Ana Sayfa Dergiden Batıdaki Türk Düşmanlığı

Batıdaki Türk Düşmanlığı

Prof. Dr. V. Necla GEYİKDAĞI

Avrupa ülkeleri yarattıkları bir “Doğu Sorunu” (La Question d’Orient veya the Eastern Question) kavramıyla 19. yüzyıl başından beri Osmanlı İmparatorluğunu yıkmaya ve topraklarını paylaşmaya çalışmışlardı. Bu paylaşma hususunda anlaşamamaları İmparatorluğun ömrünü uzatmış, diplomatik ve askeri çekişmeler 1918’de İmparatorluğun sona ermesinden sonra bile devam etmişti.  Doğu Sorunu Napolyon Savaşlarından hemen sonra, Viyana Kongresinde (1814-1815) Rus Çarı Aleksander tarafından, kongredeki devletlerin dikkatini Doğu Avrupa’da Osmanlı idaresinde yaşayan Slav topluluklara ve yeni başlayan Yunan ayaklanmasına çekmek için kullanılmıştı. Çarın amacı bir Avrupa ittifakı yaparak Osmanlı Devletine karşı ortak hareket etmekti.  Rusya’nın Osmanlıyı Avrupa’dan tamamen çıkarmak ve İstanbul’u ele geçirmek emellerini çok iyi bilen diğer Avrupa devletleri böyle bir ittifakı kendi çıkarlarına aykırı buldular. İngiltere Rusya’nın güneye inerek, gelişmekte olan Doğu Akdeniz ticareti ve en değerli sömürgesi olan Hindistan’a giden yolu için tehlike yaratmasından çekiniyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ise Rusya’nın Doğu Avrupa’da bir nüfuz bölgesi veya egemenlik kurmasını istemiyordu. Bu nedenle bir müddet daha Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünün korunmasında birleştiler.

            Aslında, Avrupa devletlerinin tamamı Osmanlıyı Avrupa’dan tamamen çıkarmak, hatta Anadolu’dan bile uzaklaştırmayı istiyordu.  Avrupalı devlet adamları, özellikle İngilizler, 19. yüzyıl boyunca bu isteklerini sıklıkla dile getirmişlerdi.  Alman yazar ve devlet adamı Ernest Jackh, 1944’de yayınlanan kitabında, The Rising Crescent: Turkey, yesterday, today and tomorrow (Yükselen Hilal: Türkiye: Dün, bugün ve yarın), dünyadaki hiçbir ulusun Türkler kadar Batı dünyasının kötülüklerine maruz kalmadığını yazmıştı. Birinci Dünya Savaşı sonunda, üç imparatorluk, Osmanlı, Rus ve Avusturya-Macaristan son bulmuştu. Jackh Rus Çarlığının Sovyetler Birliğine dönüşümü ile Türkiye’nin Padişahlıktan Cumhuriyete geçişini kıyaslar. Jackh’a göre, her iki ülke de benzer şekilde işgale ve yabancı müdahaleye karşı koymuştu. Ancak, her iki ülkedeki geçiş süreci temelde çok farklı olmuştu.  Savaş sonunda Ruslarla imzalanan Brest-Litovsk Antlaşmasını göre Baltık ülkeleri, Ukrayna gibi Rus olmayan Çarlık topraklarında bağımsız devletler kurulmasıyla Rusya için belirli bir toprak kaybı olmuşsa da, 180 milyon Rus’un ulusal yaşamını sona erdirmek gibi bir tehdit söz konusu değildi. “Öte yandan Osmanlı Devleti’ne kabul ettirilen Sèvres [Antlaşması] 18 milyon Türk’ün ulusal yaşamını sonlandırmak için bilfiil tasarlanmıştı.[1]          

            Bu düşmanlığın sebepleri ne olabilir?  Martin Bernal, Black Athena: The Afroasiatic Roots of Classical Civilization (Kara Athena: Klasik Uygarlığın Afro-Asya Kökenleri) kitabında 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’da yükselen ırkçılığın, Doğuda gelişmiş olan Mısır ve Fenike gibi eski uygarlıkların antik Yunan’a katkılarını inkâr edecek derecede geliştiğini ve bunun sonucunda doğulu halklara karşı küçümseyen bir tavır alındığını anlatmaktadır.  19. yüzyıla kadar, bilim insanları eski Yunan medeniyetinin ortaya çıkışında, eski Mısır ve Güney Batı Asya medeniyetlerinin çok önemli rolü olduğu hususunda hemfikirdi. Hem klasik hem de Helenistik devirde, Yunanlıların kendileri de dinlerinin, felsefelerinin ve matematik bilgilerinin gelişmesinde eski Mısır medeniyetinin derin izler bıraktığını belirtmişlerdi. Kullandıkları kültürel eşyalar, en başta alfabeleri Fenike’den gelmişti.  “Eski Model” olarak adlandırılan bu açıklamalar 19. yüzyılda inkâr edilerek, yerine, Bernal’in deyişiyle, bir “Aryan Modeli” ileri sürüldü. Bu yeni model, Yunan uygarlığının gelişiminde Mısır ve Asya etkisini reddederek, bu uygarlığın Ege havzasının medenileşmiş insanlarıyla kuzeyden gelen dinamik halkların kaynaşmasıyla oluştuğunu savunmaktadır.[2]  Bernal’a göre Hıristiyan dininin etkisinin yayılması ve teknolojik ilerlemelerle birlikte yükselen ırkçılık, Afrika ve Asya uygarlıklarının Yunan uygarlığının temelini oluşturduğunu kabul etmek istemiyordu.

            Keşifler ve teknolojik gelişmeler, yükselen ırkçılıkla birlikte, durağan Doğu kültürlerine saldırıyı arttırdı. Devrin filozofları, eski filozofların yapıtlarını da kullanarak Avrupa ırklarının üstünlüklerini anlatmaya başladılar.  Aristo Yunan ırkını zeka, yetenek ve cesarette diğer halklardan üstün görerek, onları kendine tabi kılmak ve köle yapmak için haklı bir neden olarak görmüştü.  Bu tür Yunan görüşlerini benimseyen Avrupalılar 17. yüzyıldan itibaren, kendilerinden daha koyu tenli olan insanları (Çingene, Orta Doğulu, Afrikalı vs.) hor görmeye ve köle olarak kullanılmalarını olağan saymaya başladılar. Örneğin, İngiliz filozoflar, 17. yüzyılda John Locke, 18. yüzyılda David Hume, köle sahibi Amerikan kolonicilerinin yerli halkın topraklarını gasp etmelerini haklı çıkarmak için, Amerika kıtasının gerçek sahibi Kızılderilileri kötülemeyi sürdürdüler.  Locke ve Hume gibi, Benjamin Franklin de koyu renk teni ahlaki ve zihinsel gerilikle özdeşleştiriyor, yerlilerin topraklarını işlemeyi bilmedikleri için sahibi sayılamayacaklarını ve bu toprakları kullanmayı daha iyi bilen Avrupalının sahiplenmekte haklı olduğunu söylüyordu.

            Avrupa aydınlanmasının büyük filozofları da benzer fikirler ileri sürdüler.  Montesquieu 1848’de yayınlanan Des l’Esprit des Lois (Kanunların Ruhu) kitabında, Rousseau 1762’de Du Contrat Social (Toplumsal Sözleşme) başlıklı eserinde coğrafi determinizmi savunarak, uygun iklim ve topografyanın erdemli ve yetenekli insanlar yetişmesi için gerekli olduğunu belirtirler. Daha sonraki romantikler de Avrupa’nın serin ikliminin bilimsel gelişmeye uygun olduğunu ve faziletin kaynağının Avrupa’nın sisli dağlarında bulunduğunu ifade ettiler.[3]

            Voltaire, hepsinden ileri giderek, genel doğulu düşmanlığını Türk düşmanlığına dönüştürdü. 1768-1774 Türk-Rus Savaşları sırasında Rus Çariçesi II: Katerina ile yazışmalarında, Türklere ve Padişahlarına hakaretler yağdırmıştı. 30 Ekim 1769’da neşeyle şunları yazmıştı: “Majesteleri Türkleri öldürerek beni hayata döndürüyorsunuz… Tanrı ve senin muzaffer orduların, be Te Catharinam… duasını okurken beni duydular. Melek Cebrail Osmanlı ordusunun bozguna uğradığını bana bildirdi.”[4]  Her vesileyle, hoşgörü savunucusu olduğunu iddia eden bu filozof bu hoş(kötü)görüsünü Türklere karşı acımasızca dile getiriyordu.  27 Şubat 1769’da Katerina’ya yazdığı bir mektupta “onları [Türkleri] rezil etmek yetmez, ebediyen Asya’ya sürülmeleri gerekir” diyordu.[5]                              

            Diderot da Türklere karşı kötü niyet sergilemekte Voltaire’den geri kalmıyordu.  Bir arkadaşına 20 Mayıs 1769’da yazdığı bir mektupta “beni sevinçten havalara sıçratmak istiyorsan, bana sürekli olarak elli veya altmış bin Türkü öldürmeyi öğret” demişti. Katerina’ya bir mektubunda da “sana bu savaşı yaşatanlara ve Türklere ilelebet lanet olsun” diye yazmıştı.[6]

Diğer mektuplarında da benzer dileklerde bulunmuştu.

            İnsanın ve toplumun mükemmelleşmesinin ilerleme, akıl ve mantıkla mümkün olacağı düşüncesinin hâkim olduğu Aydınlanma Çağı (1680-1780), gelenekçilik, bilim karşıtlığı ve otoriteye karşı çıkıyordu.  Fakat 18. yüzyıl sonlarında orijinallik, bireycilik, hayal gücü ve heyecan gibi kavramlar rağbet görmeye ve aydınlanma idealleri olan akılcılık ve evrenselliğin reddedildiği romantik akım başladı.  Aydınlanmacılar düzen ve istikrarı savunarak Çin, Mısır ve Roma gibi uzun ömürlü ve güçlü devletleri incelemeyi seçerken, Romantikler uzak, soğuk, küçük ve saf olarak tanımladıkları idealleri tercih ettiler.  Buna uygun olarak eski Yunanı buldular.  Latin klasiklerini bırakarak Homer okumaya başladılar.  Özellikle İngiltere’de, uzun zamandan beri beslenmekte olan Helen hayranlığı arttı ve yayıldı. Tarihsel deliller yok sayılarak Yunan orijinalliği iddia edildi.  Kısa zamanda, yeni kurulan Alman üniversitelerinin ırk araştırmaları ve Avrupa merkezciliği öne çıkmaktaydı. Bernal’a göre “geç 18. yüzyıl ve erken 19. yüzyıl Alman düşünürleri Kant, Fichte, Hegel ve Schegel iki asır devam edecek olan şovenizmin ve ırkçılığın sağlam bir temelini oluşturdular.”[7]  Böyle bir Avrupa, Osmanlı Devleti’ne karşı Yunan isyanının hazırlanmasını sağladıktan sonra, başarıya ulaşması için maddi ve manevi hiçbir yardımı da esirgemedi. Romantik şairler, İngiliz Byron ve Shelley, Fransız Victor Hugo, Alman Novalis ve Hölderlin yazılarıyla, ressam Delacroix hayali Sakız adası katliam tablosuyla Rumların yanındaydı. 19. yüzyıl boyunca bu gelenek güçlenerek devam etti.

            1820’lerde, aydın ve bilim adamı geçinen bazıları İngiliz Hükümetine baskı yaparak, “özgürlük için savaşan” Rumlara derhal yardım edilmesini istiyordu.  Lord Stratford de Redcliff (Canning) 1825’de İstanbul’a elçi olarak gönderilmiş, arabuluculuk yaparak bağımsız Yunanistan’ın kurulmasını kolaylaştırmak istemişti. İstanbul’a gelişinden birkaç yıl önce, kuzeni olan Dışişleri Bakanı George Canning’e yazdığı özel bir mektupta, gizli dileğinin “Türklerin pılı pırtılarını toplayıp Avrupa’dan sürülmeleri” olduğunu yazmıştı. Bir arkadaşına yazdığı mektupta da “zavallı Grekler [Rumlar]… şu korkunç ve iğrenç Türkleri korumak zorunluluğuna neden olan Avrupa güç dengesini lanetleme durumunda olduğunu” belirtmişti.[8]  Sözünü ettiği güç dengesi 1827’de istediği gibi oluşmuş, İngiltere, Fransız ve Rus donanmalarıyla birlikte Navarin’de Osmanlı Donanmasını yakarak 8 000 askeri öldürmüş, üstelik küstahça, Türk Donanmasını kendilerini limana sokmamakla suçlamıştı.  Rusya Yeniçeri Ocağının dağıtılmasından ve yeni ordunun tam kurulamamış olmasından faydalanarak savaş açmış, Balkanlardan ve Kafkasya’dan hızla ilerleyerek 1829’da Osmanlı Devleti’ne Edirne Antlaşmasını imzalatmıştı.  Böylece Rumların bağımsızlık yolundaki bütün engeller ortadan kalkmıştı.

            Osmanlı Devleti gerilemeye başladıktan sonra Avrupalıların daha çok ilgisini çekmeye başladı. 18. Yüzyıl sonlarından itibaren gezgin, casus ve geçici devlet görevlileri bu ülkeye gelerek gördüklerini kitaplaştırdılar.  Bunlardan biri, İstanbul’a ilk kez eniştesi olan Fransız elçisiyle birlikte gelen teğmen François de Tott idi.  Asıl görevi Türkçe öğrenerek, bu ülkeyi tanımak ve Fransa için istihbarat toplamaktı. 1770’lerde Osmanlı Donanması ve Ordusu için danışmanlık yapmış ve bunların ıslahına çalışmıştı.  Fransa’ya döndükten sonra Türkiye’de tuttuğu günlüklerden hazırladığı anı kitabı Mémoires du Baron de Tott Sur les Turcs et les Tartares (Baron de Tott’un Türkler ve Tatarlar Hakkında Anıları) 1785’de yayınlanmış ve kısa zamanda İngilizce, Almanca ve başka Avrupa dillerine çevrilerek bütün Avrupa’da önemli bir referans kitabı olmuştu.  Montesquieu ve Rousseau gibi filozoflara atıfta bulunarak Türkler için “soğuk iklimlerde yaşarken kahraman olsalar da sıcak iklime geldiklerinde cüretkâr ve fanatik olduklarını”, cahil ve kibirli oldukları için kendilerini Türk olmayanlardan üstün gördüklerini söylüyor.[9]  Montesquieu’nün, cehaletleri yüzünden Türklerin iyi vasıfları olamayacağı, yapıcı olmak yerine hep yıkıcı olduklarını söylediğini hatırlatıyor ve ona katılıyor. Padişahların despotluğu, eve kapatılan kadınların çektikleri, kadın ve erkeğin birbirini görüp tanımadan evlenmesi, mülkiyet hakkı ve gelecek garantisi bulunmayışı ve köle kadın pazarından söz ediyor. Türklerin dili fakir olduğu için Arapça ve Farsçadan bolca sözcükler aldıklarını ve dillerine uygun olmayan bir alfabeyle doğru dürüst yazamadıklarını belirtiyor. Diğer olumsuz görüşlerle birlikte, Türk dili ve alfabesi hakkında benzer eleştiriler, Sir William Eton tarafından da yapılmıştı.

            Osmanlı Devleti ve Türkler hakkında yazdığı olumsuz görüşlerle dolu olan kitaplarıyla İngiliz Charles Mac Farlane Türk düşmanlığını körüklemede muhtemelen en başarılı olanlardan biridir.  İki ciltlik Constantinople in 1828 (1828’de İstanbul) başlıklı kitabı 1829’da yayınlanmıştı. Sayfalarca, her vesileyle, Türklerin Rumları katlettiklerini, gaddarlık yaptıklarını hikaye ediyordu. Yunan isyanı başlarken, 1821 Baharında, Mora’da 50 000 kadar zararsız ve silahsız Türk’ün Rumlar tarafından nasıl tamamen katledildiklerinden hiç bahsetmiyordu. Ortodoks din adamları tarafından da desteklenen bu katliamlardan çok az Türkün kurtulabildiğini, 20. yüzyılın ikinci yarısında William St Clair ve David Howarth gibi dürüst bazı İngilizler yazmıştı.[10]  Mac Farlane Türkleri fiziksel olarak çirkin bulduğunu ve ayrıca cahil olarak gördüğünü sıkça tekrarlıyor. Bina yapımını eleştiriyor ve Türklerin inşa ettikleri binaların, camiler dışında, ancak bir nesil ayakta kalabileceğini söylüyor.  Dört-beş yüzyıldan beri ayakta duran camilerin varlığını inkâr edemeyeceği için onları hariç tuttuğu anlaşılıyor. İstanbul’a geldiğinde, Davut Paşa ve Selimiye Kışlalarının güzelliklerini görünce, gene alaycı bir küçümsemeyle “söylemeye gerek yok, buna hiçbir Türk eli değmemiştir” diyerek, bu ülkedeki iyi olan her şeyin azınlıklar tarafından yapıldığını anlatıyor.[11]  Kitabın ikinci cildinde de aynı abuk sabuk eleştiriler devam ediyor. II. Mahmut’un en olumlu reformlarından olumsuz bir dille söz ediyor. Sultanın yeni ordusu için Avrupa müziğini tercih ettiğini, fakat İtalyan eğitmenin Türkleri yeteneksiz bularak Ermenileri seçtiğini belirtiyor ve alaycı bir şekilde yeni asker kılıklarının tenkidini yapıyor.[12]  Bu arada, ya kendisi cahil olduğu için Osmanlı Ordusunun Mehterinin Avrupa Ordularının bandolarının öncüsü olduğunu bilmiyor veya kötü niyetli olduğundan bunu okurlarından saklıyor.

            Mac Farlane ilk gezisinden 18 yıl sonra, Türkiye’ye geldiğinde, Osmanlı Devleti’nin yönetimi daha kötüye gitmiş ve ekonomini büyük ölçüde yabancıların kontrolüne geçmiş, İngiliz elçileri devlet yönetimine müdahaleyi arttırmıştı.  Belki de bundan aldığı cesaretle, 1850’de iki cilt olarak yazdığı Turkey and Its Destiny (Türkiye ve Alın Yazısı) kitabında daha küstah bir dil kullanıyordu.  II. Mahmut zamanında başlatılan sanayileşme hareketinin beceriksizlik ve yolsuzluklar nedeniyle başarısız olduğunu belirtirken doğru söylediği şeyler de vardı. Fakat bu başarısızlığın asıl nedeninin, İngiltere ile yapılan 1838 tarihli ticaret antlaşmasının ülkeyi yarı sömürge haline getirmekte olduğundan ve yabancı tüccarların yolsuzluğu arttırdığından söz etmiyordu. 1853’de Kırım Savaşı arifesinde yazdığı Kismet; or, the Doom of Turkey (Kısmet; veya, Türkiye’nin Kötü Sonu) yapıtında da artık açıkça Türklerin sadece Avrupa’dan değil, Anadolu’dan da, hatta yeryüzünden silinmesini istiyordu.[13]

            18. yüzyıldan itibaren İngiliz William Eton, Amerikalı misyoner Joshua Brewer, İngiliz Nassau Senior ve Mac Farlane gibi yazarların yazdıkları düşmanca görüşlerin, Türkler hakkında tarafsız görüşler belirten Adolphus Slade ve Lamartine gibi yazarların yazdıklarıyla giderilmesi mümkün değildi.  Hatta çok daha sonra Pierre Loti, Claude Farrère ve Marmaduke Pickthall gibi Türk dostu yazarlar bile önemli bir etki yaratamamıştı.

            19. yüzyıl boyunca, başta İngiltere olmak üzere, Fransızlar ve Ruslar Osmanlı Devleti’nde reform yapılması, daha doğrusu azınlıklara sahip oldukları din, dil, sosyal ve kültürel yaşamdaki geniş hakların da ötesinde haklar verilmesi, için devlet yönetimine karışmayı sürdürdüler. Fakat meşruti bir yönetim gibi gerçek reformlar yapılmasını istemediler. 1876’da, Birinci Meşrutiyet ilan edildiğinde, Abdülhamit ile birlik olup Mithat Paşa’ya ihanet ettiler. Meşruti bir yönetimle, din ayırımı yapmadan, sağlam bir ordu ve bürokrasi amaçlayan çabaların karşısında oldular. İkinci Meşrutiyet döneminde de düzelmekte olan yönetimle, güçlenecek olan Osmanlı Devleti’ni bölüşmek işinin zor olacağını düşündüklerinden meşrutiyeti ve reformların gerçekleşmesini istemediler.  İngilizler el altından, 31 Mart ayaklanmasında gerici güçlerle iş birliği yaptılar. 1877-1878 Rus Savaşından sonra iyice zayıflamış olan Osmanlı İmparatorluğu topraklarını paylaşmaya başladılar. İngilizler 1878’de Kıbrıs’ı, 1882’de Mısır’ı işgal etmişler, Fransızlar 1881’de Tunus’u almışlardı. Avusturya-Macaristan 1878’de Bosna-Hersek yönetimine el koymuştu. Bütün bunları Osmanlı Devletiyle savaşmadan elde etmişlerdi. Kars, Ardahan ve Batum da savaş sonrası Ruslara bırakılmıştı. 1877-1878 Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu topraklarının beşte ikisini kaybetmişti.  1912-1913 Balkan Savaşlarında, Balkan Devletlerine yardım ederek Türkleri Avrupa’dan çıkarmak için iyi bir fırsat ele geçirmişlerdi.  Balkan ülkelerinin tatmin olmayan hırsları nedeniyle birbirlerine girmeleri ve İttihat ve Terakki Fırkasının basiretli yöneticileri ve askerleri sayesinde Edirne’yi kurtararak, düşmanı durdurmak mümkün olmuştu. Fakat Birinci Dünya Savaşında, Almanya ile ittifak yapmak zorunda kalınca İmparatorluğun parçalanması kaçınılmaz oldu. İngilizler, Osmanlı İmparatorluğu savaşa katılmazsa, savaşın iki yıl içinde biteceğini ve İmparatorluktan koparmak istediği toprakları (petrol bölgeleri gibi) rahatlıkla eline geçireceğini hesaplıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya yanında savaşa girmesi savaşı uzatmış ve Batının Rus Çarlığına yardım götürmesini engellediğinden Rusya’da Bolşevik Devrimi başarılı olmuş ve İngilizlerin nefret ettiği komünistler iktidara gelerek Rusya savaştan çekilmişti.  Bütün bu olaylar İngilizlerin Türklere olan düşmanlığını iyice bilemişti.  Bu nedenle, savaş sonunda İmparatorluğu parçalayan ve Türk’e yaşam hakkı tanımayan Sévres Antlaşmasını dayatmışlardı. Doksan yıl önce bağımsızlık bahşettikleri Yunanistan’a Anadolu’yu işgal ettirecek kadar ileri gitmişlerdi.  İngiliz istihbaratı Anadolu’nun her tarafına dağılmış, bir yandan Rum ve Ermeni çetelerini silahlandırıyor, bir yandan da Anadolu’da örgütlenmekte olan Milli Mücadeleyi Padişahla birlikte etkisiz hale getirmeye çalışıyordu. Lord Curzon ve Lloyd George gibi İngiliz siyasetçileri her vesileyle Türklere hakaret ediyor, Türk’ün Avrupa’dan ve İstanbul’dan atılmasını savunuyorlardı. İtilaf Devletleri Mart 1920’de mütareke şartlarına aykırı olarak İstanbul’u resmen işgal ettiler. İngiliz askerleri Harbiye Nezaretini ele geçirip askeri belgelere el koyuyor, İstanbul telgrafhanelerini ve Türk Ocağını dağıtıyor, Meclisi Mebusana girerek bazı vekilleri tutukluyordu. Büyük postaneye saldırdıklarında altı çalışanını vurdular. Bu sırada, ayrıca beş Türk ve üç işgal askeri öldü. İstanbul Şehzadebaşı’ndaki Kafkas Mızıka Bölüğünü basarak silah arama bahanesiyle, uykudan uyanan askerlerden bazılarını kurşunladılar. İngiliz işgal güçleri silahsızlandırılmış Türk halkına karşı büyük bir düşmanlık sergiliyordu.

            Savaş sonrasında, İtilaf Devletleri askerlerini büyük ölçüde terhis etmişti. Zaten insanlar uzun süren kanlı savaşlardan usanmıştı. İngiltere ve Fransa Anadolu’daki ulusal harekete karşı koyacak asker sayısını toplayacak durumda değildi.  Bu sıralarda bir yakın arkadaşı İngiliz Başbakanı David Lloyd George’a İzmir’i Yunanlılara vermenin doğru olduğuna hâlâ inanıp inanmadığını sorduğunda, Lloyd George şöyle cevap verir: “Ona hiç şüphe yok. Kimi destekleyeceğinize karar vermelisiniz. Türkler savaşta neredeyse bizi yeneceklerdi. Bu yakındı. Onlara güvenemezsiniz, onlar çökmüş bir ırktır. Öte yandan Yunanlılar bizim dostumuzdur ve yükselen bir ulustur. İstanbul ve Çanakkale’yi güvende tutmalıyız. Türkün gücünü ezmedikçe bunu gerçekten yapamazsınız.”[14]  Bu nedenle, doğrudan asker çıkarmasa da Yunanistan’a her türlü savaş malzemesi verilerek Türkün gücünü ezmesi beklenmişti.

            Bazılarına göre, Batıdaki Türk düşmanlığının nedeni olarak Türklerin tarihte, başka ulusların topraklarını işgal ederek kendilerini yönetim haklarının ellerinden alınmasıdır. Fetih girişimleri sadece Türkler tarafından değil başka birçok ulus tarafından gerçekleştirilmiştir. Orta Çağlarda Polonya taraflarındaki Pripet’ten çıkan Ruslar, Timur’un Altın Ordu Devletini yıkmasından sonra, çarlarının büyük hırslarıyla 20. yüzyıla kadar, birçok ulusu topraklarından ederek, Orta Avrupa’dan Büyük Okyanus’a kadar bir İmparatorluk kurmuşlardı. İngilizler, Fransızlar, İspanyollar ve diğer Avrupalılar, Asya, Afrika, Amerika ve Okyanusya kıtalarında yerli halkları katlederek veya yurtlarından sürerek sömürgeler yaratmışlardı. Tarih kitapları İngilizlerin bu dört kıtada çok acımasız ve kanlı yöntemlerle nasıl bir sömürge imparatorluğu kurduğunu anlatır. 1870’de Afrika topraklarının sadece % 10’u sömürge iken, Avrupalılar 1914’de kıtanın % 90’ını sömürge yönetimlerine sokmuş ve yerli halkları aç bırakarak bütün zenginliklerini Avrupa’ya taşımıştı.  Avrupalıların kendileri çeşitli zulüm ve katliamlarla, asırlarca insanlık suçu işlerken Doğu Avrupa uluslarının özgürlüğü bahanesiyle Türklere saldırması, ancak yazının başında sözü edilen Hıristiyan fanatizmi ve ırkçılıkla açıklanabilir.

            19. yüzyılın son yarısı Osmanlı Devletinde yaşayan Hıristiyanlar için altın bir devir olmuştu. Osmanlının millet sistemi içinde cemaatler (Ortodoks Milleti, Ermeni Milleti ve Yahudi Milleti gibi) eğitim, sosyal yardımlaşma ve özel hukuk (miras, evlenme, nafaka, vesayet vs.) işlerini kendileri yönetiyordu.  Yunanistan 1830’da bağımsız bir ülke olduğu halde, Yunanlılar akınlar halinde İstanbul ve İzmir civarlarına gelip yerleşmiş ve bu toprakları korumak için asırlarca canını vermiş olan yerli halkının sırtından zengin olmuştu. Dünya Yahudi Birliğinin  (Alliance Israélite Universelle) İzmir’deki okulunun, daha önce Bulgaristan Prensliğinde görev yapmış bulunan direktörü, Gabriel Arié 1893’de yazdığı bir raporda şunları belirtmişti: “Türkiye’ye girince, bir Bulgarı her şeyden çok etkileyen şey solunan özgürlük havasıdır. Bu teorik olarak despot hükümet altında, insan anayasal devletlerde olduğundan daha çok özgürlük duyuyor… Burada korkunç bir polisin, ezici vergilerin ve ağır sivil görevlerin bulunmayışını Sultan’ın Müslüman olmayan tebaasının takdir etmesi gerekir.[15]  Bu sözler azınlıkların zulüm gördüklerine dair söyledikleri hikayeleri yalanlıyordu.             

            Osmanlı yönetimi Müslüman olmayan insanlara hoşgörülü olduğu içindir ki, 19. Yüzyıl boyunca Polonya’dan ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğundan, baskı ve zulüm gören, yönetime direnen insanlar Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardı. Zengin olmak için Osmanlı İmparatorluğuna gelenler sadece Yunanlılar değildi. İngiliz, Fransız ve diğer Avrupalılar da İstanbul ve İzmir’e gelerek işletmeler kuruyorlar, esnaflık ve perakendecilikle uğraşıyorlardı. Zenginleşip geliştikçe kendi ticaret odaları, kiliseleri, okulları ve postaneleriyle rahat bir hayat yaşadılar. O yıllarda gittikçe yoksullaşan, savaşlarda kırılan Türk halkından ve yöneticilerinden hiçbir kötülük görmediler.

            Türkler hakkında bir başka eleştiri de cehalet idi. Türk halkının cahil kaldığı, düşmanlık nedeni olmaması gerekse de, bir gerçekti.  II. Mahmut Devrinde, din ve devlet işlerini ayırmak için reform yapılırken, Padişah şeriatla ilgili her şeyi ve ilköğretimi, Şeyhülislamlık makamına bırakmıştı. Şeyhülislamlık da Müslümanlığı öğrenmenin cehaleti yenmek için yeterli olduğunu düşündüğünden ilk ve orta öğretimde okuma yazma ve din bilgisiyle yetinilmiş, fen, edebiyat ve sanat gibi alanlarda bilgi verilmemiştir. Bu nedenle, yüksek öğrenimde (mülki, askeri, hukuki ve tıbbi) ilerlemeler olmuşsa da ilk ve orta öğretimde yenilik ve gelişme olmamıştır.[16]  Müslüman Türk halkı, hiç olmazsa, imparatorluğun azınlıkları kadar eğitim görmüş olsalardı, toplumsal ve ekonomik gelişme düzgün ilerleyebilirdi.  19. yüzyılda Müslüman olmayan cemaatlerin ve misyoner okullarının sayısı hızla artarken Müslüman okullarındaki artış sınırlı kalmıştı. Matbaanın Osmanlı İmparatorluğuna Avrupa’da icadından 275 yıl sonra gelişi de geri kalmışlık göstergesidir. İbrahim Müteferrika tarafından gerçekleştirilen matbu basım işleri, ancak Şeyhülislama matbaada sadece dini konuların dışında kalan kitapların basılacağı güvencesi verildikten sonra başarılabilmişti.

            Baron de Tott ve Eton gibi bazı gözlemciler de Türk dilinin fakir bir dil olduğunu ve zayıflığını gidermek için Arapça ve Farsçadan bolca sözcükler aldığını söylemişlerdi. Eton “bu dilde yazanlar ihtiyaç duydukları sözcükleri bulmak, veya daha çok, bilgili görünmek için, Arapça ve Farsça kelimeleri sokuşturmakta ve bu diller sarayda ve hukuki alanda konuşulan bir lehçeyle çok karışmıştır” diye yazmıştı.[17]  Ayrıca, bu yabancı dillerden alınan sözcükler bu dillerin gramerlerini de birlikte getirdiklerinden, dilin anlaşılması iyice güçleşmekte, halkın bir fermanı veya divan şiirini anlamasını imkansız kılmaktaydı. Yabancıların hayretle karşıladığı bir diğer husus da, Türklerin kullandıkları alfabeyi dillerine uygun hale getirmek ve ıslah etmek için bir çaba göstermemeleriydi. Noktalama işaretleri ve sesli harfleri olmayan bir alfabeyle yazılan metinlerin doğru anlaşılamadığı belirtiliyordu.

            Bunlar, ne yazık ki gerilik belirtisi olarak görülen, haksız olmayan eleştirilerdi. Osmanlı Türkleri, kendi ana dilleri yerine, Arapça ve Farsçayı yeğlediklerinden, Türkçe edebi bir dil olarak gelişmemiş, hatta gerilemiştir. Osmanlı aydınları ve yazarları Arapça ve Farsça yeni sözcükler türeterek yazılarını anlaşılır hale getirmeye ve güzelleştirmeye çalışırken bu dillere hizmet etmişlerdi. Okur-yazar sayısının azlığı da, Arap elifbasıyla Türkçe okuyup yazmanın zorluğundan ileri geliyordu.

            Bugün de, biraz yabancı dil bilen, veya biliyormuş gibi yaparak kültürlü görünmeye çalışan bazı insanların Türkçe konuşurken araya yabancı, daha çok İngilizce, sözcükler sokuşturmaları benzer bir durumdur.  Öz Türkçe sözcükler kullanarak ifade edilebilecek en açık durumlarda bile okumuş insanlarımızın (ful [full], kul [cool], tim [team], pik [peak], global, partner, training, manuel, hit vs. gibi) yabancı sözcükler kullanmaları da ana dilleri konusunda yetersiz ve geri olduklarını göstermektedir. Kısa zamanda bu yabancı sözcükler gazete ve televizyon gibi yayın organlarıyla yayılmakta Türkçeyi çirkinleştirmektedir.  Cumhuriyetin ilanından on yıl bile geçmeden kurulan Türk Dil Kurumu, Türkçeyi bir yandan halkın konuştuğu sadeliğe getirmek, bir yandan da kendi içinde zenginleştirmek için yaratılmıştı. İnsanlarımızın ana dillerini iyi kullanamamaları, yabancı dil ve kültürleri üstün bulup etkisinde kalmaları üzücüdür. Sebebi ne olursa olsun yabancılar, kendi dilini gerektiği gibi konuşup yazamayan, kendi halkını ve kültürünü küçük gören insanları gene hor görmektedir. Çocuklarımıza öğretilmesi gereken şey, yabancı bir kültür gösterisiyle kendilerini etrafa beğendirmek değil, dilini iyi kullanarak, kendisinde ve toplumda saygı uyandıracak sanat ve bilim eserleri üretmek çabası olmalıdır.

            Yabancıların Türkleri küçük görmelerinin, dolayısıyla düşmanlıklarını destekleyen, bir neden de kadınların toplum yaşamından uzaklaştırılmasıydı. Ayrıca esir kadın pazarının varlığı da kadını ve insanı küçük düşüren bir uygulamaydı. Kadının bir mal olarak görülmesi uygarlıkla bağdaşamazdı. Toplumda kadına hâlâ şiddet uygulayan erkekler genellikle eğitimsiz ve geri olarak görülen kişilerdir. Aslında bu suçların süregelmesi sadece günlük toplumsal yaşamı değil, siyasi ve ekonomik yaşamı da etkilemektedir.

            Osmanlı Devletinde şaşılacak bir husus da, mutlak otoriteye sahip padişahların bile, istedikleri halde, dinin günlük yaşama etkisini sınırlayacak hareketlerden kaçınmalarıdır.  II. Mahmut kendisi batı müziğini tercih edip sarayda opera dinlerken, ondan sonra gelenler piyano ve keman gibi batı çalgılarını çalarak hatta besteler yaparak, halka göre gelişmiş olan zevklerini tatmin ederken, bunun geniş kitlelere yararlı olabileceğini, muhtemelen hiç düşünmediler. Müziğin en iyi şekilde kullanıldığı orduda, batılı askeri bando kurulurken, çok sesli müziğin sarayla sınırlı kalmasının, kendi müzik kültürümüzün de gelişmesine engel olduğu söylenebilir. Müzik ve diğer güzel sanatların gelişmesi de ancak Cumhuriyetle gerçekleşebildi.

            Sonuç olarak, Batılıların geçmişte, Türklere neden düşmanca duygular beslediklerini özetleyecek olursak ırkçılık ve Hıristiyan bağnazlığının öne çıktığını söyleyebiliriz. Ancak, cehalet ile bilim ve sanatta gerilik de bir küçük görülme nedeni olmuştu.  Bugün bile Avrupa’da, orada yaşadığı halde, yaşadığı ülkenin dilini öğrenemeyen ve toplum yaşamına giremeyen, ülkenin en düşük ayak işlerini yapmaya razı olan cahil insanlar hor görülmekte ve o ülkelerin alt sınıf insanları içindeki Türklere karşı kötü duyguları arttırmaktadır. Öte yandan, Cumhuriyet sayesinde iyi yetişmiş olan birçoğu Avrupa ve Amerika’da yaşayan üstün bilim insanlarımız ve dünya çapındaki sanatçılarımızın varlığı durumu bir miktar da olsa hafifletmektedir. Sonuç olarak, halkımızın iyi eğitim alamadığından gelişememiş olan kesiminin de, iyi bir eğitimle, kültürlü ve özgüvenli vatandaşlara dönüşmesinin Batının ön yargılarının azalmasında etkili olabileceği düşünülebilir.                               

NOTLAR         


[1] Ernest Jackh (1944) The Rising Crescent: Turkey, yesterday, today and tomorrow, New York: Farrar & Rinehart Inc., s. 160.

[2] Martin Bernal (1991) Black Athena: Afroasiatic Roots of Classical Civilization, London: Vintage Books, s. 1-7.

[3] Bernal, Black Athena, s. 204.

[4] Jean Christophe Rebejkow (2018) “Voltaire, Diderot, Catherine II and the Russo-Turkish War of 1768-1774”, Journal of Historical Archeology and Anthropological Sciences, 3 (3), s. 393.

[5] Rebejkow, “ Voltaire, Diderot…”, s. 394.

[6] Rebejkow, “ Voltaire, Diderot…”, s. 395.

[7] Bernal, Black Athena, s. 206.

[8] Stanley Lane-Poole (1888) The Life of the Honourable Stratford Canning Viscount Stratford de Redcliff, London: Longmans Green & Company, s. 345-346.

[9] Baron de Tott (1785) Mémoires du Baron de Tott Sur les Turcs et les Tartares, Maestricht: Chez J. E. Dufour et Ph. Roux, s. x-xi.

[10] William St. Clair (1972) That Greece Might Still Be Free: The Philhellenes in the War of Independence, London: Oxford University Press, s. 11-12; David Howarth (1976) The Greek Adventure, Lord Byron and other Eccentrics in the War of Independence, New York: Anteneum, s. 28-29.

[11] Charles Mac Farlane (1829) Constantinople in 1828 A Residence of Sixteen Months in the Turkish Capital, Cilt I, London: Saunders and Otley, s. 60-63.

[12] Mac Farlane, Constantinople in 1828, Cilt II, s. 186-191.

[13] Charles Mac Farlane (1853) Kismet; or, the Doom of Turkey, London: Thomas Bosworth, s. 1-2, 145-147.

[14] David Fromkin (1989) A Peace to End All Peace, The Fall of the Ottoman Empire and the Creation of the Modern Middle East, New York: Avon Books, s. 430.

[15] Aron Rodrigue’den aktaran Andrew Mango (1999) Atatürk: The Biography of the Founder of Modern Turkey, New York: The Overlook Press, s. 17.

[16] Niyazi Berkes (1973) Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ankara: Bilgi Yayınevi, s. 162.

[17] W. Eton (1798) A Survey of the Turkish Empire, London: T. Cadell, jun. and W. Davies, s. 200-203.

Prof. Dr. V. Necla GEYİKDAĞI

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...