Ana Sayfa Dergiden “Yerli ve Millî” Popülizm: İslâmcılık Nasıl İktidara Geldi?

“Yerli ve Millî” Popülizm: İslâmcılık Nasıl İktidara Geldi?

“Bugün iktidarı sâdece bir yönetimden alıp diğerine vermiyoruz, iktidarı Washington DC’den alarak size, Amerikan halkına geri veriyoruz.”

Donald Trump

 

“Şimdi halkın kendisi iktidara geliyor. Ey aziz milletim, bugünden itibaren siz kendiniz iktidardasınız. İmanınız iktidarda, tarihiniz iktidarda.”

Necmettin Erbakan

 

“AK Parti ile birlikte millet yönetime el koymuştur.”

Tayyip Erdoğan

 

 

Tanımındaki belirsizliklere rağmen popülizm son yıllarda siyaset biliminin en “popüler” kavramlarından biri. Özellikle Donald Trump’ın 2016’daki ABD başkanlık seçimlerini kazanmasından sonra Batı’da sıklıkla bir popülizm “heyula”sından bahsediliyor. Fransa’da Marine Le Pen, İtalya’da Beppe Grillo, Almanya’da AfD gibi liderler/hareketler seçimlerden güçlenerek çıkıyor. Akademik çalışmaların yanı sıra, daha yoğun ve kaygılı bir şekilde Batılı medya kuruluşları ve siyasî kurumlar, popülizm tehlikesiyle baş etmenin yollarını arıyor.

 

Burada bahsettiğimiz anlamıyla popülizmin en çok parlayan yönü düzen karşıtı bir siyaset dili kullanmasıdır. Temsilî demokrasi, doğası gereği vatandaşların teveccühünü kazanmaya dayandığı için siyasî partilerin ve hareketlerin pragmatik bir yöntemle birtakım “değer”leri bir kenara itip en hızlı şekilde güçlenmeye çalışmasına müsait bir sistemdir. En kolay ve hızlı yoldan halk (seçmen) desteğini arkasına almak isteyen liderler bu pragmatik yollara başvurmaktadır. “Düzen partileri”nin aralarındaki diğer farklılıklara rağmen benimsedikleri ortak değerler ve söylemler reddedilmekte, J-W. Müller’in[1] popülizmin alâmet-i farikası olarak özellikle üzerinde durduğu “tek meşru siyasî aktör olma” iddiası ile propaganda yapılmaktadır. Popülist liderin burada çizdiği, kendisinin tek meşru hareket, ötekilerin şu veya bu nedenle “halk düşmanı” yerleşik siyasî yapının temsilcisi olduğu bir tablodur. Trump’ın yemin töreninde, arkasındaki koltuklarda Carter, Clinton, Bush ve Obama olmak üzere dört eski Amerikan Başkanı otururken yaptığı konuşmada, seleflerine teşriflerinden dolayı nezâketen teşekkür ettikten sonra “Bugün iktidarı sâdece bir yönetimden alıp diğerine vermiyoruz, iktidarı Washington DC’den alarak size, Amerikan halkına geri veriyoruz. (…) 20 Ocak 2017 halkın tekrar hâkim olduğu gün olarak hatırlanacak.” demesi popülizmin çoğulculuk karşıtı yönünü en iyi yansıtan örneklerden biri olmuştur.

 

Kendisini halkın “gerçek” temsilcisi, diğerlerini de halkın düşmanı olarak gösteren bir hareket, bunu farklı düzlemlerde yapabilir. “Öz” ile “yozlaşmış olan”ı, “gerçek” ile “sahte”yi, “yerli” ile “yabancı”yı belirleyen ölçütler değişik olabilir. Yâni farklı popülist hareketlerin kullandığı tasnif ve dayandığı esas kitleler farklı şekillerde “tespit” edilmiş olabilir. Burada da farklı eğilimlerin doldurulduğu bir siyasî analiz kavramı olan popülizm torbasının içindeki değişik popülizm türleriyle karşılaşmaktayız. Deri rengi, etnik köken, din/mezhep, sınıf, cinsiyet, göçmenlik gibi farklı düzlemlerde değişik sınıflandırmalar yapılıp o ülkenin sosyolojisine veya siyasî hareketlerin ideolojik kaynaklarına göre değişik “popülizm” hareketleri oluşturulmuş olabilir. Dünya görüşümüz ve ilgili ülkenin sosyo-politik koşullarının değerlendirilmesi neticesinde bu hareketlerin bâzı tepkilerini mâkûl ve haklı da bulabiliriz. Gözden kaçırılmaması gereken nokta, toplumu farklı özelliklerine göre sınıflandırıp bunlar arasında hiyerarşik bir statü öngörme politikasıdır.

 

Popülist siyasî hareketlerin pragmatik siyaset yöntemlerini kullanarak kamuoyunda korku ve gerilimleri tahrik etmesi, tek başına iktidarın kapılarını aralayan sihirli değnek değildir. Ülkenin sosyo-ekonomik koşullarındaki hızlı değişim, yoksulluk, düzenin geleneksel aktörlerinin yozlaşması, “müesses nizam”ın giderek halktan kopuk bir çehreye bürünmesi gibi etkenler popülizmin güçleneceği zemini hazırlar. Popülizm ancak bu koşullar ortaya çıktığı zaman bir “ihtiyacın karşılığı” olarak algılanabilir. Nitekim son dönem araştırmalarında gelişmiş ülkelerde popülizmin güç kazanması sürecinin en önemli dönüm noktası olarak 2008 krizi zikredilmektedir. Yine bu ülkelerde “sanayisizleşme”nin yaşandığı bölgelerdeki emekçi kesimlerin popülist hareketleri destekleme eğilimi gösterdiği belirtilmektedir. Avrupa ülkelerinde Suriyeli mültecî akınının kültürel homojenliği koruma refleksini, yabancı düşmanlığını ve ırkçılığı tetiklediği de görülmektedir.

 

ABD ve İngiltere gibi hem tarihsel, geleneksel siyasî statüko nedeniyle hem de anayasal sistem gereği iki partinin kuvvetli bir şekilde varlığını sürdürdüğü ülkeler hâriç olmak üzere pek çok ülkede uzun yıllar yüksek oy oranına sâhip olmuş partilerin eridiği, merkez partilerin taban kaybettiği, uçlardaki “radikal” “alternatif”lerin güçlendiği bir süreç yaşanmaktadır. Bu sürecin nedenleri arasında neo-liberal iktisadî düzenin getirdiği eşitsizliklerle birlikte yeni kamu yönetimi ve siyasî kültürün siyaseti “profesyonel”leştirerek alt sınıflarla kurulan bağları zayıflatmasını da sayabiliriz. Türkiye gibi kedine has koşulları bulunan bir ülkede süreç özgün dinamiklerle ilerlese dahi popülizmin yakın geçmişteki seyrinin genel özelliklerinin o veya bu biçimde taşındığını söylemek mümkündür.

 

Türk Popülizmi: Ne zaman?

 

Giriş cümlesinde işâret ettiğimiz kavramsal belirsizliklerden dolayı bâzı noktalarda kesin yorumlar yapmak yerine yaşanan gerçekliğe olabildiğince yaklaşmaya çalışmak durumundayız. Türk siyasî hayatında -gelişmişlik seviyesi anlamında- Batı üstünlüğünün kabûlü ile sistemi Batı kaynaklı referanslara göre düzenleme hareketlerinin toplamı olan Osmanlı-Türk modernleşmesi bir yönüyle “ithâl” olma özelliği taşıdığı için çok erken dönemlerde popülist karakterli tepkisel/savunmacı hareketlere tesâdüf edilebilir.[2] Çalışmanın kapsamını sınırlandırmak amacıyla, İkinci Dünya Savaşı ertesinde çok partili hayata geçişle birlikte kurulan -bütün eksiklerine rağmen- nispeten çoğulcu “düzen”i veri alarak siyasî İslâmcılığın ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bu “düzen” karşısında yükselmesini değerlendirmeye çalışacağız.

 

1950 seçimlerinden itibaren Türk siyasetinde “iki buçuk partili” bir denge sistemi ortaya çıktı. 1960’a kadar Cumhuriyet Halk Partisi ile Demokrat Parti, 27 Mayıs askerî müdahalesinden sonra ise DP’nin devamı olarak kurulan Adalet Partisi ile CHP siyasetin ana aktörleri oldu. 12 Eylül darbesine kadar CHP ve DP/AP sütunlarının üzerinde duran; TİP, CKMP/MHP, MSP gibi “buçuk” partilere de yer veren bir sistem hâkim oldu ve Başbakanlık makamı Menderes/Demirel ile İnönü/Ecevit arasında el değiştirip durdu. Bu dönemde yapılan genel seçimlerde CHP ve DP/AP yâni merkez sol ile merkez sağ iki partinin toplam oy oranları ortalama yüzde 80’leri buldu.

 

Bahsettiğimiz dönemde Türkçe ezanın tekrar Arapça yapılması, tarikatlara müsamaha gösterilmesi, Nurcuların itibar kazanması, oy için gerici çevrelerle işbirliği yapılması gibi İslâmcılığa verilen tâvizler görüldüyse de açık seçik İslâmcı parti olan Millî Selâmet Partisi 1973 ve 1977 seçimlerinde yüzde 11 ve yüzde 8 oy alabildi ve CHP ile AP’nin oy oranları ile milletvekili sayılarına yaklaşamadı. Buna rağmen -bugünkü gibi yüzde 10 barajı olmadığı için- tek başına iktidar olamayan CHP ve AP meclisten güvenoyu alabilmek için MSP ile koalisyona gitti.

 

12 Eylül askerî müdahalesini yapanların öne sürdüğü gerekçelerden biri siyasî istikrarsızlık idi. Can kayıplarına yol açan sokak çatışmaları sert müdahaleler ve geniş kapsamlı yargılamalarla dindirildi, sosyal hareketliliğin unsurları olan sendikalar kapatıldı, memurlara grev yasağı getirildi, üniversitelerde büyük bir tasfiye yapıldı ve YÖK kuruldu. 12 Eylül öncesi istikrarsızlığa yol açan tek etken sivil toplumun veya “sokağın” faaliyetleri değildi. 1970’ler boyunca AP ve CHP parlamentoda salt çoğunluğu yakalayamamış ve kısa ömürlü koalisyonlar görev yapmıştı. 1980 yılında süresi dolan Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün yerine geçecek kişi de TBMM’de uzayıp giden “tur”ların sonunda bir türlü seçilememişti. 12 Eylül yönetimi 1982 Anayasası’ndaki yüzde 10’luk seçim barajı ile bu sorunu çözmeye çalıştı. Bütün siyasî partiler kapatılıp geçici maddeyle liderlere 10 yıllık siyaset yasağı getirildikten sonra 1983 genel seçimleriyle iktidar sivillere bırakılırken Milliyetçi Demokrasi Partisi, Anavatan Partisi ve Halkçı Parti seçime girme izni aldı ve ANAP tek başına iktidara geldi.

 

12 Eylül’ün baskı ve yasaklarla istikrarı sağlama çabası, postal seslerinin yankılarının hâlâ duyulduğu 1983’te başarı gösterdiyse de siyasî partiler ve TBMM düzleminde istikrarsızlık bir süre sonra daha güçlü bir şekilde geri dönecekti. Üstelik ironik bir şekilde, 12 Eylül’ün merkez sağ ve merkez solu parçalaması bu istikrarsızlıkta önemli bir paya sâhipti. 1987 yılında “yasaklı” liderlerin siyasete dönüşü konusu gündeme geldi ve bu konuyla ilgili referandum yapıldı. Sonuç küçük bir farkla 12 Eylül öncesi liderlerin lehine oldu. Siyaset yasakları kalkan liderler daha önce perde arkasından yönettikleri partilerinin başına geçti. 12 Eylül’ün “dikensiz gül bahçesi”nde siyasete hâkim olan Turgut Özal, ANAP’ta “dört eğilimi birleştirdiklerini” söylese de doğal tabanı merkez sağ seçmen idi ve Süleyman Demirel’in DYP ile siyasete dönüşünden sonra merkez sağ iki parçalı hâle geldi. Merkez solda ise CHP isminin diriltilmesini istemeyen Bülent Ecevit siyasete neredeyse “aile partisi” olan Demokratik Sol Parti ile devam etti. DSP’nin soldaki büyük rakibi, HP ile birleşip SHP adını alan Erdal İnönü’nün Sosyal Demokrat Partisi oldu. Bu parti daha sonra yeniden kurulan CHP’ye katılacaktı.

 

Kısa bir özetle anlatmaya çalıştığımız gibi, 12 Eylül’den sonra merkez partiler parçalandı ve sağda ANAP ile DYP çekişmesi, solda SHP/CHP ile DSP çekişmesi Türk siyasetinin temel gündem maddelerinden biri hâline geldi. Böyle bir siyasî dengede, daha önce merkez partilerle boy ölçüşemeyen hareketler daha güçlü bir alan kazanma fırsatını elde ettiler. Henüz 12 Eylül öncesinde marjinalleşen sosyalist solun 12 Eylül sonrası şartlarında daha da zayıfladığı ve ülkücü hareketin tek başına güçlü bir aktör hâline gelemediği[3] bir ortamda merkez partilerin bölünmesinden en büyük faydayı elde eden İslâmcılar oldu. Fakat Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi’nin ve genel olarak İslâmcılığın yükselişi tek başına merkez partilerin parçalanmasıyla açıklanamayacak kadar geniş ve kapsamlı bir konu.

 

İslâmcılığın Bölgesel Yükselişi

 

Türkiye’de İslâmcılığın 1980’lerden sonra yükselişe geçmesinin çok farklı nedenlerinden bahsedilebilir. Daha genel ve uluslararası etkenlerden biriyle başlamak gerekirse, Müslüman Orta Doğu ülkelerindeki ideolojik dönüşüme değinilmelidir. Kuruluşundan itibaren şerî hukukla yönetilen bir monarşi olan Suudî Arabistan hâriç olmak üzere bölge ülkeleri Soğuk Savaş döneminde laik ve sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğinin etkisi altındaydı. Filistin “davasının” öncüsü olan Mısır lideri Nasır’ın yıldızının parladığı, BAAS ihtilâlciliğinin gündeme geldiği, anti-emperyalist Üçüncü Dünyacılığın damga vurduğu yıllarda Orta Doğu büyük çalkantılara sahne oldu. İsrail’le yapılan savaşlardaki başarısızlık, Batı’nın emperyalist operasyonları, Filistinli mültecîler sorunu, pan-Arabist denemelerin hüsranı, bölge ülkelerinin birbirleriyle rekâbeti, halkın vergileri orduları beslerken toplumsal kalkınmanın sağlanamaması, otoriter rejimlerin yarattığı tepkiler ve sonu gelmeyen krizler parlayan yıldızın sönmesine neden oldu. Müslüman sekülerizminin anti-tezi olan Müslüman Kardeşler ideolojisi yasaklara ve şiddetli müdahalelere rağmen en örgütlü toplumsal muhalefet vasfını taşıyordu. Dolayısıyla gözden düşen BAAS’çılığın yerini İslâmcılık almaya başladı.

 

Arap ülkelerinden ayrı olarak kendine has bir tarihi olan İran’da 1979’da gerçekleşen “İslâm İnkılâbı” ile yıkılan Pehlevî hanedanının yerini molla rejimi aldı. Aynı yıl Afganistan’da Sovyetçi hükûmetin dâveti üzerine ülkeye giren Sovyet ordusu ile ABD destekli cihatçıların savaşı başladı. Pakistan’da 1977’de darbe ile iktidara gelen Ziya ül-Hak, hukuku şerî hükümlere göre düzenlemeye başladı. Mısır’da Nasır’ın halefi Enver Sedat “tarihî düşman” İsrail’le ilişkileri düzeltmeye çalışıp Camp David anlaşmasını imzalayınca Arap Birliği’nden kovuldu ve 1981’de suikast sonucu öldürüldü. Arap Alevîsi Esad ailesinin yönetimindeki Suriye’de 1982’de Sünnî İslâmcıların ayaklanması büyük bir şiddetle ezilirken kısmen hâkimiyet kurdukları Hama’da âdeta tuzla buz edildiler. BAAS rejimiyle yönetilen diğer ülke Irak’ta da Saddam, Şiîleri kontrol etmeye çalışıyordu ve onlara destek veren İran ile 1980 Savaşı patlak verdi.

 

Bu Bölge ülkelerinde 1970’lerin ortalarından itibaren yükselen İslâmcılık dalgası, Türkiye’deki İslâmcılığı da etkiledi. İran’ın rejim ihracı politikası ve petro-dolar zengini Suudî Arabistan’ın “Rabıta” örgütü aracılığıyla İslâmcılığı finanse etmesi, arada meşrep, mezhep farkları olsa da siyasî İslâm’ın güçlenmesine yol açtı. İslâm dünyasında ortaya çıkan yeni dinamikler Türkiye’deki İslâmcıları cesaretlendirdi ve diğer gelişmelerle birlikte İslâmcılık giderek daha çok öne çıkan bir “alternatif” hâline gelmeye başladı. W. Cleveland’ın ifâdesiyle“Ortadoğu’nun ve ötesinin İslam devletleri, 1970’ler ve 1980’lerde siyasal ve toplumsal hayatta İslam’a yeniden merkezi bir rol verilmesi için kamuoyunun baskısını” yaşadılar.[4]

 

Kenanizm ve Türk-İslâm

 

Atatürk simgesi Türk toplumunun en büyük meşruiyet araçlarından biri olduğu için -15 Temmuz dâhil- bütün başarılı ve başarısız askerî müdahaleler Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü söylem düzeyinde öne çıkarmış ve bu yoldan toplum nezdinde meşru bir konuma gelmek istemiştir. 12 Eylül yönetimi de bu şekilde Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü dilinden düşürmedi. Bâzı Atatürkçü/Kemâlist aydınlar buna tepki olarak 12 Eylül anlayışının Kemâlizmden farklılığını vurgulamak için “Kenanizm” kavramını ürettiler. 12 Eylül’ün Atatürkçülük söyleminde samimî olmayışına, başka bir deyişle “iki”yüzlü oluşuna dair gerekçelerden biri din dersinin 1982 Anayasası ile anayasal bir zorunluluk hâline getirilmesidir. Bu, aynı dönemde üniversitelerde Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi derslerinin daha yaygın bir şekilde zorunlu hâle getirilmesiyle birlikte değerlendirilecek olursa 12 Eylül’ün nasıl bir “sentez” ve “merkez” inşâsına giriştiği görülecektir.

 

Hükûmet istikrarsızlığı siyasî yasaklar ve yüzde 10 barajı ile, toplumsal istikrarsızlık katı güvenlikçi politikalarla, idam ve işkencelerle giderilmeye çalışılıp, toplum mühendisliği kapsamında da hem Atatürkçülüğü hem İslâmiyet’i barındıran yeni bir merkez politikası oluşturuldu. Askerî yönetimin sürdüğü yıllarda caddelere Atatürk adı verildi, yeni Atatürk heykelleri dikildi, Atatürk yalnızca “duran” bir simge olarak yaygınlaştırıldı. Diğer yandan Kenan Evren mitinglerde âyet okurken Millî Eğitim Temel Kânunu’nda yapılan değişiklikle İmam-Hatip Liselerinden mezun olanların İlâhiyat Fakülteleri dışındaki bölümlere girebilmelerine olanak tanındı. Böylece 1990’larda “Refah Partisi’nin arka bahçesi” denilecek olan kadroların kamu kurumlarına yerleşmesi 12 Eylül döneminde mümkün kılınıyordu. Türk-İslâm sentezinin “karargâh”ı sayılan Aydınlar Ocağı da 12 Eylül’le birlikte devletin Türk-İslâm sentezini benimsediğini ifâde etmişti.[5] Kemâlist modernleşmenin en temel unsurlarından biri olan dinin bireysel bir tercih meselesinde dönüştürülmesi projesinin aksine dine kamusal bir rol atfediliyordu.

 

24 Ocak Türkiye’si

 

Kimilerine göre 12 Eylül ihtilâlinin yapılış amaçlarından biri 24 Ocak 1980’de alınan iktisadî kararların uygulanabileceği, toplumsal muhalefetten arındırılmış bir zemini oluşturmaktı. Gerçekten de 24 Ocak, 12 Eylül ve yeniden sivil siyaset arasında ekonomi politikaları anlamında bir süreklilik vardır. 24 Ocak kararlarını hazırlayan Devlet Plânlama Teşkilatı Müsteşarı Turgut Özal, 12 Eylül döneminde Bülend Ulusu hükûmetinde Başbakan Yardımcısıdır ve 1983 seçimlerinden sonra kurulan hükûmette de Başbakandır. 1980’ler, sosyal harcamaların yüksek olduğu refah devleti modelinden neo-liberal serbest piyasa ekonomisine geçildiği, ABD’de ve İngiltere’de Ronald Reagan ve Margaret Thatcher’in iktidarda olduğu “yeni sağ” dönemidir. Türkiye bu dönemde ithâl ikâmeci politikaları terk edip küresel ekonomiyle bütünleşti. Devletin ekonomi üzerindeki rolü azaltılıp serbest piyasa ekonomisinin koşulları hazırlandı.

 

24 Ocak ekonomisinin ve Özallı yılların yarattığı rekâbetçi toplumda kırdan kente göç eden kitlelerin şehirde tutunma ve sosyal dayanışma ihtiyaçlarının temini “piyasa”ya hâvale edilmişti. Devletin çekilmesiyle oluşan boşluğu tamamen dolduracak bir seküler sivil toplumun varlığından söz etmek ise olanaksızdı. 1980 öncesi beş yıllık aralıklarda ortalama yüzde 3 artan kentlilik oranı 1980-1985 arasında 10 puan artarak yüzde 43,9’dan yüzde 53’e yükseldi. 1990’da bu oran yüzde 59’a ulaştı. 1970’te 3 milyon olan İstanbul nüfusu ise 1980’de 4,7 milyona, 1990’da 7,3 milyona çıktı. 2000’e doğru bu sayı 10 milyona doğru ilerleyecekti. Devletin “sosyal” görevlerini terk ettiği dönemde kırdan kente ve büyük şehirlere göç edenlerin şehirde tutunmasını sağlayan yapı cemaatler oldu. Böylece yeni “kentli” nüfus ile İslâmî örgütlenmeler arasında bir bağımlılık ilişkisi meydana geldi. Kırdan kente ve büyük şehirlere göç eden nüfus, geleneksel değerlerini ve yaşama biçimini de yanında getirmişti. Muhafazakârlıktan İslâmcılığa uzanan sağ ideolojiler bu kitlenin “yabancılaşma”ya, “yozlaşma”ya yâni değişime karşı tutundukları dal oldu. Bu şekilde kentlerde içe kapanık, grup ilişkileri güçlü, birey ve özne olmaktan uzak, eleştirel tutumu bulunmayan ama “öteki”ne karşı savunma (saldırı?) refleksi güçlü kitleler ve oluşturdukları ilişkiler ağı yaygınlaştı.[6] Geçim kaygısıyla göç eden yoksul kitleler, dâhil oldukları grup içi ilişkilerde hiyerarşik dezavantaja sâhip iken İslâmcı ideoloji onlara “öteki”ne karşı üstünlük duygusunu verdi. Bu “üstünlük”, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana “Müslümanların” ezildiği, hor görüldüğü, İslâmiyet’e ve İslâmî değerlere en kötü muamelelerin yapıldığı iddialarını barındıran bir “mazlumluk” anlatısı ile birlikte işlendiği için öfkeli bir ruh hâline sebebiyet verdi. Popülizmin ayırt edici niteliklerinden olan, toplumsal kesimleri meşru-gayrimeşru veya gerçek-sahte olarak sınıflandırma ilkesi burada dindar-laik ayrımıyla işlerlik kazandı. Modern toplumun oluşturduğu “tekçi” seküler yurttaşlık hukukunun Türkiye’de hayata geçirilmesi süreci bu şekilde 1980 sonrası hızlı kentleşme ile büyük yara aldı ve sosyal gruplar arası rekâbet, gerilim, hattâ kutuplaşma ve çatışmalar hızlandı.

 

Medeniyetler Çatışıyor

 

Samuel Huntington’ın 1990’lardaki ünlü medeniyetler çatışması tezine göre dünyayı Batı, İslâm, Konfüçyüs vb. medeniyetlerin çatışması bekliyordu. Soğuk Savaş sonrası komünizm tehdidinin yerini “radikal İslâm” almıştı. Sovyetler’in güneyindeki coğrafyada ABD tarafından desteklenen İslâmcılık artık ABD’nin yeni düşmanı olmuştu. Dünyada ve bölgedeki “radikal İslâm” gündemi İslâm kimliğinin altının daha kalın çizilmesine neden oldu. Müslüman çoğunluklu ülkelerde İslâmî hassasiyetler daha fazla öne çıkmaya başladı. 1990’lardaki Bosna ve Çeçenistan olayları beynelmilel İslâmî kimliği ve dayanışmayı güçlendirdi. 1988’de kurulan HAMAS, FKÖ’nün yerini aldıktan sonra Filistin davası da daha İslâmcı bir karaktere büründü.

 

Aynı dönemde Batı dünyasında demokrasi algısının değiştiği, küreselleşme ve çok kültürlülük tartışmalarının yapıldığı bir süreç yaşanıyordu. Avrupa Birliği’ne üye olmaya çalışan Türkiye de dışarıdan gelen “demokratikleşme” baskılarıyla karşı karşıya idi. Zamanın ruhu “tekçi” modernizmin yerine etnik ve dinî kimliklere dayalı “çoğulculuk”tan yana idi. Radikal İslâmcılığa alternatif olarak laiklik değil “ılımlı” İslâm destekleniyordu. Modern öncesi kimliklere dayanan ideolojiler, dönüştürülmesi gereken bir durum değil sistemin merkezine taşınması ve kamusal alanda görünür kılınması gereken bir olgu olarak görülmeye başladı. Buna uygun bir şekilde 1991 yılında komünist akımları cezalandıran Türk Ceza Kânunu’nun meşhur 141 ve 142’nci maddeleri -artık “komünizm tehlikesi” kalmadığı için- kaldırılırken laiklik karşıtı oluşumlara karşı konulmuş 163’üncü madde de bunlarla birlikte ilga edildi. Oysa dinî referanslı ideolojiler toplumu bin yılı aşkın bir tarih öncesinde ortaya çıkmış kurallarla tepeden tırnağa düzenleme iddiasındaydı ve bu bakış açısı farklı sosyal grupların temel hak ve hürriyetlerini güvence altına almak yerine tahakküm ideolojilerine fırsat vermiş oluyordu. Fakat siyasî partiler seçmenden daha fazla oy alma üzerine kurulu bir sistemin içinde rekâbet ettikleri için ortaya çıkan tabloyu zaman zaman bir “realite” kabûl edip iktidar hesapları yapmayı yeğliyordu. Sonu 28 Şubat’a varacak olan süreçte yüksek yargı ve TSK gibi bürokratik güçler ise dipten gelen dalganın rejimin temellerini sarstığını fark ederek İslâmcı siyaseti var gücüyle engellemeye çalışıyordu. Medya, siyasî partiler ve sermaye grupları bu gerilimde çeşitli güç odaklarıyla birlikte hareket ediyordu.

 

Huntington’ın kitabında yer alan bir kavramlaştırmaya (“bölünmüş ülke”) göre bâzı ülkeler -kendisinin tasnif ettiği- farklı medeniyetlerin etkisi altına girmiştir ve parçalı bir toplumsal yapıları vardır. Huntington, Türkiye’yi de bu bölünmüş ülkeler arasında sayıyor ve Türkiye’nin “Atatürk kalibresinde” bir lider ile Atatürk’ün Batılılaşma mirasını reddederek İslâm dünyasının lideri olabileceğini söylüyordu. Nitekim Türkiye 1990’lı yıllardan itibaren gittikçe baskın bir şekilde iki farklı medeniyete mensup kesimlerin mücadelesine sahne oldu. 2000’li yıllarda bu süreç, Atatürk’ün “kalibresi”ne öykünen ve etrafında gittikçe bir kurucu lider miti inşâ edilen bir siyasetçinin inisiyatifiyle ilerledi. Elbette bu süreci ortaya çıkaran şey Huntington’ın öngörülerini yazması değil Türkiye’nin tarihsel, sosyal, iktisadî ve siyasî koşulları ile uluslararası koşullar idi.

 

Merkez Siyasette Yozlaşma ve Krizler

 

Türkiye’de İslâmcılığın yükselişinin küresel, bölgesel, bürokratik ve sosyo-ekonomik yönlerine özet olarak değindikten sonra tekrar siyaset arenasına dönersek, İslâmcılığın kendi faaliyetlerinin yanı sıra merkez sağ ve merkez sol partilerin başarısızlıklarının da İslâmcılığa alan açtığı bir süreçle karşılaşmaktayız. 1983’te tek başına iktidara gelen ANAP, 1991’e kadar Türkiye’yi tek partili hükûmet olarak yönetti ve ayrıca 1989’da Cumhurbaşkanı seçilen Özal 1993’teki ölümüne kadar bu görevi -parlamenter sistemin işleyişine aykırı bir biçimde- icracı bir anlayışla yürüttü. Gerek “yasaklı” liderlerin dönüşü, gerek gelir adaletsizliği yaratan iktisadî durum nedeniyle ANAP’ın oyları her seçimde biraz daha azaldı.

 

1989 yerel seçimlerinde ANAP devrinin kapanmakta olduğunun ilk işâretleri görüldü. Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyükşehir belediyeleri SHP’ye geçmişti. Türkiye genelinde de SHP yüzde 28 ile birinci olmuş, ANAP ise DYP’nin ardından üçüncü sırada kalmıştı. İki yıl sonraki 1991 genel seçimlerinde de ANAP ikinci parti oldu. Seçimden sonra oluşan 450 üyeli parlamentoda DYP’nin 178, ANAP’ın 115, SHP’nin 88, RP’nin 62 ve DSP’nin 7 sandalyesi vardı. Hem ANAP’ın 8 yıllık iktidar dönemine son veren hem de Refah’ı dışarıda bırakan DYP-SHP hükûmetiyle koalisyonlar dönemi geri döndü. Hükûmeti kuran iki parti 1946’dan beri birbiriyle sıkı bir mücadele içine giren CHP ve DP/AP geleneğinin partileriydiler. 1991 itibariyle geçerli olan tabloda büyükşehirler başta olmak üzere il belediyelerinin büyük bölümü SHP ve DYP’nin elindeydi ve hükûmette de bu partiler vardı. 1993’te Özal’ın beklenmedik ölümü üzerine Cumhurbaşkanlığına da Süleyman Demirel seçilmiş ve Demirel’den boşalan DYP Genel Başkanlığı ile Başbakanlığa Tansu Çiller geçmişti.

 

1989 ve 1991’in yükselen partileri DYP ve SHP ellerine geçen fırsatı iyi değerlendiremedi ve Türkiye yaşanan sosyal çatışmaların da etkisiyle sosyo-ekonomik krizlerin içine girdi. 70’lerin “halkçı” CHP siyasetinin mirasını sürdürme iddiasında olan SHP, 1993’te patlak veren İSKİ skandalı ile büyük bir itibar kaybı yaşadı. DYP’de de Çiller’in mal varlığı ve bakanlık döneminden itibaren zenginleşmesi ile ilgili tartışmalar siyasetin ana gündemi hâline geldi. Çiller ailesinin siyasetteki etkinliği ve ihâlelerdeki yolsuzluk iddiaları DYP-SHP koalisyonunun giderek kan kaybetmesine yol açtı. Bu dönemde SHP hükûmet ortağı olduğu için Çiller hakkındaki önergelerin aleyhinde oy kullanıyordu. 1991 seçimlerine “herkese iki anahtar” gibi sloganlarla giren DYP ve en güçlü sol parti olan SHP’nin koalisyon hükûmeti 1994’teki 5 Nisan kararları ile dar gelirli kesimlerin üzerindeki yükü daha da arttırdı. Özal’ın ekonomi politikalarıyla gelen yüksek dış borç ve bütçe açığı gibi sorunlara çözüm olarak alınan KİT’lerin ürettiği mal ve hizmetlerin fiyatının arttırılması, maaş ve ücret artışının sınırlı tutulması, emeklilik yaşının yükseltilmesi, kamuya personel alımının dondurulması, tarıma desteğin sınırlandırılması gibi kararlar geniş kitleleri olumsuz etkiledi.

 

Merkez sağ ve merkez solun iki partisi 27 Mart’taki yerel seçimlere ve 1995’teki genel seçimlere bu şekilde yıpranarak girdi. Yerel seçimlerde İSKİ skandalının yaşandığı İstanbul başta olmak üzere pek çok büyük kentin belediyesi Refah’a geçti. Ülke genelindeki oy oranında RP (yüzde 19,1) üçüncü sıradaydı fakat üzerindeki DYP (yüzde 21,4) ve ANAP’la (yüzde 21) arasındaki fark 700 binden daha azdı ve en çok sayıda il belediyesini kazanan parti olmayı başarmıştı. 12 Eylül’den sonra merkez sağ ve merkez solun parçalanışı en büyük etkisini bu seçimde gösterdi. SHP, DSP ve yeniden kurulan CHP farklı adaylarla seçime girdi. Üç partinin oylarının toplamı yüzde 26’ya denk geliyordu. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçiminde SHP’li Zülfü Livaneli’nin yüzde 20,3’ü, DSP’li Zekeriya Temizel’in yüzde 12,3’ü ve CHP’li Ertuğrul Günay’ın yüzde 1,3’üne, yâni bölünmüş yüzde 34’e karşı RP’nin adayı Tayyip Erdoğan’ın yüzde 25’le seçimi kazanması bugün dahi devam eden bir özeleştiri konusu olmuştur. Sonuçta RP pek çok önemli şehrin belediye başkanlığını kazanmış ve İslâmcılığın yükselişi devam etmişti.

 

Merkez sağda 1993 itibariyle ANAP lideri Mesut Yılmaz ile DYP lideri Tansu Çiller’in genel stratejisi, kendi ideolojik alanını konsolide etmek için merkez sağın diğer partisini yıpratmak idi. Hesaba göre DYP ne kadar zayıflarsa ANAP o kadar güçlenecekti, ANAP için de tam tersi geçerliydi. İki partinin birbirine yönelik eleştirileri toplamda yoğun bir merkez sağ (öz)eleştirisini ortaya koyuyordu. 1983’ten beri merkez sağ partiler tek başına veya koalisyonla[7] iktidarda bulunuyordu. Bu dönemde ne ANAP’ın 24 Ocak ekonomisi ne DYP’nin 5 Nisan programı halkın refah talebini karşılayabilmişti. Halkın yoksullaşmasına karşılık merkez sağ iktidarlar döneminde siyasetin iyiden iyiye zenginleşme aracı hâline gelmesi ve yolsuzluklar, merkez partiler etrafında şekillenen siyaset kurumuna olan güveni giderek düşürdü.

 

Değişen iktidarlara rağmen önemli problemlerin değişmeden kalması “düzen”in sorgulanmasına yol açtı. Böyle bir ortamda “düzen karşıtı” hareketler toplumsal kesimler nezdinde giderek artan bir oranda umut olarak görülmeye başladı. 12 Eylül öncesindeki gibi iki “dev” partinin birbirinin yıpranmasından doğan boşluğu doldurduğu bir yapı olmadığı için oy oranları ve potansiyeli birbirine yakın olan çok sayıda partinin dönemsel olarak yükseldiği görülüyordu. Değişen uluslararası, bölgesel ve sosyolojik dinamiklerin etkisiyle sol da eskisi gibi “birinci alternatif” olma hüviyetini kaybetmişti. Ancak SHP/CHP’nin başarısız olması hâlinde seçmen Ecevit’in DSP’sine kayıyor, aynı şekilde DSP’den umduğunu bulamayanlar CHP’ye yöneliyordu. RP ise aslında ANAP ve DYP gibi sağ parti olduğu hâlde, ısrarla öne çıkardığı hayâlci ve hamasî “Adil Düzen” söylemi sâyesinde, sistemden istediğini alamayan mutsuz insanların yöneldiği alternatif hâline geliyordu.

 

1995 sonundaki genel seçimlerde rakiplerini “Bunların hepsi düzen partisi!” diyerek aynı kefeye koyan RP yüzde 21,3 ile ilk kez sandıktan birinci parti olarak çıktı. Yüzde 19’larda kalan ANAP ve DYP’nin ardından DSP yüzde 14,6 ve CHP yüzde 10,7 ile barajı geçen diğer partiler oldu. 1995 parlamentosunda ilk bakışta göze çarpan, birbiriyle didişme hâlindeki ANAP ile DYP ve DSP ile CHP birbirine yakın oylar alırken İslâmcı partinin tek başına onların önüne geçmesidir. Seçimden sonra da bu durum devam etti. Güç belâ kurulan ANAP-DYP koalisyonu (E. Kongar’ın deyimiyle “birbirinin kuyusunu kazan ortaklar”[8] hükûmeti) kısa sürede çöktü. 1996 Haziran’ında RP-DYP hükûmeti kuruldu. Böylece Cumhuriyet tarihinde ilk kez İslâmcı bir partinin lideri Başbakan olmuştu. Öte yandan Özal döneminden itibaren palazlanmaya başlayan taşralı muhafazakâr sermaye grupları TÜSİAD’a alternatif olarak ortaya çıktı. Özel televizyonlara izin verildikten sonra TGRT, Kanal 7 gibi televizyon kanalları İslâmcıların kamusal alandaki sesi oldu. Hâl-i hazırda İmam-Hatip Liseleri ile birlikte kuran kursları ve cemaat evlerinde İslâmcılığın altyapısını güçlendiren ideolojik faaliyetler devam etmekteydi. RP’den bağımsız olmakla birlikte Fetullah Gülen’in faaliyetleri de o yıllarda giderek genişliyordu. 1990’dan itibaren Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu gibi seküler kesimden aydınların öldürülmesi ve Madımak Katliamı gibi olaylar toplumsal kesimler arasındaki kutuplaşmayı ve çatışma kültürünü güçlendirdi. Gelinen noktada İslâmcılık nicelik olarak “marjinal” kalmaktan çıktı ve siyaset, iş dünyası, “sivil toplum” ve medyada görünür bir hareket şeklini aldı.

 

Nâfile “Balans Ayarı”

 

Türk siyasetinde zâten etkin bir rolde bulunan TSK, RP-DYP hükûmetinin kurulmasından itibaren sistem üzerindeki etkisini giderek arttırdı, darbe söylentileri ve medyanın baskısı altındaki hükûmet bu sıkışmaya çok uzun süre dayanamadı. 28 Şubat 1997’deki tarihî Millî Güvenlik Kurulu toplantısında irticaya karşı tedbir kararları alındı ve hükûmetten bu kararları uygulaması istendi. MGK toplantısından üç hafta önce Sincan’da gündüz vakti tankları caddelerden yürüterek RP’lilere gözdağı veren TSK, toplantıdan sonra da bu kararların uygulanmasının tâkibi ve hızlandırılması için bürokrasi ve basın mensuplarına yönelik brifingler düzenledi. Başbakanlık’ta tarikat liderlerine iftar verilmesi, RP’li milletvekillerinin ve belediye başkanlarının Atatürk’e hakaretleri, Erbakan’ın Libya ziyâretinde Türkiye’nin küçük düşürülmesi, kamuda dinci kadrolaşma, Susurluk olayında açığa çıkan kirli ilişkilerin üzerine gidilmemesinin yarattığı toplumsal tepkiler ve “Kudüs gecesi” gibi olayların etrafındaki tartışmalar sonucu oluşan bunalımlı havada önce Mayıs’ta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından RP’ye kapatma davası açıldı, ardından Haziran’da Erbakan, Cumhurbaşkanı Demirel’e istifasını sundu.

 

1996 Haziran’ı ile 1997 Haziran’ı arasındaki bir yıllık dönemde ordu, yargı bürokrasisi ve medya tarafından RP-DYP hükûmetinin istifaya zorlanması ve öncesi ve sonrasında RP aleyhine yapılan işlem ve faaliyetler “düzen” ile kitleler arasındaki güvensizliği ve gerilimi zirve noktasına çıkardı. Elbette tek başına RP’nin tabanı Türkiye’de çoğunluğu teşkil eden bir niceliğe sâhip değildi. Fakat ekonominin durumu, siyasî istikrarsızlık ve çözülemeyen sorunlar karşısında halk faturayı doğal olarak dönemin güçlü aktörlerine kesiyordu. Refah-Yol’dan sonra ANAP, DSP ve -DYP’den ayrılanların kurduğu- DTP bir araya gelerek Ana-Sol-D hükûmetini kurdu, CHP de dışarıdan destek verdi. TSK’nın 28 Şubat kararlarının uygulanması için yaptığı baskılar altında bir buçuk yıl görevde kalan hükûmet, Türkbank’ın özelleştirilmesinde mafya ve siyasetin iç içe geçtiği usûlsüzlüklerin ortaya çıkmasıyla çöktü.

 

Ocak 1999’da, Nisan ayındaki yerel ve genel seçimlerden önceki geçiş dönemi için DSP’nin azınlık hükûmeti kuruldu. Türkiye’nin baskıları sonucu 1998 Ekim’inde Suriye’den çıkarılan ve İtalya-Yunanistan-Rusya üçgeninde kendisine yer arayan terör örgütü PKK lideri Abdullah Öcalan, şubat ayında Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirildi. Bu gelişme 1979’dan sonra ilk kez başbakanlık koltuğuna oturan Ecevit’e ve milliyetçilik konusundaki en hassas parti olan MHP’ye puan kazandırdı. Sandıktan DSP yüzde 22,1 ile birinci, MHP yüzde 17,9 ile ikinci olarak çıktı. Kapatılan RP’nin devamı olan Fazilet Partisi yüzde 15,4’te kaldı. ANAP ile DYP’nin düşüşü onları yüzde 13,2 ile yüzde 12’ye kadar getirdi. İki parti 1991’de toplam yüzde 51’i bulmuşken 1995’te yüzde 38,7’i, 1999’da ise ancak yüzde 25,2’yi toplayabilmişlerdi. 1995’te barajı kıl payı geçen CHP ise bu kez yüzde 8,7’de kaldı ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez seçime girip meclise girememe başarısızlığını gösterdi. Aynı gün yapılan yerel seçimlerdeki oy dağılımı da birkaç puanlık farkla benzer idi. Refah-Yol koalisyonunun partileri dışındaki üç parti bir araya gelerek DSP-MHP-ANAP koalisyon hükûmetini oluşturdu.

 

“Post-modern darbe” olarak da tanımlanan 28 Şubat ile RP’nin iktidardan düşürülmesi ve 28 Şubat MGK kararlarının uygulanmaya başlaması, rejim krizini giderme konusunda ancak Pirus zaferi denebilecek bir kazanım elde edebildi. RP kapatıldı, Erbakan beş yıl için siyasetten men edildi, Tayyip Erdoğan okuduğu bir şiirdeki ayrımcı ifâdeler nedeniyle hapse mahkûm oldu ve belediye başkanlığına son verildi, üniversitelerdeki türban yasağı sıkı bir şekilde uygulanıp buna karşı protesto amacıyla eylemler düzenlenirken 18 Nisan’da milletvekili seçilen Merve Kavakçı’nın TBMM’ye türbanla gelmesi meclisi karıştırdı. Siyasette ve ekonomideki sorunlar olduğu gibi durduğu için “balans ayarı”nın kalıcı bir etki yapması ve 28 Şubat’ın “bin yıl” sürmesi olanaksızdı. Siyasî bağlantıları olan şirketler zenginleşiyor, bankalar hortumlanıyor, Başbakan basına MGK toplantısında Cumhurbaşkanı ile kavga ettiklerini açıklıyor, Cumhuriyet tarihinin en büyük iktisadî buhranı olan 2001 krizi yaşanıyor, İçişleri Bakanı yolsuzlukların üzerine gittiği için görevden alınıyor, sağlık durumu kötüleşen Başbakan’ın ülkeyi yönetemez hâle geldiği söyleniyor, mafya ve çeteler devlet tarafından kullanılıyor, 1999 depreminde usûlsüz imara açılan alanlarda yapılan denetimsiz binaların enkazı altında binlerce insan can veriyordu.

 

Sâdece 1997-2002 arasına değil genel olarak 90’lar siyasetine hâkim olan bu tür olayların gelişmesiyle eş zamanlı olarak özel televizyonlar ortaya çıkmıştı. Batı televizyonlarından uyarlanan eğlence programları, “reality show”lar, ünlülerin lüks hayatını ekrana taşıyan magazin programları, yabancı pembe diziler ve erotik yayınlar muhafazakâr ve yoksul kitlelerin kimlik bunalımını güçlendiriyordu. Büyük iktisadî krizlerin gölgesi altındaki magazin bombardımanı karşısında kültürel şoka uğrayan toplumsal kesimlerin dışlanmışlık hissi derinleşiyordu. Huzur ve refahı temin edemeyen “sistem”; siyaseti, bürokrasisi ve medyasıyla, egemen ve görünür olan bütün yüzleriyle güvensizlik uyandırıyordu.

 

“Yeni Türkiye”

 

Böyle bir atmosferde girilen 2002 genel seçimlerinde, Millî Görüş gömleğini çıkaran “yenilikçi/genç kanat”ın kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi yüzde 34,2 ile tek başına iktidara geldi. DYP ve ANAP ilk kez barajı geçemedi. İktidara gelen partinin bir sonraki seçimde büyük oy kaybı yaşaması tecrübesini bu kez DSP tattı ve 22,1’den 1,2’ye çakıldı. MHP 1999 öncesindeki gibi baraj altında kaldı. DSP’den giden oyları toplayan CHP yüzde 19,3 ile meclise giren ikinci parti oldu. Tabanı AKP’ye kayan Saadet Partisi yüzde 2,4’te kaldı. Toplum değişime o kadar açtı ki 42 yaşındaki Cem Uzan’ın Genç Parti’si 70 günde yüzde 7,2’yi bulmuştu. Seçimin ertesi günü Vatan gazetesinin manşetinde “Sandıktan Öfke Çıktı – Yoksulluk, yolsuzluk, adaletsizlik ve televizyonlardaki magazin çılgınlığı AKP’yi tek başına iktidara getirdi” yazıyordu. Bu tek cümlelik özet, neredeyse bütün partileri silip AKP’yi tek başına iktidara getiren süreci çok yalın bir şekilde anlatıyordu.

 

Arkasındaki süreçle birlikte 2001 krizi, Batı ülkelerinde popülist hareketleri güçlendiren 2008 krizinin Türkiye’deki erken bir versiyonu idi. Hızlı sosyo-ekonomik değişim, “orta direk”in erimesi ve alt sınıfların refah seviyesinde azalma, müesses nizam (veya “establishment”) ile toplum arasındaki gerilimler ve sonuç olarak kitlelerdeki ihmâl edilmişlik hissi, 2008 Batı ile 2001 Türkiye koşulları arasındaki ortak özelliklerdi. Dünya genelinde “kimlik” politikasının öne çıkması ve Orta Doğu’da İslâmcılığın yükselişe geçmesi, Türkiye’deki İslâmcı popülizme ivme kazandıran uluslararası etkenler oldu. 24 Ocak’la başlayan yeni dönemdeki ekonomi politikalarının yarattığı sonuçlar ile varoşlara yığılan kitleler zamanla bu hareketin temel dinamiği hâline geldi. Merkez partilerin halkın gündelik somut problemlerine çözüm getirmede başarısız olduğu ve yolsuzluk skandallarıyla geçen her dönemde İslâmcı popülizm tabanını biraz daha genişletti. Bütün bu sorunlar, dinci-laik ekseninde ortaya çıkan rejim krizinin aşılmasını gittikçe zorlaştırdı. 3 Kasım 2002 tablosu böyle bir sürecin içinde şekillendi.

 

2008 sonrası yükselen Batı popülizmleri ile Türkiye’deki İslâmcı popülizm karşılaştırılırken Türkiye örneğinde 12 Eylül’den sonra merkez sağ ve merkez soldaki bölünmelerin kendine has bir belirleyici etken olduğu söylenebilir. Bütün sosyal ve siyasî sorunlara rağmen bütünleşmiş bir merkez sağ veya merkez sol çoğunluğu İslâmcılığın önüne set çekebilir, en azından zaman kazanılabilirdi. Bunun dışında önemli bir farklılık da Batı’da öne çıkan popülist hareketlerin milliyetçi tonlar taşımasına karşılık Türkiye’de İslâmî yönü ağır basan bir hareketin iktidara gelmesidir. Örneğin Le Pen’in Fransız kimliğine atfettiği önemi Erdoğan’ın Türk kimliğine atfettiğini söylemek zordur. Daha ötesi, Erdoğan’a göre Türk kimliği sâdece Türkiye’de var olan onlarca etnik kimlikten herhangi biridir. “Kavmiyetçiliği” eleştirmek için sıkça referans gösterdiği âyetin ifâdesiyle “üstünlük takvadadır”. İslâmiyet’in ağır bastığı bir kimlik tanımı; İslâm coğrafyası ile bütünleşme özlemleri, Kürt meselesinde “din kardeşliği” üzerinden çözüm üretme ve iç politikada laiklik hassasiyeti yüksek siyasî elitlerle kavga üzerine kurgulanmış taban konsolidasyonu gibi farklı işlevleri kapsayan bir niteliğe sâhipti. Özellikle PKK ile müzâkere yapılan yıllarda bu İslâmî kimliğin altı daha fazla çizilecek, 2015’ten sonra ise “yerli ve millî” kavramı çerçevesinde daha farklı bir politika izlenecekti.

 

AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın popülizm bağlamında uluslararası literatürde öne çıkan bir örnek olarak belirmesi sürecini ele almak için 2002 seçimleriyle sınırlı kalmamak, özellikle 2013 yılından sonraki olayların üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak gerekir. Bu yazıda ise Erdoğan popülizminin iktidar dönemi değil iktidara gelme süreci anlatılmaktadır. AKP’nin ilk yıllarında “gömlek çıkarmış”, AB’ye sıcak bakan, kısmen merkez sağ ve merkez sol unsurları bünyesine katmış bir görüntü vermesi Erdoğan “popülizmi” için 2002’nin erken ve yanlış bir tespit olduğu eleştirisine neden olabilir. Fakat AKP’nin ana tabanını oluşturan kesimin siyasî psikolojisi ve Erdoğan’ın birkaç yıl içinde “sistem”e karşı çetin bir muktedir olma savaşına başlaması, popülizmin karakterine uygun bir sürecin yaşanmakta olduğunu göstermektedir. Ayrıca parti yönetimi, milletvekilleri ve belediye başkanlarına bakıldığında AKP’nin büyük oranda Refah-Fazilet siyasetinin ürünü olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan, özellikle Atatürkçü/Kemâlist kesim tarafından başından itibaren “takiye” diye nitelendirilen siyasî mesajlarına rağmen AKP’nin İslâmî üstünlükçülük zihniyetine mensup popülist bir parti olduğu açıktır.

 

Bu çerçevede, “aşağıda” olanlara hiçbir hak tanımayan totaliter bir rejimin (veya devletin) inşâsına başlanmıştır. Giderek şiddetini arttıran 16 yıllık iktidar döneminin sonunda yaşadığımız güncel gelişmeler de bu inşâ sürecinin içinde ortaya çıkan olaylardır. 24 Haziran’daki cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri bu inşâ projesinin ne yönde ilerleyeceğinin belli olacağı önemli bir kavşaktır. 24 Haziran seçimlerinde iktidar değişikliği yaşansa dahi ortaya çıkan muazzam tahribatın, fazlasıyla kutuplaştırılmış toplumsal yapının ve hayatî güvenlik ve ekonomi sorunlarının içinde hür, huzurlu ve çoğulcu bir Türkiye’nin tesis edilme ihtimâli kısa vâdede düşük gözükmektedir. Hattâ böyle bir durumda 28 Şubat’ın “tersinden” tekrarlanması dahi olasılık dâhilindedir.

 

Erhan SANDIKÇI

 

[1] Bkz. Jan-Werner Müller, Popülizm Nedir?, Çev: Onur Yıldız, İletişim Yay., 2017

[2] Yine Osmanlı’nın son dönemlerinde, kavramın bir başka anlamıyla, Rus Narodnizminin etkisini de taşıyan modernleşmeci popülist (halkçı) hareketlere de rastlanır.

[3] Örneğin 1991 genel seçimlerinde MHP (o dönemki adıyla Milliyeçi Çalışma Partisi) seçime tek başına girmek yerine RP ile ittifak yaptı ve MHP’liler RP listelerinden aday gösterildi.

[4] William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Çev: Mehmet Harmancı, Agora Kit., 2008, s. 485

[5] Cengiz Özakıncı, İblisin Kıblesi, Otopsi Yay., 8. basım, 2008, s. 233

[6] Uzun yıllar Fetullah Gülen cemaatinin/FETÖ’nün televizyon kanalı Samanyolu TV’de yayınlanan (ve diğer muhafazakâr/İslâmcı TV’lerde benzerleri yapılan) Sır Kapısı/Sırlar Dünyası adlı dizi, muhafazakâr kitlelere yönelik propagandanın sosyolojik ve psikolojik yönlerini görmek bakımından incelemeye değer bir örnektir. Dizinin her bölümü farklı bir senaryodan oluşsa da genellikle tamamen mâsum bir insanın kötülüklerle ve tamamen kötülerle dolu günlük hayatın içinde yaşadığı olaylar anlatılmaktadır. Senaryodaki “tamamen iyi” karakter dindar (eğer kadın ise başörtülü), fakir, saf, itaatkâr, iyi geçimli bir kişiliğe sâhip iken “tamamen kötü” karakterler bu özelliklerin tam tersini taşımaktadır. “Tamamen iyi” karakter zûlme uğramakta; birey olarak kendi başına haksızlıkla mücadele etmek veya polis, mahkeme, adliye gibi hukuk temelli bir çözüm arayışına girmek yerine ağlayarak Allah’a dua etmektedir. Bölüm sonunda mutlaka “tamamen kötü”nün başına olay örgüsüyle alâkasız bir yerden kötü bir iş gelmiş, Allah’tan belâsını bulmuş, “ilahî adalet” tecelli etmiştir. Kentli seküler günlük hayatın ve kamusal alanın kötülükleri karşısında dinî değerlere sığınan, bu değerler etrafında örgütlenmiş yapılarla dayanışma içinde olan, daha doğrusu onlara “tâbi” olan bir toplumsal yapı oluşturmak için kitlelerin algılama biçimleri bu senaryolarla değiştirilmektedir.

[7] DYP-SHP(CHP) koalisyonu dönemini de merkez sağın hesabına yazmak yanlış olmayacaktır. Zira hem DYP hükûmetin büyük ortağıdır hem de Demirel ve Çiller gibi güçlü ve etkin figürlerin karşısında SHP/CHP, Erdal İnönü gibi teknokrat bir liderle ve sürekli genel başkan değiştirerek pasif bir görüntü sergilemiştir.

[8] Emre Kongar, 21. Yüzyılda Türkiye, Remzi Kit., 38. basım, 2006, s. 273

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...