Ana Sayfa Dergiden BİR “TERSİNDEN TÜRK TARİH TEZİ” DENEMESİ ÜZERİNE

BİR “TERSİNDEN TÜRK TARİH TEZİ” DENEMESİ ÜZERİNE

İnternet üzerinde yayınlanan Anlık dergisinin (www.anlikdergisi.com) dördüncü sayısı1 milliyetçilik tartışmalarıyla dolu bir içerikle yayına girdi. Bizim de iki yazı ile katkı sağladığımız bu sayıda, derginin Genel Yayın Yönetmeni Muharrem Anıl’ın “Ulusçuluk ve Türk Ulusu Üzerine Bir Deneme” başlıklı yazısında millet ve milliyetçilik hakkına ifâde edilen bâzı görüşleri ayrı bir yazıda ele almak ve üzerinde konuşmak gerektiğini düşündük. Bu yazıda, bahsedilen değerlendirmeler tartışılacak ve konular üzerine sağlıklı bir yol bulunmaya çalışılacaktır.
Sözü uzatmadan yazının “Ulus Nedir?” alt başlıklı bölümünden başlayalım. Burada Medenî Bilgiler kitabındaki millet târifi alıntılanıyor ve yorumlanıyor:

“- Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan,
– Birlikte yaşamak hususunda ortak arzu ve bunu kabulde samimi olan,
– Ve sahip olunan mirasın korunmasına birlikte devam hususunda istek ve
dilekleri ortak olan insanların birleşmesinden oluşan topluma millet adı verilir.

Bu tanımı inceleyecek olduğumuzda, Atatürk’ün, ‘Bir ulusun varlığı her gün yapılan
bir referandumdur.’diyen Renan ile tam bir mutabakat halinde olduğunu görürüz. Zira
yukarıdaki ulus tanımı, din, dil, yurt, ırk gibi olguların hiç birisini esas almayan, ulusların
oluşumundaki öznel sebepleri bir kenara bırakan ve ulus olmayı bir ‘hissediş’ ve ‘istek’ meselesi haline getiren, evrensel bir ulus tanımıdır.”

Öncelikle burada sanırım bir el sürçmesi yaşanmıştır. Zira din, dil, yurt, ırk gibi olgular öznel değil nesnel olgulardır. İnsanların inandıkları din, konuştukları dil, yaşadıkları yurt ve mensup oldukları ırk kişiden kişiye göre farklı değerlendirilen değil bütün gözlemcilerin aynı sonucu çıkaracakları olgulardır. Devamlı olarak camiye giden Müslümandır, “koniçiva” ile söze başlayan Japonca konuşuyordur vs… Tam tersi, kişilerin dil, din gibi nesnel niteliklerden bağımsız olarak birileriyle birlikte yaşama irâdesi göstermesi öznel bir tutumdur.2

Medenî Bilgiler’den yapılan alıntı ile bu alıntıya yapılan yorum arasındaki uyum sorununa gelince, burada açık bir uyuşmazlık vardır. Medenî Bilgiler kitabındaki “Millet” bölümünde Türk milletinin unsurları târif edildikten sonra bunları özetlemek için “Türk milletinin oluşumunda etkili olduğu görülen doğal ve tarihî vakıalar şunlardır:” denerek “siyasî varlıkta birlik”, “dil birliği”, “yurt birliği”, “ırk ve menşe birliği”, “tarihî yakınlık”, “ahlâkî yakınlık” maddeleri sayılmıştır. Bu maddelerin sayılışı ve târif edilişi bu kadar açık iken Kemâlizmin millet ve milliyetçilik anlayışını bu unsurlara atıf yapmayan bir şekilde tasvir etmek şaşılacak bir durumdur. İşin ilginç tarafı, yazıda bu altı maddeden de bahsedilmiştir. Yâni yazar hem “din, dil, yurt, ırk gibi olguların hiç birisini esas almayan bir tanım”dan hem de “dil birliği, yurt birliği, ırk ve menşe birliği” maddelerinden söz etmektedir. Daha sonra da bu maddeleri ayrı ayrı yorumlamaktadır.

Medenî Bilgiler’de “zengin bir hatıra mirası” ile başlayan üç madde; Türk milletini
oluşturan etkenler açıklandıktan sonra bu etkenlerin her millette mevcut olmayabileceği,
dolayısıyla her millete oturabilecek “daha genel bir târif” yapılırsa nelerin sayılması gerektiği
söz konusu olunca sıralanmıştır. “En genel târif” bu maddelerle yapılmıştır ama bu, dil, yurt,
ırk gibi unsurları dışlayan değil, onları da içine alan fakat daha geniş bir târiftir. Zâten
alıntının yapıldığı yerde, sıralanan bu maddelerden önceki paragrafa bakıldığında “müşterek
mazi, birlikte yapılmış tarih, vicdanları ve zihinleri doğrudan doğruya birleştiren müşterek
dil” gibi unsurların “milletin teşekkülünde en mühim amiller olduğu” belirtilmiştir. Şu
hâlde bunları ifâde eden maddelerin “dil, yurt, ırk”ı dışarıda bıraktığını, bunları esas
almadığını söylemek mümkün değildir.

Kitaptaki cümleler açık olmasa bile biz maddeleri okuyunca aynı sonuçlara
ulaşabilirdik. “Zengin bir hatıra mirası”na nasıl sâhip olunabileceğini düşünmek gerekir.
Miras, eskiden yeniye devredilendir. Geleceğe devredilecek ortak anıların var olması için
anıyı yaşayan kişilerin (ve atalarının) bir arada yaşaması gerekir. Bunu da mekân bağlamında
ele alacak olursak, ya beraber yapılan bir göç veya aynı toprak parçası üzerinde yaşamış
olmak söz konusu olacaktır. Bunlar “zengin hatıra mirası”nın olmazsa olmazıdır. Çünkü aynı
anda bir arada yaşamamış insanların anısı olmaz. Bunlardan birincisi (göç) soy birliği,
ikincisi (toprak) yurt birliği, sonuçta her ikisi de dil birliğidir. Bir arada yaşamak kültür birliği
oluşturacağı için, kültür de (laiklik öncesi devirlerde) çoğu zaman dinin önemli bir yer tuttuğu
bir olgu olduğu için din birliği de karşımıza çıkmaktadır. (Gerçi kitapta din birliğinin milletin
oluşumundaki etkisi inkâr edilmişse de, dinin enternasyonal niteliğine vurgu yapılmış ama
aynı dili konuşanlar arasındaki din birliğinin millî bağları güçlendirici etkisine
değinilmemiştir. Bu inkâr, dönemin laikleşme politikasının doğal bir sonucudur. Bilimsel
değil siyasîdir.)

Tüm bunların yanında, velev ki bu üç maddedenin dil, ırk, din, yurt gibi unsurlarla
ilgisi olmasın; bu üç madde “genel” bir millet târifidir ve özel olarak Türk milletinin târif
edildiği bölümde dil, ırk, yurt unsurları vardır. O hâlde bu varsayımda dahi Türk milliyetçiliği
açısından “genel” târifin bir önemi kalmıyor.

Yazar, Türk milletinin oluşumunda etkili olan olgular, diye sayılan altı maddenin
dördünü; “siyasî varlıkta birlik”, “yurt birliği”, “ırk ve köken birliği”, “tarihî yakınlık”
maddelerini inceliyor.

Mâlûmunuz, sosyal bilimlerde etnisite, ırk, millet, bunların yanında Türkçe
konuşanlara özgü millet-ulus ayrımı gibi kavram sorunlarında pozitif bilimlerdeki gibi
kesinlikler değil farklı yaklaşımlara göre yapılan tanımlamalar söz konusudur. Millet
olgusunun ortaya çıkışı da farklı yaklaşımlara göre çeşitli şekillerde değerlendirilmektedir.
Konunun özünü tartışmak bir yana, Türk Devrimi’nin meseleyi nasıl ele aldığı hakkında
konuşulacaksa yazarın bahsettiği gibi milleti siyasî egemenlikle ilişkilendiren “modernci”
yaklaşımın3 mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu, Türklüğün modern “millet/ulus”
aşamasından önceki dönemlerinde taşıdığı niteliklerin tamamen göz ardı edilmesine yol açmış
mıdır? Yoksa tam tersi mi olmuştur? Birazdan değineceğiz.

“Yurt birliği” bahsinde, yazar “Türk Ulusu, Türk vatanında, Türkiye’de var olmuştur
ve varlığını burada sürdürür. Bu bakımdan Türkiye, Türklerin ‘anavatanıdır’ da.”
demektedir.

Bu, yazının başka bir bölümündeki“Türk Ulusçuluğu tartışmasız bir biçimde (…)Türk
İstiklal Savaşı ile birlikte ortaya çıkmış (…) bir düşüncedir.” cümlesiyle ve devamındaki “Bir
Kemalist için ‘Türk kime denir?’ sorusuna verilecek yanıt son derece yalın ve açık olmalıdır:

‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.’ Türk, Türkiye
Cumhuriyeti yurttaşlarını çağırmak için kullanılan bir isimdir. Irk ve etnisite kaygılarından
bağımsız olarak, açıkça bir ulusu ifade etmektedir.” ifâdeleriyle de uyumludur.

Yazıda iki Türk aydınından da alıntı yapılmıştır.

Sabahattin Eyüboğlu: “Anavatan bizim için adalar ve Rumelisiyle Anadoludur.
Başka yerlerde kardeşlerimiz, uzak yakın akrabalarımız olabilir. Ama Türkiye’nin asıl kökleri
Türkiye’dedir.”

Melih Cevdet Anday: “Bizim Anayurdumuz Orta Asya ise, Anadolu nemizdir?
Buna ‘cici anne yurdumuz’ diye mi karşılık vereceğiz?”

“Irk ve köken birliği” bölümünde ise yazar şu satırları yazıyor: “Türk Ulusu,
Anadolu’nun doğudan ve batıdan gelen binlerce yıllık göç katmanlarının birikimi üzerine
yine Anadolu’da bugünkü halini almış bir etnik bütündür. (…) Türk Ulusu’nun ataları
yalnızca göçlerle Anadolu’ya gelen Orta Asyalı ön-Türk kavimler değil, bu göçer kavimler
Anadolu’ya geldiklerinde karşılaştıkları Anadolu’nun otokton ahalisidir de. (…) Biz Türk
Ulusu’nun oluşumuna etki eden ırk ve köken birliği olgusundan, Orta Asya’dan gelmiş
olmayı değil, Türkiye’de kaynaşmış olmayı anlıyoruz. (…) Yurdumuzun ilk uygarlık
yapıcılarını, Çatalhöyük’ü, Göbekli Tepe’yi inşa edenleri, İyonları, Hititleri ve Urartuları,
Hunlardan yada Göktürklerden daha az atamız olarak saymıyoruz. (…) İlk yazılı antlaşma,
paranın icadı, Büyük İskender’in fetihleri, Doğu Roma’nın yükselişi (…) tıpkı Çin Seddi’nin
inşası gibi, Türk Ulusu’nun hafızasında taptaze durmaktadır. (…) Truva ile Ergenekon,
Homeros ile Dede Korkut Türk Ulusu’nun hatırında yan yana, el ele bulunmaktadır. Türk
Ulusu’nun sahip olduğu tarihi yakınlık işte bu nevi bir yakınlıktır.”

Bütün bu düşünceleri özetlemek gerekirse:

1- Türk milleti 1923’te ortaya çıkmıştır.
2- “Türk” sâdece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının adıdır.
3- Türklerin tarihi, Anadolu’nun tarihidir. Türk, Anadolu’da yaşayan bütün eski
kavimlerin torunlarıdır.
4- Doğal olarak Türklerin anavatanı da Anadolu’dur.

Bahsettiğimiz gibi sosyal bilimlerde alışık olduğumuz üzere ulus/millet kavramının
farklı yaklaşımların etkisiyle birbirinden farklı şekillerde tanımlanması “Türk milleti”nin
ortaya çıkışını modern zamanlara tarihleyen görüşlere “kendiliğinden” bir haklılık payı
veriyor olsa da burada tarihlenen Türk milleti kavramı değil Türk kavramıdır ve fahiş ölçüde
çarpıklık dikkat çekmektedir. Türk, gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını
çağırmak için kullanılan bir isim midir? Kuzey Kıbrıs’ta yaşayanlar Türk diye çağrılmıyor
mu? Bulgaristan’daki Türkçe konuşan azınlığa Türk denmiyor mu? Kerkük’te, Telafer’de
Türkçe konuşan insanların kendilerinden bahsederken kullandığı kelimedeki “Türk”ten sonra
gelen –men eki, onların Türk olmadığı anlamına mı geliyor? İşte bu sorulara “evet” demek
gerçeği fahiş derecede tersyüz etmek olacağı için yukarıdaki cümleye “fahiş ölçüde çarpık”
diyoruz.

Millî kimlik gerçekten de pozitif hukuka bu kadar kesin bir şekilde endekslenebilir
mi? Meselâ Kırım Tatarları 2014’ten önce Ukraynalı veya Ukrayn idi ve 2014’ten sonra Rus
mu oldu? Hayır, onlar Tatardı ve hâlâ Tatarlar. Kuzey Kore ve Güney Kore’de yaşayan
insanların konuştukları dil ve geçmişe uzanan soyları ortak, ama yaklaşık 50 yıldır siyasî
egemenlik bakımından farklılık gösteriyorlar diye Kuzeyli ile Güneylinin aynı milletten
olmadığını mı söylemeliyiz? Biri Kosova’da, diğeri Arnavutluk’ta yaşayan iki insanın ikisine
de Arnavut demekten imtina mı edeceğiz? Hayır, millet hukukî değil sosyolojik verilere
dayanır. Birleşmiş Milletler’e üye 193 ülke olduğu için dünya üzerinde 193 milletin var
olduğunu iddia edemeyiz. Hukukî veriler hedeflediği sosyolojik duruma ulaştığı ölçüde
geçerlidir. Bir yasama faaliyeti ile Fransız milletinin adını değiştirebilirsiniz, ama sosyolojik
durum buna uymadıkça onlar Fransız olmaya devam edecektir.

Ulus-devletler (veya millî devletler) siyasî sınırlar içinde yaşayan topluluğun
homojenleştirilmesiyle var olur. Bilindiği gibi ulus-devlet yalnızca egemenliğin kraldan alınıp
ülkede yaşayan insanlara verilmesinden ibâret bir kavram değil. Bu sâdece cumhuriyettir. O
ülkenin uyruklarının bir millî kimlik etrafında örgütlenmesi de gerekir. Bu da tarihî
hâkimiyet, siyasî güç, kültür ve nüfus bakımından en kuvvetli olan unsurun kimliği olur.
Anlık’ın bu sayısında bir başka yazarın, Giresun Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Kemal
Çiftçi’nin yazdığı “‘Millet’ ve ‘Ulus’ Kavramları Üzerinden Türkiye Düşlemi” başlıklı
yazıdaki şu ifâdelere katılıyoruz: “Ulusal-kimlikler, bir etnik grubun tarihsel olarak başka
etnik ve dinsel gruplar üzerinde kendi hegemonyasını kurarak ve bu hegemonyaya süreklilik
kazandırması yoluyla oluşturulabilir.”

Siyaseten doğruculuk ile olaya yaklaştığımız zaman uluslaşma sürecini doğru bir
şekilde anlayamayız. Uluslaşma sürecinde hâkim etnik/millî unsurun kimliği diğer unsurlara
benimsetilir. “Kimlik” derken de dil ve tarihin başta geldiğini söylemek gerekir. (Bkz. Türk
Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu.) Ayrıca bu belirli bir tarihî olaya indirgenemeyecek
nitelikte, bir süreç meselesidir, anlık bir gelişme değildir. Osmanlı imparatorluğu yerinde
dururken ve Cumhuriyet’e 19 yıl var iken Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset’te Türklüğü
benimsememiş unsurların Türkleşmesini açık açık yazmıştır.4

Şimdi, bir süreç içinde hâkim unsurun kimliğinin tüm uyruklara teşmil edilmesi ne
demek? Bugün bir Laz’ın, üstelik Lazcayı da bilen ve konuşan bir Laz’ın Alparslan ve Bilge
Kağan için “atam” demesi demek. Dedeleri 19. yüzyılda Anadolu’ya göçmüş bir Çerkes’in
Malazgirt’e atıfla “Gelecek bin yılda da bu topraklardayız!” şeklinde bir cümle kurması
demek. Irk, soy olarak Laz’ın Bilge Kağan’la, Çerkes’in Alparslan’la bir ilişkisi yok. Ama
Türklerin atalarını kendi ataları sayıyorlar. Çünkü -İskender Öksüz’ün tercih ettiği deyimle5-
“aynı soya mensup olma şuuru”na sâhipler. Bu, bir Laz’ın Türk’ün tarihini kendi tarihiymiş
gibi benimsemesi demektir. O yüzden ifâdenin sonunda “şuur” yâni “bilinç” var.

Kuşkusuz, Kemâlist milliyetçilik şuura, bilince, hissetmeye dayanır. Ama bu his,
bilinç, irâde, daha açık bir ifâdeyle, gerçekte var olmayan şeyi hisle benimseme durumu;
kendi adına “Türk” demekten ibâret bir eylem değildir. Türklüğü bütün tarihiyle
benimsemektir. Yâni zihinlerde değiştirilen şey Türk’ü meydana getiren tarih değil, Türkler
dışındaki unsurlara mensup olanların kişisel tarihidir. Türklük 1923’te ortaya çıkmadığına
göre, daha önce de kendisine Türk diyenler, Türkçe konuşanlar var olduğuna göre yapılması
gereken Homeros’u Türklüğe dâhil etmek şeklinde beyhûde bir çaba değil, eğer Homeros’un
torunu bugün Türkiye’de yaşıyorsa Bilge Kağan’ın torunu olmayı benimsemesidir. Yoksa
çocuklarımıza ilkokulda 1923’ten önceki Türk tarihini öğretmemizin bir anlamı
kalmayacaktır. Dedelerimin dedeleri neredeydi, hangi devletin uyruğu, hangi ordunun neferi,
hangi ülkenin tebaası, hangi bölgenin zanaatkârıydı? Bunları kesin olarak bilmenin olanağı
olmadığı için kendimizi kimliksizleştirecek miyiz? Veya bunları biliyorsak ve bu bilgi bizi
Orta Asya’dan Anadolu’ya göçen halktan farklı bir yere çıkarıyorsa ne olacak? Ulus-devletin
bu soruna getirdiği çözüm bellidir: Dedemin dedesinin kim olduğunu bilmiyorum ama
kendimi Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden insanların torunu olarak görüyorum.

Milletin târifinde soy farklılığını bir engel olarak görmeyen, “Hayvanlarda ırkın
büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ise (…) şecere aramak doğru değildir.”6 diyen Ziya
Gökalp’ı ele alalım. O, olaya böyle bakmakla farklı etnisitelerin tarihinden üretilen bir millî
kimlik târifi yapmış ve Türk’ün bu “karışım”nın modern dönem ürünü sayılmasını savunmuş
mudur? Kuşkusuz hayır, Ergenekon’un yanına Truva’yı eklememiştir. Kurdun adı Lykaon
değil Börteçine’dir.

1930’da yayınlanan meşhur Türk Tarihinin Ana Hatları kitabına bakalım: “Büyük
Kadırgan (Kingan) dağlarından Baykal havzasına, oradan Altay dağları boyunca İtil
havzasına vararak, Hazar denizi havzası, Hindukuş, Pamir, Karakurum, Karanlık dağlar yolu
ile ve Sarı ırmakla tekrar Kingan dağlarına ulaşan çizgi içinde kalan mıntakaya Orta Asya
yaylâsı denir. İşte Türkün Ana – Vatanı bu yaylâdır.”7

“Türklerin şimalî Çine ilk girişlerini milâttan en az 7000 yıl evveline götürmek
lâzımgelir.”8

Demek ki Kemâlizmin tarih anlayışında anavatan Anadolu değil Orta Asya’dır.
Demek ki Kemâlizmin tarih anlayışında Türklerin Anadolu’ya girişinden önceki tarihi bir
kenara atılmamıştır.

Dört maddede özetlediğimiz bu milliyetçilik anlayışı Kemâlist milliyetçilikten çok
Osmanlıcılığa benzer. Osmanlıcılık, bütün etnik kökenleri ve millî hâfızaları silip herkesi
yapay bir Osmanlı kimliğinde buluşturmak istiyordu. 400 çadırdan meydana gelmiştik.
Herkes Anadolu’da meydana gelen bu milletin evlâdı idi. Osmanlı milliyetçiliğinde en
azından adlandırma olarak bir tutarlılık vardır. Ama yazarın milliyetçilik anlayışında bu
açıdan bir tutarlılık gözükmüyor. Zira Orta Asya’dan gelmeyi değil Anadolu’da kaynaşmayı
esas alan bir millet ve milliyetçiliğin adı Türk olamaz. Buna “Anadoluculuk” denebilir veya
“Mavi Anadoluculuk”… Kemâlizm de bu gibi bir anlayışı benimseseydi belki milletin adını
“Kemâlî milleti” yapabilirdi. Ama Kemâlizmin böyle bir çabası olmadı. Türk kelimesinin
anlamını değiştirerek onu “Anadolu’da yaşayan farklı kavimlerin zaman içinde kaynaşarak
bir millet hâline gelmesi” şekline sokmaya çalışmadı. Türk, Anadolu’dan önce de vardı.
Atatürk dönemindeki tarih kitaplarında da bu gizlenmemiş, Osmanlı’nın son dönemlerine
kadar hâkim olan 400 çadırdan meydana gelme gibi efsânelerin aksine eski çağlardaki Türk
tarihi araştırılıp öne çıkarılmıştır.

Bu söylediklerimize itiraz amacıyla Türk Tarih Tezi’nde ve dönemin diğer
çalışmalarında yer alan ve Anadolu ve çevresindeki eski uygarlıkları Türklüğe dâhil eden,
onları Türk tarihinin bir parçası sayan cümleler gündeme getirilebilir. Elbette o dönemde
Hititler, Sümerler, Frigyalılar gibi eski medeniyetleri yapanların Türkler olduğu söylenmiştir.
Bunlar meçhûlümüz değil. Avrupa’nın birtakım antropoloji tezleriyle Türkleri medeniyet
kurma yeteneği olmayan bir ırk olarak yargıladığı bir dönemde bu gibi karşı tezler üretilmiştir. Fakat yazarın olayı ele alışı ile Türk Tarih Tezi’nin meseleye bakışı bambaşkadır.
Yazara göre bu medeniyetler zaman içinde birleşerek ve kaynaşarak Türk milletini ortaya çıkarmıştır. Türk Tarih Tezi’ne göre ise Türkler anavatanları olan Orta Asya’dan çıkıp
geldikleri Anadolu’da bu uygarlıkları meydana getirmiştir, bu uygarlıklar zâten Orta Asya’dan gelen Türklerin ürünüdür. Yâni Türk Tarih Tezi, Anadolu medeniyetlerini
merkeze alarak bugünkü Türkleri târif etmez, eski Türklerden Anadolu medeniyetlerine ulaşır.

Türk Tarihinin Ana Hatları’ndan aktaralım:

“Tarihin bugün milâttan 4:5 bin yıl kadar geriye götürebildiği Akdeniz medeniyeti, Turova, Girit, Lidya ve İyona adları verilen saha ve safhalarile birlikte beşer istidat ve kabiliyetinin en kıymetli incilerle süslü bir tacı olmuştur. İnce bir haşmetle mümtaz bu Akdeniz medeniyetini kimler yaptı? (…) Bu brakisefal kavmlerin, dünyanın brakisefal insanlar kaynağı olan Orta Asyadan, Ana Türk – Yurdundan tabiat hâdiselerinin zorile ayrılmağa mecbur kalmış olanlar zümresine mensubiyetleri, bizce, şüphesizdir. Giritte, Turuvada bulunan en eski Neolitik eserlerle Hazar şarkındaki Türk ellerinde bulunan eserler arasında tesbit edilen benzerlik, Akdeniz medeniyetinin olduğu kadar onu yapan insanların menşeini de göstermeğe yarar dellilerdendir.”9

“Mezopotamyadaki ilk Sumer, Elam medeniyetleri keşfiyatını takip eden yıllarda (…) vesikaların beliğ şehadetini dinleyen hakikî âlimler bu medeniyetler menşeinin Türküstan olduğunu ifadeyi ilmin şeref borcu bilmişlerdi.”10

“Bütün kadîm medeniyetleri kurmuş olanların şarktan ve bilhassa Orta Asyadan geldikleri umumî denebilecek bir ekseriyetle kabul edilmekte…”11

“Küçük Asya ahalisi, Hittite ve emsali isimlerle tanıttırılmış Türklerdir. Bunlar tarihten evvel Orta Asya yaylâsından garba vukubulan muhaceretlerde buraya gelmişlerdir.”12

“Bu üç kavm (Sumerler, Akatlar, Elamlar -ES), Baykal ile Balkaç gölleri arasındaki Altaylardan gelmiş Türk kabileleridir.”13

Devamını getirmenin mümkün olduğu bu alıntıların içeriğine geçmeden önce kitapta oryantalizmin peygamberi Ernest Renan’ın Türkler hakkındaki değerlendirmelerinin eleştirildiğini de not edelim.

Şimdi, bu cümlelerdeki düşünce ile “[Anadolu’ya] son olarak biz Türkler geldik ve
onlara karıştık. (…) Vakit vakit Anadolu’ya gelmiş ve bu yurda kısa ya da uzun bir süre
sahibolmuş ne kadar insan varsa damarlarımızda hepsinin de kanı vardır. (…) Yabancımız
sayarak yadırgadığımız şeylerin biz hem fiilen, hem de hukuken mirasçısıyız.”14 gibi
düşüncelerin aynı tarih ve ulus görüşünde birleştikleri söylenebilir mi?

Burada gördüğümüz resim açıktır. Türk kimdir ve anavatanı neresidir? Türk binlerce
yıl önce Orta Asya’da ortaya çıkan halktır ve doğal olarak anavatanı Orta Asya’dır. Türk’ün
Anadolu ile ilişkisi nedir? Türk, Anadolu’ya göç etmiş ve orada Hitit, Frigya, Lidya gibi
medeniyetler kurmuştur.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi, uluslaşma sürecinde hâkim unsurun (Türk’ün) tarifi
değiştirilmemiş, tam tersine diğer etnisitelerin tarihi Türk tarihine dayandırılmıştır. Atatürk’ün
“Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir
ırkın evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.” sözü15 de bunun örneğidir. Türk kimliğinin
Türkiye’de yaşayan tüm etnik grupları kapsaması için bütün bu unsurların Türk ırkından
türemiş olduğunu gösterme yoluna gidilmiştir. Yoksa, 1071’de Anadolu’ya geldiğimizde
karşımızda bulduğumuz kavimlerle kaynaşarak Türklüğü meydana getirdiğimiz şeklinde bir
anlatı oluşturulmamıştır. Öyle olsa idi mantıken 1071’den önceki Türk tarihinin silinip
atılması gerekirdi. Fakat bu yapılmamıştır. Örneğin aşağıdaki şu ilkokul fotoğrafında16
duvarda asılı olduğunu gördüğümüz Göktürk yazısı, Anadolu’da kullanılmış bir yazı değildir.
Ama Türk tarihinin bir parçası olduğu için Türk tarihinin bir simgesi olarak Türk çocuklarına
gösterilmektedir.

Peki, bugün eski Anadolu medeniyetlerini ne yapmalı? Bizce, bunları Türklerin
soyundan gelen kavimler olarak algılamak bilimsel olarak hata olacağı için -artık bugün
olduğu gibi- Türk kimliğinin ve Türk tarihinin dışında bırakılmaları gerekir. Muasır
medeniyetler seviyesinin üzerine çıkma yolunda karşımıza çıkan ırkçı tezlere yönelik bir tepki
olarak geliştirilen Türk Tarih Tezi’nin amaç yönünden değerli olması bir yana, bilimsel
açıdan bugün bu tezi savunmanın yeri yoktur. Tıpkı Güneş-Dil Teorisi’ni 2017 yılında
savunmanın yeri olmadığı gibi. Neticede bizim Kemâlistliğimiz 1923-1938 arasında yapılan
her şeyi aynen kopyalayarak bugüne taşımayı zorunlu kılan bir anlayışa sâhip değil. Zamanla
değişen şartlara, bilimlerdeki gelişmelere, siyasî konjonktüre, ihtiyaçlara göre -temel
ilkelerinizi bozmadan- kendinizi güncellemeniz ve ideolojinizi çağdaş koşullara ayak
uydurabilir hâle getirmeniz gerekir. Yoksa “donarız çocuk”. Bu bakımdan, bu düşünceye
iştirak ettiğini bildiğim yazarın da yazısında savunduğu anlayışı gözden geçirmesinde fayda
vardır.

Bugünkü Çin sınırlarının bir kısmında bir zamanlar Türkler yaşıyordu. Ama Çinliler,
Türkleri ataları olarak kabûl etmezler. Bugünkü Hindistan sınırlarının bir bölümü de yüzyıllar
önce Türklerle meskûn idi. Peki Hint kimliğinde Türklüğün yeri nedir? Osmanlıların Doğu
Anadolu’dan önce fethettiği ve yüzlerce yıl Türklerin yurdu olan Makedonya’nın bugünkü
sâhipleri “Türkler en az İskender kadar atamızdır.” diyor mu acaba? Moskova’da “Yüzyıllar
önce bu topraklarda yaşamış Hazar Türklerinin torunlarıyız!” diye övünülmekte midir?
Romanya’da Attila’ya başbuğ mu denmektedir?

Bizce bu soruların yanıtı bellidir.

Erhan Sandıkçı

1 Dördüncü sayıya erişim için: https://s3.eu-central-1.amazonaws.com/anlikdergisi/anlik+sayi-4.pdf
2 Ernest Renan’ın “Millet Nedir?” adlı eserini değerlendiren Kemal Gözler, Renan’ın milletin oluşumunda ırk, dil, din ve yurt faktörlerini esas almayan anlayışı için “milletin objektif faktörlerle oluştuğu düşüncesini” reddettiğini söylemektedir. Bkz. Kemal Gözler, Devletin Bir Unsuru Olarak “Millet” Kavramı, Türkiye Günlüğü, 64. sayı, 2001, s.114
3 Millet olgusunun tarihlendirilmesi konusundaki farklı yaklaşımlar için bkz. Melih Çoban, Milliyetçilik
Teorileri, Türk Yurdu, 295. sayı, 2012, s. 345
4 “Türk birliği siyasetindeki faydalara gelince, (…) esasen Türk olmadığı hâlde bir dereceye kadar Türkleşmiş
sair Müslim unsurlar daha ziyâde Türklüğü benimseyecek ve henüz hiç benimsememiş unsurlar da
Türkleştirilebilecekti.” Bkz. Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, TTK Basımevi, 1976, s. 33
5 Bkz. İskender Öksüz, Millet ve Milliyetçilik, Panama Yay., 2016
6 Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Varlık Yay., 7. baskı, 1968, s. 21
7 Türk Tarihinin Ana Hatları, İstanbul Devlet Matbaası, 1930, s. 48
8 A.g.e, s. 50-51
9 A.g.e, s. 55-56
10 A.g.e, s. 63-64
11 A.g.e, s. 66
12 A.g.e, s. 231
13 A.g.e, s. 169

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...