Ana Sayfa Dergiden TARİHİN KİLİDİ: ÇANAKKALE MUHAREBELERİ

TARİHİN KİLİDİ: ÇANAKKALE MUHAREBELERİ

Çanakkale Muharebeleri, Türk ve Dünya tarihindeki büyük önemine karşılık ülkemizde hak ettiği ölçüde bilinmeyen bir tarih kesitidir. Milletimizin bu konudaki bilgi ortalaması; Seyit onbaşının 200 küsur kiloluk top mermisini taşıması, Mustafa Kemal’in göğsündeki saate isabet eden şarapnel parçası gibi birkaç anekdottan öteye geçemiyor. Ulusal duyarlılıkları yüksek olan kesimlerde bile Çanakkale Muharebelerini, Kurtuluş Savaşı’nın bir parçası zanneden insan sayısı az değil. Yaşamı boyunca ders kitabı dışında eline kitap almamış milyonlarca insan da sosyal medya gibi güvenilmez bir kaynaktan edindiği yüzeysel bilgilerle yetiniyor. Daha kötüsü Kadir Mısıroğlu gibi yarım akıllı, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı ve aslında emperyalist tarih yazımının Türkiye’deki temsilcisi durumunda olan çok sayıda şahıs, denize akan lağım suları benzeri bir bilgi kirliliğine sebep oluyor. Mustafa Armağan ve benzeri sözde tarihçiler de daha akademik bir görünümde aynı değirmene su taşıyor. Hâl böyle olunca, Çanakkale muharebeleri ve Mustafa Kemal’in buradaki rolü de çeşitli kesimler arasında sığ tartışmalara, yalan ve iftira kampanyalarına konu oluyor.

Çanakkale Muharebelerini, Birinci Dünya Savaşı’nın genel stratejisinden ve Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesi-sürüklenmesi konusundan ayrı düşünmek mümkün değil. Fakat Osmanlı’nın savaşa girmesi konusu da yeterince açıklığa kavuşmuş değil. Bu bakımdan, derginin yayıncıları benden bu konuda bir yazı istediklerinde; hamaset dolu birkaç anekdottan ibaret ve esasen bilimsel bir değer taşımayıp, bir anma konuşmasında okunabilecek türden bir Çanakkale yazısı yazmayı kendime yakıştıramadım. Yazı boyunca, Tarih biliminin en temel metodu olan “BİRİNCİ EL” kaynakların “KARŞILAŞTIRMALI” incelemesi yoluyla bütün bu sorulara açık ve net bir cevap ortaya koymaya çalışacağım. Yazının hacmini ve amacını gözeterek, Çanakkale Boğazı’nı denizden geçme teşebbüsüne sadece değinerek geçip, bahsi geçen sığ tartışmalara en çok konu olan kara savaşlarını merkeze alacağım. Saldırganların karaya çıktığı günden Gelibolu’yu terk ettikleri güne kadar olan 9 aylık süreyi tümüyle irdelemek bu yazıda mümkün olmayacağından dolayı da kara çarpışmalarının en stratejik bölümü olan başlangıç aşamasını mercek altına alacağım.

Yazıyı dipnotlarla doldurmadığımı ve fakat sunduğum bütün bilgilerin BİRİNCİ EL kaynakların KARŞILAŞTIRMALI incelemesine dayandığını, benden kaynaklanabilecek maddî hatalara yönelik uyarı ve düzeltmelere açık olduğumu da belirtmek isterim.

 

“Küresel Çete”ye Karşı

İlk cevap vermemiz gereken soru; Çanakkale çarpışmalarının da bir parçasını oluşturduğu Birinci Dünya Savaşı’nın, NEYİN SAVAŞI olduğu sorusudur. Birinci Dünya Savaşı, yaygın ve doğru bir deyişle bir emperyalist paylaşım savaşıdır. Fakat “neyin paylaşımı?” sorusunu cevaplamazsak bu ifade eksik kalacaktır.

Bir tarafta; denizlerde egemen olan ve “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” nitelemesini haklı çıkaracak şekilde dünyanın dörtte üçünü sömürgeleştirmiş olan İngiltere’nin başını çektiği Fransa, Çarlık Rusyası gibi devletler. Diğer tarafta, kapitalist gelişmesini ve ulusal birliğini daha geç sağlamış olan Almanya ve müttefiki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu. Daha doğrusu bütün bu devletleri kendi emelleri için kullandığı birer aygıta dönüştürmüş olan küresel sermaye. Adını koymak gerekirse; hemen tüm Avrupa devletlerine yerleşerek bu devletleri kendisine borçlandırmak suretiyle, kendi servetinin bekçisi yapan Rothschild ailesi.

Meseleye bu gözle bakınca aslında bu savaşın her koşulda tek bir galibi olacağını söylemek yanlış olmaz. Ve son asırlardaki tüm savaşlar gibi bu savaş da esasen dünya halklarına karşı açılmış bir savaştır.

Denizlerde İngiltere ile başa çıkamayacağını bilen Almanya, Ortadoğu’ya karadan ulaşmak amacıyla daha Sultan 2. Abdülhamit zamanında Osmanlı Devleti’yle ilişkileri geliştirmeye başlamıştı. Bu çerçevede Kayser Wilhelm iki kere Osmanlı ülkesine diplomatik ziyarette bulunmuş ve bu ziyaretlerden birinde Kudüs’e de giderek “Hacı” olmuştu. Alman propaganda aygıtı daha o zamanlardan Wilhelm’in “gizli Müslüman” olduğu yalanıyla Müslüman halkları Almanya tarafına çekmeye çalışıyordu. Aynı yalan yıllar sonra İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler için de kullanılacaktı.

Almanya’yı hedefine ulaştıracak stratejinin merkezinde Bağdat Demiryolu Projesi vardı. Berlin’den başlayarak, Viyana, İstanbul, Musul, Bağdat üzerinden Basra’ya kadar inmesi planlanan bu projeye İngiltere karşı çıkmış ve Basra’ya inme kısmından vazgeçilmesini sağlamıştı. Çarlık Rusyası da Ankara’nın doğusuna demiryolu hattı döşenmemesi şartıyla projeye karşı çıkmaktan vazgeçmişti. Sultan 2. Abdülhamit zamanında büyük mesafe kateden Bağdat Demiryolu, Birinci Dünya Savaşı’na girerken, Toros tünelleri dışında hemen tümüyle hizmete girmiş durumdaydı.

 

“İşte O Zaman Mahvoldunuz!”

Sözü fazla uzatmadan diyebiliriz ki Birinci Dünya Savaşı’nın büyük ödülü Osmanlı topraklarıydı. Siyasi Tarih literatürüne Doğu Sorunu adıyla geçen sorun da esasen Osmanlı terekesinin paylaşılması sorunudur. Bu gerçekten hareketle Osmanlı Devleti’nin savaştan kaçınmasının mümkün olmadığı da kolayca anlaşılır. Bu da bize İttihat Terakki hakkında dinci çevrelerin 100 yıldır sürdürdüğü; “Efendim devleti harbe soktular, koca imparatorluğu batırdılar.” yolundaki propagandanın gerçeklerle bağdaşmadığını gösterir.

Savaşa hazırlıksız ve erken girildiği yönündeki eleştirilerin elbette haklılık payı vardır. Hatta bu eleştirileri bizatihi önde gelen İttihatçı subaylar dile getirmektedir. Bu bağlamda elimizdeki en kıymetli kaynaklardan biri, savaşın hemen öncesinde Binbaşı rütbesiyle Genelkurmay İstihbarat Dairesinin başında bulunan Kazım Karabekir’in “Birinci Cihan Harbine Neden Girdik, Nasıl Girdik, Nasıl İdare Ettik?” başlıklarını taşıyan 4 ciltlik eseridir. Bulunduğu mevki gereği bütün emperyalist devletlerin Osmanlı topraklarına yönelik planlarından birinci elden haberdar olan Karabekir, özellikle eserinin ilk iki cildinde bu savaştan kaçınmanın imkânsız olduğunu belgeleriyle ortaya koymaktadır. Bu görüşü veciz bir biçimde destekleyen bir anekdot nakledelim: Osmanlı Devleti’nin savaşa girdiği gün, İstanbul’da bulunan Düyun-u Umumiye Başkanı İngiliz Sir Adam Block, ülkesiyle Osmanlı arasında savaş ilan edildiğinden dolayı Londra’ya dönmek üzere hareket eder. Diplomatik bir gereklilik olarak hükümet yetkilileriyle de vedalaşır. Bu esnada şu sözleri söyler:

Almanlarla birlik olarak İngiltere’ye karşı savaşa girdiniz. Almanlar kazanırsa Alman sömürgesi olacaksınız. İngiltere kazanırsa… işte o zaman mahvoldunuz!”

Nitekim savaşın sonunda 1919’da Türkiye işgal edilirken İngiliz Başbakanı Lloyd George, “Türkleri Avrupa’dan çıkardık. Şimdi onları geldikleri yere, Asya steplerine kadar süreceğiz!” diyordu. Cahil herif bilmiyordu ki Asya’da gideceğimiz step falan kalmamış. Türk Milleti olarak 1919-1922 arasında, başka gidecek hiçbir yer olmadığını bilerek sırtımızı duvara dayadık, vuruştuk. Bütün bu emperyalist projeleri de tarihin çöplüğüne gönderdik.

İşte Çanakkale zaferinin ne olduğunu lâyıkıyla kavrayabilmek için, bu tarihsel bağlam içerisine yerleştirerek yorumlamak gerekiyor.

 

Çanakkale-Ekim Devrimi-Kurtuluş Savaşı Denklemi

Osmanlı Devleti’ni savaşa sürükleyen Goben ve Breslau (Yavuz ve Midilli) komplosu hakkında başka bir yazı yazma sözü vererek, Çanakkale saldırısına girişen güçlerin hedeflerini ve Türk zaferinin neleri engellemiş olduğunu da belirtelim.

Çanakkale boğazına ve Gelibolu Yarımadasına yönelik saldırının hedefleri:

1-) İstanbul’u ele geçirerek Osmanlı Devleti’ni safdışı etmek.

2-) Alman ve Osmanlı ordularına karşı tek başına mücadele eden Çarlık Rusyası ile irtibat sağlamak.

3-) Yalnız kalan Almanya’yı çabucak yenmek.

İşte Çanakkale deniz ya da kara savaşları sonucu geçilseydi bu hedeflere ulaşılmış olacak ve belki de Birinci Dünya Savaşı’nın adı Birinci Dünya Savaşı olmayacak, savaş orta büyüklükte bir Avrupa Savaşı olarak tarihe geçecekti. Bu koşullarda yine Türkiye parçalanarak işgal edilecek ve bir Kurtuluş Savaşı yapmaya girişilse bile bu sefer 1920’de dayanışma içine girdiğimiz Bolşevik Rusya yerine karşımızda Doğu Anadolu’dan da Türkiye’yi işgale girişen bir Çarlık Rusyası olacak, dört bir taraftan kuşatılan Anadolu’daki muhtemel bir direniş, ezilmeye ve yok olmaya mahkûm kalacaktı. Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet olmayacak, Türkler de bugünkü Filistinliler konumunda mahrumiyet koşullarında yaşayan bir etnik grup olacaktı.

Çanakkale Zaferi sonucunda Osmanlı Devleti safdışı kalmadığı gibi Süveyş Kanalı, Irak ve Kafkasya cephelerinde emperyalist devletlere kök söktürmüştür. Çarlık Rusyasıyla irtibat sağlanamayınca, uzayan savaş koşullarında bir siyasal krize sürüklenen Rusya’da Ekim Devrimi gerçekleşmiş, yeni kurulan Komünist Rusya, emperyalizmin başına bela kesilmiştir. 1-2 yılda bitmesi planlanan savaş 4 yıla uzamıştır. İşte emperyalistlerin İttihat Terakki’ye, Türklere ve Mustafa Kemal’e yönelik nefretinin arkasında bu gerçekler vardır. Çanakkale Zaferi Ekim Devrimi’ne yol açmış, yeni kurulan Komünist Rusya da Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye’nin en önemli destekçisi olmuştur.

 

Seddülbahir: Denizin Seddi

Boğazı son kez denizden geçme teşebbüsü 18 Mart 1915’te düşman donanması açısından ağır zayiatla sonuçlanınca, bu kez Gelibolu yarımadasına asker çıkarmak suretiyle yarımadanın ve boğazın kontrolünü ele geçirmek teşebbüsüne girişildi. Bundan amaç karadan İstanbul’a yürümek olmayıp, yine savaş gemilerini boğazdan geçirerek İstanbul önlerinde belirmek ve donanma toplarını başkente doğrultarak Osmanlı Devleti’ni teslim olmaya zorlamaktı.

Bundan sonraki okumayı kolaylaştırmak açısından, sözü geçecek olan askerî birliklerin BÜYÜKTEN KÜÇÜĞE doğru sıralaması şu şekildedir: Tümen-Alay-Tabur-Bölük-Takım. Her tümen üç alay (yaklaşık 8-10 bin asker), her alay üç tabur (yaklaşık 2.500 asker), her tabur üç bölük (yaklaşık 800 asker) ve bir bölük de yaklaşık 200-300 arası askerden oluşur.

Daha 18 Mart teşebbüsünden önce 4 Mart’ta düşman, yarımadanın ucundaki Seddülbahir bölgesine keşif maksatlı bir çıkarma teşebbüsünde bulunmuştu. Zaten Gelibolu yarımadasında çıkarmaya elverişli 2-3 yerden biri ve en uygunu da Seddülbahir plajlarıydı. 25 Şubat’ta 19. Tümen komutanı olarak bölgeye gelen Yarbay Mustafa Kemal, Yarımadanın tüm güney bölgesinden sorumlu tutulmuştu. Kendi tümeninin iki alayı ve ayrıca emrine verilen 9. Tümen’in iki alayı olmak üzere toplam 4 alayla güçlü bir kıyı savunma tertibatı almış bulunuyordu. Bu yüzden düşman çıkarma teşebbüsü daha ilk dakikalarda akamete uğratılmış ve karaya çıkan düşman geri püskürtülerek kayıklarına binip kaçmaya mecbur edilmişti. Bu esnada bir Türk çavuşu, bozulan tüfeğini bir kenara fırlatıp düşmana taşla hücum etmeyi sürdürmüştü. Zaten çıkarma teşebbüsünü öğrendiği anda olay yerine gelmiş olan Mustafa Kemal, derhal (adı Mehmet olan) bu çavuşun bir nişanla taltif edilmesini emretmiştir. 25 Nisan’daki asıl çıkarma günü Yahya Çavuşla birlikte ismi tarihe geçecek olan Mehmet Çavuş budur.

Askerlerdeki bu cesaret ve kararlılık tesadüfen ortaya çıkmış değildir. Elbette bu vatan evlatlarının tertemiz duygu ve inançları vardır. Ancak büyük bir kısmı askere gelene kadar köyünden dışarı çıkmamış, okuması yazması olmayan ve Gelibolu’nun neresi olduğunu bile bilmeyen bu çocuklar, haftalardır subay ve çavuşları tarafından normal askeri eğitimin yanısıra Gelibolu savunmasının ne kadar yaşamsal olduğu konusunda da bilinçlendirilmektedir. Çanakkale geçilirse İstanbul düşecek, vatan çiğnenecektir. Yani siperin ardı vatandır, çiğnetilmeyecektir. Çanakkale de geçilmeyecektir.

Bu kararlılık, resmî emirlere de yansımaktadır. Mustafa Kemal, çıkarma öncesi kendi birliklerine yayınladığı bir emirde, “Benimle burada muharebe eden bilcümle askerler katiyen bilmelidir ki, bize verilen namus vazifesini tamamen ifa etmek için bir adım bile geri gitmek yoktur. İstirahat aramanın, bu istirahattan yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebebiyet vereceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın aynı fikirde olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphe yoktur.” demektedir. Yine diğer komutanlarla yapılan bir toplantıda, “İçimizde ve askerlerimizde Balkan Harbi’nin utancını bir daha görmektense, ölmeyi tercih etmeyecek kimse yoktur. Böyleleri varsa onları kendi ellerimizle kurşuna dizelim.” demiştir. Mustafa Kemal, emrindeki dört alayla ve bu kararlılıkla düşmanı beklemektedir.

Gelgelelim asıl çıkarma günü olan 25 Nisan’a kadar çok şey değişecektir. Gelibolu’daki 5. Osmanlı Ordusuna komutan olarak atanan Alman Liman von Sanders’in ilk işi, savunma düzenini değiştirmek olacaktır. Sanders, düşman donanmasının top ateşini bahane ederek kıyıda sadece zayıf birliklerin bulundurulmasını ve asıl kuvvetlerin geride tutulmasını esas alan bir tertibat alacaktı. Bu tertibatı almadan önce de, 26 Mart’ta bölgeden sorumlu olan ve en çok itiraz etmesi beklenen Yarbay Mustafa Kemal’i 19. Tümenle birlikte Ordu ihtiyat kuvveti olarak cephe gerisine çekecekti. Böylece Seddülbahir bölgesinde sadece Halil Sami Bey komutasındaki 9. Tümen kalacaktı. Üstelik bu tümenin 3 alayından biri de kuzeyde Arıburnu bölgesindedir. Yine 25 Nisan’da buraya çıkan ANZAC(1) tugayını da bu 27. Alay’ın iki bölüğü karşılayacaktır. 25. Alay geride, Yarbay Hafız Kadri Bey komutasındaki 26. Alay kıyı savunmasındadır. İşte bu alayın 3. taburu, başında tabur kumandanı Binbaşı Mahmut Sabri Bey olmak üzere düşman çıkarmasının en şiddetli dalgasını göğüsleyecektir.

Bölgedeki Türk komutanlar, Liman von Sanders’in tertibatına karşı çıkmışlar fakat emir komuta zinciri içerisinde bu itirazlar bastırılmıştır. Hatta Halil Sami Bey, gözünü karartıp zehir zemberek bir itiraz raporunu üst makamlara iletmiştir. Bir Türk albayının, bir Alman generalinin bütün görüşlerini tek tek çürüttüğü bir tarihsel belge niteliğindeki bu rapordan en önemli bir kaç satırı, hiçbir ifadesini değiştirmeden, sadece bazı eski kelimelerin yerine güncel karşılıklarını koyarak aktarıyorum. Raporun başlangıcında, Mustafa Kemal’in hazırlamış olduğu önceki savunma planının dayanakları sunuluyor. Sonra Liman von Sanders tarafından yapılan değişikliklerin yanlışlığı ortaya konuyor:

-Düşmanın en zayıf zamanı karaya çıkarken olup, piyade ve topçumuzun etkili ateşi altında kalacağı,

 -Karaya çıkmayı başardığı yerlerde ise kendi piyadelerinin (bizimkilerle S.K.) yakınlığı sebebiyle topçu ateşi yapamayacağı ve piyadelerimizin siperlerden yapacağı tesirli ateşle kıyıda tutunamayacağı,

 -Düşman sabahleyin çıkarma yaparsa bir alayın tuttuğu bölgeye yavaş yavaş ve ateş altında çok sayıda kuvvet çıkaramayacağı ve çıkan kuvvetlerin disiplini ve düzeni bozulmuş şekilde kıyı boyunda kalacağı ve bunların üzerine yapılacak hücumun başarılı olacağı,

 -düşman gece çıkarma yaparsa topçusundan yararlanamayacağı, (…)

 İşte arz edilen bu sebeplerden dolayı (…) kıyı üç bölgeye ayrılarak her bölgeye bir alay verilmişti.

 Şimdiki düzende ise kıyı zayıf gözetleme kuvvetleriyle tutuluyor. Bu durumda düşman gece ya da sabah kıyının (Seddülbahir kıyıları kastediliyor S.K.) her yerinden çıkarma girişiminde bulunabilecektir. (Bu öngörü aynen gerçekleşmiş ve 6 çıkarmadan beş tanesi bu bölgeye yapılmıştır S.K.) düşman kolaylıkla çıkarmaya başladığı zaman, donanmasıyla geriye yapacağı şiddetli bombardıman altında geride bulunan büyük kısmın gündüz ileriye alınması güçleşeceği gibi, ağır kayıplar göze alınarak bu yapılsa bile, birçok noktada çıkmayı başaran düşmana karşı kuvvetlerimizi parça parça göndermek veya bazı bölgeleri savunmasız bırakmak tehlikesi baş gösterecektir. (Ne yazık ki bu öngörü de aynen gerçekleşmiştir S.K.)

Düşmanın özellikle hangi yöne çok önem verdiği ve nereye ne kadar kuvvet çıkardığı da çabucak anlaşılamaz. Bu durumda düşmanı bizim ateşimiz altında kalmaktan kurtaran çünkü ilk hareket serbestliğini onlara veren bu yeni düzen, düşmanın bizi yanlardan sarma tehlikesini ve bizim yanları sarılmış bir halde taarruza geçmek durumunda bırakacaktır.

 Arz olunan sebeplerden dolayı düşman çıkarmaya başladıktan sonra (…) durum anlaşılıncaya kadar beklemede kalma mecburiyeti, düşmana zaman kazandırmak tehlikesini doğuracaktır.

 Düşüncelerim uygun görülürse, birinci savunmayı kıyıdan yapmak üzere kıyının iki tümen bölgesine ayrılması, böylece her tümen elinde bir alay piyade ve yeteri kadar topçudan oluşan tümen ihtiyatlarının bulundurulmasının komutanlığımızın uygun görmesine bağlı olduğunu arz ederim.”

Ne yazık ki bu son uyarı da dikkate alınmamış ve birazdan anlatacağımız ağır koşullar ortaya çıkmıştır.

9. Tümen Kumandanı Albay Halil Sami Bey

 

 

İngilizler, sarp bir araziye sahip olan Arıburnu bölgesine, sömürge askerleri olan ANZAC birliklerini sevk etmiş, buna mukabil en seçkin birlikleri olan 29. Kraliyet Muhafız Tümeni başta olmak üzere asıl kuvvetlerini Seddülbahir bölgesine çıkarmışlardı. Esasen 6 çıkarma noktasından 5 tanesi Seddülbahir’de bulunmaktaydı. Altıncısı da Arıburnu’ydu. Bu esnada Yarımadanın en dar yeri olan Saros körfezinin dip noktasına ve Anadolu kıyısındaki Kumkale’ye de aldatma maksatlı sahte çıkarmalar yapılmıştı. Asıl hedef Yarımada’ya ve Boğaz’a hâkim konumdaki Alçıtepe’ydi. Bu tepe ele geçirilirse, Boğazı koruyan Türk topçu bataryaları da arkadan ateş altına alınacak, yarımadanın herhangi bir yerinde Türklerin mevzilenmesi çok güç hale geleceğinden düşman donanması rahatlıkla boğazdan geçebilecekti. İngilizler, 29. Kraliyet Muhafız Tümeni’nin çıkarmanın ilk gününde karşısındaki Türk savunmasını darmadağın edeceğini ve engeç ikinci gün Alçıtepe’yi ele geçireceğini düşünüyorlardı. Arıburnu’na çıkan ANZAC birliklerinin de hedefi Alçıtepe’ye geriden yaklaşmak, yardıma gelebilecek olan Türk birliklerinin yolunu kesmek ve İngilizler yetişene kadar karşısındaki Türk direnişini kırarak İngilizlerle birlikte Alçıtepe’ye hücum etmektir.

Seddülbahir bölgesinden sorumlu olan Halil Sami Bey, Mustafa Kemal’den görevi devralırken tamamen O’nun hazırladığı savunma planını onaylamış ve uygulamaya koymuştu. Fakat Liman Paşa’nın aldığı tertibat yüzünden elinde çok yetersiz bir kuvvet kalmıştı. Hatta Mustafa Kemal, kendisi de tümen komutanı olmasına rağmen, “yeter ki kıyı savunması güçlü kalsın” düşüncesiyle, kendi tümeniyle birlikte Halil Sami Bey’in emrine girmeyi önermiş, fakat bu önerisi Liman von Sanders tarafından kabul edilmemişti.

İşte bu zayıf tertibatla düşman çıkarması göğüslenecekti. Yarımadanın en uç kısmında bulunan 3. tabur komutanı Binbaşı Mahmut Sabri Bey, üst komutanlardan aldığı bilgiler doğrultusunda çıkarmanın en şiddetli kısmının kendi önündeki sahile yapılacağını tahmin ettiği için, çıkarmadan birkaç gün önce taburun bütün yedek cephanesinin askere dağıtılması emrini vermişti. Cephane sandıklarını çoğu zaman bizzat taşımak suretiyle emrin yerine getirilmesini yerinde gözetmişti. İşte bu emir, tarihin akışını değiştirecek, 3. tabur, 32 saat boyunca hiçbir yardım ve ikmal almadan, 29. Kraliyet Muhafız tümeniyle tek başına çarpışacak ve bu tümene Alçıtepe’nin yolunu kapatacaktı.

                                                         Seddülbahir çıkarma bölgesi

Çıkarma yapılmadan önce kıyı savunmasını zayıflatmak amacıyla başta Queen Elizabeth’in 350 mm çapındaki devasa topları olmak üzere tüm düşman donanması üç taraftan Seddülbahir’i ateş altına almıştı. Kraliyet Muhafız Tümeninin çıkacağı sahili tutan 3. Taburun 10. Bölüğünün bulunduğu yaklaşık 1 km.lik şeride, 1 saat içinde 4650 top mermisi düşmüştü. Buna rağmen kıyıdaki siperlerde bulunan Türk erleri, başlarında subay ve çavuşlarıyla, önceden aldıkları eğitim doğrultusunda paniğe kapılmadan bu cehennemî bombardımanı atlatmıştı. Yüzlerce filikayla sahile yaklaşan düşman birlikleri, 1 saat aralıksız devam eden bu akıl almaz topçu ateşinden sonra sahilde kimsenin ayakta kalabileceğine ihtimal vermediklerinden, çok zayıf bir direniş bekliyor ve rahatlıkla ilerliyorlardı. Eski Yunan efsanelerini okumaya pek düşkün olan İngiliz Başkumandanı General Ian Hamilton, River Clyde isimli bir kömür gemisini de karaya oturtarak, adeta bir Truva atı gibi kullanmış ve bu gemiden de 2000 askerin karaya çıkartılmasını planlamıştı.

Filikaların sahile 100 metre mesafeye kadar sokulmasını bekleyen Türk bölüğü, verilen emirle birlikte denizdeki açık hedefler üzerine yaylım ateşine başlar. Filikalardaki panik ve zayiat çok ağır olur. O sırada bölgede keşif uçuşu yapan bir İngiliz pilotun anlatımına göre, kıyıdan 150 metre mesafeye kadar olan deniz kıpkırmızı olmuştur. Manzara korkunçtur. Güç bela kıyıya ulaşmayı başaran filikalardan askerler can havliyle kendilerini sahile atmakta ve kafalarını bile kaldıramadan kuma gömülmüş durumda ölümü beklemektedirler. River Clyde kömür gemisinde de durum farklı değildir. Gemiden karaya çıkmak üzere güvertede beliren her asker anında vurulmakta, panik içinde geriye kaçan İngiliz erleri, kendi subaylarının silah tehdidiyle yeniden hücuma geçmeye çalışmaktadırlar.

 

10. Türk bölüğünün 1. takım komutanı olan asteğmenin ilk ateşte şehit düşmesiyle birlikte takımın komutasını Ezineli Yahya Çavuş almıştı. Takımdaki 63 askeri mükemmel bir şekilde mevzilendiren Yahya Çavuş düşmana göz açtırmıyordu. Kıyıya çıkan düşman, karşılarında en az bir tümen(!!!) bulunduğunu rapor etmişti. Yahya Çavuş takımının bu muhteşem direnişi daha sonra şu şekilde şiirleşecekti:

Bir kahraman takım ve bir Yahya Çavuştular,

Tam üç alayla burada gönülden vuruştular,

Düşman tümen sanırdı bu kahraman erleri,

Allah’ı arzu ettiler, akşama kavuştular.(2)

 

Yahya Çavuş Anıtı-Kitabede söz konusu şiir yer almaktadır.

Bu ağır çarpışma ortamında, cephane sarfiyatının ne kadar büyük olacağı açıktır. Mahmut Sabri Bey tüm cephaneyi askere dağıtmamış olsa, yoğun düşman ateşi altında cephane ikmali yapılması mümkün olmayacak ve 2-3 saatlik bir çatışmadan sonra erler cephanesiz kalacaklardı.  Büyük ihtimalle son noktada ümitsiz bir süngü hücumuna kalkışılacak ve İngilizler şehit askerlerimizin bedenlerini çiğneyerek ilk gün Alçıtepe’ye ulaşacaklardı.

Fakat Türk birliklerinin inatçı direnişine rağmen, düşman donanma topçusunun yoğun baskı ateşi altında ardı arkası kesilmeyen çıkarma birlikleri ilk paniği atlatmış ve yavaş yavaş kıyıda mevzilenmeye başlamıştı. Başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk komutanların önerdiği tertibatın ne kadar doğru olduğu ve Liman von Sanders’in yaptığı düzenlemenin yanlışlığı acı bir şekilde anlaşılmakta ve Halil Sami Bey’in itiraz raporundaki her satır, adım adım gerçeğe dönüşmekteydi.

Buradaki çarpışmalar dört gün dört gece aralıksız devam edecekti. Mahmut Sabri Bey’in 3. taburu çok şehit vermiş ve hayatta kalan askerlerin de ayakta duracak hali kalmamıştı. 26. Alay kumandanı Hafız Kadri Bey, muharebelerin kesintiye uğradığı bir süreçten yararlanarak 3. taburu dinlendirmek için geriye almıştı. Ertesi günü çok ağır bir düşman saldırısı altında 5 gündür çarpışan 26. Alay, ilk defa bir sarsıntı geçirmiş ve Hafız Kadri Bey, ricat (geri çekilme) emri vermek zorunda kalmıştı. Biraz geride 3. taburdan kalan askerlerle birlikte dinlenmekte olan Mahmut Sabri Bey, alayın geri çekildiğini görünce emir beklemeden yanındaki askerlerle birlikte ateş hattına koşmuştu. Bu davranış diğer askerlerin de moralini yükseltmiş ve durumu gören Hafız Kadri Bey ricat emrini geri alarak bütün alayı karşı taarruza kaldırmıştı. Düşman bir kez daha püskürtülerek sahil şeridine kadar kovalanmıştı.

Genelkurmay Başkanlığının yayını olan Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi (BDHTH) adlı eserin 5. Cildi, iki kitap şeklinde Çanakkale Muharebelerine ayrılmıştır. Bu yayında Seddülbahir çıkarmasının bütün ağırlığını göğüsleyen ve o bölgeyi adı gibi denizin aşılmaz bir seddi haline getiren kahraman 3. Tabur hakkında şu sözler yer almaktadır:

Çanakkale destanı ve bu cephede bir vatan savunmasının o muhteşem tablosunda 3. Taburun gerçekten müstesna bir yeri vardır. Küçücük bir garnizon dağbaşı gibi dikilmiş, kıyılar hattında binlerce top mermisinin ateşini göğüslemiş ve kendisinden on kat üstün bir düşman tümenini harman edip hedefinden uzakta dize getirmiştir. Yaşayan ve yaşayacak olan nesiller, bu kahraman tabura çok şey borçludurlar.

 

 

“Süngü Tak! Yere Yat!”

25 Nisan sabahı Seddülbahir’e çıkarma yapıldığı dakikalarda yaklaşık 4.500 askerden oluşan ANZAC tugayı da Arıburnu sahillerine çıkmaktaydı. Sahilde, yukarıda bahsi geçen 9. Tümen’e bağlı olan ve Yarbay Şefik (Aker) Bey komutasındaki 27. Alay’a bağlı 2 takım bulunmaktaydı. Şefik Bey’in raporundan alınan şu sözler, hiçbir hamasete gerek bırakmadan durumu anlatmaktadır:

 

Arıburnu bölgesinde yapılan 4.000 kişilik çıkarmayı durdurmak yükünü taşıyan 2. ve 3. Takımlar, denizden ve karadan yedikleri ateş altında saldıranlarla mahvoluncaya kadar burun buruna çarpışmışlardır. Bunların en fazla saygı gösterilmeye lâyık olan hareketleri; yakınlarda kendilerine yardım için gelecek bir ihtiyat kuvvetinin olmadığını bilmelerine rağmen, mahvolasıya kadar çarpışmaları ve bu şekilde vazifelerini yapmaya çalışmış olmalarıdır.”

Saatler geçmekte, karaya çıkan askerlerin sayısı her dakika artmaktadır. O sırada olay yerinden kilometrelerce uzakta Saros körfezinin dip noktasında bulunan ordu komutanı Liman von Sanders’ten haber alınamamaktadır. Yarbay Mustafa Kemal’in emrindeki 19. Tümen, ordu ihtiyat birliği olduğu için, bizzat ordu komutanı emir vermedikçe harekete geçmesi mümkün değildir. Fakat Mustafa Kemal de böyle bir zamanda emir bekleyecek bir adam değildir. Savaş esnasında düşman karşısında emre itaatsizliğin cezası bellidir. Mustafa Kemal, Divan-ı Harbe verilmeyi göze alarak emrindeki 19. Tümen’e bağlı 57. Alayla harekete geçer ve Seddülbahir’deki Albay Halil Sami Bey’le de haberleşerek en yakın kriz bölgesi olan Arıburnu’na yönelir. Kendisi, emir subayı ve birkaç askerle alayın epeyce önünde hızla ilerlemektedir. Karşıdan bazı askerlerin gelmekte olduğunu görür. Bunlar muhtemelen yukarıda Şefik Bey’in bahsettiği iki takımdan arta kalan askerlerdir. Bundan sonrasını Mustafa Kemal’in anlatımına bırakalım:

Bu esnada Conkbayırı’nın güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze askerin Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. (…) Kendim bu askerin önüne çıkarak:

 

-“Niçin kaçıyorsunuz? dedim.”

 

-“Efendim, düşman! dediler.”

 

-“Nerede?”

 

-“İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.”

 

Gerçekten düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tamamen serbest olarak ileriye doğru yürüyordu. Şimdi durumu düşünün: (…) düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerimiz pek fena bir durumda kalacaklardı. O zaman, artık bunu bilmiyorum, bir mantık muhakemesi midir, yoksa içgüdü ile midir? Bilmiyorum; kaçan askere:

 

-“Düşmandan kaçılmaz, dedim.”

 

-“Cephanemiz kalmadı, dediler.”

 

-“Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim.”

 

Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasının yetişebilen askerlerini “marş marş”la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye gönderdim. Bu asker süngü takıp yere yatınca düşman askeri de yere yattı. Kazandığımız an bu andır.”

 

Kısa süre içerisinde olay yerine yetişen 57. Alay’a da Mustafa Kemal şu tarihi emri verir:

 

Size ben taarruzu emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman içerisinde yerimizi başka asker ve kumandanlar alacaktır.

 

Arıburnu’ndaki direnişin tükenmekte olduğu dakikalarda Hüseyin Avni Bey komutasındaki 57. Alay, Mustafa Kemal’in bu emriyle ileri atılır. 57. Alayın tümünün komutanı da dâhil olmak üzere bu saldırıda şehit düştüğü bilgisi yaygın ve yanlış bir bilgidir. Alay, çok ağır kayıp vermekle birlikte tümüyle tükenmemiş ve görevini yapmaya devam etmiştir. Kumandan Hüseyin Avni Bey ise, birkaç ay sonra Ağustos ayındaki Anafartalar çarpışmalarında, Kurban Bayramının ilk günü, çadırının önünde askerlerle bayramlaşmaya hazırlanırken, düşman topçusunun bir tam isabeti sonucu karargâhıyla birlikte şehit düşmüştür.

Gündüz başlatılan taarruz gece boyunca devam ettirilmiş ve düşman, kıyıya hâkim tepelerden geri atılarak sahil şeridine hapsedilmiştir. Ancak sabaha karşı üzücü bir olay cereyan eder. 19. Tümen’e bağlı 77. Alay’ın bir tabur komutanı Mustafa Kemal’in yanına gelir ve:

Efendim!.. Bütün alayımız çil yavrusu gibi dağılarak muharebe meydanından firar etmiş(..)tir. Alay kumandanını bulamadım ve durumu size bildirmek için buraya koşup geldim.” der.

Mustafa Kemal, sakinleştirici birkaç sözden sonra Trablusgarp Savaşı’nda da emrinde çalışmış olan tabur komutanına şu emri verir:

 

Şimdi bize düşen, bu kaçanlara lanet etmek değil, onları tekrar toparlayıp muharebeye sevk etmektir. Bunun için derhal tabancanızı çıkarınız ve bütün emrinizde ve temasınızda bulunan subaylara da aynı yetkiyi verdiğimi tebliğ ediniz. Kaçanları vurunuz ve kuvvetlerinizi (…) toplayınız. Şimdi emrimde bulunan süvarileri dahi bu işle görevlendireceğim, ben de bizzat sizin yanınıza geleceğim.

 

Bütün bunlar olurken Liman Paşa Seddülbahir’den 90 ve Arıburnu’ndan 40 km. uzaktadır. Saros çıkarmasını asıl çıkarma ve Seddülbahir’dekini gösteri çıkarması sanmaktadır. 2 gün boyunca Seddülbahir’e yardım göndertmemiştir. Ahmaklığın bu kadarında kasıt aramak gerekmektedir. Bu da başka bir araştırma ve yazı konusu olsun.

Arıburnu çarpışmalarının bu sıcak günlerinde, Liman von Sanders’in emriyle 5. Tümen de bölgeye gelir. Sıcak çatışma ortamında, bu tümene bağlı birlikler gelir gelmez Yarbay Mustafa Kemal tarafından uygun mıntıkalarda savaşa sürülür. 5. Tümenin Alman komutanı Albay Kannengiesser, rütbesini öne sürerek emir komutayı almak ister. Fakat Mustafa Kemal, birliklerin arazide iç içe geçtiğini, bu koşullar altında tümenlerin komutasını ayırmanın imkânsız olduğunu ve çatışma ortamında emir komuta değişikliği yapılamayacağını söyleyerek bunu reddeder, emir komutayı vermez. Kannengiesser de daha sonraki günlerde yine Liman von Sanders’in haksız bir emriyle görevinden alınan Albay Halil Sami Bey’in 9. Tümenine önce danışman sonra da komutan olarak atanır.

İşte Seddülbahir ve Arıburnu’ndaki bu direniş nedeniyle düşman Alçıtepe’yi ele geçirememiş, bu stratejik hedefi 9 ay boyunca uzaktan seyretmekle yetinmiştir. Çarpışmaların bu ilk aşamasını izleyen haftalarda, Zığındere, Kerevizdere gibi mevkilerde şiddetli çarpışmalar olmuş fakat düşman güçleri, getirilen takviyelere rağmen bir ilerleme sağlayamamıştır. Bunun üzerine Ağustos ayında Arıburnu kuzeyindeki Suğla Koyu’na büyük bir çıkarma daha yapılmış fakat Anafartalar ve Conk Bayırı bölgesindeki şiddetli çarpışmalarla düşman bir kez daha başarısız olmuştur. Muharebelerin bu safhası, tarihe “Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal”i hediye edecektir. Bu konuyu da, hakkını vererek anlatabilmek için başka bir yazıya bırakalım.

 

Masallara Son Vermek

Görüldüğü gibi bütün bu çarpışmalarda gökten inen yeşil sarıklı, cübbeli evliya ordularına veya İngiliz taburunu yutan(!!!) bulutlara yer yoktur!

Çanakkale’de yüzbinlerce vatan evladının ölümü hiçe sayan fedakârlıklarına, yüzlerce subayımızın zekâsına ve kurmaylık yeteneklerine yönelik ağır bir hakaret niteliği taşıyan bu evliya masallarını artık tarihin çöp sepetine göndermek gerekiyor.

 Temiz duygularla ve herhangi bir art niyet taşımadan buna inanan insanlarımızı tenzih ederek söylüyorum; tarihçi geçinerek, ekranlarda, kitaplarda ve köşelerinde bu tür masalları millete yutturmaya çalışanlar ya ahmaktır ya da alçaktır!

 Çanakkale savaşlarını gökten inen yeşil sarıklı evliyalar kazandı” diyen beyinsizlere şunu sormak isterim: Çanakkale’den birkaç ay önce, bir faciaya dönüşen Sarıkamış çarpışmalarında, 30 bin kişilik iki tümen askerimiz, Allahüekber Dağları geçişi sırasında feci bir şekilde donarak ölürken bu evliyalar neredeydi?! Çanakkale’ye yetişen peygamber ve evliyalar, Sarıkamış’ın yolunu bilmiyor muydu acaba?!

 Buradan Kültür ve Turizm Bakanlığımıza çağrıda bulunuyorum. Gelibolu muharebe meydanlarını ziyarete gelen milyonlarca insanımıza, “rehberlik” adı altında bu masalları anlatmaya devam eden şuursuz şahıslar engellenmeli, buraya yönelik rehberlik hizmetlerinin tarihsel gerçeklere uygun bir şekilde verilmesini sağlamak için eğitim başta olmak üzere bütün yasal önlemler alınmalıdır.

 Elbette moral ve maneviyat yüksekliği, bir ordunun savaşma kabiliyetinde büyük rol oynar. Çanakkale’de de asker ve subaylarımızdaki vatan savunması bilinci ve şehitlik duygusunun zaferde büyük payı vardır. Bunu kimse inkâr etmiyor. Hatta kaynakçada verdiğimiz röportajında bunu bizzat Mustafa Kemal anlatıyor:

Biz burada kişisel kahramanlık sahneleriyle ilgilenmiyoruz. Fakat size bomba sırtı vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. Siperler arası mesafe 8-10 metre, yani ölüm muhakkak. İlk siperdekilerin hiçbiri kurtulamamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler onların yerini alıyor. Fakat ne kadar gıpta edilecek bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor. En ufak bir fütur bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okuma bilenler, ellerinde Kur’an-ı Kerim cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şehadet getirerek yürüyorlar… Emin olmalısınız ki Çanakkale savaşlarını kazandıran, bu yüksek ruhtur.”

Azim ve kararlılık, inanç ve moral kuvvet başka; olan bitenden ve tarihsel gerçeklerden habersiz bir şekilde bu büyük zaferi gerçek dışı etkenlere bağlamak başkadır. Çanakkale zaferinin, akıl ve bilim dışı söylemlerle yüceltilmeye ihtiyacı yoktur.

 

“Çanakkale İlk Günde Biterdi”

Kaynakçada yer alan İsmet Görgülü’nün “Çanakkale İlk Günde Biterdi” eserinin isminin ne kadar isabetli seçildiği de ortaya çıkıyor. Gerçekten de bu ifade her iki yönlü olarak doğrudur. Şöyle ki:

–     Seddülbahir bölgesindeki olağanüstü direniş olmasaydı,

–     9. Tümen kumandanı Albay Halil Sami Bey, Mustafa Kemal’in planına bağlı kalarak birliklerini konuşlandırmasaydı,

–     Bu tümenin 26. Alayına bağlı 3. Tabur kumandanı Binbaşı Mahmut Sabri Bey, taburun tüm cephanesini, çıkarmadan bir gece önce askere dağıtmasaydı,

–     Bu tabura bağlı 10. Bölük 1. Takım komutanlığını üstlenen Yahya Çavuş ve arkadaşlarının akıl almaz direnişi olmasaydı,

–     Arıburnu bölgesinde yine 9. Tümenin 27. Alayına bağlı iki bölük, kendilerinden 10 kat üstün ANZAC birliklerine karşı, geriden bir yardım gelmeyeceğini de bile bile kendilerini feda ederek saatlerce direnmeseydi,

–     Tam bu bölüklerin tükenme noktasına geldiği anda Yarbay Mustafa Kemal Bey bütün riski ve sorumluluğu üstlenerek ordu ihtiyat birliği olan emrindeki 19. Tümeni kendi inisiyatifiyle harekete geçirip hızır gibi yetişmeseydi,

  • Mustafa Kemal’in tarihe geçen emriyle savaşa sürdüğü 57. Alay askerleri bu emri kanlarıyla yazmasaydı,

Düşman kuvvetleri ilk günde stratejik hedefleri olan Alçıtepe’yi ele geçirerek Gelibolu Yarımadasına hâkim olur ve Çanakkale İLK GÜNDE DÜŞMAN ZAFERİYLE BİTERDİ.

Öte yandan; en baştan itibaren Mustafa Kemal’in hazırladığı ve Halil Sami’nin elinde kalan yetersiz kuvvetlerle bağlı kalmaya çalıştığı tertibat uygulansaydı, düşman çıkarma teşebbüsü daha ilk saatlerde bozgunla sonuçlanır ve bu sefer Çanakkale İLK GÜNDE TÜRK ZAFERİYLE BİTERDİ.

Seddülbahir ve Arıburnu’ndaki birliklerin, yetersiz konumlandırılmışken bile, ilk günlerde gösterdikleri muazzam direnişle düşmanı çok ağır kayıplara uğratmayı başardığı dikkate alınırsa, bu iddianın haklılığı açıkça anlaşılacaktır. Mustafa Kemal’in 3 Mayıs 1915’te yani kara çarpışmalarının dokuzuncu gününde Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya yazdığı mektupta şu satırları okuyoruz:

Maydos bölgesi kuvvetlerine komuta ettiğim zaman aldığım tertibat ile düşmanın karaya çıkmasına imkân verilmeyebilirdi. Von Sanders Paşa (…) sahilde çıkarma noktalarını tamamen açıkta bırakacak tertibat almış ve bugün düşmanın karaya asker çıkarmasını kolaylaştırmıştır.

 Vatanımızın savunmasında kalp ve vicdanları bizim kadar çarpmayacağına şüphe olmayan başta von Sanders olmak üzere bütün Almanların fikirlerinin üstünlüğüne itimat ETMEMENİZİ kesin şekilde istirham ederim. Bizzat buraya teşrif edip genel durumumuzun gereklerine göre bizzat sevk ve idare etmeniz münasip olur.”

Tümen komutanı bir yarbayın, büyük bir özgüvenle ordunun başkomutanına hitaben yazdığı bu mektupta yer alan bu ültimatom gibi sözler, tarihsel bir ibret belgesidir.

Bütün bu bilgiler ışığında, Çanakkale Muharebelerinde şehit, yaralı, kayıp ve esir olarak 250.000’e ulaşan Türk zayiatının %90’ından Liman von Sanders’in uyguladığı Alman stratejisinin sorumlu olduğunu iddia etmek hiç de yanlış olmayacaktır.

Liman Paşa’nın cepheyi ve araziyi incelemeden, Gelibolu’ya gelir gelmez aldığı bu tertibat, büyük ihtimalle Berlin’de kararlaştırılmış bir stratejinin uygulanmasıdır. Amaç, düşman çıkarmasını ilk günden engellemek ve denize dökmek değildir! Gelibolu’ya olabildiğince çok sayıda İngiliz ve Fransız birliğini bağlayarak, Almanya’nın Avrupa cephelerindeki yükünü hafifletmektir. Nitekim çıkarmanın ilk günü 75.000 askere sahip olan İngiliz-Fransız birliklerinin sayısı çarpışmaların devamında yarım milyonu aşmıştır. Çanakkale muharebelerinin önemini anlamak için masaya sadece Gelibolu haritasını değil Avrupa ve Ortadoğu haritasını koymak gerekmektedir.

Ortadoğu demişken, Sultan 2. Abdülhamit zamanından beri Siyonistlerin de bir Osmanlı toprağı olan Filistin’e yönelik emellerinin bulunduğunu, Osmanlı’nın çöküşünü sağlayacağı umulan Çanakkale saldırısından ve muhtemel bir İngiliz zaferinden pay kapmak için sembolik bir katır birliğini Gelibolu’ya gönderdiklerini de belirtelim. Bu katır birliğinin askerleri arasında, ileride İsrail’in ilk başbakanı olacak olan David ben Gurion ve İsrail cumhurbaşkanlarından Yitzak ben Zvi de bulunmaktadır. Siyonistler, her ne kadar Çanakkale’de hedeflerine ulaşamamış olsalar da, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Balfour’un 1917’de Lord Lionel Walter Rothschild’e hitaben yazdığı açık mektupta Yahudilere Filistin’de bir ülke vaad etmesiyle büyük bir aşama kaydetmişler ve nihayet 1948’de kurulan İzrael Devleti’yle de hedeflerine ulaşmışlardır. Yani Çanakkale’de sadece emperyalizme karşı değil Siyonizm’e karşı da savaşılmıştır.

Mustafa Kemal ve Karabekir gibi birçok vatansever subayın en baştan beri karşı çıktığı, orduyu Alman komutanlara teslim etme kararının tarihsel sorumluluğu da Enver Paşa başta olmak üzere o dönemin askeri ve siyasi üst yönetimine aittir.

 

Çanakkale, Cumhuriyet’in önsözüdür!

Ordunun Alman kumandanlara teslim edilmesinde olsun, Sarıkamış faciasında olsun Enver Paşa’nın olumsuz rolü öteden beri bilinir ve söylenir. Fakat hem hakkını teslim etmek hem de tarihsel bir gerçeği dile getirmek için burada önemli bir bilgiyi daha vermek gerekiyor. Bu bilgiyi şu sorudan yola çıkarak verelim: Çanakkale’den 2,5 yıl önce Balkan Savaşlarında küçük Balkan devletlerinin orduları karşısında utanç verici bir bozguna uğrayan Osmanlı ordusu, nasıl oldu da 2,5 yıl sonra üstelik bu sefer İngiltere ve Fransa gibi dönemin en büyük iki askeri gücü karşısında bir zafer kazanabildi?

1913 Ocak ayında gerçekleşen Babıâli baskınında bir hükümet darbesiyle iktidarı ele geçiren İttihat Terakki Cemiyeti’nin yeni kurduğu hükümette, Enver Paşa, Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olmuştu. Başkumandanlık, sembolik olarak padişahtadır. Bu yüzden kullanılan unvan, “Başkumandan Vekili”dir ancak fiilen tüm yetki Enver Paşa’daydı. İlk yaptığı icraatlardan biri de, bazıları güçlükle okuyup yazan, askeri okul yüzü görmemiş çok sayıda Abdülhamit Paşasını bir gecede emekli etmek olmuştu. Bunların yerine Harp Okulu mezunu, modern bir askeri eğitim almış, yabancı dil bilen, kültürel donanımı yüksek, vatansever ve idealist binlerce genç subay getirilmişti. Bu genç subaylar, Birinci Dünya Savaşı’nda rütbelerinin çok üzerindeki askeri birliklere kumanda etmiş ve çeşitli cephelerde ateş çemberinden geçerek başarılı bir sınav vermişlerdi. Yani Çanakkale Muharebelerinde YARBAY Mustafa Kemal’in TÜMEN KOMUTANI olması bir istisna değildir. Tabur, alay ve tugay komutanlığını aşarak, dört rütbe yukarıdaki bir birliğe kumanda etmiştir Mustafa Kemal. Bu kuşaktaki subaylar, savaş içerisindeki başarılarıyla da hızla terfi ederek 30’lu 40’lı yaşlarında general rütbelerine erişmiş, kolordulara, ordulara kumanda etmişlerdir. Esasen Kurtuluş Savaşı’nı yapan ve Cumhuriyeti kuran asker kadro da bunlardan oluşmaktadır. 1918’de Birinci Dünya Savaşı bittiğinde Mustafa Kemal, Karabekir, Ali Fuat paşalar henüz 40 yaşına bile gelmemiştir. İşte bu kadronun göreve gelmesi, Enver Paşa’nın 1913’te Harbiye Nazırıyken gerçekleştirdiği kadro operasyonuyla olmuştur. Osmanlıyı batırmakla suçlanan Enver, Kurtuluş Savaşı’nı yapan ve Cumhuriyeti kuran kadronun yolunu açmıştır.

 

Bir “Ulusal Travma”

Bitirmeden önce okuyucuların sabrını zorlamak pahasına, 8 Mart Emekçi Kadınlar günüyle de bağlantılı olacak şekilde bir konuya daha değinmek istiyorum. Kadınlarımızın, Kurtuluş Savaşı sırasında işgal ve savaşın bütün yükünü erkeklerden bile daha ağır bir şekilde yaşadığı, kurtuluşta da en az erkekler kadar emeklerinin geçtiği biliniyor. Şimdi de Çanakkale Muharebelerinin, cephedeki çarpışmalar dışında, kadınlar başta olmak üzere hane halkı üzerindeki ağır etkilerini anlatan üç kısa anekdot nakletmek istiyorum. Bu anlatımlardan birini sözlü olarak da bir büyüğümden dinlemiştim. Daha sonra üçünü de çeşitli kaynaklarda okuma fırsatım oldu.

1950’li yıllarda bir Ege kasabasında görev yapan bir öğretmen, başka bir yere tayini çıkınca, 7 yıldır evinde kiracı olarak oturduğu evsahibi yaşlı kadına veda ziyaretinde bulunur. Bu kadıncağız, sağlığı yerinde olduğu ve fiziksel bir engeli bulunmadığı halde, hiç evden çıkmadan yaşamakta ve gündelik alışverişini bile konu komşu çocukları yapmaktadır. Öğretmen, yaşlı kadına neden hiç evden çıkmadığını sorar. Hikâye göz yaşartıcıdır. Yaşlı kadın, yıllar önce Çanakkale çarpışmaları öncesinde genç bir subayla evlenmiştir. Evlendikten kısa bir süre sonra savaş çıkar, seferberlik ilan edilir ve kadının kocası Çanakkale cephesine gider. Gitmeden önce eşine, “Bak hanım, gençsin, güzelsin, ben yokken sana musallat olanlar olabilir. Ben dönene kadar evden çıkma” der. Ve evet, kocası Çanakkale’de şehit düşen bu kadın, eşine verdiği sözü tutmak için, ölene kadar hiç evden çıkmadan yaşamını sürdürür!

Yine aynı yıllara ait benzer bir öykü: bir Anadolu köyünde yaşlı bir kadın vefat eder. Cenazesi tam köy mezarlığına gömüleceği sırada, kalabalıktan biri “Durun! Rahmetlinin bir vasiyeti vardı, bekleyin” der ve bir koşu yaşlı kadının evine giderek bir torbayla geri döner. Bu torbanın da cenazeyle birlikte mezara konulmasını ister. Arka planda yine göz yaşartıcı bir öykü vardır. Bu kadıncağız yıllar önce Çanakkale’ye giden subay kocasına, “Saçlarıma senden başka bir erkek eli değmeyecek” diye söz vermiştir. Kocası şehit düşmüş, kadın da yaşamı boyunca yanlışlıkla başka biri dokunmasın diye, saçını tararken dökülen telleri tek tek toplayıp bir torbada biriktirmiş ve ahirette kocasıyla buluştuğunda şahitlik etmeleri için bu torbanın da kendisiyle birlikte gömülmesini vasiyet etmiştir!

Bir başka Anadolu köyünde, oğulları Çanakkale cephesinde bulunan bir aile… Adam, karısına, “Hanım sen şu kuru fasülyeyi ocağa koy da, ben kasabadaki askerlik şubesine kadar gideyim, bakalım bizim oğlandan mektup var mı?” diyerek yola çıkar. Kasabaya varınca bir de bakar ki davul zurna çalınıyor, seferberlik ilan edilmiş, çoğu kişi gönüllü askere yazılıyor. Adam da hemen askere yazılır ve oğluyla aynı yere Çanakkale’ye gider. Baba, oğul ikisi de şehit düşer. Peki ya kuru fasülye?… ocakta kaynamaya devam eder. Kocasını ve oğlunu Çanakkale’de yitiren bu kadının evinde, ölene kadar her gün ama her gün kuru fasülye pişer ve sofraya fazladan tabaklar konur.

Kolayca anlaşılabileceği gibi bilimsel dilde “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” olarak adlandırılan bu rahatsızlık, sadece bu üç kadınla, hatta sadece Çanakkale’yle sınırlı değildir. Filistin cephesinden Irak’a, Sarıkamış’tan Galiçya’ya uzanan birçok cephede şehit düşen tüm askerleri düşünürsek, bunun yüzbinlerce aileye ve milyonlarca hane halkına yayılan ulusal ölçekte bir travma olduğu açıktır. Bu konuya dair sosyoloji ve sosyal psikoloji branşlarında hiçbir bilimsel çalışma yapılmamış olmasının utancı da yine ulusal ölçektedir.

En değerli varlıkları olan evlatlarını yitiren tüm şehit annelerini bu vesileyle bir kez daha saygı ve hürmetle selamlıyorum. Biliyorum ki yazacağım hiçbir şey onların acılarını hafifletmeye yetmez. Bu yazı, şehitlerimize ve annelerine yönelik bir saygı görevinin yerine getirilmesinden ibarettir.

 

(1) ANZAC: Australia and New Zellanda Army Corps, Avustralya ve Yeni Zelanda Ordu Birlikleri anlamına gelen kısaltma.

 

(2) Bu şiir, vali ve tarih araştırmacısı Nail Memik Bey (1916-1989) tarafından yazılmıştır.

 

KAYNAKLAR HAKKINDA

Genel olarak Birinci Dünya Savaşı’nı konu edinen veya muhtelif kişilerin biyografileri bağlamında Çanakkale’ye değinen sayısız eser vardır. Özel olarak Çanakkale Muharebelerini konu edinen de çok fazla sayıda eser vardır. Bu eserlerin listesi bile ayrı bir kitap hacmindedir. Bunca eser içerisinde bilimsel değeri olan araştırmaların sayısı ne yazık ki çok yetersizdir. Son yıllarda genelde Tarih’e ve özelde Çanakkale’ye yönelik ilginin artması sevindiricidir. Ancak bu ilgi, beraberinde doğru bilgilenmeyi getirmemektedir. Aksine söz konusu eserlerin çoğu (en iyi niyetlilerinden söz ediyorum) hamasetten öteye gitmemektedir. Oysa yazının başında da belirttiğim gibi Birinci El kaynakların karşılaştırmalı incelenmesi yapılmadan gerçeğe yaklaşmak mümkün değildir. Haksızlık etmemek için, Çanakkale Muharebelerinin çeşitli yönlerini mikro ölçekte mercek altına alan ve bilimsel değeri yüksek çok sayıda makale olduğunu belirtelim. Fakat bunlar da çalışmaların doğası gereği ancak akademik yayınlarda yer almakta ve kamuya yönelik bir anlam ifade etmemektedir.

Konuyu çeşitli yönleriyle öğrenmek, bilgilerini geliştirmek ve yeni araştırmalar yapmak isteyenler için; gerek bu yazıda gerekse bugüne kadar katıldığım Çanakkale konulu sunum ve TV programlarına hazırlanırken yararlandığım, kitaplığımda bulunan bilimsel eserlerden bir seçmeyi, kısa tanıtımlar eşliğinde sunuyorum.

 

AÇIKLAMALI KISA KAYNAK LİSTESİ:

Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı’nın “Birinci Cihan Harbinde Türk Harbi” genel başlığı altında yayınlanmış birçok ciltten oluşan eserin Çanakkale Muharebelerini konu alan iki cildi. Bu iki ciltte, Çanakkale Muharebeleri’ndeki hemen tüm askeri belgelerin transkripsiyonu yer almaktadır.

Mustafa Kemal Çanakkale’yi Anlatıyor, gazeteci Ruşen Eşref Bey’in 1918 yılında Mustafa Kemal Paşa ile yaptığı mülakat. Şema yay, İstanbul, Mart 2010.

Arıburnu Muharebeleri Raporu, Mustafa Kemal Atatürk.

Seddülbahir’in İlk Şanlı Müdafaası, 26. Alay III. Taburun muharebesi, Mahmut Sabri, Yeni Anadolu Matbaası, Konya, 1933.

Birinci Cihan Harbi’ne Neden Girdik, Nasıl Girdik, Nasıl İdare Ettik, I-II-III-IV, Kâzım Karabekir, Emre yay., 1. Baskı, İstanbul 1996.

Berlin-Bağdat Alman Yayılmacılığı ve Osmanlı Politikaları, Karl von Winterstetten, 1913 basımı olan bu kitap, Karabekir’in sözü geçen eserinde de sıkça alıntılanmış olup, önemli bir belge niteliğindedir.

Türkiye’de Beş Yıl, Liman von Sanders, Çanakkale’deki 5. Osmanlı ordusuna kumanda eden Alman generali Liman von Sanders’in 1914-1918 yıllarını konu alan hatıraları. Burçak yay., İstanbul, 1968.

Gelibolu Hatıraları-1915, Ian Hamilton, Çanakkale deniz ve kara saldırısındaki müttefik kuvvetlerin Başkumandanı. (Orijinal adı: Gallipoli Diary-1915, London) Türkçe baskı: Örgün yay., 1. baskı, İstanbul, 2005.

Savaş Lordu Kitchener, Sir George Arthur, Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz Harbiye Nazırı olan Lord Kitchener’in detaylı biyografisi. Kurtuba yay., 1. baskı, İstanbul, Mart 2010.

Çanakkale Hatıraları I-II; Mustafa Kemal, Salahattin Adil, Şefik Aker, Cemil Conk, Fahrettin Altay, İhtiyat Zabiti Sokrat İncesu ve Liman von Sanders’in hatıralarından derleme. Yayına hazırlayan Metin Martı, Arma yay., 1. baskı, İstanbul, Kasım 2001 ve Temmuz 2002.

Çanakkale Savaşı Günlüğü, Yüzbaşı Erich R. Prigge, Liman Paşa’nın emir subayı. Timaş yay., 1. baskı, İstanbul, Mart 2011, Çeviren: Bülent Erdemoğlu.

Çanakkale Cehenneminde 500 Alman, Hans von Kannengiesser; Çanakkale kara çarpışmalarında önce 5. Osmanlı tümenine Albay rütbesiyle komutan olarak atanan fakat Yarbay Mustafa Kemal’in, savaşın akışı içerisinde kendi 19. Tümeniyle beraber 5. Tümeni de emri altına almış olması nedeniyle bu görevini yerine getiremeyen(!!!) Alman subayı. Daha sonra, çarpışmaların ilk günlerinde Halil Sami Bey’in kumanda ettiği 9. Tümen’e önce danışman sonra komutan olarak atanmıştır. Türkler arasında “Kalınkeser Paşa” olarak tanınır. Arcan Prodüksiyon, 1. baskı, İstanbul, Mart 2010.

Çanakkale-Kıyametin Fragmanı, Ellis Ashmead Bartlett, İngiliz savaş muhabiri, orijinal adı: An Epic of Heroism, Granada yay., 1. baskı, İstanbul, Mart 2013.

Çanakkale-Solan Hayaller, John North, Nokta kitap, 1. baskı, İstanbul, Şubat 2010.

Devler Ülkesinde Devler Savaşı-Çanakkale, İngiliz İstihbarat subayı Aubrey Herbert ve ABD İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau’nun hatıraları. Ataç yay., 1. baskı, İstanbul, Nisan 2005.

Çanakkale Savaşı’nda Siyonistler, Çanakkale’de İngiliz ordusu saflarındaki Yahudi askerlerden oluşan Sion Katır Birliği komutanı İngiliz Yarbay John Henry Patterson’un hatıraları. DBY yay., 1. baskı, İstanbul, Mart 2011.

Gün Gün Çanakkale, Cemil Yavuz ve Melike Bayrak tarafından hazırlanan araştırmacılar ve bilgi edinmek isteyenler için çok yararlı ve işlevsel bir kronoloji (zamandizini) çalışması. Nesil yay., İstanbul, Mart 2008.

Çanakkale’de Kumandanlar Savaşı, Ergun Göze, Boğaziçi yay., 1. baskı, İstanbul 2003. Çanakkale’nin az bilinen yönlerini araştıran yararlı bir çalışma. Ancak Ergun Göze, düşman çıkarmasının bütün şiddetiyle yöneldiği Seddülbahir bölgesinden sorumlu 9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey’i (fazlasıyla hak ettiği bir şekilde) tanıtıp kahramanlığını ortaya koyarken; Halil Sami Bey’den önce bu bölgeden sorumlu olan önceki komutan Yarbay Mustafa Kemal’in hazırlık ve planlarından söz etmemektedir. Aslında Halil Sami Bey’in daha sonra Liman Paşa’ya karşı cesaretle savunduğu bütün stratejik ve taktik görüşleri, en başta ortaya koyan ve bir rapor halinde Halil Sami Bey’e devreden de Yarbay Mustafa Kemal’dir. Bunca detaylı bir araştırma yapıp da bu basit bilgiden habersiz olmak mümkün olamayacağına göre, bu tutumun yazarın ideolojik önyargılarından kaynaklandığı açıktır. Bu rezerv göz önüne alınarak okunması şartıyla söz konusu kitap, Halil Sami ve Mahmut Sabri Beylerin raporları gibi birçok yararlı belgeyi içermekte ve Çanakkale kara çarpışmaları hakkında değerli bir çalışma niteliğini taşımaktadır.

Çanakkale İlk Günde Biterdi, İsmet Görgülü, Bilgi yay., 1. baskı, İstanbul, Ekim 2008. Çanakkale Muharebeleri ve Mustafa Kemal hakkında üretilen bütün yalan, iftira ve spekülasyonlara son veren, her satırı belgelere dayalı, birinci sınıf bir araştırma.

Siperin Ardı Vatan, Gürsel Göncü-Şahin Aldoğan, MB yay., gözden geçirilmiş basım, İstanbul, 2006. kitabın sonuna eklenmiş Yer İsimleri Sözlüğü ve 4 adet Muharebe alanı haritasıyla birlikte, Çanakkale deniz ve kara çarpışmalarını ayrıntılı olarak anlatan bir eser.

Gelibolu 1915-Korkak Abdül’den Coni Türk’e, Erol Mütercimler, Alfa yay., 1. baskı, İstanbul, Mart 2005. Çanakkale deniz ve kara çarpışmaları hakkında yazılmış en hacimli eserlerden biridir ancak (metin içerisinde yapılan alıntıların kime ait olduğu belirtilmekle birlikte) bilimsel anlamda dipnotlama yapılmadığı için başka çalışmalarda yararlanılması zor bir eserdir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküşü, Joseph Pomiankowski, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun askeri ataşesi olarak İstanbul’da görev yapan Pomiankowski’nin eseri, sadece Çanakkale için değil genel anlamda Birinci Dünya Savaşı için de önemli bir kaynaktır. Kayıhan yay., 4. baskı, İstanbul, Şubat 2014.

Bağdat Demir ve Petrol Yolu Savaşı, Edward Mead Earle, Örgün yay., 2003.

Alman Emperyalizminin Türkiye’ye Girişi-Bağdat Demiryolu, Lothar Rathmann, Belge yay., 3. Baskı, 2001.

 

 

 

 

 

 

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...