Ana Sayfa Dergiden Amerikan Ergenekonunun “1 Numarası” Kimdi?

Amerikan Ergenekonunun “1 Numarası” Kimdi?

Geçen sayıda yer alan “Amerikan Ergenekonu İşbaşında” başlıklı yazıda Obama’ya verilen muhtırayı konu etmiştim. 2012 yılındaki bu muhtıra olayı sonrasında İzrael’de de benzer gelişmeler yaşanmış ve ben de fikri takip gereği konuyu işlemeye devam ederek nihayet bu tezgâhın başındaki kişiye dair tahminimi yine bilgi ve belgelere dayanarak ifade etmiştim. O süreçte yazdığım iki yazıyı kısaltıp birleştirerek ve güncelleyerek sunuyorum. Küresel sistemi, bu sistemdeki güç dengelerini ve işlerin nasıl yürüdüğünü anlamak bakımından yazılarda anlatılan gelişmelerin güncelliğini koruduğunu düşünüyorum. Üstelik bu gelişmelerin onca önemine ve yaşandıkları dönemde dünya medyasında yüzlerce habere konu olmalarına rağmen, Türkiye’de bu konulara benden başka değinen neredeyse yok gibi. Dış Haberler sayfalarında kibrit kutusu kadar haberlere konu olmanın dışında bu gelişmeleri mercek altına alıp analiz eden bir “Strateji Uzmanı” falan da çıkmadı.  

“Balyoz Eylem Planı” Amerika’da!

Obama’ya verilen “muhtıra”nın ardından ABD’deki bir diğer dikkat çekici gelişme ise 2012 Mart ayı sonlarında New York Times’a sızan bir askerî plan semineri oldu. İki hafta süren semineri yöneten kişi, ABD’nin Somali-Afganistan arasındaki bölgeden sorumlu olan ve Florida Tampa’da konuşlu Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı General James N. Mattis.

(Aynı Mattis, 20 Ocak 2017 tarihinde Trump’ın ilk kabinesinde Savunma Bakanı olarak yer aldı ve bu görevini 01.01.2019 tarihine kadar sürdürdü. Darbe senaryoları içerisinde yer alan bir orgeneralin Savunma Bakanı olması ne kadar ilginç değil mi?)

Senaryoya göre önce İsrail İran’a saldırıyor. İran da buna İsrail’i ve Ortadoğu’daki ABD üslerini vurarak yanıt veriyor. Kürecik’teki ABD radar üssünün de senaryoya dahil edilip edilmediği meçhul. İran saldırılarında 200 Amerikan askeri ölüyor. Bunun üzerine ABD ordusu da savaşa dahil oluyor ve İran’ın önemli merkezlerini vuruyor. İran bu sefer Afganistan v.b. ABD güçlerinin bulunduğu yerlerde bombalı saldırılar düzenleyerek karşılık veriyor. Plan seminerinde en yüksek olasılık verilen senaryo böyle.

Herhalde bunu da “Balyoz Eylem Planı”nın Amerika uzantısı olarak değerlendirmek gerekiyor. ABD basını bu konularda tecrübesiz olduğu için “ABD ordusu kendi askerlerimizi öldürecekti, kilise ve katedralleri bombalayacaktı” tarzında manşetler atmamış. Seminere ait CD ve belgelerin New York Times muhabirine sarı bir zarf içinde verilip verilmediği de bilinmiyor. Fakat her hâl-ü kârda ilgili muhabirin bu plan seminerinin belgelerini bir valize koyup savcılığa teslim etmesi ve savcının da derhal General Mattis hakkında yakalama emri çıkarması gerekirdi.

Buradan Amerikan yargısını göreve davet ediyorum. Yarın öbürgün darbe olur da balyoz kafalarına inerse akıllanırlar ama iş işten geçmiş olur. Bir yandan da ABD’nin, bizim ülkemiz de dahil olmak üzere dünyanın her tarafında sayısız darbe tezgâhladığını düşününce “müstehaktır, bırak ne halleri varsa görsünler” diyesim de gelmiyor değil hani.

ABD’deki “Balyoz” seminerini yöneten General Mattis

ABD’deki “Balyoz” seminerini yöneten General Mattis

Gerçi ABD ordusunun bizdeki gibi bir darbe geleneği yok. Çizgi dışına çıkan ABD başkanları genellikle suikast yoluyla bertaraf ediliyor.

Tanrı Obama’yı korusun!

25 Nisan Muhtırası!

Şu “askerî vesayet” öyle sinsi bir hastalık ki bir kere ortaya çıkınca adeta virus gibi yayılıyor. (Ne? Virüs mu? Şu işe bakın. 8 yıl önce virusu ben de öngörmüşüm, hadi bakalım bir komplo teorisi daha!!) ABD’deki emekli generallerin Obama’ya “muhtıra” verdiğini gören İsrail Genelkurmay Başkanı Benny Gantz geri kalır mı? O da Başbakan Netanyahu’ya muhtıra vermiş. Haaretz gazetesine konuşan ve İran’ın henüz nükleer bomba yapma kararı vermediğini belirten Gantz ayrıca İran’a yönelik “yaptırımların meyva vermeye başladığını” ve İranlı liderlerin “çok aklıbaşında davrandığını” da vurgulayarak İsrail ordusunun, İran’a yönelik bir saldırıya sıcak bakmadığını da belli etmiş.

(Benny Gantz da şimdilerde hem bir siyasi partinin hem de İzrael parlamentosu Knesset’in de başkanlığını yürütüyor. Daha ilginci de 8 yıl önce bugünlerde muhtıra verdiği Netanyahu ile koalisyon ortağı olması!! Nerdeeen nereye?!

Eskiden Türkiye’de darbeci ve muhtıracı generallerin siyaset ve iş yaşamındaki kariyerleri yükselişe geçerdi. Şimdi demokrasinin kıblesi batılı ülkelerde benzer tablolara tanık olurken Türkiye’de darbeciler yargılanıp hapse atılıyor. Ey Batı! Demokrasiyi sizden öğrenecek değiliz!)

“Muhtıracı” İsrail Genelkurmay Başkanı Benny Gantz kürsüyü yumruklarken

“Muhtıracı” İsrail Genelkurmay Başkanı Benny Gantz kürsüyü yumruklarken

Başbakan Netanyahu’nun sık sık İran’ın atom bombası yapmaya çok yaklaştığı iddiasıyla veryansın etmesini ve ilk fırsatta İran’ı vurma niyetini düşünürsek, Genelkurmay Başkanı Gantz’ın bu çıkışı daha da önem kazanıyor. Netanyahu, ABD ziyaretinde de Obama’ya ültimatom vermiş ve ABD destek vermezse tek başlarına İran’ı vuracaklarını ve ABD’yi süreçten dışlayacakları tehdidini savurmuştu. ABD’deki emekli generallerin, geçen yazının konusu olan, muhtıra niteliğindeki gazete ilânı da esasen bu ziyaretle bağlantılıydı.

Gantz’dan 2 gün sonra 27 Nisan’da Bu kez İsrail iç güvenlik servisi Şin Bet’in eski şefi Yuval Dişkin de Başbakan Netanyahu’nun İran’a saldırı planlarını “sahtekarlık” olarak niteleyen bir çıkış yaptı. İran’a saldırı konusunda dinsel motifleri de kullanan bir söylem geliştiren Netanyahu’ya karşı Dişkin, “Kararlarını kutsal metinlere dayandıran liderlere inanmadığını” belirtti. Hatta daha da ileri giderek, kamuoyunu yanlış bilgilerle yönlendiren Başbakan Netanyahu ve Savunma Bakanı Barak’ı, İsrail’i bölgesel bir savaşa sürüklemekle suçladı.

İsrail Dış İstihbarat Servisi Mossad’ın eski başkanı Meir Dagan da bir soru üzerine, “İran’a saldırmak, hayatımda duyduğum en aptalca fikir” şeklinde bir cevap vermişti.

“Sivil” Muhtıra

ABD ve İzrael’de bu gelişmeler yaşanırken, yine Obama’ya verilen muhtıranın yayınlandığı Washington Post Gazetesi’nin 2 Haziran 2012 tarihli sayısında, Henry Kissinger imzalı ve “Suriye Müdahalesi Dünya Düzenini Çökertme Riski Taşır (Syrian İntervention Risks Upsetting Global Order)” başlıklı bir yazı yer alıyordu.

            “Sayın” Kissinger’i herhalde tanımayanımız yoktur. (Yargıtay kararı uyarınca terörist çetebaşlarına “Sayın” demek suç olmaktan çıktığı için bu hitabı Kissinger için de rahatlıkla kullanabileceğimizi düşünüyorum.) Kendisi, Heinz Alfred Kissinger adıyla 1923’te dünyaya gelmiş olan Alman (Musevi) kökenli Amerikalı bir politikacı. Ailesi 1938’de Nazi rejiminden kaçarak ABD’ye sığınmış. 2. Dünya Savaşı sırasında Alman savaş esirlerinin sorgulanmasında “tercüman”lık yaptıktan sonra kariyer basamaklarını hızla tırmanarak 1969-1975 yılları arasında Ulusal Güvenlik Danışmanı ve 1973-1977 yılları arasında da Dışişleri Bakanlığı yapmış. Bu görevleri sırasında Başkan Nikson’u gölgede bırakan gücü nedeniyle görev yaptığı yıllar “Niksinger” dönemi olarak da adlandırılıyor. 

            Küresel Ergenekon’un üç ayağından biri: Bilderberg

            “Sayın” Kissinger, dünya derin devletinin beyni olan CFR (Counsil on Foreign Relations) bünyesinde Rockefeller ailesinin sağ kolu konumunda. CFR’nin kararı üzerine kurulan ve bu konseyin Avrupa uzantısı olan Bilderberg örgütünün yöneticisi ve en kıdemli katılımcısı. Bilderberg Örgütü 1954’te kurulmuş ve Kissinger 1960’lardan bu yana hiç aksatmadan tüm toplantılara katılmış. Bu örgütün gücü, amaçları, üyeleri ve Türkiye’den katılımcıları başlı başına bir hatta birkaç kitaba konu olabilir.

            Kısa bir bilgi notu sunacak olursak; 3 Kasım 1996’daki Susurluk kazasını izleyen günlerde 13-14 Kasım 1996’da Tüsiad tarafından bir panel düzenlenmişti. Panelin konusu “Siyasette Kalite” olarak belirlenmişti ve davet edilen konuşmacı da “Sayın” Kissinger’di!! Son 50 yıldır, dünyanın neresinde darbe, iç savaş, katliam ve benzeri karanlık iş varsa arkasında olan bir kişiden “Siyasette Kalite”yi öğrenmek ise herhalde Tüsiad’a özgü bir garabet olsa gerek. Gerçi Bilderberg katılımcısı Tüsiad üyelerini görünce bu garabet kendiliğinden aydınlanıyor.

            Bu panele yönelik Türkiye’den belki de tek anlamlı tepkiyi veren kişi yine Talat Turhan olmuştu. Turhan, 7 Kasım 1996 tarihinde düzenlediği basın toplantısında gerek Kissinger’in gerekse dünya düzeninin iç yüzünü deşifre etmişti. (*)

2012 yılı Bilderberg toplantısı ise 31 Mayıs-3 Haziran tarihlerinde ABD’nin Virginia eyaletindeki Chantilly’de yapılmıştı. Yine Kissinger’in katılımıyla gerçekleşen toplantıya Türkiye’den kıdemli katılımcılar olarak Mustafa Koç (9. katılışı) ve Ali Babacan (7. katılışı) vardı. Ayrıca medyadan Enis Berberoğlu (Hürriyet), akademisyen Prof. Dr. Fuat Keyman (Sabancı Üniversitesi), iş dünyasından Serpil Timuray (Vodafone Türkiye CEO) da bu yılki katılımcılar arasındaydı.

“1 Numara” arz-ı endam eyledi!

Gelelim Amerikan Ergenekonu’nun “1 Numara”sına. “Sayın” Kissinger, herhalde “askerî vesayet” görüntüsünden rahatsız olmuş olacak ki, emekli generalleri öne sürmek yerine bu sefer görüşlerini bizzat açıklamayı uygun bulmuş. Yukarıda sözünü ettiğimiz yazısının 2 Haziran 2012 tarihini taşıdığını düşünürsek bunun bir tür Bilderberg deklerasyonu olduğu tespitini yapmak yanlış olmayacaktır.

(İşin ilginci tüm Bilderberg katılımcılarının bu toplantıların yapıldığı tesislere girerken her türlü elektonik iletişim aracını kapatması gerektiği ve toplantıların içeriği hakkında hiçbir şekilde açıklama yapamadıkları, bu kuralların da 1954’ten bugüne hiç ihlâl edilmediği dikkate alınırsa, 31 Mayıs-3 Haziran tarihleri arasında Bilderberg toplantısına katılan Sayın Kissinger’in, 2 Haziran’da gazetede yazısının yayınlanmış olması da bu iletişim yasağının delindiği anlamına gelmiyor mu?)

Yazıda “1 Numara” tespitini yapmamıza neden olan satırlar ise şunlar (tarafımdan kaynaklanabilecek herhangi bir çeviri yanlışına karşı, metnin orijinalini de parantez içinde veriyorum. Koyu renk vurguları ben yaptım):

“ABD, Esad’ın düşmesi yönünde tavır almak ve uluslararası diplomasiyi bu yönde teşvik etmek için hem insani hem de stratejik nedenlere sahiptir. Öte yandan, her stratejik çıkar, savaş sebebi değildir. Aksi takdirde diplomasiye alan kalmazdı. (The United States has strategic as well as humanitarian reasons to favor the fall of Assad and to encourage international diplomacy to that end. On the other hand, not every strategic interest rises to a cause for war; were it otherwise, no room would be left for diplomacy.)

Koyu punto ile yazılan sözler tanıdık geliyor mu? Dilerseniz önceki yazıda aktardığım bazı emekli generallerin Washington Post’a verdikleri tam sayfa ilanda Obama’ya hitaben ne dediklerini hatırlayalım:

“ABD ordusu dünyadaki en müthiş askerî güçtür. Fakat her meydan okumanın askerî bir çözümü yoktur… Cesur askerlerimiz sizden onları zorlu yola göndermeden önce tüm diplomatik ve barışçıl seçenekleri tüketmenizi bekliyor.

Nükleer silahlı bir İran’ın önlenmesi haklı olarak sizin önceliğiniz ve kırmızı çizginiz. Neyse ki, diplomasi henüz tükenmedi ve barışçıl çözüm hâlâ mümkün.”

Birinde İran, diğerinde Suriye söz konusu ancak üslup ve cümleler aynı kalemden çıkmışçasına benziyor. Bunların, ortak bir toplantıda kararlaştırılan bir metin üzerinden yapılan açıklamalar olduğunu söylersek, doğruya çok yakın bir tahmin yapmış oluruz sanıyorum.

Amerikalı savcıların işi giderek zorlaşıyor. Tatbikat senaryosunda 200 Amerikan askerini öldürme planı yapan “Balyozcu” General Mattis’e mi, “Muhtıracı” emekli generallere mi, yoksa bu generalleri muhtıra vermeye teşvik suçu işleyen Kissinger’e mi? Hangi birine iddianame hazırlayıp dâvâ açsınlar? En iyisi Türkiye’den şöyle kalabalık bir yargı ve gazeteci heyetini ABD’ye göndererek Amerikalı meslektaşlarına brifing vermelerini ve yol göstermelerini sağlamak.

“Arap Baharı”nın meteoroloji raporu

“Sayın” Kissinger yazısında, birtakım çevrelerce “İnsanî Müdahale Doktrini” olarak ortaya sürülen teorik çerçeveye eleştirel bir yaklaşım getiriyor. Bu doktrin aslında insan hakları bahanesiyle emperyalist müdahalelerin yolunu açan bir kılıf niteliğinde. “Sayın” Kissinger’in bu doktrini eleştirmesinin sebebi şüphesiz emperyalizme karşı olması değil. ABD ve diğer emperyalist güçler için Irak ve Afganistan savaşlarının birçok bakımdan ağır bir faturası oldu. Bu faturanın ilk kalemleri olarak, trilyonlarca dolara varan ekonomik maliyet, binlerce asker kaybı, milyonlara varan sivil ölümlerinin yarattığı meşruiyet kaybı gibi unsurlar sayılabilir. “Sayın” Kissinger, böyle bir müdahale doktrini bir dış politika ilkesi olarak benimsenirse Amerikan stratejisi için büyük sorunlara yol açacağını belirtmekte ve “Amerika kendini, antidemokratik bir hükümete karşı ‘her’ halk ayaklanmasına destek vermeye zorunlu mu hissediyor?” sorusunu sormaktadır.

Yazının devamında da yine benzer şekilde, “ABD’nin, Irak ve Afganistan’dan çekilmeyi hızlandırdığı bir süreçte, Suriye’de yeni bir askerî yükümlülüğe girmesi nasıl haklı görülebilir?” sorusu sorulmakta ve “Giderek mezhepsel bir karakter alan bir çatışmanın içinde çıkış yolu arayıp durmayı göze alamayız.” denmektedir.

Anlaşılıyor ki Irak ve Afganistan’dan dersler çıkaran emperyalist güçler, artık müdahale etmek istedikleri ülkelerde önce kendilerine bağlı kontra örgütlere veya parayla satın aldıkları birtakım gruplara çeşitli eylemler yaptırmakta, sonra da bunu diktatörlere karşı bir halk ayaklanması olarak gösterme yoluna gitmektedirler. (**)

Yani 4 Mayıs 2012 tarihli yazımızda da vurguladığımız gibi bu sefer ABD, kendi planlarının bedelini yerel “muhalif” güçlere ve bölge ülkelerine ödetmek istiyor. Bizzat kendisinin yapacağı bir askeri harekâtı ise ancak zorunlu hallerde başvuracağı bir son seçenek olarak görüyor.

Bu noktada geleceğe dönük iki olasılık akla geliyor: Birinci olarak ABD, küresel egemenlik hedefi gereği, stratejik ölçekte bir kuşatma amacıyla Güneydoğu Asya’ya ve Çin’e odaklanabilmek için Ortadoğu’da daha fazla başını belaya sokmak istememektedir. Bu bağlamda İran’ın nükleer silah yapmaması karşılığında ABD’nin de Suriye’ye saldırmaması çerçevesinde bir mutabakata varıldığını söyleyebiliriz. Yukarıda bahsi geçen İsrail iç ve dış istihbarat şeflerinin ve Genelkurmay Başkanı’nın İran’a yönelik askeri müdahale seçeneği aleyhine yaptığı çıkışlar da böyle bir mutabakatın varlığına işaret ediyor olabilir. Ya da ikinci ihtimal olarak böyle bir mutabakat yoktur ve ABD, kendisi savaşa girmeyerek, “kestaneleri ateşten almak” için başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerini cepheye sürmek niyetindedir.

(8 yıl önceki bu öngörülerin doğrulanmasından gurur değil üzüntü duymaktayım.)

Haçlı Seferlerinin muhafazakâr, demokrat, liberal ve “Müslüman” askerleri

Emperyalist devletlerin, bizzat kendileri tarafından eğitilmiş birtakım çapulcu ve katil çetelerini kullanarak, “demokrasi” ve “insan hakları” politikası gütmesi, en hafif deyimle riyakârlıktır.

Diğer yandan emperyaliste de “niye emperyalistlik yapıyorsun?” diye kızmanın anlamı yoktur. Bu güçler, eşyanın tabiatı gereği egemenliklerini ve sömürülerini sürdürebilmek için bu politikaları gütmektedirler. Asıl alçaklık; gazeteci, uzman, bilim adamı gibi sıfatlarla medyada boy gösteren vicdanını satmış ve beynini de kiraya vermiş birtakım tiplerin, “demokrasi”, “insan hakları” ve hatta “Müslümanlık” adına bu cinayetleri savunmasıdır. Irak, Afganistan, Libya gibi Müslüman ülkelere karşı her türlü katliam ve tecavüz eşliğinde yürütülen bu “Modern Haçlı Seferi”ni savunmak nasıl bir Müslümanlıktır? Böyle bir suç ortaklığı, insanın hem bu dünyada hem de (eğer gerçekten inanıyorlarsa) öbür dünyada yüzünü karartmaz mı?

(8 yıl önce bu yazıyı yazarken medyadaki birçok iktidar yanlısı kalem, ABD operasyonlarının en hararetli destekçisiydi. Hatta ABD’nin bölgeye “demokrasi getirmesi”ne karşı çıkanları, darbeci, Ergenekoncu, Saddamcı, Esadcı, Baascı gibi sıfatlarla linç etmek modaydı. 15 Temmuz’dan sonra bu tayfanın kıblesi şaştı. Birdenbire Amerikan emperyalizmini keşfettiler. Yeni Müslüman namaza doymazmış diye bir laf vardır, bunlar da şimdi günde beş vakit ABD ve Avrupa emperyalizmine giydirmezlerse rahat edemiyorlar. Yarın öbürgün memlekette sosyalist devrim olsa, hepsi birden “Ben zaten Lenin’in “Emperyalizm” kitabını gençliğimde hatmetmiştim” deyip hepimizi çırak çıkarırlar.)

(*) http://www.talatturhan.com/knf-27.html

(**) Bütün bu tezgâhları, uçuk kaçık komplo teorilerinden arınmış olarak bilimsel düzlemde anlamak için, Talat Turhan’ın, insanüstü bir emekle 800’den fazla kaynağa dipnotlarla atıf yaparak ürettiği ve adeta tüm yaşam birikimini yansıtan bir eser olan “Küresel İhanetin İçyüzü ve ARAP BAHARI” isimli kitabını özellikle tavsiye ediyorum.

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...