Ana Sayfa Anlık Dergisi TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ DENEMELERİ VE ÇOK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ

TÜRKİYE’DE DEMOKRASİ DENEMELERİ VE ÇOK PARTİLİ SİSTEME GEÇİŞ

Bu ülkeye gelmiş olan en büyük demokratın Mustafa Kemal Atatürk olduğunu kabul etmeliyiz. Yurdu kurtarmak için henüz Anadolu’ya geçtiği ilk günlerden başlayarak millet iradesini üstün kılan görüşlerde ve eylemlerde bulunmuştur;

22 Haziran 1919’da, Amasya Tamiminde “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” demiştir.

7 Ağustos 1919’da yayınlanan Erzurum Kongresi kararlarında “milli iradeyi hakim kılmak esastır” diye, milli iradeyi öne çıkarmıştır.

11 Eylül 1919’da bu düşüncesini biraz daha açıklamıştır. “Milletin kendi kaderini bizzat tayin ettiği bu devirde merkezi hükümetin de milli iradeye tâbi olması zaruridir” diyerek İstanbul’daki merkezi hükümetin meclisi toplamasını, millet ve memleket hakkında alınacak bütün kararların meclis denetimine bağlanmasını önermiştir.

Mevcut meclisin işlemediğini görünce, mümkün olan ilk fırsatta, 23 Nisan 1920’de, Ankara’da Millet Meclisini açarak halkın temsilcilerini toplamıştır. Savaşı yönetirken bile kararları milletin vekillerine danışarak ve tartışarak almıştır.  Henüz kurtuluş tamamlanmadan, 24 Temmuz 1922’de Le Matin gazetesinin yazarına verdiği demeçte “Türk demokrasisi sözünü telaffuz etmiş, “Türk demokrasisi, Fransız Devriminin açtığı yolu izlemişse de, kendine özgü ayırıcı yanlarla gelişmiştir. Çünkü her ulus, devrimini kendi toplum çevresi gereklerine ve gereksinmelerine, iç durum ve konumuna, devrimini yaptığı zamana göre yapar” demişti.

Kurtuluştan sonra kendisini hiç anlayamamış olan bazılarının önerdiği saltanat ve halifelik tekliflerini de gülünç bularak, en demokratik sistem olduğunu düşündüğü Cumhuriyeti kurmuştu. Bunun için de saltanat ve hilafet yanlısı olan en yakınındaki insanlara karşı büyük bir mücadele vermişti.  Halk Fırkası’nı, Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyetinin devamı olarak 9 Eylül 1923’de kurmuştu. Muhalifler derhal bu yeni partinin Bolşevikleri taklit eden bir halk cumhuriyeti kuracağı yolunda yayında bulundular. Meclis başkanlığının bir diktatörlük kuracağı ihtimalini ileri sürdüler. Mustafa Kemal’in devrimci fikirlerinden rahatsız olan meclisteki muhalefet 1922 sonunda verdikleri kanun teklifiyle milletvekili seçilme hakkındaki kanunu değiştirip, vekillere Türkiye’nin yeni sınırları içinde doğmuş olmak ve bir seçim bölgesinde beş yıl devamlı oturmuş olmak koşulunu getirerek, onu meclis dışında bırakmayı bile düşünmüşlerdi. Saltanatı koruyamamışlardı, ama hilafeti korumak için Cumhuriyet kurulduktan sonra bile direndiler.  Modern bir ülke kurmak için devrimler yapmak ve Cumhuriyet rejimini güçlendirmek gerekliydi.  Bu yüzden Osmanlı hanedan halifeliğinin de kaldırılması gerekliydi ve hükümet 3 Mart 1924’de hilafeti kaldırdı.  Arkasından muhalifler Rauf Orbay’ın girişimiyle, 17 Kasım 1924’de, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdular. Bu muhafazakâr kurucular, başta Kazım Karabekir Paşa, Rauf (Orbay), Ali Fuat (Cebesoy), Rıfat (Bele) ve Dr. Adnan (Adıvar) beyler ülkedeki hızlı değişimden rahatsız olduklarını, devrim yerine ıslahat istediklerini bildirdiler. Bu birden çok parti denemesi hüsranla sonuçlandı. Mustafa Kemal Paşa bu partinin kuruluşunda “gizli eller tarafından çizilen programını” ve sonraki icraatını, Nutuk’ta, şöyle anlatmıştı.[1]

(Cumhuriyet) kelimesini telaffuzdan içtinap edenlerin [çekinenlerin], cumhuriyeti doğduğu gün boğmak isteyenlerin, teşkil ettikleri fırkaya (Cumhuriyet) ve hem de (Terakkiperver Cumhuriyet) unvanını vermeleri, nasıl ciddi ve ne dereceye kadar samimi telâkki olunabilir?

Rauf Bey ve arkadaşlarının teşkil ettikleri fırka, muhafazakar unvanı altında meydana çıksaydı, belki manası olurdu. Fakat, bizden daha ziyade cumhuriyetçi ve bizden daha ziyade terakkiperver olduklarını iddiaya kalkışmaları, bittabi doğru değildi.

«Fırka Efkâr (fikirler) ve itikadatı diniyeye (dinsel inançlara) hürmetkârdır» düsturunu bayrak olarak eline alan zevattan (kişilerden), hüsnüniyete intizar olunabilir mi[y]di (iyi niyet beklenebilir miydi)?  Bu bayrak asırlardan beri, cahil ve mutaassıpları (tutucuları), hurafeperestleri (batıl inançlara inananları) iğfal ederek (kandırarak) hususi maksatlar teminine kalkışmış olanların taşıdıkları bayrak değil mi[y]di? Türk milleti, asırlardan beri, nihayetsiz felaketlere, içinden çıkabilmek için, büyük fedakârlıklar iltizam eden (gerektiren), mülevves (kirli) bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sevk olunmamış mıydı?

Cumhuriyetçi ve terakkiperver olduklarını zannettirmek isteyenlerin aynı bayrakla ortaya atılmaları, dini taassubu galeyana getirerek, milleti, cumhuriyetin, terakki ve teceddüdün (ilerleme ve yeniliğin) tamamen aleyhine teşvik etmek değil mi[y]di?  Yeni fırka, efkâr ve itikadatı diniyeye hürmetkârlık perdesi altında, biz hilâfeti tekrar isteriz; biz yeni kanunlar istemeyiz; bizce mecelle kafidir; medreseler, tekkeler, cahil softalar, şeyhler, müritler, biz sizi himaye edeceğiz; bizimle beraber olunuz. Çünkü Mustafa Kemal’in fırkası hilâfeti lağvetti. İslâmiyeti rahnedar ediyor (bozuyor). Sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecektir diye bağırmıyor mıydı! Yeni fırkanın kullandığı formül, bu irticakârane (gerilikçi) feryatlarıyla dolu değildir denilebilir mi?

Bu partinin, 1923 Şubat’ında başlayan Şeyh Sait isyanındaki ilişkisi de ortaya çıkınca ve parti yöneticilerinden partilerini kendileri sonlandırmaları önerisi reddedilince, parti bir hükümet kararıyla kapatıldı.

            Bundan dört yıl sonra, cumhuriyet rejiminin sağlamlaştığını düşünen Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ikinci bir çok partili sistem denemesi yaptı.  Eski başbakanı Fethi (Okyar) Beye Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurdurdu. Bu partinin temel programı Halk Partisinin programına benzese de, devlet tekellerinin sonlandırılacağı, özel teşebbüs ve yabancı sermayenin destekleneceği, Cemiyeti Akvam (Milletler Cemiyeti) ile daha iyi ilişkiler kurulacağı gibi amaçlar bildirmişti.  Hem dinciler hem de çok daha az sayıdaki komünistler bu partide yer almak istediler. Halk Partisi binalarına saldırılar ve yasal olmayan başka muhalif kuruluşlarla yaratılan kargaşa gösterdi ki bu ülke henüz çok partili rejime hazır değildi.  Politikacı olarak devlete ve millete hizmet sorumluluğunu yüklenecek yetenekte ve olgunlukta, ülke çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tutacak karakterde siyaset heveslileri henüz ortalıkta yoktu.  Bu parti de, kuruluşundan dört ay sonra, 21 Aralık 1930’da kapatıldı.

            Bu yıllarda ve daha sonra çok partili rejime geçtikten sonra, dinci gericiliğin demokrasinin gelişmesine indirdiği darbeler, birkaç büyük yazar tarafından Türk halkına anlatıldı. Cumhuriyetin bu yılmaz bekçilerinin en önde gelenlerinden üçü Falih Rıfkı Atay, Niyazi Berkes ve Aziz Nesin’dir.

            Bu yazarların en yaşlısı Atatürk’ü yakından tanıyan Falih Rıfkı Atay’dı (1894-1971). 1924’de, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldıktan iki gün sonra yazdığı bir gazete makalesinde, saltanatı ve hilafeti bir meclis kararıyla kaldırmak mümkün olsa da, bu kurumların istismarcı fikir ve hareketlerle desteklenerek tehdit olmayı sürdüreceğini ve daha uzun yıllar bunlarla mücadele etmek gerekeceğini söylemişti. Falih Rıfkı’ya göre, “1946 sonrası demokrasi dini iç politikanın bir kuvveti olarak işlediği için orta çağımız geri tepti.”  Atatürk Devrimlerinin temeli laiklik ve toplumsal özgürlüktü.  Çok partili rejime geçişle birlikte, Cumhuriyet Halk Partisi dahil bütün partiler ikisine de “hıyanet” etmiştir. [2]  Eğer “Atatürk’e dönmezsek, demokrasi devrinin alçakça hıyanetlerini çiğneyerek Atatürkçülüğü yeniden hakim kılmazsak, milli kaderi oportünist politikacıların pençesinden kurtarmazsak, halimiz yaman olur”.

            Bir başka yazısında, Amerika ve Belçika’da okuma-yazma bilmeyen kimselere seçimlerde oy verdirilmediğinden[3], fakat bizde okuması olmayan insanların oy verdiğini, okuma-yazma bilmeyenlere cahil demenin, bazılarınca millete sövmek diye algılandığını belirtiyor.  Kendisi gibi Atatürkçülerin bu memleketin köylüsünü Danimarka köylüsü gibi ileri, özgür ve mutlu olmalarını istediklerini, bu nedenle kapatılan Köy Enstitülerinin gerekli olduğunu savunuyor. Halk dostu geçinen iki yüzlü yeni demokratların köylüyü olduğu gibi eğitimsiz bırakmak istediklerini, kız çocuğunu okula göndermemesini haklı bulduklarını anlatıyor. 1946 sonrası, yeni demagog anlayışına göre halkçılık “halkın huyuna suyuna gitmek, halka uymak, halkın isteklerini yerine getirmek”, olarak düşünülmektedir.  Atatürkçü halkçılık ise “halkı yükseltmek, kültürünü ve refahını arttırmaktır”.[4]

            Zamane politikacılarının karakterlerini anlattığı bir yazısında, nasıl boyacı, kunduracı, yorgancı, marangoz esnafı varsa, 1946 demokrasisinin bizde politikacı diye sırf “kâr ve kisp” (kazanç ve ele geçirme) düşünen bir siyaset esnafı takımı yarattığını söylüyor. Böyle politikacıların halkın batıl inançlarını desteklediğini belirterek örnekler veriyor. 1950’de cumhurbaşkanı seçilen Celal Bayar’ın yaşadığı bir olayı anlatıyor. Eski dönemde, Celal Bayar Atatürk Hükümetlerinin birinin Ekonomi bakanı sıfatı ile İzmit’te bir fabrikayı açmaya gittiğinde, yere yatırılmış, gözü bağlı koyuna bakmış ve hayvanın serbest bırakılmasını emretmiş. Bunun nedeni, böyle durumlarda Atatürk’ün hayvan kurban edilmesini engelleme huyuymuş. Fakat 1950’den sonra, Afyon’da, aynı Bayar bir devenin kurban edilmesini “ağzı kulaklarına vararak” seyretmiş.[5]

            Bu yeni politikacı tipi daha çok oy toplayacağını düşündüğü “ayvazı” aydına tercih etmektedir. Falih Rıfkı, 1950’lerde bir iktidar siyasetçisinin “kaç oy çıkarır onlar” diyerek aydınları dışladığını anlatıyor. CHP’nin 1946’dan sonraki tutumunu da eleştirerek, oy kaygısıyla, yeni kurulan Demokrat Parti ile din tavizi rekabetine girdiğini söylüyor.  Ona göre, Köy Enstitüleri köylünün kalkınması için elzemdi. Halk Evleri de kadın özgürlüğünün ocakları idi. CHP “demokrasi” adına bu kurumları gözden çıkarmıştı.  27 Mayıs İhtilalinin yarattığı özgürlükçü ortamda bile Atatürk Devrimlerini yeterince savunamamıştı.  Falih Rıfkı’ya göre “hür vicdanlı ve hür yaşayışlı aydınlar bundan [1960’lardan] otuz yıl önceki hürriyetlerinden mahrumdurlar. Ramazan ayı irticanın bir hakimiyet gösterisi haline gelmiştir”.[6]  Her yerde hürriyet getirici demokrasi, bizde hürriyet götürücü olmuştur.

Niyazi Berkes (1908-1988) yıllar boyunca yayınladığı yazılarında, toplumsal gelişme olmadan, Atatürk Devrimleri gerçekleşmeden gerçek bir demokrasinin bu ülkede kurulamayacağı görüşünü savundu. Batı Avrupa ülkeleri ekonomik olarak kalkınırken insanlar bu kalkınmada yer alacak şekilde kişisel gelişim gösterip okur-yazar oldular.  Cumhuriyet sonrası Türkiye’de durum çok farklı idi.   Ekonomik ve toplumsal kalkınmanın birlikte gerçekleşmesi gerekiyordu. Sermayesi kıt ülkede devletçilik modeli benimsenmiş ve önemli başarılar elde edilmişti, ama sosyal gelişim yavaş gidiyordu.  Berkes’e göre, “hem ekonomik kalkınma istemek, çağdaş uygar uluslar katına çıkmayı özlemek, hem de geleneksel toplumun yapısında temelli değişimlere yanaşmamak mümkün değildir. Bu, ancak Hazreti Ömer devrinin hasretini çeken şeriatçılara, Cengiz yasa ve töresini özleyen Turancılara, ortaçağ lonca reaya düzenini ideal sayan Anadoluculara göre mümkündür…devletçiliğin yıkıldığı yıllarda Kemalist devrimciliğin yerini bu üç görüşün ortaklaşa yanı olan gelenekçilik almıştır.” Batılı ülkelerde olduğu gibi demokrasi toplumu değiştirememiş, ancak toplum demokrasiyi değiştirerek, Türkiye’de görülen kılığa sokmuştur.[7]   

            Her ne kadar, 1923’deki Birinci İktisat Kongresinde, özel teşebbüsün desteklenmesi kararları alınmışsa da ülkenin kaynaklarının savaşlarda tükenmiş oluşu ve halkın sermaye birikiminin bulunmayışı nedeniyle özel şirketler kurarak üretim yapmak mümkün olmamıştı. 1929 Büyük Buhranında, Batılı ülkelerde bile devlet müdahalesi artmıştı. Bu nedenle devletçilik ilkesinin kabulü kolay olduğu gibi uygulaması da başarılı sonuçlar vermiş, Cumhuriyetin ilk onbeş yılında çok önemli sanayi tesisleri kurulmuştu. Bu ekonomik başarılara rağmen toplumsal gelişmede istenilen başarı sağlanamamıştı.

            Berkes’e göre, 1930’da Serbest Fırka’nın kuruluşuyla toprak ağası, tüccar gibi çeşitli çıkar temsilcileri, ortaya çıkmış, CHP yöneticileri de bu sınıf çıkarlarına taviz vermeye başlamıştır. 1932’de Celal Bayar’ın İktisat Vekili olmasıyla birlikte devletçilik ilkesinde sapmalar başladı. Aslında Kemalizm karşıtı olan bu çıkar zümresi CHP içinde güçlendikçe aydın, işçi ve köylü sınıfı önemini yitirdi. Bu çıkar grupları, toprak reformu, iş hukuku, vergi ve eğitim alanlarındaki reformları engelledikçe ekonomik ve sosyal programlar katılaşmış, program etkinliğini sağlayacak incelemeler, denetimler, düzeltmeler bir tarafa bırakılmış, gittikçe sağcı ve tutucu eğilimler hakim olmaya başlamıştır.  Böylece, Atatürk’ün ölümünden sonra üstün görüş artık devrimcilik değil, şeriatçılık, Turancılık ve Anadoluculuk karışımı gelenekçilik olmuştur.[8]                                   

            İkinci Dünya Savaşından sonra, 1947’de Türkiye OEEC’ye (Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı), IMF (Uluslararası Para Fonu) ve Dünya Bankası’na girdi. Hükümet Marshall Planıyla büyük miktarda yardım alacağını umuyordu. Amerikan ekonomik misyonu üyeleri Türkiye’ye gelerek tavsiyelerde bulundular. Devletçiliğin terk edilerek özel girişimi desteklemek Amerikan yardımının ön koşuluydu. Şevket Süreyya Aydemir’in büyük ölçüde etkisiyle yapılan plan, devlet eliyle yatırımlar yapılmasını öngörüyordu. Fakat Amerikalı uzmanların hazırladığı raporlar tam tersini öneriyor, kamu sektörünün öneminin azaltılmasını, sanayiye az kaynak ayrılmasını, meslek okullarına ağırlık verilmesini ve Köy Enstitülerinden vazgeçilmesini istiyordu. Böylece, CHP, yeni kurulmuş olan Demokrat Parti’nin de etkisiyle liberal bir ekonomik sistem oluşturmak için düzenlemeler yaptı ve kuruluşundaki temel ilkelerden ayrıldı. Eğitimde Tevhid-i Tedrisatı gerçekleştirmiş olan CHP ilkokullarda din dersini koyarak, ilerici Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i de gözden çıkardı.

            Berkes’e göre “yirmi yıllık Kemalist rejimin deneylerinden sonra o zamanın fikirlerinin artık tarih sahifelerine geçmiş olmaktan başka bir değeri kalmamıştı. Bu tarihe geçmiş fikirleri bile bilmekten yoksun olan şimdikilerin sözcüleri için toplumsal değerler sadece bir politika ve kazanç aracı oldu.”  Kemalist yolda yürüyen ve konuşanlara özgürlük bile yoktu.  Fakat onun dışında “bütün kemiksiz dillere sonsuz bir uzanma özgürlüğü vardı.”[9]

            Savaş sonrasındaki bu kargaşa ortamından çıkan DP, 1950’de iktidar olunca “Kemalizmi toptan inkâr etmekle kalmayacak, onun tasfiyesine doğru adımlar atacaktı. DP’nin savaş yıllarında artan hayat pahalılığını da iyi bir seçim malzemesi yaparak iktidara gelmesi zor olmamıştı. Kemalizm’in diktatörlük olduğunu, Türkiye’ye demokrasiyi ilk kez kendilerinin getirdiğini iddia ettiler. Dışarıda ve içerdeki cahilleri buna inandırdılar. Berkes ayrıca, DP rejiminin iki özelliğini ve ideolojisini şöyle tanımlıyor: i) Görmeden yürüyenlere özgü bir çeşit liberalizm, ii) Türk halkını, devletini ve milyonu bol olan yabancıları çarpmak anlamına gelen “milyonerizm” ilkesi.

            Berkes’e göre Marshall yardımının amacı Türkiye’nin kalkınmasına yardım etmek değil, yıkıntı içindeki Avrupa’nın yeniden inşasına yardım etmekti. Özel girişimcilik ve liberalizm dayatmasıyla, Türkiye pazarını dışa açmak ve Avrupa’nın bundan yararlanmasını sağlamaktı. Gelen Amerikalı uzmanlar, Türkiye’nin 1930’lardan beri güttüğü bağımsız ekonomik kalkınma politikasını öğrenmişler, devletçiliğin bunun zorunlu sonucu olduğunu görmüşler ve ona kusur olarak sadece koordinasyon yokluğu gibi sudan bir kusur bulmuşlardı. Türkiye’nin hem sanayide hem de tarımda, dış piyasalara ihtiyaç duymadan kalkınabileceğini anladıkları halde “Türkiye’nin sanayileşme hedefini terk etmesini tavsiye edecek değiliz. Fakat biz, bu hedefe varmanın en kestirme yolunun, tarımsal gelişmeye gittikçe artan önem verme yolu olduğunu tavsiye ederiz” diye rapor vermişler.[10] Kalkınma planını hazırlayan uzmanların boş adamlar olmadıklarını anlamış olmalılar ki çok da ileri gidememişler.

            Savaş sonrasında yoksul ülkenin sermaye birikimi ve girişimci sınıfı yaratacak durumu yoktu. 1950’lerin ortalarında bile özel teşebbüs gelişememişti. Ekonomi ve Ticaret Bakanı hükümetin Sümerbank’ın çimento ve briket fabrikalarını satarak sanayi sektörünü “devletsizleştirmeye” başlayacağını ilan etti. Arkasından tekstil sanayi devletsizleştirilecekti. Fakat özel sektör beklentileri gerçekleşmeyen hükümet, sonunda, ancak devlet eliyle sanayi yatırımı yapabileceğini gördü.  1952’de Sanayi Bakanı, Sümerbank’ın bir zamanlar ülke ihtiyacının %70’ini karşılarken artık sadece %30’unu karşıladığını belirtmişti.[11]

            CHP ve DP ekonomik yaklaşımlarında da dış politikada da birbirine çok benzeyen görüşler sergilerken, ilginç bir iktidar-muhalefet kavgası sürdürmüşlerdi.  Muhalefetin eleştirileri karşısında DP yöneticileri gittikçe hırçınlaşıyordu.  Meclisteki çoğunlukları nedeniyle kolayca çıkardıkları bir yasayla, hiçbir siyasi amacı olmayan Halk Evlerini kapatıldı ve mal varlıkları hazineye devredildi. Arkasından CHP’nin mal varlıklarına el kondu ve 1951 sonunda parti binalarını bile kaybeden CHP, mal varlıklarının beşte dördünü bir kanunla kaybetmiş oldu.

            Yabancıların etkisiyle plansız ve programsız yönetilen ekonominin sıkıntıları 1950’lerin ikinci yarısında arttıkça ve eleştiriler yükseldikçe Başbakan ve Bakanlar iyice hırçınlaşarak Anayasaya aykırı girişimlerde bulunmaya başladılar. Ülke dış ödemeler bunalımına düştü. Kamu finansmanı zorlukları nedeniyle para arzı artarken fiyatlar yükseldi. Maaş artışları fiyat artışlarının çok gerisinde kalıyordu. Dış borçlar artıyor, yaratılan kısır döngü Osmanlının son dönemlerini hatırlatıyordu. Yedek parça, gaz yağı ve kahve gibi ürünler ithal edilemeyince karaborsa, vurgunculuk ve spekülasyon arttı. Ağustos 1958’de Hükümet devalüasyon yapmayı kabul ederek dolar kurunu 2,80 liradan 9,025 liraya çıkardı. DP iktidardan hoşnut olmayan yurttaşlar üzerindeki baskıyı arttırdı. Diğer muhalefet partileri de CHP ile birlikte hareket etmeye başlayınca Vatan Cephesi denen bir oluşumla halk bölündü. DP teşkilatları DP destekçilerinin isimlerini her gün radyodan yayınladı. 1960’ın başında muhalefetin ve basının faaliyetlerini soruşturmak için TBMM’de üstün yetkilerle bir Tahkikat Komisyonu kuruldu.  Başka ülkelerde özgürlük getiren demokrasi Türkiye’de özgürlüklerin kaldırılması için kullanılıyordu. Gazeteler kapatılarak sıkıyönetim ilan edilince 27 Mayıs 1960 askeri darbesi kaçınılmaz oldu.

            Türk Ordusu kanunlardan aldığı yetkiyle ve aydınlarla üniversite gençliğinin desteğiyle, ülke bağımsızlığını ve geleceğini tehlikeye atan bir hükümeti düşürmüştü. İstediği sadece anti-demokratik gelişmelere son vererek yönetimi kısa zamanda sivillere bırakmaktı.  Yeni bir anayasa yaparak temel özgürlükleri garanti altına aldıktan ve ekonomi yönetimine planlamayı yeniden getirdikten sonra, kısa zamanda yönetimi sivillere devretti. Bu arada suçlular da mevcut kanunlara göre cezalandırıldı. Fakat bundan ders alındı mı?

            Darbe sonrası yeni kurulan partiler seçim propagandaları sırasında bolca din istismarı yaptılar. Yeni kurulan partiler içinde, seçimlerde en başarılı olanı, özel teşebbüs, yabancı sermaye, liberal siyaset ve Batıyla sıkı ilişkiler kurmak isteyen Adalet Partisiydi.  Bu partinin 1965’den sonraki başkanı uzun yıllar başbakanlık ve sonunda cumhurbaşkanlığı da yapmış sağcı geleneğin yerleşmesini sağlamıştı.

            Bu yıllardaki ve daha önceki yıllardaki siyasi yaşamı en güzel anlatan bir yazar da Aziz Nesin (1915-1995) idi.  Çok partili rejime geçişle birlikte, 1940’lardan beri, oy alabilmek için her kılığa giren politikacıların ikiyüzlülüğünü, onlara oy veren seçmenin, yetersiz eğitim yüzünden okumayan ve düşünmeyen kitleler olarak kalışını ve aydınların “ödlekliğini” usanmadan yazmıştı. 29 Nisan 1968’de, 28-29 Nisan 1960 öğrenci ve akademisyen protestolarının yıldönümünde yaptığı bir konuşmada, o günlerin Türkiye’sinde modern emperyalizmin sömürü için kendine hazırladığı ortamın her alanda gericilik olduğunu söylemiştir. “Kimi aydınlar, bugün gittikçe azgınlaşan, kuduran gericilik belirtilerini, görüp, 31 Mart hortluyor, diyorlar. Hayır! 31 Martı çoktan geçtiler, aştılar, 32 Martı, 33 Martı yaşıyorlar. Gericiliği söküp atmak istiyorsak, önce kökü dışarıda gericiliği besleyicileri olan emperyalizmin kökünü yurdumuzdan kazımalıyız.”[12]                         

            Bu arada Türk aydınını da sorumlu tutuyor ve zor zamanlarda sesini çıkarmayıp, halka olan borcunu ödemediğini belirtiyor.  Aydınlarımızın kısa görüşlü olduğunu, günün verilerine dayanarak geleceği sezemediğini ve halkı uyarmadığını yazıyor. Ne yazık ki, Nesin bu eleştirilerinde haklıydı. Bugünün aydınlarının büyük çoğunluğu, elli yıl sonra bile aynı özellikleri sergilemiyorlar mı?  Atatürkçü geçinen bazıları, 1960’larda ve 1970’lerde en çok imam-hatip okulu açmış olmakla övünen ve Atatürk Devrimlerine açıkça ihanet etmiş olan bir politikacıyı sık sık büyük devlet adamı olarak gösterip baş tacı yapmıyorlar mı?

            Aziz Nesin iki yüzlü politikacıları anlatan romanlar ve hikâyeler yazdı. Zübük romanında, yalancı, ahlaksız ve yağcı bir politikacı tiplemesi yaptı. Bu düşük karakterli tip, çeşitli ayak oyunlarıyla, önce belediye başkanı daha sonra milletvekili olur. Rüşvet alır, yolsuzluk yapar. Muhalefeti dinsiz, kendini dindar ilan eder. Namuslu insanlara iftira atar, vatan hainliğiyle itham eder. Kısacası, yazar sık görülen bir politikacı tipini karikatürize eder. 1980’de sinemaya da uyarlanan Zübük filmini seyrederken gülüp halkı eğlenen, seçmenler gene Zübüklere oy vermeye devam ederler.

            Geçmişte ve bugün bazılarının tek partili dönemi bir diktatörlükmüş gibi göstermeye çalıştığını, ekonomik ve toplumsal alanda ilerleme sağlayamadığı gibi, bir takım gerçek dışı beyanlarda bulundukları görülmektedir. Bu söylentilerin ne kadar yanlış olduğunu görmek için temel istatistiklere bakmak yeterli olacaktır. 1923-1930 yılları arasında sermaye ve işgücü kıtlığı nedeniyle istenilen kalkınma gerçekleştirilememişti. Ülke kaynakları savaşlarda tükenmiş, yatırım yapacak sermaye kalmamış, vatanı kurtarmak için işgücü olabilecek insanlarımızı yitirmiştik.  Her şeye rağmen ekonomik bağımsızlık ilkesine tam sadakatle bağlı kalınmıştı.  Siyasi bağımsızlığın en büyük dayanağının ekonomik bağımsızlık olduğunu çok iyi bilen Cumhuriyetin ilk yöneticileri henüz 1925’de Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketinin kuruluşunu sağlayarak 1927’de uçak üretimini gerçekleştirmişti.  1923-1930 yılları arasında Anadolu’da 1000 kilometreye yakın demiryolu döşenmişti. 1923-1939 arası inşa edilen demiryolu toplamı 4200 kilometreyi aşmıştı.  Birinci Beş Yıllık Plana (1933-1938) göre dokuma, şeker, demir-çelik, kimya, kağıt, cam ve tarım makineleri üretimine başlandı.  Eğitim alanında da büyük hamleler yapılmış, 1923’de 4894 olan ilkokul sayısı 1939’da 9418’e, ortaokul sayısı 72’den 234’e, lise sayısı 23’den 80’e, yüksek öğretim veren okul sayısı 9’dan 19’a çıkmıştır.[13]   

Birinci Beş Yıllık Plan başarı ile gerçekleştirilmişti, ama İkinci Beş Yıllık Plan Dünya Savaşı nedeniyle gerçekleştirilememiş, savaşa girilmese de ülke ekonomisi çok zarar görmüştü. Aşağıdaki, çok özet olarak hazırlanmış, bir ekonomik göstergeler tablosundan da görüleceği gibi ekonomik büyüme hızı, savaş yılları hariç, Cumhuriyetin ilk 18 yılında oldukça yüksek seyretmiştir. Büyük Buhran yılları bile 1930’ların büyümesine fazla zarar vermemiştir. Fakat yirminci yüzyılın son 40 yılında büyüme oranı devamlı küçülmüştür.  Bu rakamlar gelişmekte olan Asya ülkelerinin büyüme rakamlarının çok gerisinde kalmıştır.  Tablodaki ikinci sütunda ihracatın ithalatı karşılama oranı görülmektedir. 1930’larda dış ticaret fazlamız olmuş, ithalatımızı rahatça ödediğimiz gibi, Osmanlı borçlarını ödemek için de finansman sağlanmış. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Avrupa ülkeleri bize mal satamadıkları için ithalat azalmış ve ticaret dengesi gene pozitif olmuştur.  1950’den itibaren devamlı ticaret açığı verilmiş ve sattığımız ürünlerin bedeli satın aldıklarımızın %70’ini bile karşılayamamıştır.  Bu oran son yıllarda %60’tır.

TABLO: Temel Göstergeler

                               GSYH                     İhracatın              Dış Borç                Dış Borç/

                               Büyüme                İthalatı                Stoku                     GSYH

Yıllar                            %                      Karşılaması         Milyar $                     %                          

1923-1919           10,95                        73,24                                                

1930-1939             6,01                     111,60

1940-1949             0,70                     130,77

1950-1959             6,98                        75,86

1960-1969             5,32                        68,61                    2,7                        15,8     (1970)

1979-1979             4,76                        47,26                  16,2                        23,5     (1980)

1980-1989             4,04                        64,70                 10,7                        26,1     (1990)

1990-1999             3,93                        60,89                  54,4                        44,7     (2000)

                                                                                              435,1                       60,0     (2020)

Kaynak: TÜİK, İstatistik göstergeler

İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar dış borç alınmamış, hatta 1954’e kadar Osmanlı borçları ödemiştir.  1950’den sonra dış borçlanma başlamış, 1970’de 2,7 milyar dolar olan dış borç stoku, yüzyılın sonunda 55 milyar dolar, 2021’de 450 milyar dolar olmuştur. !970’de dış borç stokunun gayri safi yurtiçi hasılaya oranı %15,4 iken son yıllarda %60 civarındadır.

            Bu kısa incelemeden Türkiye’de çok partili demokrasinin pek başarılı olmadığı anlaşılmaktadır. Bu başarısızlığın başlıca nedenleri, yazıda adı geçen üç büyük yazarın da işaret ettiği gibi, eğitim yetersizliği nedeniyle toplumsal gelişimin yavaş olması ve Batı emperyalizminin Türkiye’ye müdahalesine izin verilmesidir. Toplumsal gelişimin yetersizliği hem seçmen kitlelerinin hem de seçilenlerin vasıflarını ilgilendirmektedir. Ayrıca dış müdahalelere de açık olmanın da bir nedenidir. 1960’dan itibaren siyasi yönetimin üç askeri darbe ve küçük çaplı uyarılara maruz kalması sebepsiz değildir. Sonunda, siyasal istikrarsızlık ekonomik istikrarsızlıklar yaratarak göreceli yoksullaşmaya yol açmıştır.


[1] Gazi Mustafa Kemal (1934) Nutuk, Cilt II, Devlet Matbaası, İstanbul, s. 331.

[2] Falih Rıfkı Atay (2000) Batış Yılları, Bateş, İstanbul, s. 87.

[3] ABD’de 1965’e kadar devam eden bu uygulama daha çok zenci Amerikalıların oy vermesini engellemek için kullanılmıştı.

[4] Atay, Batış Yılları, S. 128.

[5] Atay, Batış Yılları, s. 105.

[6] Atay, Batış Yılları, s. 136.

[7] Niyazi Berkes (1975) Türk Düşününde Batı Sorunu, Bilgi Yayınevi, Ankara, s. 115.

[8] Berkes, Türk Düşününde s. 119.

[9] Berkes, Türk Düşününde, s. 143.

[10] Berkes, Türk Düşününde, s. 149.

[11] Feroz Ahmad (2007) Demokrasi Sürecinde Türkiye (1945-1980), Hil Yayın, İstanbul, s. 168. Başbakan Menderes ise “Sümerbank 1938’de tekstil ihtiyacımızın %60’ını karşılarken, şimdi sadece %40’ını karşılayabiliyor” demişti.

[12] Aziz Nesin (1986) Ah Biz Ödlek Aydınlar, Adam Yayınları, İstanbul, s. 206.

[13] Tevfik Çavdar (2003) Türkiye Ekonomisinin Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara, s. 192-194, 272-274.

Must Read

Sürdürülebilir Türkiye!

Türkiye Cumhuriyeti, Paris Anlaşması’nı TBMM’de kabul etmesinden sonra ve son yıllarda sık sık karşılaştığımız sürdürülebilirliği artık hayatımızın her noktasında göreceğiz. Paris Anlaşması’nı,...

5. Yılında 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Dış Politika Yansımaları

Bundan yaklaşık 5 yıl önce darbe girişimine şahit olmuştuk. Karşılaşılan durumlar ve süreç içerisinde ortaya çıkan tüm değişkenlere bakıldığında aslında hâlâ net...

RÖPORTAJ: ÇİMEN GÜNAY ERKOL’LA YARALI ERKEKLİKLER VE ERKEKLİK ÇALIŞMALARI ÜZERİNE

Çok basit bir soruyla giriş yapacağım ama alanı henüz tam tanımayan öğrenciler için oldukça yararlı bir soru bu. Türkiye özelinde konuşmak gerekirse...

POLİTİKLEŞEN BEDENLER: KEMALİZM BAĞLAMINDA LGBTİ+LAR

Büşra İşguzar & Burak Gümüş Günümüzde LGBTİ+’ların sağ politik zeminde günahkâr olarak damgalandığı ve kriminalize edilerek ötekileştirildiği bu dönemde...

KAPİTALİZM KRİZİNİN ORTASINDA KENDİ KRİZİNİ YAŞAYAN KEMALİZM

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-11 KAPİTALİZM KRİZİNİN ORTASINDA KENDİ KRİZİNİ YAŞAYAN KEMALİZM “Sermaye belki...