Ana Sayfa Anlık Dergisi Nasıl Bir Cumhuriyet?

Nasıl Bir Cumhuriyet?

Cevabı belli bir soru sormuş gibi hissettiriyor bu başlık. Okuyan çoğu kişi de Cumhuriyetin nasıl olması gerektiğine dair bir fikre ihtiyaç olmadığını ve zaten bu sorunun cevabının 1920’lerde verildiğini düşünecektir. Ancak 2020 itibariyle bizim bu soruya bugünden bakarak çok daha güncel yanıtlar vermemiz gerekmektedir.

Neden? Çünkü ne bugünkü Cumhuriyet Atatürk’ün kurduğu gibi ne de içindeki toplum o günün değerleri ve gerçekliği içinde yaşıyor…

“Devir değişti!” sözünü en çok bizden daha tecrübeli büyüklerimizden duymaya alışkın olmamıza rağmen değişen devrin koşullarına dair ne yapılması gerektiği konusunda herhangi bir çözüm önerisi görememek bir o kadar alışkanlıklarımızın dışında. “Devir değişti” derken hepsi haklıydı zira değişimin önünde durmanın imkansızlığı bizi zaten başka bir kapıya götürmüyor. O zaman yapılacak şey var: Bugünü kendi dinamikleriyle anlamak ve 1923 Cumhuriyeti’nin mirasının layıkıyla nasıl yaşatılacağının yollarını aramak…

Cumhuriyetimizin temel dinamiklerini fazlaca tekrar etmeye gerek yok sanıyoruz. Hemen hemen hepimiz içinde yaşadığımız siyasal rejimin biçimsel özelliklerini az çok tarif edebilecek durumdayız. Ancak biçimsel olarak tanımlayabildiğimiz şeyin bugün ne anlam ifade ettiğini ve nasıl bir içerikle karşımızda olduğunu da aynı şekilde tanımlamak zorundayız. Bu sayede hem “olanı” hem de “olması gerekeni” daha net bir biçimde ifade etme şansına sahip oluruz.

Cumhuriyetimizin bugününe dair temel algımız tüm taşıyıcı kolonların yerli yerinde durduğuna dair genel bir görüş üzerine kuruludur. Cumhurbaşkanlığı makamından TBMM’ye, resmi belgelerdeki “güçler ayrılığından” seçimlere kadar görmeye alışkın olduğumuz her şey eğrisiyle doğrusuyla varlığını devam ettiriyor. Bir de buna milli bayramlar ve resmi dairelerdeki Atatürk resimleri de eklenince herşeye rağmen devam ettiğini düşündüğümüz bir Cumhuriyetin içinde yaşıyoruz. Öncelikle şunu söyleyerek başlayalım: Mustafa Kemal nasıl sağlam bir çimento attıysa Anadolu’ya, onca badireye rağmen halen direnmeye çalışan bir mirasın gölgesinde yaşamaya devam ediyoruz. Sahip olduğumuz şeyin kıymetini bilmek güzel elbet. Ama yalnızca sözle değil, emek vererek, iş yaparak, keyfimizden kimi zaman feragat ederek kıymet bilmek önemli. Zira Mustafa Kemal’in mirasıyla taban tabana zıt bir güvencemiz var ve bu duyguyu kabul etsek de etmesek de hala bir parça içimizde saklıyoruz: “Bu Cumhuriyet yıkılmaz, izin vermezler”… Kim vermeyecek? Hangi kurum, kuruluş vs…?

“Böldürmeyeceğiz, yıktırmayacağız!” haykırışları meydanlara ve kürsülere eşlik ederken aynı hassasiyet evimizin kapısından içeri girebiliyor mu?  ya da sokağımızdan iş yerimize kadar temel yaşam alanlarımızda, bizden farklı düşünen yurttaşlarla daha fazla temas ettiğimiz mekanlarda nasıl davranıyoruz? Bu sorulara cevap vermek meselenin pratiğini idrak etmek bakımından kıymetlidir ancak öncelikle nasıl bir Cumhuriyet olması gerektiğine dair bugünün meseleleri üzerinden de düşünmek ve konuşmak gerekir.

Cumhuriyet eğer halkın yönetime seçtiği temsilciler aracılığı ile katılması meselesi ise bunun tüm Türk toplumunun dahil olduğu bir biçimde uygulanıp uygulanmadığını düşünmek mecburiyetindeyiz. Burada iki önemli husus var. Bunlardan ilki toplumun tüm kesimleri meşru ve yasal bir zeminde kendisini temsil edip edemediğidir. Diğeri de “seçilmiş” kişilerin nasıl bir seçimle iş başına geldiği ve oy aldığı kitleleri doğru bir biçimde temsil edip edemediğidir. Bu sorulara cevap verilmediği sürece parlamenter bir demokratik cumhuriyetin nasıl işlediğine ve nasıl yürümesi gerektiğine dair sağlıklı cevaplar üretmek oldukça zordur. Bu yazı itibariyle bu meseleleri derinlemesine incelemek mümkün değildir ancak şunu söylemek gerekmektedir ki her iki sorunun cevabı da Türkiye’de gerçek anlamda bir parlamenter demokratik cumhuriyetin oldukça sakat işlediğini ortaya çıkaracak niteliklere sahiptir. “Nasıl bir Cumhuriyet?” sorusuna yanıt ararken toplumun tüm kesimlerinin mecliste temsil edilebildiği ve söz hakkına sahip olduğu, bu memleketin insanlarının tamamının güncel tercihleri dolayısıyla terör ve bölücülük kazanlarında yakılmadığı, sapla samanın ayırt edilebildiği gerçek, halkçı bir parlamenter demokrasiden bahsediyoruz. Temsilcileri aracılığı ile yönetilen bir ulusun ise bu aracıları seçerken sadece toplum içinde tanınmış olan, sadece sermaye gücüne sahip olduğu için sevilen, politik ilkesel bir niteliği olmamasına rağmen sırf toplumsal statüsü itibariyle rağbet gören, menfaatçi ve koltuk meraklısı kişilerden çok siyasetin, ilkelerin ve partilerin gerçek emekçilerine yüzünü dönmesi esas hedef olmalıdır. 

Bir diğer husus Cumhuriyetin “değerlerini” koruma meselesidir. Cumhuriyetin değerlerinin korunması bu ülkenin vatandaşlarının korunabilmesine bağlıdır. Kurtuluş Savaşı her ne kadar vatan toprağı savunması olarak ifade edilse de topyekün bir bağımsızlık savaşı, vatan toprağında yaşayan ulusun hayat hakkının da savunulmasıdır. Savaş sonrasında işgalden kurtulan toprağın üzerinde gerçekleşecek bir devrim ancak bu süreçte bir araya gelmeyi başaran ve adına “ulus” denilen bir birlikteliğin varlığı ile mümkündür. Kurtuluş Savaşı’nın bir “devrim”e dönüşmesi de kendi insanını koruyabilen ve hiçbir şekilde ayırt etmeden her bireyin yaşam hakkını, özgürlüğünü ve geleceğini savunabilen bir fikrin yeşermesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu sebeple “Nasıl bir Cumhuriyet?” sorusuna yanıt ararken dışardan belirlenmiş sınırları “meşru” görmekten vazgeçip toplum içindeki sınırları halkın çıkarları doğrultusunda yeniden çizeceğimiz; tüm gerçek milliyetçilerin, emekçilerin ve yurtseverlerin çıkarlarının ortaklaştığı, mevcut bölünmüşlükten, çatışmalardan ve nefretten beslenen her türlü işbirlikçiliğin reddedildiği yeni bir ulusal uzlaşının hakim olduğu bir Cumhuriyetten bahsediyoruz.

Belirli gün ve haftalara sıkıştırmadığımız, ruhunu, değerlerini, anlamını her dakika hissettiğimiz, gerçek anlamıyla bir yaşam biçimi haline getirdiğimiz bir Cumhuriyetten bahsediyoruz.

Önderin ve yoldaşlarının binbir güçlükle kurduğu ve yaşatmaya çalıştığı bir devrimden bize miras kalan her ne varsa sahiplenerek, sırtımızı dayadığımız duvarı değiştirmeden daha ileriye taşıyabileceğimiz bir Cumhuriyetten bahsediyoruz. İlkelerini, değerlerini basitçe tekrar etmeyi bir yana bırakıp bu ilkeleri ve değerleri 2020’lere, 30’lara, 40’lara nasıl taşıyabileceğimizin yollarını arayan bir Cumhuriyetten bahsediyoruz.

Yeni ilkelere değil, yeni yöntemlere ihtiyacımız var. “Nasıl bir Cumhuriyet?” sorusuna sağlıklı bir yanıt verebilmenin ilk koşulu alışkanlıkları değiştirebilmekten geçer. Altı okun “Devrimcilik” ilkesinin gereği olarak bayrak edindiğimiz çağın gereklerine uygun olarak yenilenmeye ve değişime açık olma ilkesi doğru düşünceleri yanlış bir biçimde savunmaktan bizi alıkoymak zorundadır. Mustafa Kemal’i her yönüyle okuyup anlamaya çalışan herkes bilecektir ki önderin engin ufku ve düşüncelerinin doğru bir biçimde tatbik edildiği, 21. yüzyılın şartlarına ve devrimcilik ilkesine uygun olarak yenilenebildiği müddetçe Kemalizmi düşünsel olarak konuşmaya ve tartışmaya ihtiyaç bulunmamaktadır. Asıl önemli husus, fikirlerimize kaynaklık eden bu ilkelerin eğilip bükülmeden, sansürlenmeden, kişisel ya da oligarşik değil tüm halkın ihtiyaçlarına hitap edecek şekilde savunulabilmesidir. Bu bir yöntem sorunudur. Bu yöntem sorununun giderilebilmesinin yolu bize kalan mirası ezberlemek değil, öğrenerek, içselleştirerek, aklımızı kullanarak kabul etmekten geçmektedir. Bu sorun aşılabildiği müddetçe kurucu iradenin ve kurucu eylemin tüm birikimi bu ülkenin tüm yurttaşları ile daha sağlıklı bir biçimde buluşma imkanına kavuşacaktır.

Kendi insanını “öteki” haline getiren değil, sahiplenen, hoşgören, ne olursa olsun bir arada durmaya çalışan, en ufak bir krizin arkasına saklanıp bir başkasına küfür etmeyi maharet saymayan, yeniden dayanışma ruhunu diriltebilen bir Cumhuriyet ancak bu şekilde kurulacak ve asıl sorumuza ancak bu şekilde yanıt almaya başlayacağız.

Seçim bizim: Ya memleketin tüm gerçeklerine gözümüzü kapatacak ve kendi konforlu alanımızda ucuz hamasetle ülkenin ve ulusunun yandığı ateşe bir odun daha atacağız ya da önderin mirasını layıkıyla koruyabilmek ve geleceğe taşıyabilmek için irademiz dışında çizilen her sınırı, üretilen her kavramı elimizin tersiyle bir yana itip hırpalanmış bir ülkenin ve toplumun yaralarını sarmak için yeni yollar bulacağız. İkinci seçenek “Nasıl bir Cumhuriyet?” sorusuna verilecek yanıtın ilk cümlesidir. 

Must Read

Kemalist Cumhuriyetin Üçüncü Dünyacı Çizgisi Ve Kemalist Elitlerdeki Üçüncü Yol Yanılgısı

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Kemalist dönem denildiğinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatta olduğu süreç akıllara gelmektedir. Hayatta olduğu süre boyunca Atatürk’ün “idealist realizm” olarak da tanımlanabilecek bir...

Bir Sosyolog Olarak Behice Boran

Türk siyasi tarihinde önemli bir yer edinen, ilk sosyalist kadın milletvekili ve Türkiye’nin ilk kadın siyasi parti başkanı olarak ilkleri gerçekleştiren Behice Boran; ülkemizin ilk...

Yirmi Birinci Yüzyılda Kemalizm Üzerine Bazı Düşünceler-5 Hep O Aynı “Pireli Şiir”

Deneme dizimizi takip edenler şu noktayı artık açıkça anlamış olmalılar; bu dizi ile ilgilendiğimiz, Kemal Atatürk’ün ve Kemalist devrimci kadronun yaptıkları değil, amaçladıklarıdır. Esasında,...

Yaşasın Cumhuriyet

Yirminci asrın başlarında kırmızı Kıpkırmızı bir bayrak altında, Altın yeleli atlıların tüyleri beyaz Beyaz bir ay ışığı...

Türkiye’ye Yönelik İlan Edilmemiş Savaşın Adı: Pkk

Bu yazının ilk hâli, 19 Ekim 2011’de, PKK’nın Hakkari-Çukurca-Kekliktepe bölgesinde düzenlediği bir saldırıyla 24 askerimizi şehit ettiği gün yazılmıştır. Olayın sıcaklığından kaynaklanan bazı ifadeler ile...