Ana Sayfa Anlık Dergisi KEMALİZMİN İKTİSADİ YÖNÜ: DÜNÜ, BUGÜNÜ, YARINI

KEMALİZMİN İKTİSADİ YÖNÜ: DÜNÜ, BUGÜNÜ, YARINI

Kemalizm, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri farklı çevrelerce çeşitli amaç ve saiklerle de olsa tartışıla gelmiştir. Kimine göre bir diktatöryanın devlet ve toplum düzeninin prensipleri, kimine göre Türk bağımsızlık savaşının ideolojisi, kimilerine göre Türk burjuva demokratik devriminin teorisi, kimilerine göre ise Türk devlet ve milletinin bağımsızlığını koruması ve muasır medeniyet seviyesine ulaşabilmesi için benimsemek ve uygulamak zorunda olduğu kaideler silsilesidir. Kanaatimiz odur ki;1.görüş dışındakilerin hem hepsidir hem de hiçbirisidir. Hepsidir, çünkü evet Türk bağımsızlık savaşı Mustafa Kemal ve onun fikirleri doğrultusunda gelişmiş ve sonuca ulaştırılmıştır. Evet, Kemalizm, burjuva demokratik devrimini tamamlamamış olan Türk toplumunun bu devrime başlangıcının teorik ve pratik zeminini oluşturur. Evet, Kemalizm, Türk devlet ve milletinin bağımsızlık ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşması için bir rehber niteliği taşırama aynı zamanda hiçbiri de değildir. Çünkü hayır, Kemalizm bir savaş ideolojisi değildir. Savaş, bu ideoloji doğrultusunda değil misak-ı milli temelinde başlamış ve sonuca ulaştırılmıştır. Hayır, Kemalizm Türk burjuva demokratik devriminin teorisi de değildir. Çünkü Kemalizm adı altında bir teorik çerçeve çizilerek bizzat burjuva sınıfı aracılığıyla devrimlere başlanmamıştır. Hayır, Kemalizm, Türk devlet ve milletinin bağımsızlık ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak için benimsemek ve takip etmek zorunda olduğu bir kaideler silsilesi de değildir. İfadelerimizin tezatlık içerdiğine şüphe yoktur. Ancak, bu anlatımımızın amacı Kemalizm’in çeşitli dönemlerde bazı çevrelerce teori, ideoloji, kurallar haline getirilmeye çalışılmış olmasına rağmen bunda çeşitli nedenlerle de olsa başarılı olunamadığına dikkat çekmektir. Peki öyleyse bugünkü haliyle nedir Kemalizm? Bize göre bugünkü haliyle Kemalizm, emperyalizmin saldırısına uğramış Türk devlet ve milletinin, uğradığı saldırıya başkaldırışından itibaren bağımsızlık ve modernleşme adımlarında izlediği yol ve bu adımların sonunda ulaşılmak istenen ülküdür. İşte geçmişte yapılmaya çalışılan Kemalizm’i doktrinleştirerek ideoloji haline getirme çabaları, bu ülküye ulaşmak adına savunulacak fikir ve izlenilecek yolu sistemli ve belirgin bir hale getirmek içindi. Peki başarılamayan bu uğraşı, tekrar edilmeye değmeyecek bir uğraşı mıdır? Bilakis içinde vatan ve millet sevgisi barındıran her Türk’ün bu uğraşıya iştirak etmesi ve başarılması için azami ölçüde faaliyette bulunması bizce zorunludur. Aksi takdirde Türk milletinin geleceği pek parlak gözükmüyor. Dolayısıyla böylesi bir uğraşının gerekliliğine olan inancın ürünü olan ANLIK dergisi, tarihi bir misyona sahiptir. Bizde bu yazımızda buraya kadar Kemalizm’in ne olup olmadığına kısaca değindikten sonra yazımızın devamında yukarıda bahsettiğimiz Kemalizm’i ideoloji haline getirmeye çalışanlardan bahsedip, bu kişilerin iktisadi görüşleri ışığında Kemalizm’in iktisadi yönünü tartışacak, son olarak da Kemalizm’in bugünü ve yarınına dair fikirlerimizden bahsedeceğiz. Yazımızın geri kalan kısmına geçmeden önce böylesi tarihi bir misyonla yola çıkan ANLIK dergisi ve ekibine, hem bu tarihi misyonu üstlendikleri hem de sayfalarında bizlere yer verdiği için can-ı gönülden teşekkür ediyoruz.

KEMALİZMİN İKTİSADİ YÖNÜNÜN DÜNÜ

-ZİYA GÖKALP-YUSUF AKÇURA

Bu iki ismi tek başlıkta incelememizin nedeni, her iki şahsında aynı dönem içerisinde yetişip, faaliyet göstermiş olmalarıdır. Yoksa aynı amaca hizmet etmek yolunda iki farklı kutbu temsil ettikleri açıktır. Bu iki farklı kutba değinmeden önce ifade edilmesi gereken bir hususta şudur; esasen Ziya Gökalp’in kategorik olarak Kemalizm’in inşası yönünde faaliyet göstermesinden söz edilemez. Elbette ki bunun nedeni Kemalizm’in inşa sürecine dahi girilmeden,1924 yılında hayata gözlerini yummuş olmasıdır. Ancak Türk modernleşme tarihindeki tarihsel önemi neticesinde, Kemalizm adına devleti yöneten ve Kemalizm’in inşası için kafa yoran tüm şahsiyetleri şu ya da bu nedenlerle bir şekilde etkilemiştir. Dolayısıyla Kemalizm’in inşasında Ziya Gökalp’in harcının katkısı yadsınamaz. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın Kemalizm’in inşasında iki farklı kutbun temsilcileri olduklarını belirtmiştik. Bu iki farklı kutbu açmak için François Georgeon’un şu ifadelerine yer vermek açıklayıcı olacaktır:

‘’20.yy başında Osmanlı devletinin ve toplumunun önündeki siyasal ve toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalan Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, onları çok farklı entelektüel ve kavramsal araçlarla ele almışlardır. Biraz basitleştirerek, sorunlara Gökalp’ın sosyolog, Akçura’nın ise tarihçi olarak eğildiği söylenebilir. İçinde yaşadığı toplumu gözlemleyen Gökalp, toplumsal yaşamı yöneten idealleri araştırır ve onların niteliğini, etkilerinin işleyiş biçimlerini sorgular. Evrensel tarih analizcisi olan Akçura ise, derindeki güçleri keşfetmeye, tarihin büyük akıntılarını bulup çıkarmaya, tarihin anlamını ortaya koymaya çalışır. Her ikisi de ideal kavramına büyük bir önem verir, ama bu kavramın anlamı konusunda aralarında önemli farklılıklar vardır. Gökalp, ideali toplumsal bir oluntu olarak kavrar; ona göre ideal, bir bunalım döneminde bireyin ve değerlerinin ait olduğu toplumsal grubun varlığının ortaya çıkışıdır. Demek ki Gökalp’te ideal (mefkure) toplumu toplum olarak harekete geçiren gizli bir gücün ortaya çıkışı olarak belirir. Akçura’ya göre ideal(emel) ani bir ortaya çıkışın değil bir evrimin ürünüdür ve onu öne çıkarmak tarihçinin işidir. Tarihin anlamının araştırılması insanlığın ulusal ideal ya da demokratik ideal gibi, çeşitli insan toplumlarının doğasını aşkın ideallere doğru ilerlediğini ortaya koyar. Akçura, insanlığın tarihsel evrimini koşullandıran etkenler arasında ekonomiye büyük önem verir. Ayrıca oluntulara tarihsel materyalist bir yaklaşım içindedir. Aslında bu dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Darwin’in düşüncelerinden etkilenen, takipçisi olduğunu söylediği Karl Marks okumalarından esinlenen Akçura, ekonomiye tarihsel evrim ve toplumsal gerçeklik içinde öncelikli bir rol tanımaya yönelmiştir.’’1

Toparlarsak, Ziya Gökalp her türlü meseleye dair sorunlara ‘’üst yapı’’ içerisinden teşhis ve çözüm üretirken, Yusuf Akçura ise ‘’altyapı’’ içerisinden teşhis ve çözümler üretmiştir. Görüldüğü üzere bilgi, tarih ve siyaset felsefesi konularında oldukça farklı görüşleri benimsemiş olan bu iki aydınımızdan, kendilerinden sonraki dönemlerde Kemalizm inşasına girişecek olanlara önderlik edenin Yusuf Akçura olduğu yazının devamında görülecektir. Buna rağmen, devlet yönetimine ve toplumsal dönüşüme etki etmek anlamında kazananın, Türkiye’deki sınıfları reddederek komprador burjuvazi ve toprak ağalarının iktidarını tedarik ve tahkim edenlere (istemeden de olsa) ideologluk eden Ziya Gökalp’in olduğu da tarihsel, ama acı bir gerçekliktir.

-MAHMUT ESAT BOZKURT

Milli Mücadelenin önemli simalarından olan Mahmut Esat Bozkurt, 1892 yılında İzmir’in Kuşadası ilçesinde doğmuştur. II. Abdülhamit istibdadına karşı mücadele eden dayısı Ubeydullah Efendi ile birlikte İstanbul’a gelerek 1908’de Hukuk Mektebi’ne girmiştir. İstanbul Hukuk’tan 1912’de mezun olduktan sonra İsviçre’de Fribourg Üniversitesi’nde yeniden hukuk öğrenimi görerek önce lisans diploması almış sonra ‘’Osmanlı Kapitülasyonları Rejimi Üzerine’’ adlı doktora teziyle hukuk doktoru olmuştur. Yurdun işgali üzerine derhal İsviçre’den ayrılıp vatana dönmüş, Kuşadası bölgesinde Kuvay-i Milliye’yi kurarak başına geçmiş ve efelerle birlikte Milli Mücadeleye katılmıştır. 12 Temmuz 1922’de kurulan Rauf Orbay kabinesine 30 yaşında İktisat Bakan’ı olarak katılan Mahmut Esat Bozkurt, milli mücadelenin kazanılmasından sonra 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’ni toplamıştır.1924’te Adalet Bakanlığına getirilen Mahmut Esat Bozkurt,17 Şubat 1926’da TBMM’de oybirliğiyle kabul edilen Medeni Kanun’un da mimarıdır. Bu kanunun tarihi gerekçesi onun eseridir. 1927’de Ege Denizinde Türk gemisi Bozkurt ile Fransız gemisi Lotus’un çarpışması ve 8 Türk denizcisinin ölümünü takiben, Türk Adliyesinin Fransız kaptanı tutuklaması üzerine Fransa ile aramızda çıkan anlaşmazlığı sonuçlandırmak için Atatürk’ün onayını alarak konuyu Lahey Adalet Divanı’na götürmüştür.7 Eylül 1927 günü Lahey’de Türk hükümetini temsil ederek yaptığı başarılı savunma ile davayı kazanarak dünya hukuk literatürüne ’’Lotus-Bozkurt davası’’ olarak yerleşmesini sağlamıştır. Bu başarısı nedeniyle Atatürk, Mahmut Esat Bey’e ‘’Bozkurt’’ soyadını tevdi etmiştir. Görüldüğü üzere soyadını dahi ülkesine yaptığı hizmetlerin neticesinde elde eden bu büyük vatanseverin anısı önünde bir kez daha saygıyla eğiliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin gerek kuruluşunda gerekse kurulduktan sonraki süreçlerde böylesi hayati hizmetleri bulunan Mahmut Esat Bozkurt, Türk milletine olan hizmetlerine, Kemalizm’in inşası sürecine eşsiz katkılar yaparak da devam etmiştir. Bu hizmetinin bir nevi hülasası olan iki ciltlik Atatürk İhtilali isimli eseri, Kemalizm’i anlamak ve geliştirmek isteyen her Türk kafasının okuması zorunlu olan bir eserdir. Dolayısıyla bizde, Mahmut Esat Bozkurt’un Kemalizm’e yaptığı katkılara değinmek için, kendisinin bu eserini temel referans kaynağı olarak belirlemiş bulunuyoruz.

Eserinin yazılış amacını ‘’Bu kitabı, Osmanlı İmparatorluğu’nun düşüşüyle başlayan Atatürk İhtilal’ini, Türk ulusuna safha safha anlatmak için yazdım’’2 olarak ifade eden büyük vatansever şöyle devam ediyor ‘’Olguları, olayları elimden geldiği kadar, oldukları gibi anlatmaya çalıştım. Olgular ve olaylar oldukları gibi çıkartılıp ortaya konmadıkça, Atatürk İhtilali’ni, yahut Kemalizm’i sentetize etmek, prensiplerini tespit ile belirli bir duruma sokmaya imkan yoktur. İmkanı elde etmek içindir ki, bu usulü kabul etmiş bulunuyorum. Eğer bu ödevi başarabilirsek, az bir şey öğrenmiş olmayacağız. En başta kendimizi, Türk ulusunun anlamını, kendi içimizden bilmiş, öğrenmiş olacağız.’’3 Büyük vatanseverin Kemalizm’le ilgili görüşlerine değinmeden önce son olarak eseriyle ilgili bir hususu belirtmekte fayda var. Kitabın önemli bir bölümünü, insanlığı etkileyen hemen hemen bütün iktisadi, siyasal, toplumsal olay ve düşüncelerin ve de bunlarda rol alan kişilerin analizi, bunların Türk devrimi-Türk milletiyle olan ilişkisinin bir nevi kıyas ve değerlendirmesi oluşturmaktadır. Magna Carta Metni’nden, Fransız ihtilaline, İslam devletinde Fatımılerin ihanetinden, sosyalizm-faşizm-nazizm gibi ideolojilere kadar çeşitlilik arz eden bu görüşler, kitabın okunmasının önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.

Yazar eserinin Kemalizm’le ilgili olan bölümünde Kemalizm’i ‘’Altı Ok’’ olarak ifade ettikten sonra Kemalizm’i, dönemin güncel rejim ve ideolojileriyle kıyaslıyor:

‘’-Kemalizm ve Komünizm arasındaki Ayrılık

Türk ihtilalinin verimi olan rejimin mahiyeti nedir? Bu rejim nasıl ifade olunabilir. Komünist miyiz? Milli Sosyalist miyiz? Faşist miyiz? Yoksa klasik demokrat mıyız? Türk İhtilalinin verimi olan yeni rejim, bunların hiçbirisi değildir. Bunların hiçbirisiyle ifade olunamaz. Kemalizm komünizmden şu bakımlardan ayrılır:

1. Kemalizm rejimi milliyetçidir. Bunun anlamı kısaca şudur: Her şey ve her şey önce Türk milleti içindir. İslamlık, insanlık, bundan sonra gelir. Komünizmde, teori olarak Rus yoktur; uluslararasılık vardır. Eski üç mısrayla bu iki rejimi birbirinden ayırt edebiliriz. Komünizm: ‘’Vatanım ruyu zemin, milletim nevi beşer’’ diyor. Türk İhtilali ise; ‘’ Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur. Sinem, özüm ateş ile doludur.’’ diyor
2. Komünizm bütün insanlığı bir rejim içine almak, komünist federasyon halinde yaşatmak davasını güder, emperyalizmin şekli değiştirilmiştir. Türk İhtilali, her millete bağımsızlık hakkını tanır. Her millet kendi kaderini istediği gibi tayine yetkilidir prensibini benimsemiş, ne şekilde olursa olsun emperyalizmi reddetmiştir.
3. Komünizm, proleter diktatörlüğüne dayanır. Türk rejimi, ne şekilde olursa olsun diktatörlüğü reddeder.
4. Komünizm, ferde mülkiyet hakkını ve ekonomik alanda teşebbüs yetkisi tanımaz. Fert yoktur, kamu vardır der. Türk rejimi, devletçiliği, devlet sosyalistliğini kabul etmekle beraber, ferde mülkiyet hakkını ve ekonomik alanda faaliyet yetkisi tanır. Fert de var, kamu da.
Kemalizm ile komünizmin anlaştığı nokta devlet şeklidir ki, cumhuriyettir.4

-Kemalizm ve Milli Sosyalizmin(Nazizm) Ayrıldıkları Noktalar

1. Ekonomik bakımdan bu rejimle Türk rejimi arasında esasta fark yok gibidir. Her ikisi de devlet sosyalistliğine dayanır. Mülkiyet hakkını ve ferdi tanırlar
2. Türk ve Alman rejimleri her ikisi de milliyetçi olmakla beraber, aralarında bir fark vardır. Alman rejimi raciste, yani ırkçıdır. Türk rejimi ise ırkçı değildir. Daha ziyade kana değil, kültüre ve dile önem verir.
3. Türk rejimi, Alman rejiminden prensip itibariyle şu bakımdan da ayrılır; Milli sosyalizm emperyalisttir. Türk rejimi bunu kabul etmek şöyle dursun, esasından reddeder ve bu gibi eğilimleri suç sayar.
4. Milli sosyalizm, Hitler diktatöryasıdır. Türk rejimi ferdi diktatörlüğü de kabul etmez, ulus egemenliğine dayanır.5

-Kemalizm ve Faşizmin(İtalya) Ayrıldıkları Noktalar

1. İtalyan rejimi diktatörlüktür. Türk rejimiyle bunda uyuşmaz.
2. Korporasyonlar devletidir. Kuvvetini bundan alır. Milleti bu kurumlar temsil eder. Türk rejiminde millet kendi kendini temsil eder.
3. Emperyalisttir. Bu emel Türk rejiminde nefret edilen bir şeydir
4. Faşizm, hükümdarlığı kabul eder. Kemalizm cumhuriyetçidir.
Her bakımdan bu rejimle bizimki arasında benzerlik yoktur. Geri bir rejimdir. Ortaçağ rejimidir.6

Görüldüğü üzere eklektik bir özgünlüğü ispat amacından çok öte olarak yapılan bu kıyas,(O dönem için)Türk rejimi olan Kemalizm’in diğer ideoloji ve rejimlerle olan nesnel farklılığını ortaya koymaktadır. Bölümün devamında Komünizmin aksayan yerlerini de analiz eden yazar, Marksist değer teorisine, Marks’ın bu konudaki görüşlerine değindikten sonra, devletin ve kanunun buradaki rolünü Marks’ın görüşlerine yer vererek şöyle tartışıyor: ’’… Her şeye ve kapital ve kapitalist hakimdir. Hürriyet, adalet, eşitlik hep onun çıkarına çalışmaktadır. Jandarma, polis, ordu onun menfaatlerini bekliyor. Tıpkı firavunlar ve feodalite devirlerinde bu kuvvetler nasıl ki, firavunları ve derebeylerini beklediler, onların çıkarlarına çalıştılarsa, şimdi de bunların yerine geçen kapitali ve kapitalistleri beklemektedirler. Hakikatte değişmiş bir şey yoktur. Göz boyayan anayasalar içinde değişen şekildir. Ama diyeceksiniz ki, işine gelmiyorsa işçi çalışmasın ve kendisini soydurmasın. Bunu söylemek kolaydır. Fakat yapmak zordur. İşçi çalışmaktan başka ne yapabilir ki? Çalışmazsa aç kalır. Çoluk çocuğu perişan olur. O istese de istemese de çalışacaktır. Yine diyeceksiniz ki, patron bu malzemeyi meşru, haklı olarak babalarından miras buldu.(Sermaye birikimi) Yahut kendisi kazandı. Elinden nasıl alalım? Kanunun tanıdığı bir hakkı, biz ne hakla şundan bundan alabiliriz? Fakat niçin unutuyorsunuz ki, patron, bu malzemeyi yahut bu sermayeyi babalarından miras bulmuş ise, bulduğu şeyler de, babalarına iş ve işçi tarafından bahşolunmuştur. Eğer kendi kazancı ise, hırsızlık malı almış ve hırsız olmuştur ve bu sermaye ile herkesi soymaya hazırlanmış veya başlamıştır.(İşçinin üretimi olan ‘Artı Değer’e patronun el koyması)Hele şu kanunlardan hiç bahsetmeyiniz. Çünkü hırsızlığın müeyyideleridir.’’7

Emek-sermaye çelişkisinin bir nevi kabulünü de yansıtan bu bölümde, yazar bu durumla ilgili Kemalizm’in iktisadi yönünü de tayin edici çok önemli bir itirazda bulunur:

‘’ Mutlak serbest rejim, serbest rekabet rejiminde, başka bir deyimle liberal ekonomi sisteminde bu tez geçerli olabilir. Fakat bizim deyimimizle devletçilikte, ilmi terimiyle devlet sosyalistliğinde ileri sürülebilir ve ayakta durabilir mi? Hayır ve asla! Bunu ispat edebilmek için önce devletçiliğin yahut devlet sosyalizminin ne olduğunu bilmemiz lazımdır. Devlet sosyalizmi nedir? Özel mülkiyeti tanıyan, fakat insanın insan tarafından sömürülmesini önlemek ve milli kalkınmayı başarmak için devlete ekonomik işlerde kontrol ve teşebbüs hak ve yetkilerini kabul eden bir sistemdir.’’8

‘’ Öyle ya.. Devlet bir tokat vuranı bile cezalandırıp dururken, kalın sermayeleriyle binlerce ve binlerce insanı sömürenlere nasıl göz yumabilir? İşte bize göre, sosyal haksızlığı önleyecek olan gerekli tedbirler, devletçilik sistemi içinde kafi derecede gözetilmiştir. Türk devletçiliği de kendisini bu esaslarla ifade etmektedir.’’9

‘’…Halbuki devlet sosyalistliği pratiktir. Tatbik kabiliyetine sahiptir. Karşımızdaki Almanya bunun en büyük misalidir. İç ve dış bakımdan ekonomik ve sosyal kalkınmasını eski sosyal demokrasisine, şimdiki devlet sosyalistliğine borçludur. Bugün Türkiye’miz bunun en yakın ve en güzel bir örneğidir. Türkiye’miz bugünkü ekonomik ve sosyal kalkınmasını devletçiliğe, devlet sosyalistliğine borçludur. Niçin? Bence Tanzimat’la beraber, fizyokrasinin ‘’Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’’ prensibi Osmanlı devletinin ekonomik politikası olduğu günden beri, imparatorluğun bu yüzden de düşüş ve dağılma sebebi hazırlanmış oldu.’’10

‘’Bize her yönden uyan ekonomik politika: Devletçilik, devlet sosyalistliği idi. Bu kabul edildi. Artık iktisadi teşebbüsü devlet ele alacak ve sermayeyi o bulacaktı.Bu politikanın diğer bir önemi de ferdin fert tarafından sömürülmesinin önüne geçecek olan bütün tedbirlerle donatılmış olmasıydı. Çünkü: devletin ekonomik hareketlerde şiddetli kontrol yetkisi sömürüyü tepeleyen en keskin bir silahtır. İşte biz tarihimizin, kaderimizin burada en ussal(rasyonel) bir verimi olan devletçiliği bu suretle benimsedik. Bu politika bize hem dışa karşı himayeyi yapacak, hem parayı bulacak, hem bilgiyi getirecek, hem de muhtaç olduğumuz işleri başartacaktır. Başarttı, başartıyor, başartacaktır. Yaptığımız yollar binlerce kilometreleri buldu. Demiryollarımız sekiz bin kilometreye yaklaştı. Şeker, mensucat, kağıt, cam, demir, kumaş vs. fabrikalarımız harıl harıl işlemeye başladı. Bugün yiyeceğimiz, içeceğimiz, giyeceğimiz, hemen her şeyimiz memleketimizin yetiştirdiği, yarattığı şeylerdir.’’11

‘’Asla unutmayacağız ki, biz Türkler istiklal savaşlarında bütün dünyaya üstün geldikten sonradır ki, medeni kamu bize kapılarını açtı ve girdik. Burada kalmanın çaresi her yönden daima ve daima kuvvetli olmaktır. Devletçi sistem, komünizme şu bakımdan üstündür ki, komünizm gerçekleşmeyen ve gerçekleşmeyecek olan bir dava peşindedir. Devletçi sistem ise gerçekleşmesi her vakit mümkün ve verimli bir tez ardındadır. Devletçi sistem, sosyal haksızlıkları, insanın insan tarafından sömürülmesini tam olarak ortadan kaldıracak mı? Hayır!.. Şu halde ne yapacak? Soygunculuğu asgari hadlerine indirecektir. Fakat unutmayalım ki, komünizmin bütün güzel ve yüksek vaatlerine rağmen tatbikattaki verimi geri çekilmek oldu.(NEP politikası)Biz tarihle beraber yürüyoruz. Tarihin icaplarıyla beraber yürüyoruz. Biz realistiz. Nereye kadar gideceğiz ve nerede duracağız? Tarih nerede durursa! Fakat tarih durmayacaktır. Durmak; ölmek demektir. Hayat ilerlemededir. Faşistlik hayatı gerilerde arıyor. Ölecektir!..(Öldü)Komünizm hayatı tarihinde ilerisinde arıyor. Düşecektir!.. Hayatın dışında kalacaktır.(Düştü ve hayatın dışında kaldı)’’12Yazarın,Faşizmin ve Komünizmin geleceğiyle ilgili büyük öngörüsü karşısında hayret ve şaşkınlıkla irkilmemek mümkün değil. Bununla beraber, Kemalizm’in iktisadi yönelimi konusundaki öngörüsüzlüğü, şüphesiz Türk devlet ve milletinin yaşadığı karşı devrim süreci denilen talihsizliğin bir ürünüdür. Büyük vatanseverin, Türkiye Cumhuriyeti’ni modern, gelişmiş bir devlet yapacak, Türk milletini de refaha erdirecek iktisadi sistem olarak gördüğü devletçilik; devlet sosyalizmi yerine devlet kapitalizmine dönüştürülmüş, ve bilinen sonuçlar hasıl olmuştur. Ancak buna rağmen, Kemalizm’in inşası işine girişmiş olan yazarın, Kemalizm ve onun iktisadi yönelişine yönelik görüşleri, bizler için bağlayıcı olacaktır. Sonuç olarak Kemalizm’i inşa etme uğraşını Celal Bayar, İsmet İnönü gibi devlet sosyalistliğini devlet kapitalizmine dönüştürenler vermemiş ve vermeyecektir.

-KADRO DERGİSİ(ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR,BURHAN ASAF BELGE,YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU,VEDAT NEDİM TÖR,İSMAİL HÜSREV GEREDE)

1932-1936 yılları arasında yayınlanmış Kadro dergisi ve onu çıkaranları, Kemalizm’in özellikle iktisadi alandaki inşası yönündeki en sistemli ve kolektif bir uğraşı içinde olanlar olarak nitelersek abartmış olmayız sanırım. Kemalizm’i bir ideoloji haline getirme uğraşının ne derece açık bir şekilde yürütüldüğünü derginin ilk sayısındaki derginin çıkış amacını anlatan metinden bir pasajla ortaya koyabiliriz:’’ Türkiye bir inkılap içindedir. Bu inkılap kendine prensip ve onu yaşatacaklara şuur olabilecek bütün nazari ve fikri unsurlara maliktir. Ancak bu nazari ve fikri unsurlar inkılaba İDEOLOJİ olabilecek bir fikriyat sistemi içinde terkip ve tedvin edilmiş değildir. Gerek milli mahiyeti gerek beynelmilel şümul ve tesirleri itibariyle, tarihin en manalı hareketlerinden biri olan inkılabımızın, zatinde mündemiç bu ileri fikir ve prensip unsurlarını, şimdi inkılabın seyri içinde ve onun icaplarına uygun bir şekilde izah işi, bugünkü Türk inkılap münevverliğine düşen vazifelerin en acil ve en şereflisidir. İnkılabımızın, her biri ayrı ayrı kıymetli ve orijinal olan bu fikir ve nazariye unsurları birer birer izah edildikçe, bu esaslar inkılap nesli için kriteryumlar olacak, yeni ve standartlaşmış inkılapçı tip böyle doğacaktır. Bu tip her nerede, her ne şart altında olursa olsun, karşılaştığı her inkılap sahasında, aynı hadiseyi aynı kriteryumlara vuracak, aynı ölçülerle düşünecek, aynı neticelere varacak, ve inkılabın kendine has CİHAN TELAKKİ TARZI böyle vücut bulacaktır. Hülasa: Cihanın bin bir çeşit hadisata gebe olan bugünkü esrarengiz gidişi içinde, mukadderatını kendi inkılabının mukadderatına bağlayan inkılap neslimizin muhtaç olduğu inkılap şevkini her zaman uyanık tutmak ve inkılabımızın bir bakışta idrakimizi durdurur gibi görünen coşkun ve mürekkep cereyanına daima hakim kılabilmek için, onun prensiplerini hududu muayyen kriteryumlar şeklinde bilmeye, benimsemeye ve benimsemeye mecburuz. KADRO BUNUN İÇİN ÇIKIYOR.’’13

Derginin çıkış amacını sarih bir şekilde daha ilk sayıdan ortaya koyanların kahir ekseriyeti, esas olarak tarihsel materyalizmi benimsemiş eski TKP üyeleridir. Dolayısıyla derginin ele aldığı konular arasında felsefe, edebiyat, sosyoloji olsa da ağırlıklı olarak Marksist bir ifadeyle ‘’altyapı’’ sorunları, yani iktisadi meseleler ve bunların toplumsal sorunlardaki etkileridir. Bununla birlikte dergi, paradoksal olarak yayınlarında sınıfların reddini işlemiştir.’’ İnkılabın öylece fikriyatını yapmak lazım ki, cihana ‘tezatsız yeni milleti’ vermek için canından kanamağa katlanmış Türk milleti, bu işte her hangi bir tağşiş teşebbüsünün kale duvarına çarpan zehirli bir ok gibi ikiye bölüneceğinden emin olsun.’’14 Bunun kişisel ya da kurumsal bir tercih olmaktan ziyade, devlet ricalinin

‘’sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış’’ bir toplum ideali yönündeki kararına uymanın, amaçlarını tahakkuk ettirmedeki tek araçları olan derginin selameti için, dergi kadrosunun kişisel görüşlerinden bu anlamda gösterdikleri bir feragat olduğu açıktır. Bu açıklığı şuradan anlıyoruz. Sınıfların reddi iddiasındaki bir dergi ve yazar kadrosu, nasıl olurda sürekli şekilde, Milli İktisat yaratmanın önündeki engeller olarak yabancı sermayeden, onun yerli işbirlikçisi tüccar(sermayedar) sınıfından ve toprak ağalığından bahseder:

’’Davamızın hususiyeti ve yeganeliği yüzünden değil midir ki, memleketimize bu güne kadar gelen ecnebi muhtahassısların öne sürdükleri tedbirler inkılabımızın ruhuna ve hedeflerine tamamen ayrı bir mahiyettedir? Onlar, bizim milli sanayi siyasetimize muarızdırlar. Onlar, bizim gümrük siyasetimize muarızdırlar. Onlar, bizim maliye siyasetimize muarızdırlar.’’15

‘’…Fakat iktisat sahasında? İşte burada iş değişiyor. Devlet, memleketin müdafaa kuvvetlerini tanzim edebilir. Devlet, fertlerin hukuki münasebetlerini tanzim edebilir. Devlet, milletin terbiye sistemini tanzim edebilir. Fakat devlet, memleketin istihsal ve mübadele işlerine el uzatırsa, o vakit bin bir kafadan bin bir garip ses çıkmaya başlar. Çünkü Tanzimat’tan sonra Avrupa sanayi emteasile beraber memleketimize giren fikir emteası arasında liberalizm de vardır. Avrupa sanayi emteasının memleketimize serbestçe girebilmesi için ‘Bırakın yapsın! Bırakın geçsin’ prensibinin de beraber girmesi şarttı. Fakat şimdi gümrük kapılarımız kontrolümüz altındadır.Kafalarımızın da gümrük kapılarını yabancı, çürük ve zararlı fikir emteasına karşı kapatalım.’’16

‘’…İleri teknikli ziraat, rasyonel sanayi, modern ticaret ‘kendiliğinden olmaz’, şuurlu ve sistemli bir faaliyetle yapılır. İşte bu yapma azminin ifadesi de ‘plan’ dır. Kendiliğine terkedilmiş bir iktisat bize bugünkünün devamından başka bir şey vermeyecektir. Bugün ki halimiz ise; Ziraat sahasında: en az randıman, yüksek maliyet, cinsi karışık, daima tabiatın cilvelerine esir, rekabet kabiliyeti geri mahsuller. Sanayi sahasında: Gümrük ve vergi himayesine rağmen küçük bir sarsıntıya tahammülü olmayan, halinden daima şikayetçi, daima daha fazla himaye isteyen bir zanaat zümresi ve gümrük resmi veren ecnebi malına karşı bile zar zor rekabet edebilen, gerek istihsal, gerekse idare ve sürüm sahasında geri ve iptidai bir tekniğin bütün mahzurlarını taşıyan mahsuller. Ticaret sahasında: yabancı rekabet karşısında daime gerileyen, modern ticaret usullerinin her emrine menfi,her nehyine müspet cephe alan küçük tacir zihniyeti.’’17

‘’Türk köy iktisadiyatının da henüz mühim bir kısmı mahalli ihtiyaçlar nisbetinde istihsal tarzından ve ‘derebeylik’ bakayasından kurtulamamıştır. Türkiye’de köyün hakiki içtimai çehresi, şark hudutlarımızdan Ege denizi sahillerine kadar kesafeti mıntıkalara göre değişen ‘derebeylik’ izleri taşır.’’18
Yukarıda, derginin ilk iki sayısından verdiğimiz misallerden de hareketle, Kadrocular, üstü örtülü bir şekilde Türkiye’deki özellikle sömürücü sınıfların varlığına ve bu sınıfların yarattığı tahribata dikkat çekmek arzusundadır. Dolayısıyla kendileri ile aynı dönemde faaliyet halinde olan Mahmut Esat Bozkurt’un devlet sosyalizmi görüşünü takip ederek, bu politikanın hayata geçirilip, söz konusu sınıfların tahakkümü sınırlandırılmadıkça, Milli İktisadın kurulamayacağını defalarca işlemişlerdir. Türkiye’nin başta iktisadi sorunları olmak üzere, tüm sorunlarını ele alışlarındaki bilimsellik, ve bunları ifade edişlerindeki vatansever üslup, başlarda başta Atatürk olmak üzere devlet ricalinin takdirini kazanmış, ’’mutedil’’ devletçiliği savunan İsmet İnönü dahi, Celal Bayar’ın başını çektiği İş bankası çevresinin karalamaları karşısında derginin yanında tavır almıştır. Ancak yukarıda söylediğimiz üzere dergi, devlet ricalinin sakıncalı bulduğu konuları eleştirel bir şekilde ele almaya ve eleştirilerinin dozunu arttırmaya başlamasıyla birlikte, söz konusu destek kesilmiş ve adeta derginin en ufak bir hatası kollanagelmiştir. Nitekim artan iftira ve karalamalar sonucu devletin dergiye olan mali desteğini kesmesi, ve yazarlarının bir bölümünü yurt dışında görevlendirip adeta sürgüne göndermesi sonucunda 1936’da 36.sayını da çıkartıp, gördüğü işlev bakımından paha biçilemez olan bu dergi yayın hayatına son vermiştir.

-YÖN DERGİSİ(DOĞAN AVCIOĞLU)

1950’li yılların ortalarından itibaren Türk siyasal düşünce hayatında Ulus, Akis gibi yayınlarda yazdığı yazılarıyla kendini göstermeye başlayan Avcıoğlu,27 Mayıs 1960 ihtilali sonrasında CHP’den temsilciler meclisine girmiştir.1961 Anayasasının hazırlanmasına da katkıda bulunmuştur.1961’de Mümtaz Soysal ve Cemal Reşit Eyüboğlu’yla birlikte kurduğu ve 1967’ye kadar yayımını sürdürdüğü YÖN dergisiyle,1960 sonrası Türk siyasal düşünce hayatında etkin bir rol oynamıştır. Kemalizm’in inşası görev ve bayrağını Kadroculardan teslim alan Avcıoğlu, kamucu iktisadi kalkınmacılığa ağırlık vermesiyle onlarla bu yönde benzer görüşlere sahip olmakla beraber, geçmiş dönemin üst yapı devrimlerini sahiplenip ve savunup, ancak altyapı devrimlerinin gerçekleştirilemediği eleştirisini yönelterek onlardan ayrılmaktadır. Kadrocular ve Doğan Avcıoğlu’nu farklılaştıran diğer bir etken ise, açıktan Türkiye’deki sınıfların varlığı ve eleştirisini yapmış olmasına ek olarak açıktan sosyalizm düşüncesini işlemiş olmasıdır. O dönemdeki SSCB’nin yayılmacı emperyalist bir politika izlemesi nedeniyle bu ülkenin Türkiye’deki takipçisi olan diğer sosyalist gruplarla da fikir mücadelesi yürütmüştür. YÖN’ ünü üçüncü dünya ülkeleri sosyalizmine çeviren Avcıoğlu, bu doğrultuda dönemin etkili uluslararası aktörlerinden olan Bağlantısızlar Hareketinin belki de Türkiye’deki tek takipçisi olmuştur. Özellikle Mısır, Hindistan ve Küba üzerine eğilen yazar, Türkiye’de sosyalizmin Kemalist bir yorumunu yaparak bu düşüncenin iktidar olabilmesi için gelişen süreç içinde askeri ihtilal örgütlenmesine varan çeşitli girişimlerde bulunmuştur.1967’de YÖN ‘ün kapanmasından sonra yapmak istediği devrimin teorik çalışmalarına ağırlık vermiştir. Bu çalışmaların arasında Türklerin Tarihi, Milli Kurtuluş Tarihi gibi hacimli yapıtlarının yanında
‘’Türkiye’nin Düzeni’’ gibi bugün hala akademik çalışmalarda kaynak olarak kullanılan bir baş yapıt ortaya koymuştur. Bu baş yapıtın birinci bölümünde, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış sürecini tarihsel materyalist bir perspektifle inceleyip, Osmanlı’nın yıkılışını toplumsal düzen ve üretim ilişkilerinde arayan yazar, ikinci bölümde Jöntürkler ve Milli Mücadele dönemini inceledikten sonra, üçüncü bölümde 1950’lerde başlayan Amerikancılaşma sürecini Tanzimat Batıcılığına Dönüş başlığı altında değerlendirdikten sonra, yazımızın konusuyla da pek ilgili olan son bölümünde ise Kemalizm’in iktisadi yönünü Milli Devrimci Kalkınma Stratejisi başlığı altında incelemiştir. Burada sözü daha fazla uzatmadan Doğan Avcıoğlu’na bırakıyoruz:

‘’Komünist kalkınma yolu, proleterya hegomonyası temeline oturmaktadır. Amerikan tipi kalkınma, tutucular koalisyonu dediğimiz sınıflara yaslanmaktadır. Milli devrimci kalkınma yolu ise, tutucular koalisyonu dışındaki geniş bir kitle hareketine dayanmaktadır. Proleterya hegemonyası olmadığı için birinci yoldan, tutucular koalisyonuna karşı bulunduğu için de ikinci yoldan ayrılmaktadır. Genellikle küçük burjuva çevrelerden gelen milliyetçi aydınlar bu tip kalkınmada ön planda rol oynamaktadır. Her iki tarafa ve daha çok Amerikan modeline kayması mümkün gözüken bu kalkınma yolu, emperyalizme karşı milletçe girişilen mücadeleden sonra elde edilen siyasi bağımsızlığın, ekonomik bağımsızlıkla gerçek bir bağımsızlık haline getirilmesi için zorunlu bir yol olarak belirmektedir. Bu model, ana çizgileriyle şöyle özetlenebilir:

1. Kamu sektörü, ekonomide daimi bir yere sahiptir. Kamu sektörünün büyüme hızı, özel sektörün büyüme hızından daha yüksektir. Böylece, kamu sektörü giderek bütün ekonomide egemen duruma gelmektedir.
2. Stratejik nitelikteki belli üretim kolları devletin elindedir. Bu faaliyetlerde kamu sektörü egemenliği, en kısa zamanda gerçekleştirilmelidir.
3. Birinci ve ikinci şıklar sonucu, tekelci karakterdeki yerli ve yabancı sermayenin faaliyet alanı daraltılmaktadır.
4. Ortaçağ kalıntısı sınıfların tasfiyesi ve tarımın kalkınmada gerekli rolü oynayabilmesi için, köklü bir toprak reformu zorunludur.
5. Temel sanayilerin kurulmasına öncelik veren ve esas itibariyle kamu sektörüne dayanan planlı sanayileşme, ülkenin kalkınmasını gerçekleştirmek ve ekonomik bağımsızlığını sağlam temellere oturtmak amacını gütmektedir.
6. Kaynakların hem mali, hem de fiziki planlanmasını öngören şumullü ve gerçekleştirilmesi zorunlu bir plan, bu tip kalkınmanın vazgeçilmez aracıdır.

Kalın çizgileriyle özetlemeye çalıştığımız bu kalkınma yolu, güçlü ve azimli bir halk hareketine dayanabildiği ve tutucular koalisyonunun kaçınılmaz direnmesi ile pusuda bekleyen emperyalizmin oyunlarını-bilinçli kitle gücüne dayanarak- yenebildiği ve köklü reformları en kısa sürede gerçekleştirebildiği ölçüde başarılı olabilir.’’19

Bu misalle birlikte Kemalizm’in özellikle iktisadi yönünün inşası işine girişmiş olan milliyetçi-devrimcilerin görüşlerine son vermiş olduk. Hiç şüphesiz, Kemalizm’in inşası işine girişmiş olup da görüşlerine yer vermediklerimiz de mevcuttur. Örneğin Reşit Galip’i, Şeref Aykut’u, Yusuf Hikmet Bayur’u, Niyazi Berkes’i, Munis Tekin Alp’i, göz ardı ederek Kemalizm’in anlaşılması pek mümkün değildir. Ancak hem bir hayli uzattığımız yazımızı daha fazla uzatmaktan kaçınmak, hem de bu sayıdaki dergi içeriğinin Kemalizm’in iktisadi konularıyla sınırlı olması bakımından, sözü geçen şahsiyetlerin Kemalizm’in inşasına dair yaptığı katkılara değinmemiş bulunuyoruz.

KEMALİZMİN İKTİSADİ YÖNÜNÜN BUGÜNÜ VE YARINI

Yukarıda bizzat kendi görüşlerine yer verdiğimiz Kemalist aydınlarımızdan öğreniyoruz ki: Kemalizm’in iktisadi yönü kesinlikle liberalizm, kapitalizm ve serbest piyasa ekonomisi değildir. Denilebilir ki, öyleyse pratikte yaşananlar neydi? Buna verilecek yanıt, devrim-karşı devrim ikileminde aranmalıdır. Devrimin tamamlanmadığı, ‘’Kemalist Devrimi tamamlama’’ iddiası güncelliğini bugün dahi koruduğuna göre, karşı devrim süreci ne zaman başlamıştır? Bugünkü Kemalistlerin buna yönelik 2 türlü ezberi bulunuyor:

1. 1940-1945 arası (Milli Şef Dönemi)
2. 1950 sonrası (Demokrat Parti Dönemi)

Kemalizm’in teorisyenlerinden olan Doğan Avcıoğlu’nun dönemin Kemalist aydınlarından olan Falih Rıfkı Atay’dan aktardığına göre, karşı devrim süreci, tıpkı Fransız İhtilalinde olduğu gibi devrimin en sıcak günlerinde başlamıştır: ‘’ … İttihat ve Terakki’nin ‘milli iktisat’ günlerinde ticaret tadını alan Kurtuluş Savaşı kadrosunun bir kısım üyeleri, bu yolda güçlü bir baskı grubu teşkil etmektedir. Ne var ki, devlet eliyle zenginleşme hareketi, inkılapçı kadronun bir kısmının kısa zamanda muhafazakarlaşmasına yol açacaktır. Görüldüğü gibi, eşrafa ve zaferin kazanılmasıyla birlikte bir kısmı çabuk gevşeyen ve çeşitli yönlere çekilebilen bir aydın kadroya dayanan bir hareketin, esasen güçlü bir muhalefetin bulunduğu ve kütleden hiçbir baskının gelmediği bir ortamda, onu kendi desteğinden yoksun bırakacak köklü devrimlere yönelebilme olanağı pek yoktu. Hiçbir hareketin kendi bindiği dalı kesmeye kalkışması beklenemez. Kurtuluş Savaşı kadrolarının en ilericilerinden sayılan Falih Rıfkı’nın şu sözleri, Mustafa Kemal’in içinde bulunduğu ortamı iyi dile getirmektedir ‘’ Hemen hiç kimse de gidişattan memnun değildi. İleri hareketçiler, fırka seçimlerinde yüksek kadroya hocaların, ağaların sokulmasından şikayetçi idiler. Bu kadrolarda, inkılaba inanarak Mustafa Kemal ile sonuna kadar çalışacak olanlardan hemen hiçbir genç yoktu. Büyük taktikçi, bu gençlerin kendisi ile birlik kalacağını bilmekte, asıl öteki ve aykırı kalabalığı nasıl yürüteceğini hesaplamakta idi. Onlar imtiyazlandıkça Mustafa Kemal’den ayrılmayacaklar, ikbal nimetleri uğruna kanaatlerini kolayca feda edeceklerdi. Feda etmeyecek olanları da, muhalif olarak karşısına alacaktı. Bizler, kendimizin ne kadar azınlıkta olduğumuzu unutuyor ve bir ‘tek’ in bu bir avuç azlıkla nasıl bir duruma düşeceğini hesaplamıyorduk. ‘’20

Yaban, Çankaya gibi erken cumhuriyet dönemi romanları yukarıdaki ifadelere benzer örneklerle doludur. İşte böylesi örneklerin işaret ettiği nesnel bir gerçeklikten hareketle, Kemalizm’in iktisadi yönünün inşası işine girişenlerin tüm gayretkeşliklerine rağmen; ‘üstyapı’ da gerçekleştirilen devrimlere koşut olarak toplumsal düzeni ve üretim ilişkilerini değiştirecek ‘altyapı’ devrimleri gerçekleştirilemediği için Kemalist Devrim donmuş, karşı devrim süreci başlamış ve ‘pratik’ teki uygulamalar meydana gelmiştir. Sarih bir nesnellik arz eden bu durumu göz ardı ederek, Kemalist devrimin iktisadi yönünü ‘’ Atatürk Döneminde’’ uygulanan iktisat politikaları olarak görmek ve kabul etmek, bilim dışı bir davranış olacağı gibi, yenilgiyi de baştan kabullenmek olur. Bugünün Kemalistleri olarak bizler kimin safında duracağız? İnsanın insanı sömürmesine, toprak ağalığına karşı çıkan, milli, planlı kalkınmacılık isteyen Mahmut Esat Bozkurt’un, Kadrocuların, Doğan Avcıoğlu’nun mu? Yoksa devletçiliği, himaye arayışlarının manivelası olarak kullanıp, bugünkü soyguncu, talan ve sömürü düzeninin tohumlarını atan Celal Bayar’ın, Recep Peker’in, Salih Bozok’un mu? Bu saflaşmanın kesin ve keskinliğine inanmakla beraber, yine de, meseleyi şahıslar üzerinden çıkarmak gerekirse, bugün Kemalizm’in inşası işine girişecek olanların cevap bulması gereken temel sorular şunlar olacaktır:

1. Reformcu mu olacağız devrimci mi?
2. Dünyadaki ve Türkiye’deki sınıfların varlığını kabul edecek miyiz etmeyecek miyiz?
3. Liberal mi olacağız devlet sosyalisti mi?
4. Serbest piyasacı mı olacağız planlı kalkınmacı mı?
5. Bireyci mi olacağız kamucu mu?

Bu gibi sorulara cevap arayanlar, buldukları cevapları günümüzün Türkiye’sine uyarlamakla da yükümlüdürler. Türkiye, bugün bir köylü ülkesi değil, bir işçi ülkesidir. Dolayısıyla, bugün milletin efendisi köylü değil, işçidir. Günümüzde emekçilerin iktidarını kurma iddiasıyla ortada dolaşanları yarattığı teorik ve pratik tahribatın doğal sonuçlarından olan, Türk milletinin kafasındaki ‘emek mücadelesi’ önyargısını kıracak olanlarda bizleriz. Emeğin iktidarı, Türk milletinin iktidarıdır. Bunu milletimize bıkmadan usanmadan anlatmaya mecburuz. Aksi takdirde bizden sonraki Kemalist kuşakların; bizim, bizden önceki Kemalist kuşakları andığımız gibi, bizleri sevgi, saygı, minnet ve de hürmetle yad etmeyecekleri gayet açıktır.

Tolga SAĞLAM

KAYNAKÇA
1. François Georgeon,Osmanlı-Türk Modernleşmesi,YapıKredi yay.,syf 94-95
2. Mahmut Esat Bozkurt,Atatürk İhtilali,Kaynak Yay,syf 27
3. Mahmut Esat Bozkurt,Atatürk İhtilali,Kaynak Yay,syf 27
4. Mahmut Esat Bozkurt,Atatürk İhtilali,Kaynak Yay,syf 218-219
5. Mahmut Esat Bozkurt,Atatürk İhtilali,Kaynak Yay,syf 219-220
6. Mahmut Esat Bozkurt,Atatürk İhtilali,Kaynak Yay,syf 220
7. Mahmut Esat Bozkurt,Atatürk İhtilali,Kaynak Yay,syf 222-223
8. Mahmut Esat Bozkurt,Atatürk İhtilali,Kaynak Yay,syf 223
9. Mahmut Esat Bozkurt,Atatürk İhtilali,Kaynak Yay,syf 224
10. Mahmut Esat Bozkurt,Atatürk İhtilali,Kaynak Yay,syf 229-230
11. Mahmut Esat Bozkurt,Atatürk İhtilali,Kaynak Yay,syf 230
12. Mahmut Esat Bozkurt,Atatürk İhtilali,Kaynak Yay,syf 231-232
13. Kadro Dergisi,1.sayı syf 3
14. Kadro Dergisi 2.sayı syf 3-4
15. Kadro Dergisi 1.sayı
16. Kadro Dergisi 2.sayı syf 10-11
17. Kadro Dergisi 2.sayı syf 13-14
18. Kadro Dergisi 2.sayı syf 19-20
19. Doğan Avcıoğlu,Türkiye’nin Düzeni,Bilgi Yayınevi -1969 yılı basımı,syf 477
20. Doğan Avcıoğlu,Türkiye’nin Düzeni,Bilgi Yayınevi -1969 yılı basımı syf 156

Must Read

Kemalist Cumhuriyetin Üçüncü Dünyacı Çizgisi Ve Kemalist Elitlerdeki Üçüncü Yol Yanılgısı

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Kemalist dönem denildiğinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatta olduğu süreç akıllara gelmektedir. Hayatta olduğu süre boyunca Atatürk’ün “idealist realizm” olarak da tanımlanabilecek bir...

Bir Sosyolog Olarak Behice Boran

Türk siyasi tarihinde önemli bir yer edinen, ilk sosyalist kadın milletvekili ve Türkiye’nin ilk kadın siyasi parti başkanı olarak ilkleri gerçekleştiren Behice Boran; ülkemizin ilk...

Yirmi Birinci Yüzyılda Kemalizm Üzerine Bazı Düşünceler-5 Hep O Aynı “Pireli Şiir”

Deneme dizimizi takip edenler şu noktayı artık açıkça anlamış olmalılar; bu dizi ile ilgilendiğimiz, Kemal Atatürk’ün ve Kemalist devrimci kadronun yaptıkları değil, amaçladıklarıdır. Esasında,...

Yaşasın Cumhuriyet

Yirminci asrın başlarında kırmızı Kıpkırmızı bir bayrak altında, Altın yeleli atlıların tüyleri beyaz Beyaz bir ay ışığı...

Türkiye’ye Yönelik İlan Edilmemiş Savaşın Adı: Pkk

Bu yazının ilk hâli, 19 Ekim 2011’de, PKK’nın Hakkari-Çukurca-Kekliktepe bölgesinde düzenlediği bir saldırıyla 24 askerimizi şehit ettiği gün yazılmıştır. Olayın sıcaklığından kaynaklanan bazı ifadeler ile...