Ana Sayfa Dergiden BİR “İMAM-HATİPLİ”NİN İTTİHATÇILIK ALGISINDAKİ DEĞİŞİM

BİR “İMAM-HATİPLİ”NİN İTTİHATÇILIK ALGISINDAKİ DEĞİŞİM

Bu yazıda, İsmail Küçükkılınç’ın “Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık” adlı kitabından söz edeceğim. Ötüken Yayınları arasından Mart 2016’da yayınlanan kitap, 16 bölümden ve Kaynakça dâhil 352 sayfadan oluşuyor. Akademik “kuruluk”tan uzak, zevkle okunan, akıcı bir dili var. Yazı yayına girmeden önce aynı kitabın, 30.03.2018’de Historia yayınlarından 432 sayfalık yeni bir baskısının çıktığını gördüm. Bu yeni baskı elimde olmadığı için ne kadar bir genişletme, ek v.s. olduğunu bilmiyorum. Amacım, kitaptaki tüm düşünceleri, İttihatçılık ve Kemalizm tanımlarını ve farklarını irdelemek değil. Kitaba olan ilgimin ve bu yazıyı yazmamın temel nedeni, İmam-Hatip mezunu olduğunu beyan eden yazarın, mektep ve çevresinin tesiriyle ilk gençliğinden beri yerleşik önyargılarının, zamanla okuyup araştırdıkça nasıl köklü bir değişim geçirdiğini, kitabın önsöz ve giriş kısımlarında samimiyet ve açık yüreklilikle ifade etmiş olmasıdır. Muhafazakâr çevrelerde kolayca bir dışlanma hatta bir linç ya da en hafifinden bundan sonra yayın ve medya dünyasında görmezden gelinmek gibi tepkileri de göze alan bu dürüst tavrı için yazarın cesaretini kutlamak gerekiyor.

 

Liberal, Kemalist, sol, sağ hangi kesimden olursa olsun yayın dünyasında yer alan bir insanın (ya da bir akademisyen veya politikacının), kendi önyargılarını ve düşüncelerindeki değişimi bu kadar açık bir dille ifade etmesi çok nâdir görülen bir durum. Himalayalar yüksekliğindeki egolardan kaynaklı egemen tavır, en ufak bir yanlışı bile kabullenmemek, mutlaka kabullenilecekse bunu da büyük bir marifet olarak göstermektir. Önemli tarihsel olaylar bir yana, sözgelimi hasbelkader bir yazısında Sultan II. Abdülhamit’in meşrutiyet ilân edildiği sabah dokuz tane zeytin yediğini iddia eden bir kişi, sonradan bu sayının beş olduğu ortaya çıkmış olsa bile, bir kere öyle hemen kendi yanlışını kabul etmez. Önce kendisinin, öteden beri neden Abdülhamid’in dokuz tane zeytin yemiş olduğuna inandığını öyle cümlelerle anlatır ve öyle argümanlar öne sürer ki, okuyucunun “keşke Abdülhamid beş değil de dokuz zeytin yemiş olsaydı” diye hayıflanası gelir. Fakat bahsedeceğim kitabın yazarı olan Sayın İsmail Küçükkılınç öyle yapmamış. Aşağıda okuyacağınız alıntılarda hem kendi adına özeleştiri hem de muhafazakâr yazar ve “üstad”ların ağır bir eleştirisi eşliğinde ulaştığı gerçekleri özetlemiş. Ulaştığı gerçekler derken elbette yazarın bütün görüşlerine katıldığımı ve bunların nihai hakikatler olduğunu kastetmiyorum. Böyle bir iddia abes ve bilim dışı olur. Yazarın Jön Türklük, İttihatçılık ve Kemalizm arasına kalın çizgiler çekerek, bunların ikisini dışlayıp İttihatçılığı daha makbul göstermesi hakkındaki düşüncelerimi alıntıların sonunda kısaca özetleyip bir tartışma önerisinde bulunacağım. Alıntıları okuduktan sonra bu tartışma önerisi daha anlaşılır olacaktır.

 

**********

 

“Tarihteki bazı cemiyet, şahıs, hareket ve hâdiselerin tarihte kalmama, tesirlerini bugün ve yarında da hissettirme gibi bir özellikleri vardır. Bugünkü tesirlerinden hareket edersek, İttihad ve Terakki Cemiyeti (İTC) ve İttihadçıların gelecek asırlarda da gündemimizi işgal edeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü üzerinde yaşadığımız vatan topraklarını, hatta Türk Milleti’nin bekasını onlara borçluyuz. Bu gerçeğin her türlü önyargıya ve bilgi kirliliğine rağmen geç de olsa tespit ve teslim edilmeye başlanması, tesirin ivmesinin gün geçtikçe daha da artacağına bir işaret olmalıdır. Bugüne kadar hem de mutlak bir hakikatmiş gibi koskoca bir imparatorluğu batırdığı kabul edilen bir cemiyet, hareket ve onun liderleri hakkında müspet şeyler, üstelik onların memleketin ve milletin kurtarıcıları olduğunu söylemek, elbette çok kolay değil. İnancımız odur ki, bu kitap baştan sona okunduğunda bu tespitimizin bir mübalağa olmadığı anlaşılacaktır.

 

Muhafazakâr-mütedeyyin, hatta İslamcı muhit ve camiaya mensup olanlar nazarında İTC ve İttihadçılık, sadece II. Abdülhamid’e ve Osmanlı Devleti’ne değil, aynı zamanda bu milletin değerlerine, inançlarına muhalif, hatta düşman bir örgüt ve şahıslar topluluğudur. Aynı zamanda bir İmam-Hatip Lisesi mezunu olan bu satırların yazarı, mektep ve muhitinin tesiriyle yıllar yılı İttihadçıları Mason, Siyonist uşağı, İslam düşmanı kefereler olarak gördü. Hele de II. Abdülhamid’in vefat yıldönümlerinde onu tahttan indiren bu “zalim kefereler” hakkında lisanımızda mevcut ne kadar menfi sıfat varsa hiçbirini kullanmaktan da imtina etmezdi. Onlar şeksiz şüphesiz hain-i din ü devlet idiler. Koskoca bir imparatorluğu stratejik dehasıyla ayakta tutan bir padişah ve onun Yahudi, Siyonist ve Mason düşmanların yardımıyla tahttan indiren Selanikli çapulcular güruhu imajı maalesef hiçbir sağlam ve ciddi kaynağa ve malûmata istinat etmeden kabullendiğimiz ve asla sorgulamadığımız bir imajdı. Sadece bizler değil, hocalarımızın, büyüklerimizin çoğu da Mehmed Akif, Elmalılı Hamdi Yazır, Hüseyin Kâzım Kadri, Said Halim Paşa, Fatin Hoca gibi İslamcıların birer İttihadçı olduğunu ve Abdülhamid’in tahttan indirilmesini istediklerini bilmezlerdi.

 

İttihadçılar, darbe yapıp meşru Başbakan Menderes’i asan 27 Mayısçıların da temellendiği subay-sivil unsurlardan müteşekkil darbeci komitacı bir güruh, İTC ise bu ülkenin değerleriyle problemli CHP’nin selefi olan bir siyasi ve örgüttü. Yani hem darbecilerin hem de CHP’nin temeli İTC ve İttihadçılardı. Oysa sonradan öğrendik ki, muhafazakâr ve mütedeyyin camianın kendisine yakın bulduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TCF) kurucularının hemen hepsi hem de tahlifli İttihadçı; bâhusus büyük kumandan ve kahraman Kâzım Karabekir İTC’nin Manastır şubesinin kurucusu, Rauf Orbay 31 Mart Vak’ası sebebiyle kurulan ve onlarca sarıklı ve sakallıya idam hükmü veren Divan-ı Harb-i Örfilerin âzâsıymış. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) lideri Fethi Bey, İTC’nin Umumî Kâtibi imiş; DP’nin kurucu genel başkanı Celal Bayar “tehlikeli” bir komitacı İttihadçıymış.

 

Din düşmanı, Siyonist uşağı, Mason, darbeci ve komitacı, imparatorluğu batırmak için Abdülhamid’i tahttan indiren, bununla yetinmeyip Almanya’nın kuyruğu olarak devleti I. Dünya Harbi’ne sokarak milyonlarca vatan evlâdının hayatını kaybetmesine, milyonlarca kilometrekare vatan toprağının kaybedilmesine, üstelik Anadolu’nun dahi işgaline sebebiyet veren uğursuz, hayırsız, zalim ve hainler olarak tavsif ve itham edilen bu şahıslar, gerçekten böyle miydiler? Balkan Harbi’nde işbaşında İttihadçı kabinenin olduğunu lanetler okuyarak iddia eden büyük mütefekkir ve yazarlar, aynı anda İttihadçıları 23 Ocak 1913’te Bab-ı Âlî Baskını’nı, yani darbe yapmakla ve büyük bir devlet adamını katletmekle itham ederken çelişkiye düştüklerini fark etmiyorlar mıydı, yoksa kötü niyetli miydiler?

 

Bu satırların yazarı onları alkışlarken, elbette nasıl oluyor da İttihadçılar, İttihadçı bir kabineye darbe yapıyorlar diye düşünemezdi. Bir grubun bir hükümete darbe yapması için kendilerinin hükümette olmaması gerektiği basit bir mantık kuralı da olsa bunu o anlarda anlayacak ferasetten de mahurmuşuz demek ki. İnsan galiba okuduğu kadar düşünebiliyor. O sıralar okuduklarımız, farklı düşünmeye ve mukayeseye kifayet etmiyordu.

 

İTC ve İttihadçı algısı sadece tarihi, Rumeli’yi ve muhacirleri değil, pek çok şeyi anlamamıza mânî oldu. İTC ve İttihadçı alerjisi yüzünden tarihin en netameli ama bugüne birebir mesajlar veren bir bölümüne alâkasız kaldık. Muazzam, devâsâ bir tecrübeyi ıskaladık.

 

İTC’nin toplumun her kesimini bünyesinde barındıran bir koalisyon olduğunu, bu koalisyonda farklı, zıt unsurların bir arada bulunduğunu, İttihadçıların tasfiyesinin bir anlamda koalisyon kültürünün de tasfiyesi olduğunu pek dikkate almadık.

 

(…)

 

Biz zannedilenin aksine üç kıtada hüküm sürmüyormuşuz. Bir toprağa hükmen sahip olmakla fiilen sahip olmak arasında inanılmaz bir fark olduğunu önemsemedik. Bu yüzden milyonlarca kilometrekare toprağı kaybetmekten bahsettik. Hükmen sahip topraklardaki insanların Osmanlı’ya olan muhabbet ve merbutiyetleri bu hakikati değiştirmemektedir.

 

  1. Abdülhamit devrinde hiç toprak kaybedilmediği, Yahudilere Filistin’de bir metrekare toprak satılmadığı da doğru değilmiş. Bilakis büyük ve kudretli bir padişah olduğu muhakkak olan II. Abdülhamid, çok sayıda Müslüman’ın ve etnik Türk’ün yaşadığı Doğu Rumeli Vilâyeti’nin Bulgar Prensliği ilhak ettiğinde aslında şartlar lehinde ve o esnada Rusya’nın da desteğini alma ihtimali mevcutken bu oldu-bittiye sesini bile çıkaramamıştır. Ama İttihadçılar, hatalarını tamir ve telafi maksadıyla dahi olsa hem de binbir zahmetle Trablusgarb’a gidebilmişlerdir.

 

  1. Dünya Harbi’ne girmenin, sadece yakın dönemin değil, belki de tüm Osmanlı tarihinin en mühim birkaç kararından biri olduğunu, bu savaşa girmekle, girmediğimiz takdirde kaybı kuvvetle muhtemel Anadolu topraklarını kurtardığımızı bir türlü anlayamadık. I. Dünya Harbi’nin hayat bahşeden neticesini, kaybettiğimiz asker sayısının çokluğu, “toprak” yüzölçümünün büyüklüğü edebiyatına ve Sarıkamış gibi talihsiz bir faciaya kurban ettik. Oysa tarihimizin en utanç verici hezimetlerinden olan Balkan Harbi’ndeki kayıplarımız daha dikkat çekiciydi.

 

Bunları görebilmek, tespit edebilmek için okumak, farklı okumalar yapmak, bilhassa da meselelere, hâdiselere önyargısız yaklaşmak gerekiyordu.

 

Maddî bilgi eksikliği ya da yokluğunun yol açtığı önyargı, yıkılması çok zor bir duvardır. İnsan, yaşamının bir parçası hâline gelen ve inanç, kanaat, hatta bizatihi “bilgi” şeklinde tezahür eden bu önyargıyı yıkmakta çok hasis ve yavaş davranıyor. Kendi tecrübem, İttihadçılıkla alakalı bakış açımın değişme serüveni, bu iddiama somut bir delildir. Ancak belli bir noktadan sonra doğru bilgiler hadiselere farklı pencerelerden bakabilme esnekliğini kazandırıyor insana. Tek bir bakış açısının ve aynı çizgideki kaynakların, hâdiseleri izahta yeterli olamayabileceğinin, bilhassa da üstadların da hatalı olabileceklerinin, hatadan münezzeh ve masun hiç kimsenin bulunmayacağının kabulü aslında sadece tarihle değil, insanın tüm hayata bakışıyla da alâkalı bir husustur. Bu kitap böyle bir serüvenin de hikâyesidir aslında.

 

(…)

 

İttihadçılık-Kemalizm münasebeti hakkında sağlıklı bir tespit ve izahta bulunabilmek için doğru bir İttihadçılık tarifine ihtiyaç vardır. İttihadçılık-Kemalizm ilişkisi daha ziyade ya Kemalist çizgide karar kılmış İttihadçılar ya da İzmir Suikastı vesilesiyle tasfiye edilen İttihadçılar bağlamında ele alınmaktadır. Bu bakış açılarına göre de Kemalizm’in İttihadçılığın devamı veya ondan farklı bir zihniyet/yapı olduğu söylenmektedir. Bunun dışında İttihadçılık veya Kemalizm’de müşterek olan noktalardan ya da Millî Mücadele’de baskın olan İttihadçı kadro temel alınarak bu ilişkinin mahiyeti izaha çalışılmakta, her iki yapı arasında bir süreklilik olduğu vurgulanmaktadır. Bu ilişki henüz sağlıklı ve net bir şekilde ortaya konulamamıştır ve bunun en mühim âmili de İttihadçılığın vasıf ve mahiyetinin yeteri kadar açıklığa kavuşturulmamış olmasıdır.

 

İttihadçılık, geçmişten bugüne, zannedilenin fevkinde etki eden ama kavram kargaşasının ve kafa karışıklığının da en fazla görüldüğü bir konu olarak hâlâ dikkat çekiyor. Akademik çevrelerde bile sıklıkla Jön Türklükle karıştırılmakta, ideolojik olarak da Kemalizm ve Abdülhamidcilik ile karşılaştırılarak tarif edilmeye ya da ne olduğu/olmadığı anlaşılmaya çalışılmaktadır. Son yıllarda da eylemlilik ve darbe teşebbüsleri temel alınarak Ergenekon yapılanmasıyla aynileştirilmektedir ki, bu da bambaşka bir garabettir.

 

Kemalist camiada İttihadçılık, vatanı kurtaran Mustafa Kemal’i ortadan kaldırmaya çalışan, zaten hatalarıyla koskoca bir imparatorluğu yıkıma sürükleyen, komitacı isimlerin hâkim olduğu bir yapı ve zihniyettir. Sağ milliyetçi-muhafazakâr camiada ise esas itibarile İttihadçı algısı Abdülhamid merkezlidir. Yaygın bir kanaate, hatta inanca göre; Abdülhamid mübarek, muazzez ve muhterem bir zattır, Filistin’de Yahudilere bir karış toprak vermemiştir, bunu unutmayan Yahudiler-Siyonistler ve onların güdümündeki Masonlar da İttihadçılar kanalıyla evvela Meşrutiyet’i ilân ettirmişler, sonra da Halife Padişahı tahttan indirtmişlerdir. İttihadçılar da çoğu Mason olan hain ya da aldatılmış zavallılardır. Aynı camiadaki diğer yaygın bir görüş de şudur: Abdülhamid’in ustalıklı dış politikasıyla başa çıkamayan ve koskoca cihan imparatorluğunu çökertemeyen büyük devletler, bâhusus İngiltere ve Almanya, bu emellerine vâsıl olmak için surda bir gedik açmış, İttihadçıları kandırmış ve padişahı hâl’ ettirmiştir; böylelikle de imparatorluğu yıkmak için en büyük engelden kurtulmuşlardır. Maceraperest İttihadçılar da Almanlara “kuyruk” olarak koskoca imparatorluğu felâkete sürüklemişlerdir. Liberal çevrelerdeki İttihadçılık algısı da, Kemalist ve Abdülhamdci çevrelerdeki gibi menfîdir; ancak menfîliğin tezahürü, dozajı yüksek bir entelektüellik kisvesindedir. İttihadçılık, Meşrutiyet’in ilânından kısa bir süre sonra başta gayrimüslimleri, tüm gayr-ı Türk etnik unsurları dışlayan, Türkçü, totaliter, komitacı bir yapıdır ve bu hususiyetlerini Kemalizm’e miras bırakmıştır. Son zamanlardaki liberal bakış açısına göre İttihadçılık neredeyse Ermeni Tehciri ve soykırım iddiası ile eş anlamlı bir mânâyı içermektedir.

 

(…)

 

Ne hazindir, Türkiye’de yetersiz ve bilgisiz bazı isimlerin yerli-yersiz konuşmaktan, yazmaktan çekinmediği konuların başında İttihadçılık geliyor. İttihadçılık bilgilerinin derecesi İttihadçılık sövgüleriyle ölçülen ve sövgüleri oranında mütehassıslıkları (uzmanlıkları S.K.) takdir gören, “İşbaşındaki İttihatçı kabinenin Balkan Harbi’ne girmesiyle” gibi ancak ortaokul çocuklarından sadır olabilecek hataları yapan, “Talat-Enver-Cemal” tekerlemesinden başka bilgileri olmayan bu zevatın dikkate alınması gerçekten mânidardır. Adeta imanî bir vecdle İttihadçılara hakaret eden, bu minvalde yazdığı kitapları akıllara ziyan bir baskı adedine ulaşan ve maalesef bugün dahi mütedeyyin-muhafazakâr camianın müracaat kaynağı olan Mustafa Müftüoğlu’nun objektiflikten uzak ve hemen hepsinde bolca maddî hata bulunan eserlerinin birinde şu rahatlıkla cümleler kurulabilmektedir: “Enver Bey (Paşa), evinde yatıp kalktığı Selanik Merkez Kumandanı olan eniştesi Nazım Bey’i, bir İttihatçı fedainin tabancası önüne itip öldürttükten sonra…” Mustafa Müftüoğlu’nun (…) Nazım Bey’in sadece yaralandığını bilmemesi hâlimizin-ahvalimizin resmidir. (…) Bu satırlardaki sefalet, elbette bahsi hak etmiyor ama itiraf etmek gerekirse, elinizdeki kitabın yazarı fakir bile bu şahsı okuyarak İttihadçılara küfrediyordu.”

 

**********

 

Hangi görüşten olursa olsun; gazeteci, yazar, akademisyen, aydın camiasında okumaya hiç alışık olmadığımız türden satırlar değil mi?

 

İttihatçıların Masonluğu Meselesi

 

Kitabın (bence) temel tezine ve bunun eleştirisine geçmeden önce, muhafazakâr ve İttihatçı düşmanı kesimlerde en çok tartışma ve saldırı vesilesi olan Masonluk konusuna da değinmeden geçmek olmaz. Esasen dönemin temel kaynaklarına bakıldığında İttihatçıların mason localarına girişinin tamamen gündelik ve pratik amaçlardan kaynaklandığı görülüyor. Başlangıçtaki temel maksat, Abdülhamit’in hafiyelerinin giremediği toplantı mekânları bulmaktan ibarettir. Hatta Makedonya’da İttihatçıların çoğunluk kazandığı bir locadaki kıdemli masonların; “Burayı İttihatçılar doldurdu” diye ayrılıp başka bir loca kurmuşluğu bile vardır. Yani mason localarına giren İttihatçıların, küresel masonik yahut Siyonist ideallere bağlandığı falan yoktur. İleriki süreçteyse, meşhur olmuş bir deyimle “Eğer memlekete masonluk gelecekse, onu da biz getiririz” durumları söz konusudur. Yazar da gayet açık bir dille ve temel kaynaklara dayanarak bu gerçeği kitabında ortaya koymaktadır. Hatta 33. Derece mason ve Maşrık-ı Âzam olan Talat Paşa’ya da sahip çıkmaktadır. Yazıyı uzatmamak için kitaptan daha fazla alıntı aktarmıyorum. Zaten kitabın değindiği bütün bahisleri özetlemeye kalkarsak en az 15-20 sayfalık bir metin ortaya çıkar.

 

Kitabın Temel Tezi ve Bunun Eleştirisi

 

Kitabın Önsöz ve Giriş bölümünde yer alan ve benim de büyük ölçüde katıldığım bu tahlil ve tespitlerden sonra yazar asıl meramına geliyor. Kitabın üzerine yerleştiği stratejik eksen de sanırım aşağıdaki satırlarda özetleniyor.

 

“Jön Türklük ve İttihadçılık ayrımı şu bakımdan da hayatî bir öneme sahiptir: Batıcı, seküler, pozitivist telâkki ve yönelişler Jön Türklerde daha baskındır. Oysa bu kabil insanları barındırsa da İttihadçılık daha yerli, kültürel olarak daha muhafazakâr ve dine yakın bir görüntü vermektedir. Bu bakımdan Kemalizm, bir koalisyon olan ve her şeyiyle İslam’a istinat etmese bile ona saygıda kusur etmeyen İttihadçılığın değil, daha Batıcı, lâik, pozitivist Jön Türklüğün mirasçısıdır. Jön Türk İslamcılığı diye bir kavram yoktur ama İttihadçı İslamcılığı, varlığı tartışmasız bir kavramdır.”

 

Bu satırlarda yazarın temel bakış açısı olan dinsel referanslar açıkça görülüyor. Bir grup veya görüşün olumlu ya da olumsuz değerlendirilmesi için yazara göre temel ölçü “dine yakın” olup olmamaktır. Elbette bütün bu özeleştirileri yaptı diye kimsenin inançlarından da vazgeçmesi gerekmiyor. Benim asıl tartışmak istediğim husus da burada ortaya çıkıyor. Ne kadar araştırma yapılırsa yapılsın, bu araştırmalarla ne kadar gerçekliğe ulaşılırsa ulaşılsın, bütün bu elde edilen verileri yorumlamak için bilimin dışında bir referansımız olursa sonuç yine yanlış çıkabiliyor. Yani işin sonu “Ben İttihatçıları Siyonist uşağı, mason kefereler sanıyordum ama meğerse değillermiş”ten öteye gidemeyebiliyor.

 

Ayrıca, “millî ve yerli” olmak hususunda İttihatçılar da etnik ve dinsel açıdan homojen bir kadro değildi. En başından itibaren aralarında Türkler dışında, Arnavut, Arap, Çerkes, Boşnak, Yahudi, Rum, Bulgar ve hatta Ermeni unsurlar da bulunmaktaydı. Hiç ayrıntıya girmeden sadece şu gerçeği belirteyim ki; 1896’da meşhur Osmanlı Bankası baskınını gerçekleştiren Ermeni terörist Armen Garo (Karekin Pastırmacıyan), 1908 sonrası Osmanlı Parlamentosu’nda milletvekili olmuştur!

 

Balkan Faciası ve Birinci Dünya Savaşı sırasında, sel gider kum kalır misali, bu unsurların büyük çoğunluğu ile kanlı ayrışmalar yaşanınca İttihatçılar da elde kalan son kale olan Türklüğe sarılarak yola devam etmek istemişler, fakat artık deniz bitmiş, yolun sonuna gelinmiştir. Türklük, ancak İstiklâl Harbi ve Cumhuriyet devrimi sayesinde kendine bir yaşam alanı kurarak varlığını sürdürebilmiştir. Elbette bu süreçte de İttihatçılıktan gelen kadroların, hem olumlu hem de olumsuz yöndeki rolleri yadsınamaz.

 

Millî ve yerli olmak hususunda; bağımsızlığa gösterilen özen ve bunu koruyabilecek güce ve olanaklara sahip olmak hususunda Cumhuriyet dönemi, İttihatçılarla kıyaslanmayacak ölçüde ileridedir. İttihatçılar, mâlî açıdan çoktan iflas etmiş, etnik ve dinsel ayrılıklar içinde bocalayan, sadece büyük emperyalist devletlerin değil, ufak Balkan devletlerinin bile saldırılarına cevap veremeyen, gümrüklerine egemen olmayan, vergi toplayamayan, kendi parasını basamayan, devrini tamamlamış bir imparatorluğu, anayasal düzenlemelerle kurtaracaklarını zanneden subay ağırlıklı bir grup idealist kadroydu. 1908 sonrasında da bu işin öyle Anayasayı yürürlüğe koyup parlamentoyu açmakla düzelmeyeceğini anladılar ve her yönden gelen emperyalist saldırılara karşı çetin bir mücadeleye girip ateşle sınandılar. Bu ateş çemberinde gösterilen çaba ve fedakârlıklar imparatorluğu kurtarmaya yetmediyse de, bize bir vatan ve Cumhuriyet kuracak bir siyasi miras bıraktılar. Bu yeni Cumhuriyet; gümrüklerine, vergilerine, demiryollarına, kendi banka ve parasına, galip ve saygınlığı yüksek bir orduya sahip olarak köklü dönüşümlere imza attı. Ve NATO’ya girilene kadar ya da belki 1947’ye kadar olan süreçte, askerî, siyasi, iktisadî, kültürel her anlamda bağımsızlığına özen gösterip korumayı başardı. Birçok vesileyle dile getirdiğim üzere Cumhuriyet Tarihi’nin temel problematiği, Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti’nin, “Kontrgerilla Cumhuriyeti”ne dönüşmesine sebep olan dinamikleri ortaya koyabilmekten geçiyor.

 

Yazarın Jön Türklük, İttihatçılık ve Kemalizm arasındaki ayrım ölçütlerine katılmıyor olsam da, özeleştirideki dürüstlük ve cesaretini, kaynak kullanımındaki özeni saygıyla karşıladığımı tekrar belirtmek isterim. Bu ayrım, her ne kadar tarihsel gerçeklikle örtüşmese de, verimli tartışmaları teşvik edebilir, daha başka ve daha derin araştırmaları tetikleyebilir. En azından ben böyle olmasını dilerim. Eh… ben kendi payıma düşeni (şimdilik) yapmış oldum. Önceki sayılarda çok nitelikli yazılarını yararlanarak okuduğum diğer ANLIK yazarlarının, (futboldan ödünç aldığımız moda deyimle) bu topa girip girmeyeceklerini merakla beklediğimi söyleyerek yazıyı sonlandırıyorum.

 

SONNOT: Yazı yayına girmeden önce İsmail Küçükkılınç ile İttihat ve Terakki Araştırmaları adlı bir sosyal medya sayfası üzerinden tesadüfen iletişim kurduk. Yazının başında bahsettiğim yeni baskıdan da bu vesileyle haberdar oldum. Kendisine bu yazıdan ve kitabın eleştirel bir tanıtımını yapacağımdan söz ettim. Nezaketle cevap vererek her türlü bilimsel eleştiri ve katkıya açık olduğunu belirtip yazıyı merakla bekleyeceğini söyledi. Yazıdan kendisini de haberdar edeceğim. Ve eğer bir cevap hakkı kullanmak isterse, mâkûl uzunlukta bir metinle, gelecek sayılarda bana ayrılacak olan yeri kullanabileceğini belirtmek isterim.

 

Sait KAYA

Must Read

CUMHURİYETİN KURULUŞ BİÇİMİ

YAŞAR ERDEM Yazıya bazı alıntılar ile başlayalım:  "Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş biçimi, burjuva devrimlerin klasik örneklerinin...

Yeni Anayasa Tartışmaları

Türkiye’de anayasa değişikliklerinin gerçekleşme süreci ayrıca bunların yanında var olan tartışmaların büyüklüğü salt bu satırlar üzerinden aktarılamayacak şekilde çalışmalar ya da yazı...

Türk Ekonomisi’nin Yeniden Yapılanması İçin Gereken Adımlar

Türk Ekonomisi, Cumhuriyetin ilanından sonra hem küresel hem de yerel buhran ve krizlerle defalarca karşı karsıya kaldı. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 24 Ocak...

HOMO SACER ECONOMİCUS

            Pandemi ile ilgili yaptığı açıklamalarla hem kamuoyundan hem de Zizek, Esposito, Nancy gibi düşünürlerden ciddi biçimde tepki toplayan Giorgio Agamben, salgının...

HAYVANLAR

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-9 Bana ne olduğunu umursamazsan eğer, Ve ben de umursamazsam...