Ana Sayfa Dergiden Türkiye’ye Yönelik İlan Edilmemiş Savaşın Adı: Pkk

Türkiye’ye Yönelik İlan Edilmemiş Savaşın Adı: Pkk

Bu yazının ilk hâli, 19 Ekim 2011’de, PKK’nın Hakkari-Çukurca-Kekliktepe bölgesinde düzenlediği bir saldırıyla 24 askerimizi şehit ettiği gün yazılmıştır. Olayın sıcaklığından kaynaklanan bazı ifadeler ile o günlerdeki “Çözüm” sürecine yönelik bazı tespitler, artık güncelliklerini yitirdikleri için çıkarılmıştır. Yazının dayandığı bilgiler ise, doktora öğrenimim sırasında 2004 yılı Mayıs ayında hazırladığım bir makalenin genişletilmesi sürecindeki araştırmalara dayanmaktadır. 29 Ekim 2004’te İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’nda Talat TURHAN ile birlikte katıldığımız bir panelde kısa bir özetini sunmuştum. Daha sonra 30 Eylül 2006’da Kanaltürk’te yayınlanan Ceviz Kabuğu programına da telefonla katılarak bazı bilgiler aktarmıştım. Aynı konuda sonradan ulaştığım bazı bilgilerle araştırmanın aldığı son şeklin geniş bir özetini ise değerli dostum Serkan AKSÜYEK Gözlem gazetesindeki köşesinde 26 Kasım 2010’da yayınlamıştı.

Hiçbir zaman aynı konuda birbirinin aynısı iki yazı yazmadığım için, bu yazıda da daha önceki sunum ve yazılarda olmayan bazı yeni bilgi ve olgulara yer veriyorum.   

Konunun içeriği ve önemi bu araştırmaya doğal bir süreklilik kazandırıyor. Yani aslında çok önemli bir ipucu yakalanmış olmakla birlikte henüz yeterince aydınlatılmamış bir konudan söz ediyoruz. Bu araştırma sürecinin bizatihi kendisi ve elde edilen bilgilerin sunumları sırasında yaşanan bazı ilginç olaylar ise ayrı bir yazı konusu olup, yeri geldikçe bu ilginçliklere de değinmeye çalışacağım.

ANLIK’ta bundan sonra çıkacak olan yazılarımda, burada işaret ettiğimiz bazı hususlara da göndermeler yapacağım. Esasen bu ve buna dayanarak yazmayı tasarladığım birkaç yazıyla Türkiye’nin son 40-50 yılında yaşadığı karanlık süreçlerin, nasıl bir bütünlük arz ettiği ve nasıl eşgüdümlü bir dizi “operasyon” mahiyetinde olduğu da anlaşılmış olacak. Araştırılan ve ortaya konan bilgiler, hiçbir şüpheye yer bırakmayan “Birinci El” kaynak ve tanıklıklara dayanmakta olup, CIA Başkanı ile canlı yayına çıksam, rahatlıkla ve iddiayla ortaya koyabileceğim bilgilerdir. “Komplo Teorileri Gerçeğin Neresinde?” başlıklı iki konferans vermiş bir araştırmacı olarak, hayatım boyunca uçuk kaçık iddialardan uzak durdum ve komplo teorisi bile denemeyecek zırvalara karşı her zeminde akıl ve bilimi savunageldim. Şüphesiz ki bu da gerek Türkiye’nin geldiği noktanın analiz edilmesinde ve gerekse ileriye yönelik neler yapılabileceği hakkında bize yararlı bir çerçeve/zemin oluşturacaktır.

“Küresel Çete”nin Ankara’daki savaş ilanı

İlân edilmemiş savaş dedik ama aslında bu savaş çoktan ilan edilmiş, hem de Ankara’da! Kim tarafından mı? Prof. Albert J. Wohlstetter (1913-1997). ABD’de yetişen en etkili stratejistlerden biri olan Wohlstetter’in ilginç bir kişiliği var. ABD’nin; Soğuk Savaş döneminin başlarındaki (1949-1959 arası) nükleer stratejisi başta olmak üzere, 50 küsur yılda geliştirdiği hemen tüm askerî-stratejik doktrinlerin mimarı.

Peki bu kişi PKK’nın düğmesine nasıl basmış sorusuna gelmeden önce, kahramanımızın tarihsel biyografisine biraz daha göz atmakta yarar var. Ki Wohlstetter’in nasıl bir gücü temsil ettiği, kimler adına hareket ettiği iyice anlaşılsın.

Wohlstetter, bugünkü ABD derin devletinin modern anlamda kurucusu sayılabilecek Robert MacNamara (J.F. Kennedy’nin ünlü Savunma Bakanı) ile de 1950’li ve 60’lı yıllarda mesai arkadaşlığı yaptı. Şubat 1965 ve Kasım 1976’da ABD Silahlı Kuvvetleri Şeref Madalyası’nı iki kez aldı. ABD askerî tarihinde aynı madalyayı iki kez alan tek kişi. Madalya beratında şunlar yazıyor: “ABD silahlı kuvvetlerini, değişen çağa uygun operasyonlara hazır hâle getiren fikirlerinden dolayı… Albert J. Wohlstetter’a”… 1979’da CFR (Council on Foreign Relations, Dış İlişkiler Konseyi) olarak bilinen, gerçekte küresel derin devletin beyni olan örgütün isteği üzerine hazırladığı kapsamlı bir rapor, “Yeşil Kuşak” olarak bildiğimiz projenin de temelini oluşturuyor. Ayrıca raporda Türkiye ile ilgili öyle maddeler var ki, adeta Büyük Ortadoğu Projesi’nin, 11 Eylül olaylarının ve sonrasında Afganistan ve Irak’a yönelik saldırıların da habercisi niteliğinde. Prof. Albert J. Wohlstetter’i diğer stratejistlerden ayıran en önemli niteliği de bu zaten; yazdığı raporlar, ABD’nin devlet politikası niteliğini kazanıyor.

Yeşil Kuşak projesinin temeli nereye dayanıyor? 

1979’da patlak veren iki olay (Humeyni’nin İran İslam Devrimi ve Sovyetler’in Afganistan’ı işgali) ABD’yi Ortadoğu’da köşeye sıkıştırmıştı. Buna karşılık Wohlstetter’in raporuna dayanarak dünya üzerindeki ABD kuvvetleri çeşitli komutanlık bölgelerine ayrılmış ve bunlardan en önemlisi olan Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (Centcom) temelini oluşturan bir Acil Müdahale Gücü-Çevik Güç oluşturulmuştu. Bu gücün 1991’de Türkiye’de konuşlanan Çekiç Güç ile ilgisi yoktu… Ancak onun habercisi niteliğindeydi.

Raporda Türkiye ile ilgili sözünü ettiğimiz maddeleri okurken, insan 11 Eylül olaylarını, 1991 ve 2003 Irak işgallerini anımsıyor. Ve raporda yazılanların orta-uzun vadeli bir perspektifle adım adım gerçekleştiğini görüyor. Bakın Türkiye’ye bu raporlarda nasıl bir “rol” biçiliyor:

1-) Körfez’de (Basra Körfezi kastediliyor) yangın vardır. Doğu Anadolu Bölgesi en müsait itfaiyecidir.

2-) Körfez’e müdahale ihtimalini, mümkün olduğu kadar NATO kılıfı altına almak, Türkiye’nin bu misyonu üstlenmesini kolaylaştırır.

3-) SSCB’nin Körfez bunalımını istismar etmesini önlemek için, Pakistan ve Türkiye’den oluşan İslam kuşağının birbirleriyle ve Körfez ülkeleri ile entegrasyonu teşvik edilmelidir. (İşte ünlü Yeşil Kuşak projesinin temeli bu maddeye dayanıyor.)

4-) İslamiyet’in yükselişi bir istikrarsızlık kaynağıdır. O halde bu hareket, müttefiklerde kontrol altına alınmalı, düşmanlarda teşvik edilmelidir. (Bu maddenin, Komünizme karşı İslamcı akımların her yerde desteklendiği bir dönemde yazılmış olması özellikle dikkat çekici. Düşmanlarda teşvik edilenlerin El Kaide, Usame Bin Ladin, IŞİD ve benzerleri olduğu belli. Müttefiklerde kontrol altına alınan İslamcıların kimler olduğunun değerlendirmesini de okuyuculara bırakıyoruz.)

5-) Türkiye’nin savunmasını güçlendirmek elzemdir. Çünkü bir bunalım halinde Türk Ordusu, Çevik Kuvvet’in ta kendisi olarak görev yapabilir. Bu, Türkiye için, Amerikan Çevik Kuvveti’ne üs vermekten daha kolaydır.”

Ne kadar veciz ifadeler değil mi?.. Yeşil Kuşak demişken aşağıdaki fotoğrafı Türkiye’de ilk defa “Atatürk’ün Yarbayı” Talat TURHAN, “Küresel Çete” isimli kitabında yayınlamıştır. Değerli araştırmacı Halid ÖZKUL ise bu fotoğrafın gösterdiği ilişkileri, “Devlet Terörü ve Ajan Provokatörler” isimli kitabında belgeleriyle ortaya koymuştur.

Soldan sağa fotoğraftakiler; Zbigniev Brzezinsky, Usame bin Ladin

Fotoğrafta soldaki kişi, Başkan Reagan döneminde ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı olan ve Talat Turhan’ın ifadesiyle Küresel Çete’nin üç numaralı ismi Zbigniev Brzezinsky’dir. Sağdaki gerilla bereli ve sakallı kişi ise kim dersiniz? Usame bin Ladin !!!

11 Eylül 2001 olayından sonra kimileri gerçeğe yakın, kimileri akıl dışı görünen birçok komplo teorisi ortaya atıldı. Bu gün gelinen noktada ise artık El Kaide’nin, ABD’nin Irak ve Afganistan saldırılarını meşrulaştırmak için “üretilmiş” olan bir kurgu (fiction) olduğu anlaşılmış durumdadır. Allahtan birkaç yıl önce dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Senato’da verdiği bir ifadede “El Kaide’yi biz kurduk” dedi de, “komplo teorisyeni” damgası yemekten kurtulduk. Tabii bu arada El Kaide, “İslamî Terör” ve cihad gibi konularda yıllardır kalem oynatan ve “Strateji Uzmanı”, Ortadoğu Uzmanı” gibi cafcaflı ünvanlarla ekranları ve gazete köşelerini işgal ve aklımızı iğfal eden “Herbokoloji” uzmanlarının ve birçok sözde akademisyenin yaptığı onca analiz de boşa gidiverdi. Söz konusu ifadenin video kaydından yaptığım bant çözümlemesini ve tercümesini de başka bir yazıya bırakayım.

Çok daha önceleri Bill Clinton’ın dışişleri bakanı olan Madeleine Albright da sağolsun benzer bir samimiyetle “Serbest Piyasanın görünmez eli, ABD ordusunun demir yumruğu olmadan işlemez” diyerek üniversitelerdeki iktisat eğitimini ve dayandığı sözde bilimsel teorileri bir anda çöpe atıvermişti. Emperyalistler, istihdam ettikleri “uzman” ve akademisyenlere kıyasla daha dürüst oluyor herhalde. Geçerken yaptığımız bu saptamalardan sonra konuya, yani Albert Bey’e dönelim.

Oğul Bush döneminde ABD’ye hakim olan ve Neo-conservative (Yeni Muhafazakâr) adıyla bilinen grubun felsefi plandaki akıl hocası Leo Strauss’un yanında, askerî-stratejik doktrinler alanında yine Wohlstetter karşımıza çıkıyor. Bir de şu bağlantılara bakar mısınız? Delik çoraplarından fışkıran çapa gibi tırnaklarıyla Sultanahmet Camisi’ni ziyaret etmesiyle anımsadığımız ABD Savunma Bakan Yardımcısı (tıpkı Robert MacNamara gibi daha sonra Dünya Bankası Başkanı olmuştu) Paul Wolfowitz’i henüz öğrencilik yıllarından itibaren elinden tutup bu noktalara gelmesini sağlayan Wohlstetter, “Karanlıklar Prensi” olarak bilinen eski ABD Savunma Bakanı ve silah tüccarı Richard Perle’ün de kayınpederi.

İstanbul’da düzenlenen esrarengiz toplantı

Wohlstetter’in yine 1979’daki bir başka önemli icraatı da; 13 Amerikalı, 13 Avrupalı ve 13 Türk’ün katılımıyla (damadı Richard Perle ile birlikte 40’lar konseyi) İstanbul’da düzenlenen bir toplantı… Bu toplantıda tartışılan politikalar daha sonra Turgut Özal hükümetinin uyguladığı Amerikan yanlısı politikaların temelini oluşturdu. (12 Eylül 1980 darbesinden yaklaşık birbuçuk yıl önce yapılan bu toplantıda darbe sonrası Özal hükümetlerinin uygulayacağı politikaların kararlaştırıldığı da anlaşılıyor.)

Peki, bomba haber niteliğindeki bu toplantıyı ve birkaç cümleyle de olsa neler konuşulduğunu bizler nasıl öğreniyoruz? Toplantının Türk katılımcılarından biri olan Uluslararası İlişkiler Profesörü Seyfullah Nejat Taşhan’dan..

1983 yılı Bilderberg katılımcısı da olan Prof. Taşhan, 22 Eylül 2003’te American Enterprise Instute adlı düşünce kuruluşunda Wohlstetter’in adını taşıyan toplantı salonunun açılışı nedeniyle düzenlenen toplantıda söylüyor bunu. Türkiye’den İlhan Kesici ve Deniz Gökçe’nin de katıldığı bu açılış toplantısında Taşhan şunları söylüyor:

“Wohlstetter adını taşıyan bu odada konuşma yapacak olmam, çok hoş bir sürpriz oldu. Birlikte pek çok yıl çalışmışlığımız vardır. İlk karşılaşmamızın 1979 yılında Türkiye kriz ortamında iken ve Albert 13 Amerikalı, 13 Türk ve 13 Avrupalıyı İstanbul’da bir araya getirdiği ve bizim, sonunda Türkiye’de Özal politikalarının temeli hâline gelen, pek çok şeyi tartıştığımız toplantıda olduğunu anımsıyorum.”

12 Eylül 1980 darbesinden 1,5 yıl önce, darbe sonrası Özal politikalarının kararlaştırıldığı bu toplantıdaki diğer 12 Türk katılımcı kimlerdi? diye sormadan edemiyoruz.

Bu bilgilere eriştiğim ve tüm katılımcıların konuşmalarının tam metinlerinin de yer aldığı American Enterprise Instute sayfası, benim Ceviz Kabuğu sunumundan sonra birden “yeniden yapım” (Reconstruction) aşamasına geçiverdi. Ve koskoca Neo-Con enstitüsünün sayfayı yeniden hazırlaması 1 yıldan fazla sürdü. Kendimi olduğumdan fazla önemseyen biri değilimdir ama o zamanlar bu konuyu Türk medya ve akademiasında benden başka yazan yoktu. Hâlâ da yok. Dolayısıyla biraz da güvenlik kaygısıyla derhal bu konuyu ayrıntılarıyla anlatan bir yazı yazıp yayınladım. Yazı internette dolaşıma girip 27-28 ülkeden ve (o zaman için) yaklaşık 30bin farklı bilgisayardan erişilince maksat hâsıl oldu. Yani hedef olma ihtimali kalmamış oldu. Bir süre sonra da sayfa tekrar erişime açıldı. Hemen kontrol ettim ve bütün konuşma metinlerinin aynen durduğunu görüp sevindim. Zaten konuşma metinlerini ilk okuduğumda hem ekran görüntülerini kaydetmiş hem de çıktılarını almıştım.

O günlerde cereyan eden bir diğer ilginç gelişme de, bu konularda kalem oynatan ve kitaplar yazan popüler bir köşe yazarının, benim bu 13’ler toplantısından söz ettiğim ilk yazıdan bir süre sonra Wohlstetter Kimdir gibi bir başlıkla bir yazı yazmasıydı. Tabii o sırada bu bilgilerin alınabileceği tek kaynak olan sayfa da kapalı olduğu için bu köşe yazarının mecburen benim yazıyı kaynak göstermesi gerekiyordu ama elbette öyle bir şey yapmadı. Herhangi bir tutarlı bağlamdan uzak bölük pörçük birkaç satırla sanki bu ismi ve konuyu kendi keşfetmiş gibi gizemli bir hava vermeyi tercih etti. Fakat o gün de bu gün de, koca internet dünyasında bu bilgilerin edinilebileceği tek yer, söz konusu Enstitü’nün sayfası. Ve Türkçe internet dünyasında da bu 13’lerden bahseden benim yazılardan başka malzeme yok.

28 Temmuz 2017’de, Talat Turhan’ın cenaze merasimine, o zaman 96 yaşında olan Genelkurmay eski başkanı Necdet Üruğ’un katılması ve 1 saatten fazla bekleyerek cami avlusunda saf tutması, benimle birlikte birçok kişinin de dikkatini çekmişti. Başka bir fırsat bulamayacağımı düşünerek biraz tereddütten sonra ve daha çok da benim ısrarımla gazeteci dostum Serkan Aksüyek ile birlikte Üruğ’un yanına gittik. Necdet Üruğ, 1979-1980 yıllarında, söz konusu 13’ler toplantısı sırasında İstanbul’da Birinci Ordu (ve dolayısıyla sıkıyönetim) Komutanı idi. Görevi gereği İstanbul’da kuş uçsa haberi olması gereken bir konumda olan Üruğ’un, 13’ler toplantısı hakkında bilgisi olup olmadığını çok merak ediyordum. Tanışma ve girizgâh cümlelerinden sonra konuyu açarak, 1979 bahar aylarında gerçekleştiğini tahmin ettiğim toplantıdan söz etim. Her cümlemle birlikte 96 yaşındaki emekli askerin dikkatinin daha da yoğunlaştığını ve biraz hayretle karışık artan bir ilgiyle dinlediğini farketmiştim. Zaten yaşına göre çok dinç, aklı başında ve zihinsel melekelerinin tamamen yerinde olduğu da açıkça görülüyordu. Bu birkaç cümlelik özetten sonra benim sorum üzerine Sayın Üruğ, bu toplantıdan ilk defa haberdar olduğunu söyleyerek, “O zaman haberimiz olsaydı, mutlaka önceden tertibat alırdık” dedi. Daha sonra Serkan’la bu kısa görüşmeye dair sohbetlerimizde Üruğ’un doğru söylediği kanaatimiz daha da güçlendi. Hem yüz ifadesi ve ses tonu gerçekten samimiydi, hem de bunca yıl sonra yalan söylemesi için bir neden yoktu. Hatta yalan söyleyecek olsa bile, kendi prestiji açısından, toplantıdan haberi olmasa bile varmış gibi konuşması daha mantıklı olurdu. Dolayısıyla 12 Eylül 1980 darbesi sırasında İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olan ve Kenan Evren ve Nurettin Ersin’den sonra da Genelkurmay Başkanlığı makamında bulunan bir komutanın, bu toplantıdan haberinin olmaması da bizatihi “haber”dir diye düşünmekteyim.

PKK’nin ilk ateşinden 4 ay önce gelen “işaret fişeği”

Bütün bu bilgiler, Wohlstetter’in hangi güçleri temsil ettiğini ortaya koymuştur sanıyorum. Wohlstetter’in Türkiye ilgisi (!), yazdığı raporlar ve akıl vermelerle sınırlı değil. 17-18 Nisan 1984 tarihlerinde Ankara Üniversitesi Rektörlüğü 100. Yıl Konferans Salonu’nda “Uluslararası Terörizm Sempozyumu” düzenliyor. Konuşmacılardan biri de Profesör Albert J. Wohlstetter.

Wohlstetter Ankara’daki konuşmasında, Kürt sorunu ile Filistin sorunu arasında kıyaslama yapıyor. Ancak asıl ilginç olan, Nisan 1984 tarihinde Türkiye’nin bugünkü anlamıyla bir Kürt sorunu ile henüz tanışmamış olması. PKK ilk silahlı baskınlarını bu toplantıdan 4 ay sonra 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de gerçekleştirdi. Yani bu konferans düzenlendiğinde Türkiye henüz PKK’nın P’sini bile duymamıştı.

İşte o konuşmadaki bazı satırbaşları şöyle:

“Terörizmi tasdik etmeden, mesela FKÖ’nün (Filistin Kurtuluş Örgütü) konvansiyonel savaş sınırları ve kibar diplomasi ile ne kazanmış olabileceğini de düşünmek gerekir.” “Yani FKÖ’nün gayesine erişmesi için terör kullanması gerekmiş olabilir.” (Yani Albert Bey Kürtlerin başarısızlığını, terör kullanmamalarına bağlıyor.)

“Eğer Kürtler, Filistinliler’in parlak operasyonları seviyesinde terör taktikleri kullansalardı, belki de çok daha fazla enternasyonel reklam ve tanıtım yapabilirlerdi ve hatta meselelerini Birleşmiş Milletler’e bile götürebilirlerdi.”

Ve sanki işaret fişeği görülmüş gibi bu konuşmadan tam 4 ay sonra PKK ilk silahlı baskınlarını gerçekleştiriyor. Ve şimdi de tıpkı Wohlstetter’in öngördüğü gibi PKK terörü uluslararası bir soruna dönüşmüş durumda.

Elbette hangi güçlerin sözcülüğünü yaparsa yapsın, tek bir kişinin konuşmasıyla ortaya çıkmadı bu sorun. 12 Eylül darbesini, Diyarbakır cezaevindeki insanlık dışı uygulamaları, Özal’ın Barzani ve Talabani’yi Çankaya Köşkü’nde ağırlayıp kırmızı pasaport vermesini ve Türkiye’deki yönetimlerin Güneydoğu bölgemizi aşiret reislerine, şıhlara mahkûm ederek geri bırakan birçok yanlış politikayı da hesaba katmak gerekiyor. Ancak emperyalizm diye bir gerçek varsa ve küresel güçler ülkemizin de bulunduğu bu topraklarda tarih boyunca sayısız kanlı oyun planlamışlarsa, işte Türkiye Cumhuriyeti açısından en kanlısı olan bu oyunun, böyle bir arka planı da var. Emperyalist Küresel Çete’nin oyunları ve dolayısıyla bizim de yazacak yazılarımız hiç bitmez ama okuyucuların sabrını daha fazla zorlamayalım ve Yeşil Kuşak-FETÖ bağlantısına dair kanıtları da ileriki yazılara bırakalım.

Önceki İçerikNasıl Bir Cumhuriyet?
Sonraki İçerikYaşasın Cumhuriyet

Must Read

Kitap İncelemesi: Sibel Turan-Latif Pınar- Security in Contemporary World: Theories and Issues

Sibel Turan-Latif Pınar, (der.), Security in Contemporary World: Theories and Issues, Siyasal Publishing, Ankara 2019, 241 p. Prof. Dr. Sibel...

Röportaj: Prof. Dr. Hasan Aydın

Anlık Dergisi: Prof. Dr. Hasan Aydın ile röportaj soruları; 1)Türkiye’de hassasiyet konusu, inananlara hatta sadece bir mezhepten olanlara koruma zırhı...

Tarih Bilgisinin Önemi

Prof. Dr. M. Yaşar GEYİKDAĞI Dünya üniversitelerini değerlendirme ve sıralamada en tanınan kuruluşlardan birisi QS World University Rankings...

Covid-19’un Ekonomik Etkilerinden Çıkış Yolu

Tüm dünyayı etkisi altına alan Covid 19 salgını tüm devletlerin ekonomik, siyasi ve sağlık yapısını etkilemeye başlamıştır. Covid 19 salgının devletlerin ekonomisinde...

Batıdaki Türk Düşmanlığı

Prof. Dr. V. Necla GEYİKDAĞI Avrupa ülkeleri yarattıkları bir “Doğu Sorunu” (La Question d’Orient veya the Eastern Question)...