Ana Sayfa Dergiden Aydın ve “Aydın” Üzerine

Aydın ve “Aydın” Üzerine

“Her türlü yanlışa karşı en amansız silah Akıl’dır. Bugüne kadar başka bir silah kullanmadım, bundan sonra da kullanmayacağım.”
-Thomas Paine

“Yer yüzünün her kentine Thomas Paine’in saf altından yapılmış heykelinin dikilmesi gerekir.”
-Napoleon

İlhan Arsel… Yaşamını, coğrafyamızın geri kalmışlığının nedenlerini ortaya dökmeye adamış cesur bir hayat… 1961 Anayasasının ilk metnini hazırlayan komisyonun içinde yer almış bir isim. Özgür düşünceye giderek artan saldırılar üzerine 1976 senesinde tepki olarak istifa etmiş olduğu Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ders vermiş bir Anayasa hukukçusu, akademisyen, düşünür. Yazdıkları yüzünden can güvenliği için ömrünün bir kısmını ülkesinden uzakta geçirmek zorunda kalmış ve 2010 senesinde aramızdan ayrılmış bir araştırmacı. Bu yazının konusu olan Aydın ve “Aydın” başta olmak üzere, Biz Profesörler; Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları ve Aydınlar; Şeriat ve Kadın; Şeriat ve Kölelik; Şeriat, İnsan ve Akıl gibi kitapların yazarı. Radikal bir isim… Dolayısıyla, Aydın ve “Aydın” da radikal bir kitap. Şaşırtıcı, düşündürücü. Toplumumuzun çok büyük bir kesimini kaleminin keskinliği ile “rahatsız edecek” bir Aydın. Korkmadan, aldırmadan, kim ne der diye düşünmeden araştırdığını, inandığını, öğrendiğini yazmış… Bizdeki eksikliği sebebi ile yakındığı, “kişinin bilgi hazinesini arttırması ile gelişerek karakterini güçlendiren ‘bilmediğinin bilincinde olmak’ ” durumu şeklinde tanımladığı[1] “entelektüel dürüstlüğü” bir zırh gibi giymiş üzerine…

Aydın ve “Aydın”ın ilk baskısı 1993 senesinde olmuş, 522 sayfa bir kitap. Hacmi yüzünden ayrıntılı bir “inceleme” yapmayı bu yazıda tercih etmedim. Bu yüzden kitap hakkında öz bilgi verip bazı sorular sorarak yazımı sonlandırmayı okuyucularımızı da yormamak adına daha uygun buldum. İlhan Arsel’in gösterdiği “entelektüel dürüstlük” karşısında yazarken “sakınmamak” boynumun borcu olsa gerek.

Aydın ve “Aydın”ın konusunu; genelde İslam coğrafyasının, özelde ise onun bir parçası olan ülkemizin akılcı düşün yeteneğine din adamı, cehalet ve cesaretsiz “Aydın”lar üçgeninde bocalarken bir türlü ulaşamaması oluşturur. Arsel, bu noktada akılcılığı “Batıcılık” olarak tanımlar. Batının aydınlanma serüvenini anlatır. Hristiyanlığın devlet dini olmasından önce var olan Aristo felsefesini, Hristiyanlığın MS 3. yüzyılda devlet dini olması ile birlikte Batı uygarlığının bu felsefeden uzaklaşarak 15 yüzyıla yakın bir süre boyunca karanlık çağa nasıl gömüldüğünü, bu çağdan alevlerde yakılmayı göze almış aydınlık savaşçıları sayesinde kurtulduğunu ve Aydınlanma Çağı da dahil olmak üzere akılcı düşünce için Batılı Aydının verdiği benzersiz mücadeleyi anlatır. İşte bu noktada kitabının adında da olduğu gibi Aydın ve “Aydın” ayrımını yapar. Arsel’e göre Aydın, akılcı düşün için canlı canlı alevlerde yakılmayı göze alan fikir savaşçılarıyken, “Aydın” ise gerçeklerin farkında olmasına rağmen, “medeni cesaretsizliği” ve “neme lazımcılığı” yüzünden bu savaştan kaçan korkaklardır. Aydın; okumuşluk, bilginlik, çağdaş görüşlülük gibi niteliklerin yanında asıl kendini aşabilme, sürekli şekilde gelişebilme, yaratıcı yaşam kuralları edinebilme, sınırsız şekilde hoşgörüye yönelebilme, insanlığa reva görülen haksızlıklara, baskılara, zorbalıklara, eşitsizliklere, sömürülere ve her türlü şiddete, kısacası insanın onurunu zedeleyen her şeye karşı isyan geleneğini huy edinmiş kimsedir[2]. “Kültürel ve spiritüel elit” olan Aydın sınıftan yoksun bir toplum, “kölelerden oluşmuş bir ulus” sayılır[3]. Medeni cesaret ise; ataleti ve betaeti kabullenmiş, tüm benliğiyle batıl itikatlar bataklığına gömülmüş bağnaz yığınlar çoğunluğunun ilkel din inanışlarına, ilkel geleneklerine ve ilkel yaşamlarına karşı savaşmak, toplumun geriliklerini hiç çekinmeden toplumun tüm sınıflarının yüzüne haykırmak, toplumu bu ilkelliklerde bırakanlara, örneğin din adamlarına ve aydın geçinen çevrelere çatmak, onlarla boğuşmak, tek başına kalmayı göze almaktır[4]. Bir coğrafyanın fikirsel anlamda Orta Çağ karanlığından kurtulup kurtulamaması da medeni cesaret sahibi Aydın sınıfın, nemelazımcı “Aydın” sınıfa ağır basıp basmamasına göre şekillenir. İslam coğrafyasının başına gelenler ve bugün de içinde yüzüyor olduğu cehalet bundan ibarettir.

Kalemini kullanırken hiç sakınmadan çok ciddi bir din eleştirisi yapar Arsel. Farabi, İbn Haldun, İbn Sina, İbn Rüşt, İbn Arabi, İbn Razi, Mevlâna, Yunus Emre gibi İslam uygarlığının en bilindik ve en sevilen düşünürlerini ve nicelerini özellikle “medeni cesaretsizlik” ve “çarpık düşünceler” noktasında çok sert eleştirir. İslam uygarlığının, İslami esaslar ve kutsal kitap kaynaklı değil, Eski Yunan bilginlerinin eserlerinden yararlanmak suretiyle oluştuğunun altını çizer. Bununla birlikte İslam bilginlerini, çağdaşı Batılı Aydının gösterdiği fikirsel cesareti gösteremeyerek “Aydın” olmakla, Aristo felsefesini iyi bilmesine rağmen bu felsefenin kutsal kitaplarla çelişen düşüncelerine sağır kalmakla suçlar. Dolayısıyla Arsel’e göre, “dinsiz” ilan edilme korkusu bu bilinçli ‘kulağın üzerine yatışı’ getirmiş, İslam bilginleri Aristo felsefesini akılcı düşünce çerçevesinde yorumlayıp anlaşılır bir dille kaleme almak yerine, eserlerini kendilerine dokunmayacak şekilde ve kutsal kitaba uydurma gayesi ile yazmış, sonuç olarak halkı da yanıltmışlardır. Yazdıkları, Aristo’nun ve diğer düşünürlerin eserleri içinde dinle çelişen ifadelerin elenerek zararsız görülen kısımlarının kopyaya varan bir taklitçilik sonucu, “ayıklanmış” tekrarlarından ibaret kalmıştır.

Arsel, Batının Orta Çağ karanlığından kurtulma sürecinin, geçmişinde olmasına rağmen Kilisenin etkisiyle unutmuş olduğu Aristo felsefesini İslam bilginlerinin yorumları ve eserleri aracılığıyla hatırlaması ile başladığını ifade eder. İslam bilginleri her ne kadar “neme lazımcı” yorumları ve medeni cesaretsizlikleri yüzünden kendi coğrafyalarının aydınlanmasına katkıda bulunmamışlarsa da Batıya kendi düşün kökenlerini hatırlatma işlevini gördüklerinden oradaki aydınlanmanın başlangıcına vesile olmuşlardır. Ancak Batılı Aydın, İslam bilginleri aracılığıyla kavuştuğu kaynakları İslam bilginlerinin yaptığı gibi din kitaplarına uydurma ve dinle çelişen cümleleri cımbızla çekip ayırma hevesine kapılmamış, başta kutsal kitap olmak üzere Kiliseyi ve bütün bir din kurumunu ciddi bir eleştiri yağmuruna tutarak göstermiş olduğu medeni cesaret ile onlardan ayrılmıştır. Batılı Aydın, aklı özgürleştirmek yolundaki mücadelesini yalnızca din kurumuna karşı değil, aynı zamanda Antik Yunan’ın düşün otoriteleri haline gelmiş başta Aristo olmak üzere Sokrates, Platon, Galen, Hipokrat gibi bilginlerine karşı da gerçekleştirmiştir. MS 3. yüzyıl düşünürü olarak yer alan “…mükemmel olmaktan uzak, mutsuzluklar, yolsuzluklar, kötülükler ve miskinliklerle dolu bu dünya iyilik kaynağı olması gereken bir Tanrı’nın değil, fakat olsa olsa keyfi ve gaddar niteliklerle tanıtılmış bir Tanrı anlayışına yakın bir zihniyetin oluşturduğu bir dünyadır; din kitaplarını akılcı temele dayandırıp sevgiyi tüm insanlar arası ilişkiler ve kurallar kaynağı yapmadıkça bu yeryüzü yaşanmaya değmez[5].” diyen Marcion gibi din adamları ile dini dayatmalara karşı başlayan bu akılcı düşün savaşı, ‘düşünme yeteneğine sahip olmayan insanın hayvan niteliğinden kurtulamayacağı’ görüşüne sahip 4. yüzyıl din adamı Pelagius ve benzerleri ile devam etmiş, Erigena, Irnerius, Abélard, Roger Bacon, Copernicus, Kepler, Bruno, Galileo, Luther, Thomas Müntzer, Erasmus, Thomas Campanell, Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Descartes, Thomas Paine, John Locke, Spinoza, Bayle, Toland, Leibniz, Hegel, Kant gibi isimler ve sayısız niceleri ile taçlandırılmıştır. 11. yüzyıl din adamı ve düşünürü olan, dini otoritelere karşı gelmiş olduğu için ömrünü zindanlarda çürütmüş Pierre Abélard’ın şu sözleri, dönemin Batılı Aydınının özellikle de din konusundaki görüşleri açısından açıklayıcıdır:

“Hiçbir şey, gözü kapalı olarak ya da iman gereğidir diye kabul edilmemelidir. Kim ki akla dayalı olmayan ve akıl süzgecinden geçirilmeyen bir şeyi benimser, o mutlaka akılsız ya da delidir. Din hükümlerini ve dinsel gelenekleri akla oturtmadan benimsemek insan haysiyetiyle bağdaşmaz. Örneğin, Hristiyanlık dışında kurtuluş yolu olmadığına ya da başka bir dine bağlı olanların cehennemlik sayıldıklarına dair hükümleri, Tanrı’dan gelmiş hükümler olarak kabul etmek doğru değildir. Zira bunlar akla ve vicdana aykırı şeylerdir. Yine aynı şekilde Tanrı’yı korkutucu, keyfi ya da insanları dilediği gibi ve dilediği yöne sürükleyen, kimini imanlı kimini imansız ya da kimini fakir kimini zengin eden ve sonra da birbirine düşman duruma getiren bir Yaratan şeklinde tanımlayan hükümleri gerçek din anlayışıyla uzlaştırmak akla aykırıdır. Aklın ve vicdanın öngördüğü Tanrı, insanları akıl ve sevgi ögeleri ile donatan bir Tanrı’dır. Akıl sayesinde insanlar her türlü gerçeğe, iyiliğe, esenliğe ve her şeye kavuşabilir. Bütün olumsuzluklar, örneğin kölelik, sefillik ya da kötü düzen gibi şeyler insanların kendi davranışlarından doğmadır.”

 “Akılcı temele dayalı olmayan ve dayatılmayan dinler er geç çöker[6].” diyen 18. yüzyıl düşünürü Toland’ın yanında, Batılı düşünürlerce akılcılığa verilen önemin bir başka örneği yine 18. yüzyıl aydınlarından biri olan Lessing’in şu muazzam anlatımında adeta kendini bulmuştur:

“Şayet Tanrı karşıma dikilse ve bir elinde tüm gerçekleri tuttuğunu ve diğer elinde de gerçeklere götüren aracı bulundurduğunu söyleyerek bana, ‘Seç bunlardan birini.’ dese, büyük bir meclubiyetle ona, ‘Ey Tanrım, sen bana gerçeklere götüren aracı ver. Diğer elinde tuttuğun gerçekleri kendine sakla.’ derdim.“

İlerleyen sayfalarda yukarıda isimleri sayılan düşünürlerle beraber nicelerini tek tek inceler Arsel. Fransız Devrimi’ni, yani ‘aklın Tanrısallaştırılmasının en radikal biçimini’ anlatır. Batılı Aydının yüzlerce sene uğruna savaştığı mücadeleyi noktalar. Sonra ise sıra İslam bilginlerinin çarpık düşün yapısını incelemeye gelmiştir.

Burada yanlış bir anlaşılmaya neden olmamak için bir parantez açmak durumundayım. İlhan Arsel’in radikal ve eleştirel tavrı, bu toprakları hor gören, hakir gören bir aydın tiplemesine sahip olmasından kaynaklanmaz. İslamiyetin içinde bir dönem var olmuş Mutezile mezhebini veya nicelerinin içinde daha akılcı ve cesur davranmış al-Razi, Ebu’l Ala Maari gibi az sayıda da olsa birkaç ismi incelerken üslubunu yer yer yumuşatır. Çoğunlukla sert bir şekilde eleştirdiği nice isimlerin düşüncelerini her ne kadar yetersiz ve samimiyetsiz görse de, onların da karşılaşmış olduğu baskı ve korku dolu ortamı es geçmez. Batılı Aydını pirüpak göstermek değildir amacı. Ancak onun eleştirisi, nicelerinin içinde en cesur ve akılcı sayılabilecek isimlerin bile Batılı çağdaşlarının gösterdiği ‘medeni cesareti’ gösterememiş olmasınadır. Batının da yobazı, cahili, aklını dini otoriteye köle edeni çoktur. Fakat bu akıl yoksunlarının içinde, hakkında verilen odun ateşinde yakılma kararını dinlerken onu yakacak olanlara, “Bu kararı veren sizler kararı dinleyen benden daha büyük bir korku içindesiniz!” diye haykıran Bruno gibi Aydınları, büyük bir “entelektüel dürüstlük” ile yüzlerce yıl vazgeçmeden mücadele etmiş ve kazanmışlardır. Bizim “Aydın”ımız ise kaçak dövüşmüştür.

Kitabı ‘tanıtma’ konusundaki yazımı daha fazla uzatmadan, öz bilgiyi verdiğim umuduyla burada sonlandırıyorum. Dilerim ki bu kitap hak ettiği değeri görerek daha fazla okunur, üzerine düşünülür ve zihinleri aydınlatır. Şimdi ise, Aydın ve “Aydın”daki, Aydın ve “Aydın” tiplemesi karşısında çuvaldızı kendimize batırmanın tam zamanı. Çünkü bu toprakların geleceği, bizlerin kendimizi hangi tiplemenin içinde bulacağına bağlı. Buradaki sözüm, Arsel’in deyimi ile“bir yandan din adamının diğer yandan da kara aydının elinde, tabii bir cehalet içinde gelecek dünyaların ‘cennet’ hayalleri içinde yaşayıp giden”toplumumuzun büyükçe bir kesimine değildir. İçimizedir. Bizleredir. Kendimizedir. Okumaya, yazmaya, üretmeye çalışan, aklını “bir yandan din adamının diğer yandan da kara aydının” pençelerinden koparmış olduğunu “iddia eden” kesimedir. Bizlerin, bu mücadele içinde hangi aydın tiplemesini tercih edeceği sorunu yurdumuzun geleceğini de bir anlamda şekillendirecektir. Okumalarımızı, yazmalarımızı, düşünce dünyamızı Aydın olabilmek için mi geliştireceğiz, yoksa sıkıştığımızda kaçak dövüşebileceğimiz alan bırakarak hiç usanmadığımız yılların donuk tekrarlarına devam mı edeceğiz? Her türlü otoriteye karşı yeni fikirler, yeni sentezler, yeni bakış açıları geliştirebilecek miyiz? Ya da bu toplumun içinde yüzdüğü cehaletin farkında olan bizler, burayı hor görerek “ben işime bakarım” mantığı içinde kendi dünyalarımıza çekilip, Batıdaki hayat standartına ve düşün yapısına imrenerek oralara yerleşmenin tatlı rüyalarında mı süzüleceğiz? Aydınlanmanın tarihi bu topraklarda sırf Batı’daki gibi akmadı diye, neredeyse kabahati ilk demokrasinin Atina’da kurulmuş olmasına vardıran düşüncelerimiz ve sözlerimizle yurdumuzu sonsuz bir durağanlığın içine mahkûm edip buralardan ümidi mi keseceğiz?

Batılı Aydın kendi yurdundan kesmiş miydi ki ümidini?

Yoksa acaba, aslında ilahi kanunlardan kaynaklanan fakat dini referanslarla düşünmeyen okumuş kesimlerin bile bu topluma karşı içine düşmüş olduğu “kadercilik” batağından çıkmak mücadele etmeyi gerektirdiğinden işimize mi gelmez?

Oysa, “Bu halktan bir şey olmaz.” düşüncesi ne kadar da zahmetsiz…                    

Anlaşılması gereken bir şey var: O da Batının aydınlanma savaşının en az 1500 yıl sürdüğüdür. Bunun içerisinde hem çok ciddi bir din eleştirisi hem de her türlü otoriteye karşı muazzam bir başkaldırı yatar. Bu mücadelenin başında olmadığımızı veya yanlış çıkarımlarla yüzlerce yıl sürecek bir karanlık devir tablosu çizmenin yanlışlığını söylemeye gerek bile olmamalı. Bununla beraber, kim sihirli bir değnekle toplumun tabularını ve ‘Eleştirilemezler’ini bir anda değiştiriverme gibi, en naif ifade ile saf hayallere kapılır da onlarca kilometrelik bir yolu bir anda koşmaya kalkarsa hemen nefesi tıkanacak, yığıldığı yerden sabırla yürüyene de köstek olacaktır. Bizlerin üzerine düşen, safça hayallere kapılarak gerçeklikten uzaklaşıp mucizeler yaratmaya çalışmak ve olmadığında da küsüp topluma sırtını dönmek değil, akılcı düşünerek ve fikir üreterek bayağı tekrarlardan kurtulmak, her türlü otoriteye karşı “medeni cesaret ve entelektüel dürüstlük içinde” yalnızca ve yalnızca “Aklımızı” kullanmaktır. Su yolunu buldu mu tarihin akışının içinde hiç kimse, hiçbir otorite, hiçbir parti, hiçbir siyasetçi onu artık durduramaz. Türk Devriminin öncüleri o yolu yüz sene kadar önce açtı, sular taştı, deniz doldu. Ancak dalgalar boyunu geçmediği sürece manzarada karanlık lekeler bırakmaya çalışan kimileri elbette olacaktır. Ta ki dalgalar boylarını aşana dek… Gerçeklikten koparak tsunamiler yaratmanın hayallerini kurmak değil, biraz olsun düşün dalgalarımızı büyütmek ve kurak zihinlere ulaşmanın yollarını aramak…

Yapılması gereken işte budur.   


[1] Biz Profesörler, İlhan Arsel, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1997, s.29

[2] Alexander Gruschevcky, The Intellectual: Who He Is and How To be One, Aleaide, 1953, s.8 vd.’den aktaran Arsel, age, s.45

[3] Alexander Gruschevcky, age, s.4 vd.’den aktaran Arsel, age, s.43

[4] Arsel, Biz Profesörler, s.68

[5] Age, s.74

[6] Age, s.75

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...