Ana Sayfa Dergiden MUAVİN KOLTUĞUNDAKİ MİLLİYETÇİLİK

MUAVİN KOLTUĞUNDAKİ MİLLİYETÇİLİK

Milliyetçilik denen duygu veya düşüncenin odağında -adı üstünde- milletin bulunmasına rağmen bugün bizdeki hâkim milliyetçilik anlayışının milletten daha çok devlete odaklanan bir milliyetçilik olduğunu söylersek herhâlde kimse itiraz etmez. Devletin kutsallığına atıf yapan, devlet savunusunun bir şekli hâline gelmiş, devletle bütünleşmiş bir milliyetçilik… Durumun böyle olmasında bizce tarih ve sosyoloji konusundaki bilgi eksikliğimizin etkisi var. Şöyle ki, eğer bütün tarihin milliyete dayanan devletlerden oluştuğunu ve her zaman yaşadığınız coğrafyaya hükmeden organizasyonun millî çıkarların temsili konusunda kendiliğinden tekel sâhibi olduğunu düşünüyorsanız milliyetçilik sizin için hâkim otoriteye itaat etmek anlamına gelecektir. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi Türk milliyetçiliğindeki yeri tarihî olan iki kuramcının Türkçülüğün “yeni bir fikir” olduğunu belirtmesine rağmen bugün kendisini milliyetçi diye târif edenlerin büyük bölümü için milliyetçilik çok daha eski, hattâ Türklerde her zaman bulunan bir fikirdir. Örneğin Kânunî Sultan Süleyman’ın Viyana seferi şüphesiz milliyetçi bir harekettir. Çünkü Türklerin cihan üzerindeki kuvvetini arttırmaya yöneliktir. Fakat, kavramları doğru yere oturtup sormak gerekiyor. Millet nedir? Bir imparatorun hâkimiyeti altında çeşitli dillere, kültürlere mensup insanların toplamı bir millet teşkil eder mi? Böyle bir çeşitliliğin üzerine bina edilmiş fakat “mâlik”i imparator olan bir devletin diğer devletlerle olan mücadelesi milliyetçilik olarak değerlendirilebilir mi? Osmanlı gibi bir imparatorlukta milliyetçilik aramanın yanlış olduğunun en büyük kanıtı Yavuz Sultan Selim dönemindeki Çaldıran Savaşı’dır. Bir Türk devleti olan Safevîler’e karşı yapılan bu savaşta Kürt aşiretlerinin rolü önemlidir. Kriter milliyet değil devlettir. Millî çıkar diye bir şey söz konusu edilmez. Zira devlet bir “millet”in devleti değil, hanedanın devletidir. Vatan değil mülktür. Memâlik-i Devlet-i Osmaniye’dır. Öte yandan, modern dönemde Türkçülük düşüncesinin ortaya çıkışına baktığımızda Osmanlı’dan önce Rusya’daki hareketleri görüyoruz. Kuşkusuz İsmail Gaspıralı’nın amacı mensubu bulunduğu devleti yâni Çarlık’ı güçlendirmek değil Türkleri birleştirmekti.

İmparatorluktan ulus-devlete geçiş, milliyetçilik ile devlet arasında çok güçlü bir bağ kurdu. İmparatorluk, doğası gereği milliyetçiliğe izin vermez. Veya Osmanlıcılık gibi yapay bir milliyetçilik uygulamaya çalışır. Ulus-devlette ise otoritenin meşruiyeti millete dayandırılmıştır. Meşruiyetin kaynağı olan millet de bayraklarla, marşlarla, millî simgelerle, mensuplarını birbirine bağlayan iletişim araçlarıyla, ortak dil ve tarihle bütünleştirilmiş (kimilerine göre icat edilmiş) homojen bir topluluktur. Ziya Gökalp “Mustafa Kemâl Paşa devletimize, milletimize, lisanımıza hakikî adlarını verdi.” dediğinde tarih daha 1923’tür ve ulus-devlet inşâsı henüz gerçek anlamda başlamamıştır bile denebilir. Türk kimliğinin hukukî, siyasî, iktisadî, edebî vb. yönlerden hâkim kılınması ve bu kimlikle donatılmış bir devlet teşkilatının meydana gelmesiyle milliyet ve devlet birlikte tanımlanan bir şekle bürünmüştür. Homojenleşmiş bir topluluğa (millet) dayanan bir millî devletin vatandaşları elbette milliyetçiliği devletle birlikte, milletin çıkarlarını devletin çıkarlarıyla birlikte düşünecektir. Fakat devletin varlığını milliyet unsuruna dayandırması, onu yönetenlerin her zaman milliyetçi bir politika izleyeceği anlamına gelir mi? Kaldı ki milliyetçilik de tek değildir, birbirinden farklı milliyetçilik anlayışları çatışabilir, çatışmıştır da. Yaptıkları siyaseti beğenip beğenmemek ayrı konu; 3 Mayıs 1944 hareketi de milliyetçi politikalar izleyen bir iktidara bir kısım milliyetçinin verdiği tepkidir. Fakat o hareketin başlangıcında da “Türkçülüğünü ilân etmiş” Başbakan Saracoğlu’na komünistleri tasfiye etmesi için yazılan açık mektuplar vardır. Velhâsıl, temelinde milliyetçilik düşüncesi olan bir devletin yetiştirdiği vatandaşların milliyetçiliği ve devleti iç içe geçmiş bir şekilde algılaması doğaldır.

Bugün milliyetçiliğin otoriteyi sorgusuz suâlsiz kabûllenmek ve başkalarının da kabûllenmesi için çalışmak anlamına gelmesinin tek nedeni, modern öncesi tarih için yanlış bir değerlendirme ama ulus-devlet için beklenen bir sonuç olan bu “devlet=millet” anlayışı mı? Elbette birçok etken vardır ve bizce bu etkenlerin en önemlilerinden biri de Soğuk Savaş milliyetçiliğinin etkisinin silinememiş olmasıdır. Soğuk Savaş dönemi boyunca hem bürokraside hem iktidara gelen sağ partilerde anti-komünizm temel politik unsurlardan biri olmuştur. Bu Türkiye’nin Sovyet tehdidine karşı kurulmuş NATO’ya üyeliği ile de uyumlu bir politikadır. Bu dönemde siyasette ve toplumda milliyetçiliğin temsili konusunda en güçlü figür olan MHP ve ülkücü hareket, kendisini komünizm tehlikesine karşı devleti savunan bir rolde görmüştür. Milliyetçilik, otoriteye karşı bir eleştiri ve muhalefet üretmektense onun komünizm tehlikesine karşı korunması motivasyonuyla hareket etmiş, dahası otoritenin kullandığı araçlardan biri hâline gelmiştir. Alparslan Türkeş’in “Ülkücüler emniyet güçlerine yardımcı oluyorlar.” sözündeki gibi milliyetçilik kendi başına politika oluşturup iktidara tâlip olan değil “yardımcı” vasfına sâhip olan bir akımdır. Zâten Türkeş de Milliyetçi Cephe hükûmetlerinde Başbakan Yardımcısı olarak yerini alacaktır.

“Yardımcı” milliyetçilik, ülkücülerin üzerinden geçen 12 Eylül ihtilâline rağmen MHP’de sorgulanmış, eleştirilmiş ve terk edilmiş değildir. Daha doğrusu, MHP’de yer alan, bir ordu hiyerarşisini andırırcasına işleyen aykırı ses öğütme mekanizması sorgulayıcı aklı her zaman kapı dışarı etmiş ve milliyetçiliğin muavinliğe indirgenmesine rıza göstermeyenler çeşitli ithamlarla karşılaşmıştır. Terör örgütü PKK ve Abdullah Öcalan ile müzakere yapıldığı yıllarda Devlet Bahçeli’nin sert çıkışlarıyla muhalif fırtınaların esmesi bile partinin “umulmadık” anlarda iktidara destek vermesini engellememiştir. Bahçeli ile Erdoğan’ın son derece sert bir üslûpla birbirine yüklendiği bir dönemde MHP liderinin Gezi Parkı eylemlerine katılacak olan partililerini ihraç edeceğini ilân etmesi kimse için şaşırtıcı olmamıştı. MHP yönetiminde bulunan otoriteye muavinlik anlayışı 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ve özellikle 16 Nisan referandumunda zirveye çıktı. Partiyi bir seçimli kongreye götürmeye yönelik çalışmalar bağımsız(!) yargı eliyle akâmete uğratıldıktan sonra Devlet Bahçeli tarafından İslâmcı diktatörlüğe kapı aralayan Anayasa değişikliğine verilen destek, parti yönetimi ile tabanı arasındaki bağı onarılamaz bir şekilde bozdu. Muhalif ülkücülerden Yeniçağ yazarı Servet Avcı, askerî düzeni andıran yönetim tarzının sivilleşmesini öneren yazısında yardımcı milliyetçiliği şöyle eleştiriyordu: “Sivilleşememiş bir milliyetçilik daima ‘güvenlik doktrinin bir parçası’ olarak kalmaya mahkûmdur… Aklının yerine kaslarına ve cesaretine ihtiyaç duyulan bir milliyetçilik, ‘yönetmeye talip olan’ değil, muktedirler tarafından hep bir ‘ihtiyat akçesi’ olarak görülüyor ve istismar ediliyor… İşi bitince de ‘ait olduğu yer’e hapsediliyor… Milliyetçilik ‘millî devlet’in neden hep ‘nöbetçi çavuş’udur da ‘yöneten iradesi’ olmaz/olamaz? Biçilmiş misyonu oraya kadar mıdır? (…) ‘Konjonktüre göre sisteme eklemlenen’ değil, ‘sistemi milliyetçiliğe göre şekillendiren’ bir itiraz kaydı düşmek şart.” (Yeniçağ, 14.10.2016) Servet Avcı’nın itirazının MHP tabanında ne kadar karşılık bulduğunu bilmiyoruz ancak çeşitli araştırmalar 16 Nisan’da bu kitlenin içinde parti yönetiminin kararını benimseyerek “evet” diyenlere karşılık onların iki veya üç katı kadar “hayır” diyenlerin bulunduğunu gösteriyor.

1990’larda küreselleşme sürecine ve ulus-devletlerin hedef tahtasına konmasına tepki olarak “ulusalcılık” konseptiyle öne çıkan Kemâlist milliyetçilik de, ülkücülüğe benzer bir şekilde devleti arkasında varsayan, hattâ ondan daha öte, devletin kendisi(nden) olduğunu düşünen bir anlayışa sâhipti. 28 Şubat süreci kuşkusuz bu düşünceyi güçlendiren bir süreçti. Ne de olsa bürokrasi imdada yetişmiş, İslâmcıları iktidardan indirmişti. Nitekim dönemin TSK ve yargı kurumlarına bakıldığı zaman bu düşüncede bir gerçeklik payı olduğu söylenebilir. Fakat AKP’nin iktidara gelişi ve “İktidar ama muktedir değil”den “Devlet benim”e dönüşen şartlar Kemâlistleri daha aktif bir siyasete zorladı. Zira artık görevleri havâle edecek “bizden olan” kurumlar kalmamıştı. O hâlde hükûmetle olduğu kadar bürokrasiyle de mücadele edilecekti. Yeni dönemde Kemâlizm, yönetenlerin “bizden olmadığı” devirlere atıfta bulunarak, Vahdettin ve 2. Abdülhamit benzetmeleri yaparak tarihten meşruiyet almaya çalıştı. On yılda bir siyasî yelpazenin başka bir tarafına geçen Aydınlıkçıları 2000’lerden itibaren sâhip oldukları çehre ve çevre nedeniyle Kemâlizmin kapsamına alacak olursak, 2014’ten sonra Kemâlizmin de “uysal” bir versiyonunun var olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı MHP’de olduğu gibi VP de bu “yardımcı” milliyetçiliği iktidarın “kendi çizgilerine geldiği”ni söyleyerek meşrulaştırıyor.

15 yıldır iktidarda bulunan ve devleti kendi ideolojisine göre dönüştürmede büyük yol kateden AKP’nin kendi kitlesine devletin kutsallığını, yanılmazlığını, her durumda haklılığını nasıl zerk ettiğinin ayrıntısına girmeye gerek görmüyoruz. Sonuç olarak milliyetçi politika yapan muhalefet, totaliter bir düzen kurmaya çalışan ve muhalif düşüncelerin meşruiyetini yok etmek için sık sık “millî”, “gayrı millî” kavramlarına başvuran iktidarın bu heveslerine çanak tutan bir çizgide duruyor. Bu da milliyetçiliğin anlam kayması yaşayarak otoriteye boyun eğmeye dönüşmesini hızlandırıyor. Daha doğrusu milliyetçiliğin zâten içinde bulunduğu bu çıkmaza iyice mahkûm olmasına neden oluyor.

Ana muhalefet partisi mevkiinde olan CHP de iktidarın “meşru” gördüğü sınırların dışına çıkma korkusu ile “Ne olursan ol gel!” ilkesizliği arasında bocaladığı için milliyetçi bir muhalefet üretmekten çok uzak duruyor. Yukarıda bahsettiğimiz ulusalcılık düşüncesine mensup kişilerin parti yönetiminden uzaklaştırılmasının yanısıra ulusalcılığı yâni milliyetçiliği küfür gibi algılayan kişilerin çeşitli parti organlarında veya partinin çevresinde bulundurulduğunu görüyoruz.

Milliyetçiliğin siyasî alandaki temsilinin uysal ve ehlîleştirilmiş bir şekilde gerçekleştirilmesi, ülkenin sürüklendiği durumdan rahatsız olan farklı kesimlerden de milliyetçilikten soğumasına neden oluyor. Millete değil devlete odaklanan milliyetçilik bir yandan kendisini işlevsizleştirirken diğer yandan çekiciliğini yitiriyor, ufkunu sınırlandırıyor.

Böyle bir ortamda hem demokrasiyi, hukuku, laikliği, Cumhuriyet’i korumak hem de milliyetçiliğin bozulan imajını düzeltmek için hâkim anlayışın dışında bir milliyetçiliğin geliştirilmesi zorunlu bir görev olarak önümüzde duruyor. Milliyetçiliğin devlete, iktidara, otoriteye itaat etmek anlamına gelmediğinin vurgulanması gerekiyor. Merkezî siyasetin bütün çarpıklığına rağmen alternatif alanlarda varlığını sürdürenler bu görevin ifası için önemli bir potansiyel vaat ediyor.

Milliyetçilik, ülkeyi tehdit eden bir tehlikeye karşı millî birliği sağlamak için iktidarın otoriter ve ayrımcı politikasına destek vermek değil herkesin kendisini özgür ve bu vatanı kendisine ait hissettiği bir atmosferi oluşturmaktır. Milliyetçilik dış politikayı “partiler üstü” görüp eleştiri dışı tutmak değil ulusal çıkarları en iyi şekilde savunacak dış politika vizyonunu ortaya koymaktır. Milliyetçilik güvenlik güçleri hukuksuz bir muamele ile insan öldürdüğü zaman “Polis bizim polisimiz.” demek değil vatandaşın hakkını hukukunu korumaktır. Milliyetçilik devletle birey arasında haksız, adaletsiz bir ilişki kurulmuşsa bireyin etnik, mezhebî, ideolojik niteliklerine bakmadan hukuku savunmaktır. Milliyetçilik ağacı, ormanı, dereyi, yaylayı, sahili, şehir dokusunu koruma refleksini başıbozukluğa indirgemek değil memleketin yağmalanmasına direnmektir. Milliyetçilik mahkemenin, valiliğin, emniyetin, ordunun, istihbaratın ve elbette hükûmetin hatadan berî olmadığının, bütün bu devlet teşkilatının halka hizmet için var olduğunun bilincinde olmaktır. Aksi durumda millet değil devlet odağa alınmıştır ve böyle bir milliyetçiliğin Türk milletine bir faydası olmayacaktır.

Türk milliyetçiliğinin bugünkü görevi “vatan” kelimesini yasaklayan Abdülhamit’in değil Askerî Tıbbiye’de İttihat-ı Osmanî Cemiyeti’ni kuran Hüzeyinzâde Ali’nin, istibdat döneminin makbûl memurlarının değil Harbiye’de tevkif edilen Akçuraoğlu Yusuf’un, Türklükten istifa eden Mustafa Sabri’nin değil Samsun’a çıkan Mustafa Kemâl’in mânevî mirasını yaşatmaktır. Partiler, hükûmetler, devletler yıkılır ama Türklük bâkî kalır. Türklüğün bekaası için bu mirası sürdürecek olanlar, milliyetçiliğin muavinlik seviyesine indirilmeyecek kadar önemli bir değer olduğunun farkında olanlardır.

Erhan SANDIKÇI

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...