteriz.

Aydınlanmış din adamının incelemesi

“Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü. Ne var ki her yandan “Düşünmeyin! aklınızı kullanmayın!” diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, “Düşünme, eğitimini yap!”, maliyeci “düşünme, vergini öde!”, din adamı “düşünme, inan!” diyorlar.”

Immanuel Kant

            Yukarıdaki tanımlamaları yaptıktan sonra, denememizin bu kısmında artık “aydınlanmış din adamı”nın ve “din adamı bir aydın”ın ontolojik imkanlılığını tartışmaya geçebiliriz.

Bu noktada öncelikli olarak “din adamı bir aydın/entelektüel” meselesini ele almakta fayda vardır. Aslında burada, bize göre tartışmaya açık pek de bir husus bulunmamaktadır.

Zira, din adamlığı mesleğinin bilişsel yetenekler gerektirmesi, entelektüel yaratıcılığa engel teşkil etmemesi ve mesleğin tarihselliği icabı öncü bir toplumsal role sahip olması sonucu, din adamlığı mesleğinden herhangi bir kişinin aydın/entelektüel vasfı kazanması mümkün ve tarihte de örneklerine sıkça rastlanan bir olgudur. Hatta denilebilir ki, yakın geçmişe kadar uzun yüz yıllar boyunca din adamları, insanlığın entelektüel mirasının önemli taşıyıcılarından birisi olmuşlardır. Nitekim, bu bağlamda ünlü kuramcı Antonio Gramsci de din adamlarının toplumsal rollerinin altını çizmekte ve din adamlarını “geleneksel aydın” tanımı içerisine dahil etmektedir.

            Lakin, “aydın/aydınlanmış din adamı” konusunu ele alacak olduğumuzda karşımıza bambaşka bir husus çıkmaktadır.

            Evvela burada şunu belirtmek gerekir; din adamlığı, basitçe, bir dine inanmak veya bir din hakkında çok şey biliyor olmak değildir. Din adamlığı, din gibi dogmatik bilgiye dayalı bir kurumun temsilciliğini üstlenmiş, önsel bir öğretinin sözcülüğü ve uygulayıcılığını yapan bir meslektir.

            Oysa, Kant “Aydınlanma Nedir?” isimli makalesinde dogmalar hakkında şu tespitte bulunmaktadır:

“Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar.”

            Bu açıdan, kişinin aklını her bakımdan ve özgürce olarak kullanması şeklinde tanımladığımız aydınlanma kavramı ile dogmatik bir kurumun temsilciliğini yürüten din adamlığının mesleki realitesi arasında bir çelişki vardır.

İlk kısımdaki aydınlanma tanımını dikkate alacak olursak, din adamının aydınlanmış olabilmesi için; sözcüsü olduğu dogmatik bilgiyi ve önsel öğretileri sorgulaması ve temsilcisi olduğu teori ve pratiğe akılcı açıklamalar bulması gerekmektedir. Ve aklını kullanarak elde ettiği çıkarımlar ile mesleki dogmatik bilgisinin çeliştiği noktada, din adamının ahlaki ve vicdani bir karara varması gerekecektir.

Deneye dayalı bilgi ile dogma arasındaki bu kan davası sebebiyle, din adamı aydınlandığı ölçüde dogmalardan uzaklaşmak mecburiyetinde kalacaktır. Burada ise söz konusu olan hudutsuz bir mesafedir. Bu bakımdan, bir din adamının, aklını her bakımdan ve özgürce kullanmak ile verili, önsel, dogmatik bir öğretinin temsilcisi olmayı birlikte taşıması oldukça güçtür. Bir örnek olarak; dinsel dogmaları akılcı eleştirilere tabi tutmada uç noktalara varmış ve hayatının tamamını bir rahip olarak sürdüren Jean Meslier’in ünlü vasiyetnamesindeki yakınmaları oldukça hazindir.

Bu incelemenin ışığında, Atatürkçü çevrelerin bir düşü olarak “aydın din adamı” meselesine dönecek olursak;

Din adamlığı mesleğini yürüten entelektüellerin ortaya çıkabilmesi için mesleki profesyonellik zemini yaratması açısından organizasyonlar ve eğitim sağlanması amacıyla özel olarak tasarlanmış kurumlara ihtiyaç duyulabilecek olsa da, bu kurumlardan çıkan herkesin aydın/entelektüel vasfı kazanmasını beklemek, aydınlık/entelektüellik noktasında kişinin içsel motivasyonunu göz ardı eden bir yaklaşım olacaktır. Nitekim, bu kurumlar ile kişilere ancak mesleki profesyonellik vasfı kazandırılabilmekte ve bunu uygulama imkanı sağlanmaktadır.

Bu bakımdan, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde görev almış yahut ilahiyat fakülteleri ve imam-hatip okullarından mezun özellikle İslamcı kesim içerisinde entelektüel vasıf taşıyan çok sayıda isim ile aslında bu kurumların -her ne kadar Atatürkçü çevrelerin “aydın din adamı” beklentilerini karşılamaktan uzak olsa da- din adamı entelektüeller ortaya çıkarma noktasında başarılı oldukları söylenebilir.

Aydınlanmış din adamlarının ortaya çıkması noktasındaysa, akılcı yönelim ve eleştirel bakış açısının kişilere kazandırılmasının, dogmatik öğretilerin uygulayıcısı konumundaki, ayrıca devletin ideolojik aygıtı olan bir mesleki kurum ve bu dogmatik bilginin aktarımı ve meslek eğitimini vermek üzere oluşturulmuş meslek okulları vasıtasıyla sağlanmaya çalışılmasına gerek olup olmadığı bir başka tartışma konusudur.

Zira, aydınlanma için esas ihtiyaç doktriner bir meslek eğitimi değil, Kant’ın da altını çizdiği gibi, kişinin aklını kullanımı yönünde sınırsız özgürlüktür. Bunun içinse, akılcılığı, bilimselliği ve sorgulama alışkanlığını esas alan genel bir eğitim, farklı kişisel kanaatlere saygıyı yaygınlaştıran bir ahlak ve özgürlük ortamı yeterli olacaktır. Yine de, “aydınlanmış din adamı” yüksek ihtimalle kişisel kanaatleri ile meslek kaideleri arasında ahlaki ve vicdani çelişki içerisinde bir birey şeklinde vücut bulacaktır.

Bu bağlamda, Atatürkçü çevrelerce “aydın din adamı” yetiştirmek misyonu ihale edilen kurum ve okulların, bu misyonu yerine getirmede başarısız oldukları yönündeki yaygın değerlendirmenin de nedenleri anlaşılır olmaktadır. Zira, aydınlanmış birey de, entelektüel de kontrollü bir ortamda yetiştirilebilecek birer kültür bitkisi türü değildir.

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...