Ana Sayfa Anlık Dergisi KEMALİZM’İN İKTİSAT POLİTİKALARI

KEMALİZM’İN İKTİSAT POLİTİKALARI

KEMALİZM’İN İKTİSAT POLİTİKALARININ TEORİ VE PRAKSİS AÇISINDAN YORUMLANMASI

Türkiye’nin Cumhuriyet dönemindeki ekonomik gelişmesini çeşitli yönleriyle ele alan kitap ve makalelerin sayısı oldukça fazladır. Ne var ki, belki de 1960’larda başlayan planlama deneyiminin araştırmacıya sağladığı kolaylıklar nedeniyle yeni çalışmaların önemli bir bölümü planlı dönemden sonrasını ele almakta, az sayıdaki araştırmada 1950’ye kadar inilmektedir. Daha öncesini ele alan yeni araştırmaların sayısı daha da azdır. Zaman içinde geriye gidildikçe, sistematik bilgi yetersizliği, birincil kaynakların zor bulunması ve işlenmemiş oluşu araştırmacıların önüne büyük güçlükler çıkarmakta; bu da, Cumhuriyet’in ilk dönemleriyle ilgili iktisadî tarih çalışmalarının kesintili ve spekülatif olmasına yol açabilmektedir. Ortada sağlıklı ve yeterince kapsamlı bilimsel çalışmalar olmayınca da bu alan herkesin özgürce kalem oynatabildiği bir “serbest bölge”ye dönüşmektedir.

Esasen “Tarih” biliminin “talihsizliği” de budur. Sözgelimi Kuantum Fiziği ya da Elektromanyetik Alan Teorisi hakkında dilediği gibi atıp tutan bir köşe yazarı görmek mümkün değilken, hemen tüm köşe yazarları, televizyoncular ve politikacılar, tarihle ilgili hüküm vermekte kendilerini son derece özgür hissetmektedirler. Ayrıca hiçbir bilimsel temele dayanmayan, eksik ve çoğu zaman da gerçek dışı olan bu hükümlere dayanarak çeşitli yorumlar yapmakta ve güncel bazı sonuçlara varabilmektedirler. Kısacası çoğu kez olduğu gibi Tarih bilimi, güncel ideolojik konumlanmaların savunma aracına dönüşmekte ve bu tür yorumcular kendilerini haklı çıkarmak için adeta tarihten delil toplamaya girişmektedirler. Bunun doğal bir sonucu olarak da işlerine gelen verileri öne çıkarmakta, işlerine gelmeyen verileri de gizlemekte ya da çarpıtmaktadırlar. Bu sağlıksız yaklaşımlar yüzünden, Mustafa Kemal’in de büyük bir isabetle söylediği, “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır” sözünde olduğu gibi, gizlenen ve çarpıtılan gerçekler, halkımızı yanıltıp şaşırtacak bir mahiyet alabilmektedir.

Oysa bilimsel bir alanda yorum yapabilmek için önce o alanda somut ve kapsamlı bilimsel “bilgi”nin öncelikle üretilmiş ve biliniyor olması gerekmektedir. Ki bu durumda bile bir bilim adamı yorum yaparken sözgelimi bir heykeltıraş veya bir ressam kadar özgür değildir. Bilimsel yöntem bellidir: Metodoloji ve Tarih Felsefesi tartışmalarına girmeden en temel noktada diyebiliriz ki bu yöntem, “BİRİNCİ EL” kaynakların “KARŞILAŞTIRMALI” incelenmesinden ibarettir. Bütün bunlardan habersiz ve üstelik bazıları akademik unvan sahibi bir yığın insan, isimlerinin arkasında “Ortadoğu Uzmanı”, “Terör Uzmanı”, “Strateji Uzmanı” v.b. iddialı sıfatlarla TV kanallarını ve gazete köşelerini paylaşmış durumdadır. Bu zevat, çoğu zaman kendi söylediklerine kendileri de inanarak hararetli tartışmalara girişmekte ve geniş bir izleyici kitlesi de bu yapay tartışmalarda taraf olmaktadır. Örnek olarak belli bir kesim Cumhuriyet’in ilk yıllarını ve devletçilik deneyimini adeta (ve çoğu zaman da yeterince bilmeden ve anlamadan) kutsallaştırmaktadır. Diğer bir kesim de devletçiliği (yine bilmeden ve anlamadan) yerden yere vurmakta ve bu bahaneyle “kamu yararı”, “kamusal ekonomi” gibi kavramları çiğneyip geçerek birkaçbin büyük sermaye sahibinin çıkarlarını geniş halk kesimlerinin çıkarıymış gibi göstermeye çalışmaktadır. Oysa ne yürütülen bu yapay tartışmaların ne de bu tartışmalar eksenindeki taraflaşmaların “hayatta bir karşılığı” bulunmamaktadır. Yani bütün bu faaliyetlerin sonucunda Dünya ve Türkiye gerçeğini anlamak, yaşadığımız sorunları gerçekçi olarak teşhis edip çözümler üretmek mümkün olmamaktadır. Böylelikle yazılı ve görsel medyanın büyük bir bölümü, sosyal medyanın da neredeyse tümü, kamplaşmaya ve bilgi kirliliğine sebep olan “psikolojik harekât” enstrümanlarına dönüşmektedir. Yaşamları boyunca eline ders kitabından başka kitap almamış milyonlarca insanın, sadece sosyal medyadaki spekülatif paylaşımlardan beslendiği düşünülürse sorun daha da büyümektedir.

Üzerinde çalıştığımız alanın güncel durumu hakkındaki bu genel tespit ve değerlendirmelerden sonra konumuz olan Cumhuriyet dönemi iktisadî tarihine dönecek olursak Türkiye, 2. Dünya Savaşı öncesinde, azgelişmiş ülkeler arasında, iktisadî kalkınmaya yönelik “İLK” geniş kapsamlı politikaların hazırlandığı ve uygulandığı az sayıdaki ülkeden biridir. 1923-1950 arasında Türkiye’nin siyasal yönetiminde söz sahibi olan kadronun, hızlı sanayileşme politikasını yaygın bir devletçi uygulamaya dayandırması da evrensel önemi olan bir bilgi konusunu oluşturmaktadır.

Ulusal Bağımsızlık Savaşı ve Cumhuriyetin lider kadrosunu oluşturan Kemalistler, Osmanlı İmparatorluğu’nun kapitalist dünya sistemi ile giderek bütünleştiği koşullarda, bir yandan Aydınlanma Çağı’nın ve Fransız Devrimi’nin akılcı, hürriyetçi ve eşitlikçi fikirleriyle, öte yanda kapitalist gelişme modeli ile önemli bir tanışıklık kazanarak toplumsallaşmışlardı.

Askerî hareketin 1922 yılında başarıyla sona ermesinden hemen sonra Mustafa Kemal Paşa, 15 Ocak 1923’te başlayan ve Mart sonuna kadar süren uzun bir yurt gezisine çıktı. Paşa’nın bütün gezi boyunca vurguladığı ana tema, Türkiye’de oluşturulacak yeni siyasal yapının, herhangi bir sınıfın çıkarlarını korumaya yönelik olmayacağı, uyumlu bir bütünlük içinde bütün sınıflara çıkar sağlayacağıydı. Ancak Balıkesir Paşa Camii’nde minberden yaptığı konuşmada olduğu gibi, iktisadi ve toplumsal gelişme için, zengince kesimlerin daha da güçlendirilmesi gerektiğini de açıkça belirtti:

“Bizde büyük araziye kaç kişi mâliktir? Bu arazinin miktarı nedir? Tetkik edilirse görülür ki memleketimizin vüs’atine (yüzölçümüne S.K.) nazaran hiç kimse büyük araziye mâlik değildir. Binaenaleyh bu arazi sahipleri de himaye edilecek insanlardır. Sonra sanat sahipleriyle kasabalarda ticaret eden küçük tüccarlar gelir. Bittabi bunların menfaatlerini… temin ve muhafaza mecburiyetindeyiz… Kaç milyonerimiz var? Hiç. Binaenaleyh biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilakis memleketimizde milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız”. (7 Şubat 1923)

1950’lerdeki Demokrat Parti iktidarının “her mahallede bir milyoner” sloganıyla başladığı sanılan bu düşüncenin kökleri, Kemalist kadronun çoğunun içinden yetiştiği bir okul olan, İttihat ve Terakki dönemine kadar iner. Devlet gücünün ve olanaklarının, kişilerin zenginleştirilmesi için kullanılmasının, ulusal ekonominin geliştirilmesi için gerekli olduğu düşüncesi, Kemalist yönetici kadronun içinde de sürdü.

Bununla birlikte Cumhuriyet’in lider kadrosunun birinci ana hedefi, Türkiye’nin sanayileşmesini hızlandırmaktı. Ülkede oluşmuş olan mamul mallar iç pazarını, koruyucu bir gümrük politikası ile yurtiçi üretimine tahsis etmek; sanayi kesimindeki sermaye birikimini birtakım doğrudan desteklemelerle artırmak kararındaydılar.

28 Mayıs 1927 tarihli Teşvik-i Sanayi Kanunu da bu kararın bir sonucu olarak çıkarılmıştı. Başlangıçta vurgulanan alt sektörler; şeker, tekstil, çimento gibi ithal ikamesine elverişli ve hammaddesi Türkiye’de üretilen ya da kolayca üretilebilecek olan sektörlerdi. Ancak, bir demir-çelik sanayinin kurulması konusunda daha 1925-1926 yıllarında yoğunlaşan istekler, sanayi yapısının niteliksel olarak farklılaştırılarak geliştirilmesi yönünde bir eğilimin de var olduğunu göstermekteydi. 1935-1939 Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ve 2. Dünya Savaşı sonrası oldukça iddialı ikinci bir sanayi planı ile ön plana çıkan bu eğilim, Savaş sonrası iç ve dış şartların getirdiği yeni dengeler içerisinde 1947 CHP Kurultayı’nda kesin bir tasfiyeye uğratılacaktı.

Hükümetin, iktisat politikalarını uygularken dikkat edeceğini açıkladığı sınırlamalar arasında, yabancı sermayeye karşı takınılan tavır dikkat çekmektedir. Yabancı sermaye çevrelerinin Türk hükümetinin karar alma egemenliğini sınırlayabilecek müdahaleleri, Osmanlı’nın son yıllarındaki yıkıcı deneyimler nedeniyle engellenmesi gereken bir tehdit olarak algılanmaktaydı. Bu duyarlılık, yabancı sermayenin Türkiye’deki iktisadî gelişme sürecine müdahalelerinin sınırlarını çizmiştir.

Fiyatlar genel seviyesinin kararlı tutulması ve özellikle Türk parasının dış değerinin korunması da, iktisat politikalarının ikinci önemli sınırlamasını oluşturdu. Dış ticaret ve bütçe açıklarından kaçınılması, bu kararlılığın sağlanmasının başlıca yolları olarak değerlendirildi.

Hükümetin iktisadî gelişme için öngördüğü toplumsal ve kurumsal yapı, kapitalist modele uygun bir yapıydı. Daha da öte, Kemalist liderler, yaşanacak olan gelişme içerisinde sınıf çatışmalarının çıkmasını, birtakım siyasal ve ideolojik denetleme yöntemleriyle önlemek konusunda da kararlıydılar.

Kısaca özetlemeye çalıştığımız bütün bu gelişme stratejisinin başarılı bir şekilde gerçekleşmesi için, bir yanda varlıklı kesimlerin dinamik bir birikimci-gelişmeci rolü benimsemesi, öte yanda Türkiye’nin gelişme potansiyelinin toplumsal kullanımında var olan etkisizliklerin azaltılması gerekmekteydi. Ne var ki bu etkisizliklerin birçoğu, varlıklı sınıfların tarih içinde sahiplendikleri çıkarlarla ve bu çıkarları ayakta tutan insan ilişkileriyle yakından ilişkiliydi.

Bu tarihsel sebepten ötürü varlıklı kesimlerin, kendilerine sağlanan devlet desteğini etkin ve verimli yatırımlarda kullanacak yerde dış ticaret v.b. spekülasyonlarla kısa yoldan kâr elde etmeye yönelmeleri ve aynı zamanda 1929 yılında patlak veren Dünya Ekonomik Buhranı’nın Türkiye’yi de sarsması, iktisat tarihimize “Devletçilik” adıyla geçen iktisat politikalarının uygulanması sonucunu doğurmuştur.

Şimdi Türkiye’nin “Devletçilik”e geçiş sebeplerini göstermeye çalışacağız.

Osmanlı, Sanayi Birikimi Yapsaydı 1930’larda “Devletçilik”e Gerek Kalır mıydı?

Bugün bazı kesimlerce yerden yere vurulan “Devletçilik” politikası, Atatürk liderliğindeki genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti için, neden bir zorunluluk hâlini almıştı? Körü körüne bazı konulara taraftar olmak ya da karşı çıkmak, bizim gibi az okuyup çok konuşan toplumlarda sık karşılaşılan bir durum. Tarihsel süreçleri analiz ederken, tarafsız, dönemin koşullarını bire bir yansıtan kaynaklara dayanmaktan başka çare yok. Hâl böyle olunca, “Devletçilik” gibi kritik konuları, siyasi kamplaşmaların etkisinden uzak, somut verilere dayanarak irdelemek daha da önemli hâle geliyor.

1929 Dünya Ekonomik Buhranının etkisi sonucu ekonomide yeni arayışlarla başlayan ve 1932 yılında ulaşıldığını kabul ettiğimiz “Devletçilik” seçeneğinin, uzunca bir geçiş süreci sonunda şekillendiği görülüyor.

Peki bu geçiş sürecinde neler yaşandı? Şüphesiz dönemin siyasî iktidarı, keyfî bir yaklaşımla “Haydi Devletçiliğe geçiyoruz” iddiasında olmadı.

Lozan Andlaşması’ndaki bazı geçici sınırlamalar, Türkiye’nin gümrük tarifeleri ve diğer dış ticaret kontrolları yoluyla iç üretimi koruyan bir politika izlemesini büyük ölçüde imkânsız kılmaktaydı. Bu sınırlamalar 24 Ağustos 1928 tarihinde sona eriyordu. Cumhuriyet Hükümeti Ekim 1929’dan itibaren yeni ve korumacı gümrük tarifelerini yürürlüğe koymaya karar verdi. Bu karar, 1923-28 yıllarının “açık kapı” politikasının terk edileceğinin bir belirtisiydi ve dış çıkar çevreleri ile bunların Türkiye’deki uzantıları arasındaki bağlantıların kesintiye uğrayacağına işaret ediyordu.

Ancak, yeni gümrük tarifeleri uygulanmaya başlamadan önce Türkiye çok ciddi bir “para bunalımı”na sürüklendi. Dış çevreler ve ithalâtçılar, muhtemelen siyasî iktidara sızmış dostlarından sağladıkları bilgiler üzerine geniş çapta spekülatif ithalâta giriştiler. Ve 1929 yılında ithalât 256 milyon lirayı, dış ticaret açığı ise bir önceki yıla göre iki kat artarak 100 milyon lirayı aştı. Üstelik Türk ihraç ürünlerinin dış satın alma gücünde önemli bir düşüş başlamış ve bu gelişme, spekülatif ithalâtla birleşince Türkiye’nin dış ticaret açığı 1929 yılında kendini iyice hissettirmişti.

1929 bunalımıyla birlikte, dış ticarette himayeci, içerde ise “liberal” iktisat politikalarının egemen olduğu bir döneme girilmekteydi. Siyasî iktidarın, mevcut dünya ve Türkiye koşullarında bunun geçerli bir seçenek olmadığını anlaması için 3 yıl daha geçmesi gerekecekti.

Her yıl giderek artan temel tüketim malları ithalâtını, sadece tarım ve madencilik ürünleri ihracatıyla karşılamak nereye kadar mümkün olacaktı? Türkiye’nin tarımsal ihraç ürünlerine dünyadaki talep daha da azalır ve bu ürünlerin dışarıdaki satın alma gücü daha da düşerse Türkiye’nin durumu ne olurdu? Gelişmeyi hızlandırmak için temel tüketim mallarında ithalâta bağımlı olmaktan kurtulmak gerekmiyor muydu? 1929 yılında bu ve benzeri sorulara yanıt bulmak, ekonomi çevrelerinin başlıca sorunu haline geldi.

Her Türlü Teşvike Rağmen Özel Sektör Neden Doymadı?

Dışta himayeci, içte “liberal” (özel teşebbüsün teşvikine dayanan) bir iktisat politikasının doğal sonucu, himaye rantı diye adlandırılan büyük tekelci kârların sanayi sermayesine intikal etmesi oluyordu. Eğer Türkiye’de güçlü ve dinamik bir sanayi burjuvazisi olsaydı ve bu burjuvazi ülkeyi Büyük Bunalım koşullarında ciddi bir sanayileşmeye götürebilseydi, sorun sadece bölüşüm ilişkilerinde ve devletin sınıf ittifaklarında bir yeniden düzenleme olarak kalır ve “Devletçilik”e geçiş zorunlu olmayabilirdi.

Fakat bütün teşvik ve himayelere rağmen doğası gereği hep daha fazla kâr etmeye odaklanmış olan özel teşebbüs doymuyor, daha fazla himaye, daha fazla muafiyet ve imtiyaz istiyordu. Devletin özel teşebbüsle kurduğu ortaklıklar, devlet hazinesi aleyhine sonuçlar doğurmuştu.

Kısacası Türk sanayi burjuvazisi ne 1923-1929 yıllarının “Açık Kapı” ve “Teşvik-i Sanayi” politikaları ve ne de 1930-1932 döneminin “gümrük himayeleri arkasında teşvik” politikaları süresince rüştünü ispat edememişti. Birçok alanlarda, özellikle dış ticaret, madencilik, armatörlük gibi faaliyet kollarında özel teşebbüsün, kısa dönemli kârlar uğruna uzun dönemli “kamu yararı”nı pervasızca çiğnediği görülüyordu. 1923-1929 döneminde millî gelirdeki sanayi payı %13’ten %10’a düşmüştü. 1929’dan itibaren uygulanan himaye politikaları da özel sanayicilerin aşırı kârlar elde etmelerine ve bunu sağlamak için tüketiciye insafsızca yüklenmelerine yol açtı.

Ayrıca 1930 yılı içinde, Dünya Buhranı’nın etkileri Türkiye’de de şiddetle yaşanmaya başladı. Dış ticaretteki fiyat ilişkilerinin Türkiye aleyhine dönmesi nedeniyle iç ticaret hadlerinde de 1930 yılında tarım aleyhine %30 oranında bir bozulma ortaya çıktı. İç Ticaret Hadleri” teriminin, en basit deyişle kaç kilo buğday karşılığı ne kadar mazot (ya da şeker, kumaş v.b.) alınabildiği anlamına geldiği düşünülürse bu durum, halkın büyük çoğunluğunu oluşturan köylünün reel gelirinde ânî ve önemli bir çöküntü anlamına geliyordu.

Serbest Fırka’ya İlginin Nedeni…

11 yıl aralıksız süren savaş ve seferberlik koşullarında yüzbinlerce evladını kaybeden ve son atımlık barutuyla mucizevî bir direniş göstererek Anadolu’yu emperyalist işgalden kurtarmayı başaran bu yorgun ve yoksul millet, özlediği refaha yeterince kavuşamamıştı. Bu noktada, 1930’da çok partili demokrasi denemesi sürecinde kurulan Serbest Fırka’nın, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarını tedirgin edecek kadar büyük ve beklenmedik bir rağbet görmesinde, halkın günlük yaşamına yansıyan bu olumsuz etkilerin de büyük payı vardı.

Serbest Fırka deneyiminin de etkisiyle Mustafa Kemal, ülkedeki siyasî hoşnutsuzluğun nedenlerini bizzat yerinde incelemek için, kalabalık bir uzmanlar heyetiyle birlikte uzun bir yurt gezisine çıktı. 18 Kasım 1930 ve 4 Mart 1931 tarihleri arasında; Kayseri, Sivas, Tokat, Amasya, Malatya, Konya, Afyon, Samsun, Trabzon, İstanbul, Edirne, Kırklareli, Bursa, İzmir, Aydın, Denizli, Balıkesir, Muğla, Antalya, Mersin ve Adana’yı dolaştı. O günün koşullarında demiryolu ve denizyoluyla gidilebilecek her yere gitti.

Gezi tamamlandığında ülkeyi yöneten kadrolar, iktisadi gelişmeyi “hemen” hızlandırabilecek bir şeyler yapılmazsa, sadece halkın refahının değil, rejimin siyasî güvenliğinin dahi tehlikeye düşebileceğini anlamış bulunuyorlardı.

Özetlemeye çalıştığımız bu iç ve dış gelişmeler sonucunda bir dönüm noktasına girildiği hissedildikten sonra, “Devletçilik” zorunlu bir seçenek durumuna geliyordu. Ekonomik bağımsızlığı koruyarak hızlı kalkınabilmek için yabancı sermayeye güvenmek mümkün değildi. Yerli özel sermaye de sanayileşme ve kalkınmayı başaramayınca (daha doğrusu böyle bir hedefi benimsemeye bile niyetinin olmadığını gösterince) tek çıkar yol kalmaktaydı: Devletin bizzat kendi sanayisini kurması, temel altyapı yatırımlarına bizzat girişmesi ve bunu yaparken de ekonomik hayatın diğer yönleri üzerindeki kontrolünü artırması.

Bütün bu politikaların hayata geçirilmesinin en önemli aracı da Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı olmaktaydı. Aşağıda; değerli bilim insanı Prof. Dr. Korkut Boratav’ın, “Son elli yıllık tarihimiz boyunca (ki günümüz açısından son 90 yıl denebilir S.K.), içinde yaşanılan an için bu derece doğru teşhis koyabilmiş bir ikinci resmî metin bulabilir miyiz? Pek sanmıyorum” dediği çok önemli bir belgeyi, Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın 1933 yılında kaleme alınan sunuş bölümünü mercek altına alacağız.

Bu metin, Cumhuriyet tarihimizdeki en önemli belgelerden biridir. Bakanlar Kurulu’nun 16.12.1933’te görüşmeye başlayarak 17.04.1934’te (planın uygulanmasından sorumlu olan) Sümerbank’a tebliğ ettiği BBYSP’nın sunuş bölümünde şu satırları okuyoruz:

“Batı kültürünün, yani tekniğin ve büyük sanayiin sahası, Avrupa’nın bütün batı kısımlarını ve Kuzey Amerika’nın da doğu sahillerini çevreliyordu. Dünyanın tezgâhı hâline girmiş olan bu sahalar, sanayileşmemiş milletlere mamulât gönderiyor ve bu şekilde büyük sanayiin tufanı altındaki dünya pazarlarında mevcut üretim araçları dağılıyor ve daha dün bağımsız birlikler hâlindeki topluluklar büyük sermayenin hegemonyası altına girerek, hukuken bağımsız fakat ekonomik olarak bağımlı birer varlık hâline düşüyordu.

Batının sanayi ülkeleri ile tarım ve hammadde ülkeleri arasındaki bu bağımlılık, sanayi ülkelerini ihya edici fakat hammadde ülkelerini de giderek dağıtıcı (çökertici) durumlar meydana getirdi.

Türkiye’nin dünya ticaretindeki konumu, Batı sanayi mallarına bir pazar ve buna karşılık da o sanayiye hammadde yetiştiren bir tarım ülkesi olmasında anlamını bulmuştur.

Büyük Sanayici ülkeler, aralarındaki bütün siyasî ve ekonomik çekişme ve anlaşmazlıklara rağmen, tarım ülkelerini her zaman için hammadde üreticisi konumunda bırakmak ve bu ülkelerin piyasalarına hâkim olmak dâvâsında müttefiklerdir. Bu itibarla tarım ülkelerinin bu silkinme hareketlerine ergeç set çekmek hususunda siyasî nüfuzlarını kullanmakta da birleşeceklerdir. Bazı tarım ülkeleri de ufak bir tâviz karşılığında bunu kabul etmekten çekinmeyeceklerdir.

Özellikle bu gerçek, ihtiyacımız olan sanayii zaman kaybetmeden kurmak için en büyük harekete geçiren gücümüzdür.”

84 yıl önce çok önemli bir resmî belgede yer alan bu görüşler, birkaç bakımdan ilgi çekicidir.

Bu ifadeler, emperyalist “merkez”ler ile onlara bağımlı olan “çevre”yi, yani gelişmişlik ile geri kalmışlığı tek bir bütünün birbirini tamamlayan parçaları olarak görmektedir. Bu görüş, günümüzde emperyalizmi adeta yok sayan bazı “aydın” ve “uzman”larımızın kulağına küpe olması gereken bir yaklaşımdır.

Ayrıca sözü geçen uluslararası işbölümünde Türkiye’nin yeri net bir şekilde saptanmıştır. Türkiye, bu dünya sistemi içinde Batı’nın saflarında değil, bağımlı ve geri kalmış kutupta yer almaktadır ve diğer hammaddeci tarım ülkeleriyle kader birliği içindedir. Fakat aynı zamanda ülkeyi yönetenler, Türkiye’ye dayatılan bu uluslararası ekonomik işbölümünü reddetmektedirler.

Öte yandan, emperyalist sistemin 1929’dan sonra sürüklenmiş olduğu bunalımın, dünyanın geri kalmış ülkelerinde “silkinme hareketleri”nin doğması için bir fırsat yarattığı değerlendirmesi yapılmaktadır. Bu değerlendirme, emperyalizmin güçlenmesi ve gelişmesinin, geri kalmışlığı da güçlendirdiği ve kalıcı hâle getirdiği teşhisinin doğal bir uzantısıdır.

Son olarak bu sunuşu yazanlar, 1929 Küresel Krizi’nin dünyanın geri kalmış ülkeleri için tarihî bir fırsat yarattığını görmekle birlikte, gelecek açısından pek iyimser değildirler. “İhtiyacımız olan sanayii zaman kaybetmeden kurmak” gerekmektedir. Çünkü emperyalist ülkeler bunalımdan sıyrıldıklarında, yoksul ülkeleri “hammadde üreticisi konumunda bırakmak ve bu ülkelerin piyasalarına hâkim olma”ya devam etmek için bu ülkelerin “silkinme hareketlerine er geç set çekmek hususunda siyasî nüfuzlarını kullanmakta birleşeceklerdir.” İşte o zaman geri kalmış ülkeler ve kimbilir belki de Türkiye, “ufak bir taviz karşılığında bunu kabulden çekinmeyeceklerdir.”

Sonuç olarak, aktardığımız metinde, Türkiye’ye dayatılan tarıma ve hammadde üretimine dayalı yapının, adeta zamanla yarışarak, hızla sınaî bir yapıya dönüştürülmesi gerektiği ve zaman kaybının gelecekteki bedelinin çok ağır olacağı bilinci hâkimdir.

“Onlar Ortak, Biz Pazar” Anlayışını, Celâl Bayar Bile Paylaşıyordu

Bu noktada, Demokrat Parti’nin en önemli iki isminden biri olan Celâl Bayar’ın, dönemin Ekonomi Bakanı olarak sanayileşmeye bakışı çok dikkat çekici ve bugün için fazlasıyla öğreticidir: “…Bizim sanayimiz dün doğmuş bir çocuktur. Bunu 20 yaşında bir atletle koşturmak istiyorsunuz… İstisnaî durumları dile dolayarak genç Türk endüstrisini hırpalamaya… Meclis izin vermez.”

Evet, o zamanlar Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığına sahip çıkan bir Ekonomi Bakanı ve bunun hırpalanmasına izin vermeyen bir Meclis varmış.

Bugün Demokrat Parti’nin devamı olduklarını her yerde ve her vesileyle ilân eden bazı çevreler, acaba bu sözler ve dönemin uygulamaları hakkında ne düşünürler?

Şimdi de; Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın makro ekonomik göstergeler ve tamamlanan projeler açısından gerçekçi bir başarı değerlendirmesini ve Devletçilik ile dış ticaret politikaları arasındaki ilişkiyi inceleyelim.

2. Dünya Savaşı sonrası son derece iddialı hedefler içeren ikinci bir Sanayi Planı çalışmalarını, o günlerin iç ve dış koşullarında bu planın nasıl engellendiğini, planın arkasında duran siyasî kadronun ve “Devletçilik” politikasının 1947 CHP Kurultayı’nda nasıl kesin olarak tasfiyeye uğratıldığını başka bir yazıda inceleme sözünü de verelim.

Bu inceleme belli bir kesimde yaygın olan, 1950’li yılların Cumhuriyet Tarihi’nde önemli bir kırılma noktası olduğu kanısının tarihsel gerçeklerle örtüşmediği; mutlaka bir kırılma noktası tanımlanacaksa bunun 1944-1947 yıllarına yerleştirilmesinin daha doğru olacağını da gösterecektir.

“Dış Borçlanma Olmadan Büyüme Olmaz” Tezini, Genç Cumhuriyet Nasıl Çürütmüştü?

1935-1939 yılları arasında uygulanan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın (BBYSP) başarı değerlendirmesini yaparsak, varacağımız sonuçları ve bu sonuçlar hakkındaki yorumları nicel göstergelerle de desteklemiş oluruz. Bu başarı değerlendirmesinin dış ticaret dengeleri ve dışa bağımlılık yönünden analizini yazının sonuna bırakarak önce makro ekonomik göstergeler ve tamamlanan projeler açısından gerçekçi bir değerlendirme yapmaya çalışalım.

Devletçiliğin, önceki politikalardan farklı olarak sağladığı olanaklar nelerdi?

En önemli olanak, yukarıda “himaye rantı” olarak sözü geçen ve “liberal” koşullarda gümrük duvarları arkasında korunan yerli sermayenin elde ettiği tekelci kârların devlet sanayisine aktarılması oluyordu. Bir diğer önemli etken de 1929 Buhranı ile birlikte aniden tarım aleyhine ve sanayi lehine dönen iç ticaret hadleriydi. [İç ticaret hadleri kavramı, yukarıda da değindiğimiz gibi günlük hayatta çiftçilerimizden sıkça duyduğumuz bir yakınma olan, “geçen yıl şu kadar ürün karşılığında 1 litre mazot alırken bu sene aynı mazot için daha fazla ürün satmam gerekiyor” sözleriyle açıklanabilir.] Reel olarak bu durum, tarımdan tarım dışı kesimlere önemli bir kaynak aktarımı anlamına gelir. Serbest piyasa koşullarında bu kaynak; tarımla alışveriş yapan tüccar kesimi, sanayi sermayesi ve (dış ticaretin ekonomideki payına göre) dış merkezler arasında bir çekişme konusu olur. Tarım kesimi ile iç ve dış piyasalar arasına girmeyi başaran bir devlet, teorik olarak sözü geçen bu kaynağın tümüne el koymayı başarabilir.

Tarım dışı kesimlere akan bu kaynağın nasıl kullanılacağı ayrı bir konudur. Seçeneklerden biri, devletin sanayileşme hedefini bir kenara bırakıp popülist bir politika izleyerek tarım ürünlerini yüksek fiyata satın alması ve (kâr amacı gütmek zorunda olmadığı için) bu ürünleri tüketiciye ucuza satmasıdır. Bu politikanın örneklerini, özellikle seçim dönemlerinde ürün taban fiyatları için dile getirilen “Ne verirlerse 5 lira fazlası benden” gibi seçim vaadlerinde görmek mümkündür. Bu durumda belki kısa bir süre üretici ve tüketici memnun olur. Ancak sanayileşme hedefi gerçekleşmediği, üretim ve istihdam artışı sağlanmadığı için, en küçük bir dalgalanmada ülke iflas bayrağını çeker. Sözünü ettiğimiz dönem ise, konjonktürel dalgalanmalar bir yana zaten çok büyük bir ekonomik krizin dünyayı sardığı bir dönemdi. Ve “Devletçilik” de esasen kapitalist sistemin bu krizine karşı bir tez olarak geliştirilmişti.

Diğer bir seçenek ise, tarım-sanayi fiyat ilişkilerini tarım aleyhine tutmaya devam etmek ve elde edilen kaynağın tümünü bir sanayileşme fonu olarak ulusal sermaye birikimine tahsis etmektir. Ki, “Devletçilik” politikası ile yapılmak istenen de işte buydu.

“İktisadi Planlama” yapan ilk ülke Türkiye’ydi

Sovyetler Birliği’nden sonra dünyada planlama denemesine girişmiş olan ilk ülkenin Türkiye olduğunu biliyor muydunuz?

1929 buhranı yıllarında Sovyetler Birliği, ihtilâl ve iç savaş sarsıntılarını atlatmış ve kendi kendine yetebilen bir ekonomi sayesinde buhranın etki alanı dışında kalmayı başararak planlı ve hızlı bir gelişme sürecine girmişti. Kurtuluş Savaşı yıllarından beri yakın ilişkilerimiz olan Sovyetler Birliği’nin bu durumu, Türk devlet adamlarının da planlı ekonominin başarı şansı üzerinde olumlu düşünmesini sağlamış olsa gerek. Nitekim Başvekil İsmet Paşa’nın 1932 yılında Sovyetler Birliği’nin ziyareti sırasında imzalanan anlaşmalar uyarınca Prof. Orlof başkanlığındaki Sovyet uzmanlar heyeti Türkiye’ye geliyordu. Türk hükümeti, başta temel tüketim malları ihtiyacının yerli üretimle karşılanması olmak üzere, Türkiye’nin sanayi politikası hedeflerini ortaya koymuş ve heyetten bu hedeflere ulaşmak için gereken fabrika ve tesislerin, hangi üretim kapasiteleriyle, nerelerde kurulabileceği gibi hususlarda ayrıntılı bir rapor hazırlamasını istemişti. Orlof heyetinin, Türkiye’de kurulması istenen sanayi tesisleri hakkında hazırlayıp aynı yıl İktisat Vekâleti’ne verdiği rapor, bazı düzeltme ve eklemeler de yapılarak, 17 Nisan 1934’te Bakanlar Kurulu’nca “Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı” adı altında kabul ediliyordu.

Vurgulamak gerekir ki “Devletçilik” modeli, bir iktisat politikası olarak Sovyetler Birliği’nin bazı yöntemlerinden esinlenmiş olabilir. Ancak bir sistem olarak Sosyalizm’e özenme hiçbir zaman, “devletçi” politikaların en ileri noktaya vardığı dönemlerde bile, söz konusu olmamıştır. Mustafa Kemal’in şu sözleri de bunu herhangi bir şüpheye meydan vermeyecek kadar açık bir şekilde anlatıyor:

“Bizim tatbikini uygun gördüğümüz, ‘mutedil devletçilik prensibi’, bütün üretim ve dağıtım araçlarını kişilerin elinden alarak, milleti büsbütün başka esaslar dâhilinde düzenlemek amacını güden sosyalizm prensibine dayalı kollektivizm yahut komünizm gibi özel ve kişisel iktisadi girişim ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem değildir” (*)

Mustafa Kemal bir başka yerde de, Türkiye’deki devletçiliğin, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” deyimiyle ifadesini bulan pür liberal ekonomi anlayışından da farklı olduğunu ortaya koyuyor:

“Bu (Devletçilik, S.K.) Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası şudur: Kişilerin özel girişimlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri kişisel ve özel girişimlerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve kısa bir zamanda yapmaya muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz yol görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur” (**)

Sovyet uzmanların çalışmalarıyla yetinmeyen hükümet, Vaşington Büyükelçisi Ahmet Muhtar Bey aracılığı ile dönemin tanınmış iktisatçısı Edwin Kemmerer başkanlığındaki Amerikalı bir uzmanlar heyetini de Türkiye’ye davet etmişti. Bu heyetin Mayıs 1934’te sunduğu raporda, BBYSP’nda yer alan projelerin her biri için de ayrıntılı teknik değerlendirmeler yer alıyordu. Adeta caydırıcı bir giriş bölümü bulunmasına rağmen raporda yer alan fizibilite ve maliyet-yarar analizleri, birçok projede Türkiye’nin dünya fiyatlarına göre kârlı üretim yapabileceğini gösteriyordu.

Cumhuriyet’in “iktisadi” kazanımları

BBYSP, kâğıt üzerinde kalmayan, yaşayan bir programdı. Türkiye’de 1960’lı yıllardan bu yana “Plan” terimi genellikle belli bir zaman aralığı içinde, ekonominin ve toplumun hedeflenen veya tahmin edilen makro büyüklüklerini ve dengelerini vurgulayan bir anlamda kullanılıyor. BBYSP, bu türden bir makro planlama olmadığı gibi içeriğinde de bu tür büyüklükler ve dengelerle ilgili bir ifadeye rastlanmıyor. Yukarıda sözü edilen 17 Nisan 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı, bir “yatırım projeleri listesi” niteliğindedir. Ancak sonraki yıllarda yapılan hemen hemen bütün planların kâğıt üzerinde kaldığı dikkate alınırsa, bu ilk planlama çalışmasını küçümsemek de büyük bir hata olur.

BBYSP, öngörülen sürenin sonunda büyük ölçüde tamamlanmıştı. 1938 yılı sonu itibariyle: Bakırköy pamuklu fabrikasına yapılan ekleme, Kayseri, Nazilli ve Konya Ereğli’de kurulan pamuk ipliği ve kumaş fabrikaları bitmiş ve üretime başlamıştı. 1939’da tamamlanan Malatya pamuklu kombinasıyla birlikte 110.000 iğ ve 2.900 otomatik tezgâhlık üretim kapasitesi kurulmuş oluyordu. 7.000 iğlik Bursa Merinos yün ipliği fabrikası ve 300 ton/yıl kapasiteli Gemlik sunî ipek fabrikası tamamlanmıştı. İzmit’te 9.500 ton/yıl kapasiteli birinci kâğıt fabrikası, İstanbul Paşabahçe’de 8.000 ton/yıl kapasiteli şişe ve cam eşya fabrikası, Isparta gülyağı fabrikası, Keçiborlu kükürt madeni ve 10.000 ton/yıl kapasiteli saflaştırma tesisleri ile 66.000 ton/yıl kapasiteli Zonguldak sömikok fabrikası tamamlanmış ve öngörülen süngercilik şirketi de kurulmuştu. En pahalı proje olan ve Karabük’te kurulması planlanan demir-çelik kompleksi, 1936 yılı sonunda bir İngiliz firmasına ihale edildi. Tesisler 1940 yılında, 320.000 ton/yıl ham demir, 148.000 ton/yıl çelik ve 70.000 ton/yıl haddehane kapasitesi ile tamamlandı. Selüloz, sülfürik asit, süperfosfat, kostik soda ve klor tesisleri de 1940’ların başında tamamlandı.

Programa sonradan eklenen projeler arasında Sivas’ta 90.000 ton/yıl kapasiteli çimento fabrikası 1943’te, İzmit’te 11.000 ton/yıl kapasiteli ikinci kâğıt ve 3.600 ton/yıl kapasiteli kaolin fabrikaları da 1941-1944 yılları arasında üretime başladı.

Bu fabrikaların yer seçiminde ise İstanbul, İzmir ve kıyı şeridinden uzak durulduğu görülmektedir. Denizden yapılabilecek bir bombardıman endişesi, özellikle demir-çelik ve kimya tesislerinin yeri için kıyıdan yaklaşık 100 km. içerideki Karabük’ün seçilmesinde etken olmuştur.

Vurgulanması gereken bir diğer nokta da; ekonomik gelişmenin sadece büyük merkezlerle sınırlı kalmaması, ülkenin çeşitli yörelerine dengeli bir şekilde dağıtılması çabasıdır. Plandaki ifadeyle, “Yeni teşebbüslerimizden, kazanç ve refah itibariyle gerikalmış muhitlerimizi müstefit etmek (yararlandırmak S.K.)” isteği, büyük pamuklu dokuma ve iplik tesislerinin Konya Ereğli, Nazilli, Kayseri ve Malatya’da kurulmasını sağlamıştır.

Son olarak makro ekonomik göstergeleri de önceki dönemlerle karşılaştırmalı olarak bir tablo şeklinde vermek yararlı olur:

Veri / Yıl 1923-1929 1930-1932 1933-1939
Milli Gelir Büyüme Hızı (%) 10,9 1,5 9,1
Milli Gelirde Sanayi Payı (%) 11,4 13,6 16,9
Milli Gelirde Yatırım Payı (%) 9,1 9,7 10,7
Milli Gelirde İthalât Payı (%) 14,5 8,9 6,6
Dış Ticaret Dengesi (milyon T.L.) -56,6 +6,6 +12,4

Kapitalist sistem, tarihinin en uzun ve derin ekonomik bunalımını yaşarken, Türkiye ekonomisi bir yandan dışa bağımlılığını belirgin biçimde azaltıyor (tablodaki son iki veri bunu göstermektedir), bir yandan da % 9’u aşan bir büyüme hızı yakalıyor ve ekonominin başarı göstergeleri hep olumlu yönde seyrediyordu. Üstelik Osmanlı’dan kalan dış borç da ödenmeye devam ediyordu. Birçok temel gösterge bakımından 1933-1939 dönemi, önceki bütün dönemlerden (ve sonraki birçok dönemden) üstündür.

Bu sonuç, 1945 sonrasında Türkiye’ye ve bütün azgelişmiş ülkelere dayatılan, “dış yardım, dış borçlanma ve yabancı sermaye olmadan kalkınma olmaz!” tezini temelden çürüten bir kalkınma yolunun ve alternatif bir stratejinin mümkün olabileceğini göstermektedir ve bu bakımdan son derece önemlidir.

“…kanunlarımıza riayetkâr olmak şartiyle yabancı sermayelere lazım gelen teminatı vermeğe her zaman hazırız ve arzuya değer ki, onların serveti çalışmamıza ve servetimize eklensin. Bizim için ve onlar için faydalı neticeler versin, fakat eskisi gibi değil. Gerçekten geçmişte (…) yabancı sermaye memlekette müstesna bir mevkie sahip oldu. Ve ilmi manasıyla denebilir ki, Devlet ve hükümet yabancı sermayesinin jandarmalığından başka birşey yapmamıştır. Artık her medeni devlet gibi, yeni Türkiye de buna razı olamaz. Burası esir ülkesi yapılamaz.” (***)

Üretmeyen Türkiye Cârî Açık Hastalığını Tedavi Edemez!

Cari Açık tartışmalarının yıllardır gündemde olduğu bir süreçte Devletçilik ve dış ticaret politikaları arasındaki ilişkileri ele alacağımız bu satırların ilgi çekici olacağını umuyorum.

Bu yazıyı hazırlarken çalışmalarından yararlandığım isimlerden biri olan değerli bilim insanı Prof. Dr. Korkut Boratav’ın 27.07.2011 tarihinde www.sol.org.tr internet sitesinde yayınlanan yazısında yer alan dikkate değer bir saptamayı, tam da bu kısımda ele alınan konuyla ilgili olması nedeniyle, paylaşmak istiyorum. Boratav Hoca, döviz kurları, cari açık ve dış sermaye girişleri arasındaki ilişkileri ele aldığı yazısının sonunda:

“Döviz pahalılaşırken, cari açıktaki artış hızlanarak sürmektedir; çünkü üretimin, ihracatın, tüketimin ithalâta bağımlılığı yapısal hale gelmiştir. Bazı üretim kolları tasfiyeye uğramıştır. Onların yeniden hayata dönmesi için döviz kurunda “düzelmeler” artık yeterli değildir. Sanayide açıkça ithâl ikamesine dayalı bir üretim planlamasına gereksinim vardır.” (italik vurgu bana ait S.K.)

Değerlendirmesini yapmaktadır. Bu değerlendirmenin doğruluğunu tartışmak, bir tarihçi olarak haddimi aşmak olur. Hayatında tek bir belge okumamış sözde uzmanların her gün tarih konusunda ahkâm kestiği bir ortamda, “haddini bilmek” ne derece doğru ve yararlı bir tavırdır bilemiyorum ama biz yine de bize yakışanı yapalım ve alanımızın dışında iddialı yorumlar yapmayalım.

Ancak;

– 1929 yılında 256 milyon lirayı aşan ithalâtla ve 100 milyon lirayı aşan bir dış ticaret açığı ile karşı karşıya kalan Türkiye’nin, esas olarak ithâl ikâmesine dayalı bir sanayi planlamasıyla bu durumdan kurtulması,

– 1930’lu yıllarda dünya kapitalizmi büyük bir bunalım içindeyken (ki bugün de öyledir) çok anlamlı bir büyüme hızına ulaşması,

– Dış ticaret açığını kapatıp milli gelirde ithalâtın payını hızla düşürmesi,

– Üstelik bir yandan Osmanlı’dan kalan dış borçları da ödemeye devam etmesi

Olguları da tarihsel bir gerçek olarak ortada durmaktadır.

Bu ilginç karşılaştırmayı ve paralellikleri ortaya koymanın da tarihçinin görevlerinden biri olduğuna inanıyorum. Bir kısım çevrelerce modası geçmiş addedilen ve hatta büyük bir densizlikle “Reklam Arası” olarak görülen Cumhuriyet Devrimi’nin ve bu bağlamda onun iktisat politikalarının, hâlâ günümüze ışık tutmaya devam ettiğini göstermek de bu görevin bir parçası.

Bunun güncel örneklerinden biri 2011 yılında hükümetin “yerli malı” kullanmayı teşvik etmek için yaptığı çıkış oldu. İthalâtın patlamasıyla birlikte ihracatın ithalâtı karşılama oranının hızla düşmesi ve ihracatın “kronik” bir biçimde ithalata bağımlı hâle gelmesi karşısında hükümet, kamu kurumlarının, daha pahalı bile olsa yerli malı kullanmalarını teşvik eden bir söylem geliştirdi. Böylece, 80 yıl önce aynı sorunlarla yüzyüze kalan Türkiye’nin geliştirdiği çözümlerin bugün de güncelliğini koruduğunu görüyoruz.

Daha birkaç hafta önce de ABD’nin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın korumaları için bazı özel silahları satmayı reddetmesi üzerine Erdoğan, “hepsini kendimiz içerde yapacağız” mealinde bir konuşma yapmıştı. Millî bir Savunma Sanayii kurulması yolunda gösterilen çabalar ve yerli otomobil üretimi için duyulan istek de ortadadır.

Daha düne kadar ithal ikameciliği, “Devletçilik”i, yerli malı söylemini, tek parti dönemini yerden yere vuran “liberal” çevrelerin bu gelişmeyi nasıl yorumlayacağını ilgiyle izleyeceğiz. Hele “Bağımsızlık” sözünü duyunca tüyleri diken diken olan, “İktisadi Bağımsızlık” gibi kavramları modası geçmiş ve çağdışı söylemler olarak görüp alay eden, aşağılayan “Küreselleşme” tarikatı müritlerinin alacağı tavır da ayrı bir merak konusu…

Bugünkü Sanayileşme Algısıyla Cari Açığın İlacı Yok!

Yukarıda değinildiği gibi Türkiye, Lozan Andlaşması hükümleri gereği 5 yıl süreyle gümrük tarifelerini değiştirememişti. Yeni gümrük tarifeleri yürürlüğe girmeden önce de bunu haber alan dış çevreler ve bunların içerideki uzantısı konumundaki ithalâtçıların büyük miktarda spekülatif ithalâta girişmeleri sonucu, 1929 yılında 100 milyon lirayı aşan büyük bir dış ticaret açığı ortaya çıkmıştı. Bu durum, “devletçilik” teziyle birlikte buna uyumlu bir dış ticaret politikasının da geliştirilmesine neden olmuştu. “Sanayileşme hedefinden hareketle himayeciliğe yönelme ve uluslararası sistemin dayattığı işbölümünün reddedilmesi…” olarak özetlenebilecek bu politika, 1933-1939 dönemi dış ticaret politikasının ana çizgisini oluşturuyordu. Bu çizginin temelleri, 1930 ve 1931 yıllarında çıkarılan, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ve ihracatı koruyan, ithalâtı da ilgili ülkenin Türkiye’den mal alması şartına bağlayan iki kanunla atılmıştı. Bunun günümüzdeki adıyla anlamı ithâl ikamesiydi.

Bu kanunların da etkisiyle 1930’dan sonra dış ticaret, esas olarak ithalâttaki azalma sayesinde, sürekli olarak fazla vermiştir. Bu yıllardaki ithâl kısıtlamaları, dış ticaret dengesini sağlamayı ve yerli üretimi korumayı amaçlıyordu. Ne var ki, çok düşük bir ithalât hacmi pahasına sağlanan bu dış ticaret dengesi, hızlı sanayileşme hedefi ile bağdaşmıyordu. 1932 ve 1933 yıllarında Türkiye’nin ithalât hacmi, 1924-1929 ortalamasının yarısına düşmüştü. Esasen 1929 Bunalımı’yla birlikte küresel ticaret hacmi de dramatik bir düşüş göstermiş ve 1932 yılındaki dünya ticareti, 1929 yılının üçte biri düzeyine inmişti.

Bu nedenle Hükümet, sanayileşme için gereken ithalâtı, dış ticaret açığına yol açmadan, kliring ve takas anlaşmaları yoluyla sağlamaya yöneldi. Kliring, döviz sıkıntısı çeken ülkelerin, bir kliring ofisi veya ulusal merkez bankası aracılığıyla, kendi aralarında kendi ulusal paraları cinsinden ticaret yapmasıdır. Takasta ise herhangi bir parasal ilişki söz konusu olmayıp, doğrudan mal değiş tokuşu yapılır. Son yıllarda Türkiye, İran, Rusya gibi bölge ülkelerinin kendi aralarındaki ticarette kendi ulusal para birimlerini kullanma yönünde yaptıkları anlaşmalar düşünülürse, 1930’ların bu dış ticaret politikaları daha da anlam kazanmaktadır.

Yabancı ülkeleri, Türkiye’ye daha çok mal satabilmek için Türkiye’den daha çok mal almaya zorlamak amacıyla, 1932 yılının sonlarına doğru ithalât kotaları, ülkelerin Türkiye ile ticaret dengesine göre dağıtılmaya başlandı. 1933-1939 yıllarında kliring ve kotalar yoluyla yapılan ticaret, Türkiye’nin ithalâtının %84’ünü ve ihracatının da % 81’ini oluşturuyordu. Böylece bu yılların en dikkat çeken özelliği olarak hızlı bir ekonomik gelişme ve sanayileşmeyle birlikte, dış ticaret açığının ortadan kalkması ve ithalâtın milli gelirdeki payının hızla azalması da sağlanmıştı.

Veri / Yıl 1923-1929 1930-1932 1933-1939
İthalâtın Milli Gelirdeki Payı (%) 14,5 8,9 6,6
Dış Ticaret Dengesi (Milyon T.L.) -56,6 +6,6 +12,4

Dış ticarette Nazi Almanyası ile dikkat çeken artış

Bu dönemde görülen dikkate değer bir olgu da, dış ticaretin tek bir ülkeye yönelmesi bakımından önceki ve sonraki dönemlerde görülmemiş bir yoğunlaşmanın ortaya çıkmasıdır.

30 Ocak 1933’te Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte Almanya, Versay Andlaşması’nın sınırlamalarından kurtulmaya başlamıştı. Balkanlar ve Ortadoğu’da, Bağdat Demiryolu Projesi yıllarındaki geleneksel iktisadi genişleme politikasına geri dönen Nazi Almanyası’nın, Türkiye’nin ihraç ürünlerini dünya piyasasındaki fiyatlardan daha yüksek fiyatlarla satın alarak ve Türkiye’yle olan kliring hesabında açık vererek, Türk hükümetini Almanya’dan daha çok ithalât yapmaya zorladığını görüyoruz. Bu yolla Almanya, Türkiye’den daha çok mal satın alarak ve Türkiye’nin başka ülkelerde kullanamayacağı kliring hesabı bakiyeleri oluşturarak, Türkiye’nin toplam ithalâtının ve ihracatının yarısından fazlasını kendine bağlamıştı.

Hükümet, Almanya karşısındaki bu bağımlılıktan rahatsız olmaya başladı. İngiltere de bu durumu, Ortadoğu’daki çıkarları açısından tehlikeli görüyordu. 1936 ve 1938 yıllarında yapılan iki anlaşma ile İngiltere, kendisinden yapılacak makina ve silah ithalâtında kullanılmak ve karşılığı da Türk ihraç ürünleriyle ödenmek üzere Türkiye’ye 19 milyon sterlin (o günkü kurla 118 milyon T.L.) kredi açtı. Türk Hükümeti ayrıca, Almanya’nın dış ticaretteki payını azaltmak için İngiltere, Fransa, Hollanda, İsviçre, İsveç, İspanya ve Yunanistan’la olan ithalâtı büyük ölçüde serbest bıraktı. Ancak dış ticaret açığı ve döviz kıtlığı ile karşılaşılınca, 1938 yılında bundan vazgeçildi. İkinci Dünya Savaşı başladığında Türkiye, dış ticarette hâlâ büyük ölçüde Almanya’ya bağımlıydı.

Türkiye’nin 1930’lardaki ticaretinde payı artan diğer bir ülke de Sovyetler Birliği’ydi. Bunun nedeni, sanayi projelerinin dış finansmanında önemli ölçüde Sovyet kredisi kullanılması ve gerek bu kredi borcunun gerekse Sovyetler’den alınan makina ve teçhizat bedelinin Türk ihraç ürünleriyle geri ödeniyor olmasıydı.

Cari Açık Sarmalından Kurtulmanın Tek Yolu Üretmek!

Devletçilik döneminde uygulanan dış ticaret politikası, ithalâtın niteliğini, hızlı sanayileşme hedefine uygun bir biçimde dönüştürmeyi başarmıştır. Sanayileşme ihtiyacı için gereken yatırım ve ara malları ithalâtında önemli artışlar görülürken, yine bu sanayileşme sayesinde de şeker, kumaş, kâğıt v.b. temel tüketim mallarının ithalâttaki payı hızla azalmıştır.

Bu başarılı sonucun alınmasında, Türkiye’nin gerek Batılı sanayi ülkelerinin kendi aralarındaki gerekse bu ülkeler ile Sovyetler Birliği arasındaki siyasi ve ekonomik çekişmeleri iyi değerlendirmesi önemli bir rol oynamıştır. Türkiye, 1929 Bunalımı yıllarında Türk ihraç mallarına talebin oldukça azaldığı bir dönemde, Nazi Almanyası’nın Balkanlar ve Ortadoğu’daki genişleme politikasından yararlanarak ihracat hacmini artırabilmiştir. Diğer yandan, sanayileşme politikasının gerektirdiği makina ithalâtının önemlice bir kısmının Sovyetler’den sağlanan kredi ile bu ülkeden getirilmesi de önemli bir gelişmedir.

Bu politikaların ne ölçüde amacına ulaştığına gelince… 1950 yılı itibarıyla Türkiye ekonomisinin çeşitli mamul mal gruplarındaki ithalâtının cari değerinin, yurtiçi arzın cari değerine oranı (yani kabaca dışa bağımlılık oranı) şöyleydi:

Gıda mallarında %3, Lastik ve kauçuk ürünlerinde %38,
Tekstilde %18, Kimya ürünlerinde % 26,
Elbise, ayakkabı ve deri eşyalarda %1, Temel metallerde %69,
Kereste ve ağaç ürünlerinde %20, Metal mamullerde %70,
Kâğıtta %37, Metal dışı maden ürünlerinde %32,
Petrol ürünlerinde %100

Bu tablo, Türkiye’nin ihtiyacı olan birçok imalât sanayii ürünlerinde ithalâta bağımlılığın devam ettiğini göstermekle birlikte, bu durumun yorumlanmasında yanılgıya düşmemek gerekiyor. Öncelikle dünya sistemi içinde varlığını sürdüren Türkiye gibi küçük ölçekli bir ekonominin, “bütün” imalât sanayisi ürünlerinde kendi kendine yeterli duruma gelmesi pratikte mümkün değil. Sanayileşen bir ülkenin, mamûl mal ithalâtına olan ihtiyacının da ortadan kalkacağı varsayımı, dünya iktisat tarihine bakıldığında doğrulanmıyor. Diğer yandan, pamuklu ve yünlü dokuma, şeker gibi geniş halk kesimlerince kullanılan temel tüketim mallarında, ithalâta olan ihtiyacın hemen hemen tümüyle ortadan kaldırılmış olmasının önemi küçümsenmemeli. 1923 yılında İstanbul, İzmir, Trabzon gibi sahil kentlerinin ekmeklik buğday ununun bile dışarıdan geldiğini, (yeterli yol şebekesi ve motorlu nakil vasıtası olmadığı için Orta Anadolu’nun buğdayı, sahillere getirilemiyordu), ihracat gelirlerinin üçte ikisinin kumaş satın almak için kullanıldığını da bilmek gerekiyor. Bu mallarda ithâl ikamesi sağlanmasaydı, sonraki yıllarda Türkiye, dış satın alma gücünü yatırım ve ara malları ithalâtına yöneltemezdi ve 1950 sonrasının sanayileşme atılımları çok daha sınırlı kalırdı. Hülâsâ, bugünün Türkiyesi’nde başarı kazanan bir sanayileşme varsa bu, Cumhuriyetin ilk döneminde büyük ölçüde zorunluluğun getirdiği bilinçle filizlenen “üretme” ve “üretmek zorunda olma” şiarının hâlâ diri kalmasıyla mümkün olmuştur. Emperyalizmin en basit tanımının, hedef ülkeyi hammadde kaynakları açısından yağmalamak, mamul maddeler için bir pazara dönüştürmek ve serbest yatırım alanı olarak kullanıp kendi ülkesine kâr transferi yapmak olduğunu düşünürsek, Devletçilik politikalarının emperyalizm karşıtı olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bu yazının hem Cumhuriyet tarihi boyunca taş üstüne taş konmadığını ve her ne yapıldıysa kendilerinin yaptığını iddia eden çevrelere, hem de Türk Devrimini, “kapitalist” bir yol seçtiği için “sınıfsal” açıdan yerden yere vuran çevrelere bir cevap oluşturacağını umuyorum. Cumhuriyet Devrimi kadroları içinde bulunan Halkçı ve Devrimci unsurların zaman içerisinde tasfiye edilmesi ve ülkenin NATO ittifakına sürüklenerek bir “Kontrgerilla Cumhuriyeti”ne dönüşmesi; kaçınılmaz bir kader değil, bir yenilgi ve karşıdevrimdir.

Eğer bu gelişmeleri ve gelinen noktayı, “sınıfsal” tercihten kaynaklanan kaçınılmaz bir kader olarak görürsek, ne diye İstiklâl Harbi yaptığımızı da izah edemeyiz. İstiklâl Harbi’ni ve Cumhuriyet Devrimi’ni, sınıfsal karakteri nedeniyle sözde “solculuk” adına yerden yere vurursak, bunlara sahip çıkamayız ya da sahip çıkmamızın bir anlamı kalmaz. Madem NATO’cu ve gerici yönetimler, sınıfsal tercihten kaynaklanan kaçınılmaz bir kaderdi, o halde Vahdettin ve Damat Ferit yönetiminde yaşamaya devam etseydik(!!!)

Hakkıyla inceleyebilmek için başka bir yazıya bıraktığımız 1945 sonrası iktisat politikalarında kalkınma iddialarından nasıl vazgeçildiği ve küresel sistemin dayattığı işbölümüne nasıl boyun eğildiği görüldüğünde, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.
——————————————————————————————–
(*) Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1969, s. 214.
(**) a.g.e., s. 113.
(***) Mustafa Kemal’in 1923 İzmir İktisat Kongresi açış konuşması.
——————————————————————————————–
Bu yazının hazırlanmasında temel kaynaklar olarak;
1-) Korkut Boratav, Türkiye’de Devletçilik,
2-) Yahya Sezai Tezel, Cumhuriyet Dönemi’nin İktisadi Tarihi (1923-1950)

eserlerinden yararlanılmış ve geniş alıntılar yapılmıştır. Yapılan her alıntı için dipnot göstermek, metnin okunmasını güçleştirecekti. Esasen bu yazı, yıllar önce hem bir öğrenci dergisinde hem de bir internet sitesinde daha geniş hacimde bir yazı dizisi şeklinde yayınlanırken, her iki yazardan da şifahen izin alınmıştı. Şimdi o eski yazılardan bir seçki ve derleme yaparken her ne kadar ayrıca izin almaya gerek olmasa da, kaynaklar hakkında bu bilgiyi vermeyi, zevkli bir görev sayıyorum.

Must Read

Kemalist Cumhuriyetin Üçüncü Dünyacı Çizgisi Ve Kemalist Elitlerdeki Üçüncü Yol Yanılgısı

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Kemalist dönem denildiğinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatta olduğu süreç akıllara gelmektedir. Hayatta olduğu süre boyunca Atatürk’ün “idealist realizm” olarak da tanımlanabilecek bir...

Bir Sosyolog Olarak Behice Boran

Türk siyasi tarihinde önemli bir yer edinen, ilk sosyalist kadın milletvekili ve Türkiye’nin ilk kadın siyasi parti başkanı olarak ilkleri gerçekleştiren Behice Boran; ülkemizin ilk...

Yirmi Birinci Yüzyılda Kemalizm Üzerine Bazı Düşünceler-5 Hep O Aynı “Pireli Şiir”

Deneme dizimizi takip edenler şu noktayı artık açıkça anlamış olmalılar; bu dizi ile ilgilendiğimiz, Kemal Atatürk’ün ve Kemalist devrimci kadronun yaptıkları değil, amaçladıklarıdır. Esasında,...

Yaşasın Cumhuriyet

Yirminci asrın başlarında kırmızı Kıpkırmızı bir bayrak altında, Altın yeleli atlıların tüyleri beyaz Beyaz bir ay ışığı...

Türkiye’ye Yönelik İlan Edilmemiş Savaşın Adı: Pkk

Bu yazının ilk hâli, 19 Ekim 2011’de, PKK’nın Hakkari-Çukurca-Kekliktepe bölgesinde düzenlediği bir saldırıyla 24 askerimizi şehit ettiği gün yazılmıştır. Olayın sıcaklığından kaynaklanan bazı ifadeler ile...