Ana Sayfa Dergiden İSLAMİYET VE TÜRKİYE BAĞLAMINDA LAİKLİĞİN GELİŞİMİ VE DOĞURDUĞU SONUÇLAR

İSLAMİYET VE TÜRKİYE BAĞLAMINDA LAİKLİĞİN GELİŞİMİ VE DOĞURDUĞU SONUÇLAR

Eğitim hayatımız boyunca laikliği; “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak dar anlamda ve yetersiz bir şekilde bilmişizdir. Ötesini kurcalamaya ya üşenmişizdir ya da işimize gelmediğinden dolayı hiç ilişmemişizdir. Halbuki başkalarına havale ettiğimiz bu konuyu toplum olarak en çok önemseyen ve sahip çıkan biz olmalıydık. Bu yazıda, konuyu daha kapsamlı bir şekilde ele alacağız. Bunu yaparken de özelde Türkiye – İslam ilişkisi çerçevesinde kalacağız ancak yer yer İslamiyet – Hristiyanlık veya Türkiye – Batılı ülkeler arasında karşılaştırmalara yer vereceğiz.
Öncelikli olarak laikliğin Türk Devrimi sonrasında kurulan yeni devlet için öneminden başlayalım. Laiklik kaçınılmaz şekilde ana prensip olarak kabul edilmiştir. Bunun en önemli sebeplerinden biri Kemalist Devrim’in egemenlik kaynağını gökten yere indirerek değiştirmesidir. Cumhuriyet rejiminin sigortası, diğer beş ilkenin dayanağı ve kurulmak istenen demokratik sistemin üzerinde şekilleneceği bir temel olmuştur.
Modern laik devletin benimsediği görüş, dinin kişisel vicdan inancı sorunu olduğu görüşüne dayanır. (¹) En üst ilke, kişilerin inanç özgürlüğünü korumaktır. Gerçek laikliğin anlamı da budur.(²) Laikliği günümüzde “çağdaş toplumlar” için vazgeçilmez kılan iki temel neden var: 1) Dine dayalı devlet, özgür düşünceyi, bilimsel gelişmeyi, değişen koşullara uygun yeni kurum ve kuralların konulmasını zorlaştırmakta, hatta engellemektedir; 2) Dine dayalı devlet, iktidardaki “tek inanç”ın dışındaki inanç gruplarına aynı hakları tanımadığı için, farklı inançtan toplum kesimlerinin “barış içinde” yaşamaları olanağını büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. (Din ve mezhep savaşlarını kolaylaştırmaktadır.)³ Din temeline dayalı bir devlet, ister istemez “tek doğru”yu temsil ettiğini öne sürer. Bu nedenle de, o “tek doğru”yu kendisi gibi anlayıp yorumlamayana bile hoşgörü göstermez, gösteremez. Örneğin Osmanlı Devleti, başka dinden olanlara belirli bir hogörü gösterip, kendi dinlerinin gereklerini yerine getirmelerine izin verdiği halde, Müslüman Türk halkına aynı hoşgörüyü göstermemiştir. (⁴) Müslüman olmayan topluluklara gösterilen hoşgörü, Sünni olmayan Müslümanlara gösterilmiyordu. (⁵) Osmanlı İmparatorluğu’nda dinsel hoşgörü vardı, laiklik yoktu. (⁶)
Laik toplumun kimi özelliklerini de şöyle özetleyebiliriz: a) Yanılgısız ve kutsal bir üst otorite yokluğu; b) toplum kurallarının ve değerlerinin bölüşümlü ve otonom olması c) özel kişi için davranma ve karar verme özgürlüğü, yararlık ölçülerine uygun ölçülerin benimsenmesi; d) gelenek kavramı karşıtı olarak değişme kavramının üstünlüğü. (⁷)
Bu genel girişin ardından, laikliğin bugün hala ülkemizde tartışılan öncelikli konulardan biri olduğundan yola çıkarak dinsel sorun olarak gösterilmesi üzerinde duralım. Bu konu soğuk savaş ertesinde gerek içeride gerek dışarıda yoğun olarak gündeme gelmiş, bazı görüşler Türkiye’nin laiklikten vazgeçip İslam’ın liderliğine soyunması gerektiğini söyleyerek “Ilımlı İslam” gibi kendilerince kullanışlı bir “ucube” ortaya çıkarmışlardır. Bu cümlenin sonunda söyleyeceklerimiz, konunun dinsel bir sorun olmadığını ortaya koyacaktır: “İslamlık bir kişi inancıdır, bir devlet bir toplum inancı değildir. İslamlığa özgü bir devlet biçimi dogması yoktur. Din bir anayasa kaynağı olmadığı gibi, devlet kanunları da hiçbir zaman değişmez kanunlar sayılmaz. Halk yığınlarıyla devlet arasındaki bağlılık din bağı olmaktan çıkınca onun yerini ulusal demokratik örgütleme bağları alacaktır. Henüz bütünüyle çözümlenmemiş olan bu sorun, soyut anlamda bir din sorunu değil, siyasal bir sorundur.”(⁸)
Sadece İslam özelinde değil ancak bütün dinler, yenilikler ve değişimler karşısında doğası gereği tutucu bir rol oynar ve işlevini yitirir. Bu konuda Mustafa Kemal’in takındığı tutum kısmen buna örnektir. İçinde bulunduğu koşullar gereği, ilk başta pragmatik olarak “hilafeti ve saltanatı kurtarmak” söylemini de dillendiren Mustafa Kemal, ilerleyen zamanda şartlar olgunlaştığında iki yapıyı da ortadan kaldıran, devlet dini ibaresini anayasadan çıkarıp laiklik ilkesini yerleştiren kişi olmuştur ve “Hangi şey ki akla, mantığa, toplum çıkarına uygundur; biliniz ki o dinimize de uygundur” çizgisine gelmiştir ki, bunu deist bir tutum olarak da yorumlayabiliriz. “Din, yeni toplumsal değişimlerle karşılaşınca bunları denetleyemez hale gelir. Bu dönem için, her sorunu çözümleyebilen din, diğer bir dönemde, bir sistem olmaktan çıkıp, kapalı dar bir sistem olmaya razı olur. Değişme esnekliğini yitirir. Böylelikle ne denli incelikli tefsirler yapılırsa yapılsın, dünya sorunlarının dışında kalır.
Bunun anlamı; Şeriat’ın bunları kendi içine almaması, kabul etmemesi, daha doğrusu onlar karşısında kuralı bulunmamamkta olması demektir. Her değişme sorunu; Şeriat karşısında değişmez bir din kuralına bağlanır; Şeriat hukuk kuralları alanı olmaktan çıkar; sadece din kurallları toplamı olur. Laiklik yani din alanı dışı sayılacak alanlarla arasında gittikçe artan ayrılık hatta çatışıklık gelişir.” (⁹)
Laiklik prensibinin ortaya çıkışı, geçirdiği evreler ve bugün geldiği nokta farklı toplumlarla, farklı dinlerle ilişkilerinden dolayı değişkenlik göstermiştir. Bu konuda Hristiyanlık ve İslamiyet arasındaki farklılık üzerinde de ayrıca durmamız gerekir. İlk olarak şunu söyleyebiliriz; Hristiyanlıkta kilise dini bir otoriteyi temsil ederken İslamiyette buna benzer bir dini otorite oluşmamıştır ve örneğin Türkiye’de din devlet kontrolü altında tutulmak istendiğinden dolayı devlet hizmeti olarak yorumlanabilir. Dolayısıyla bu hizmeti verenler de devlet tarafından görevlendirilen bir anlamda kamu personelidir. Ancak Hristiyanlıkta bağımsız bir kilise ve ona bağlı ruhban sınıfı vardır. Kontrol devlette değildir.
“… Laikliğin gerçekleştirilmesi bakımından hıristiyanlıkta ortaya çıkan bir sakınca, müslümanlıkta yok. Özellikle Ortaçağ boyunca -İsa’nın yerini almak- iddiasıyla gücünü arttırmak yoluna giden kilise, hükümdarlardan da ağır basan, ‘devlet içinde devlet’, hatta “devlet üstünde devlet’ niteliği taşıyan kocaman bir kuruluş haline gelmişti. Bu nedenle, hıristiyanlık dünyasında laikliğin çeşitli aşamalarında atılan her adım o büyük güçle uğraşmak zorunda kaldı. Oysa, müslümanlığın yapısı ve inançları, hiyerarşik düzene göre içinde örgütlenmiş bir din kuruluşun meydana çıkmasına elverişli olmadığı için laiklik davasının bu yönü daha kolaylıkla gerçekleşebiliyor; çünkü devlet gücüne karşı uğraşacak, direnecek ayrı bir örgüt yok. Ama bunun yanında, müslüman bir topluluktaki din hizmetlerini devlet hizmetlerinden kesin olarak ayırmak da pek güç. Daha doğrusu, böyle bir yola gidildiği zaman, Hıristiyanlıkta kilise varlığının ortaya çıkışı gibi, devletten ayrı ve ister istemez ona karşı direnecek bir kuruluşun ortaya çıkışına da katlanmak gerekiyor.” (¹⁰)
Bir diğer önemli husus ise İslamiyetin, din ve devlet işlerini birleştirmiş olmasıdır. Hem bu dünyaya hem öteki dünyaya müdahale eder. Günlük hayatın her evresinde etkindir. İslam dini, din ile devlet işlerini ayırmak şöyle dursun bunlarda tam bir kaynaşma getirmiştir. Din, insanların iç dünyaları kadar devlet içindeki davranışlarını da tanrısal kurallara bağlamak amacını güdüyor. Bu alanda laikleştirmeğe doğru atılacak olan her adım, eninde sonunda dinin kendisiyle çatışmaya kadar varmaktadır. (¹¹)
Dolayısıyla dinde reform söylemi de çatışmaya yol açıyor. Hristiyanlıkta neyin din dışı olduğuna karar verecek bir otorite varken İslemiyette böyle bir durum söz konusu olmaması gerekir. Ancak İslamiyette de “durumdan vazife çıkaran sahte din adamları” aracılığıyla böyle bir otorite oluşturulmaya çalışılmıştır. Ne var ki din adamı söylemi de İslamiyette ruhban sınıfı olmamasından ve devlet tarafından görevlendirildikleri için anlamsızlaşmaktadır.
Daha önce İslam’ın bir kişi inancı olduğundan bahsetmiştik. Bu yüzden Türkiye’de dinin toplumsal, ekonomik ve sosyal alandan soyutlanması amaçlanmıştır. Din, kişinin vicdanına çekilmedikçe bireysel bir hal almadıkça; İslam dininin “iki cihanı” birden yönetme eğiliminden dolayı “eskiye dönüşü ve tutuculuğu” besleyebilir ve bu alanda “gerici özelliklere sahip toplumsal bir taban” oluşturabilir. İşte bu kişiler dışarıdan yapılmak istenen müdahalelerde piyon görevi görüp rejim aleyhine kullanılacak kesimdir. Daha net bir şekilde söyleyecek olursak “emperyalizmin yerli işbirlikçileridir.” Nitekim bugün geldiğimiz nokta bunun kanıtıdır. Dernek, vakıf, yardım kuruluşları gibi örgütlenmeler altında sosyal ve ekonomik alanda nasıl etkinlik gösterdiklerini, milli eğitime nasıl darbe vurduklarını, milletin parasını “yardım” adı altında nasıl gasp ettiklerini, maddi gücü olmayan öğrencilerin bu durumundan faydalanarak onları nasıl sömürdüklerini, yurtlarda-evlerde beyinlerini nasıl yıkadıklarını, siyasal iktidarı ellerine geçirdiklerinde toplumu nasıl birbirine düşman ettiklerini, “alnı secdeye değenden zarar gelmez” mantığıyla devletin kilit kurumlarına sızıp, devleti nasıl işlemez bir aygıt haline getirip çökerttiklerini yaşayarak gördük.
Yeni rejimin kuruluşunda laiklik ilkesinin uygulanma biçimini Batı ile karşılaştırdığımızda şu şekilde yorumlayabiliriz: “Batı’da sorun, yüzyıllarca süren bir gelişmenin sonunda çözülmüş ve üstelik sosyal bir onaya da kavuşmuş ve kökleşmişti. Bizde böylesi bir yeğleme olmadığından, bunun, devrim uğruna “tepeden” yapılmasından başka çare yoktu. Bu davranışın yadırganacak ya da kınanacak bir yönü de yoktur. Kendi temelini “bilim”e, “akla” ve özgürlüğe dayandırma iddiasıyla siyaset sahnesine çıkanlar, ister istemez dinin dünyasal ilişkilere uzanan alanını daraltmak zorundaydılar; politik eylemin alanını genişletmek için bu şarttı. Yapılanlar da işte bu gereğin sonucudurlar.
Ancak hatırlatmalı da: Bu yeğleme yapılırken, din kurumunu büsbütün kaldırmak ya da özünü değiştirmek, kimsenin aklından bile geçmemiştir. O kadar ki, din, inanç olarak bireyin vicdanına terk edilirken; genel din hizmetlerinin yerine getirilmesi de, eskisi gibi bir kamu hizmeti niteliğinde görülmüş ve devletçe bir görev olarak üstlenilmiştir: Diyanet İşleri Başkanlığı bunun sonucudur.”(¹²)
1923 Devrimi’ni yapanlar, Batı dünyasında bu olup biteni biliyorlardı. Öte yandan, kendi ülkelerinde farklı bir dinsel ortamın da bilincindeydiler: İslam, Hıristiyanlıktan farklı olarak, ne din-dünya işleri ayrılığı tanıyordu, ne din ve devlet ayrılığını; yalnız insan-Tanrı ilişkisi değil, insanlar arası ilişkiler hakkında da kurallar ve yasaklar koyuyordu; iktisadi ilişkilerden devlet yönetimine değin de yayılıyordu bunlar ve din kuralı oldukları için de kutsaldılar. Bu bağlamda, devletten bireye tanımasını beklediğimiz özgürlüğü, İslam, bireye tanımıyordu; bireyin yaşamının her yönünü sımsıkı kurallara bağlayan şeriat, özellikler kadın-erkek ilişkilerinde eşitsiz bir yapı kuruyordu. Bu “bütüncül”, dahası “totaliter” yapı, onun aynı zamanda bir “devlet dini” ya da “din devleti” olarak doğmuş olmasından kaynaklanıyordu. Ortaçağ toplumunun ihtiyaçlarına yanıt vermiş olabilirdi bu kurallar; ama çağdaş toplumun gereklerine ters düşüyorlardı. Dahası, İslam ve İslam dünyası bir “reform” ve “Aydınlanma Çağı” yaşamamıştı. (¹³)
Batı ile ile kıyaslamayı bir tarafa bıraktığımızda laiklikle ilgili olarak laikliğin gerekliliği, kaçınılmazlığı veya Kemalist Devrim’e temel oluşturması üzerine de konuşmak gerekiyor. Yeni rejimin mevcut durum ile varmaya çalıştığı nokta arasındaki arasındaki mesafenin de bu durumda ne kadar etkili olduğu ayrıca değerlendirilmeli. Cumhuriyeti kuranların bakış açısı ve amaçlarını ortaya koyması bakımından şunları söyleyebiliriz: “Kurulan Cumhuriyet’in hedefi “çağdaş uygarlığa ulaşmak”tı; çağdaş uygarlığın felsefesinin temeli ise, “bireyin özgürlüğü ve kendi geleceğini belirleme hakkı” idi. Bireyin özgür olması ve yaratıcı gücünü ülke ve insanlık yararına kullanabilmesi için de, “dinsel baskılardan kurtarılması” gerekiyordu. Bu, “bireysel özgürleşme”nin ana koşulu idi. İşte bunu sağlayacak yapısal dönüşümün anahtarı laiklikti. Böylece laiklik, yalnızca “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını öngören bir ilke” değil, “dünya yaşamının din kurallarının etkisinden kurtarılıp, bilim ve aklın egemenliğine bırakılması”; onun yanısıra da, “dünya sorunlarına akılcı ve bilimsel bakış açısı getiren bir yaşam biçimi”ydi; “dogmalarla bağdaşmayan ve onları reddeden bir niteliği” vardı laikliğin. Öte yandan, “aklı önemseyen ve eleştirel düşünen çağdaş yurttaşlar” yetiştirmenin yolu da laiklikten geçiyordu. Sonuç olarak laiklik, Türk Aydınlanmasının temeli idi ve bütün bir sistemin varlığı ona bağlıydı.
Laiklik, yalnız devleti değil, bireyi ve toplumu da yeniden biçimlendirme görevini yüklenince, ister istemez “radikal” ve “militan” bir renge bürünecekti. Bunun bir sonucu da şu oluyordu: Dinle devlet birbirinden ayrı olacaktı, din devlet işlerine karışamayacaktı ama, devlet din işlerine – özüne olmasa da – sosyal çıkarlar adına karışabilecekti; Diyanet İşleri Başkanlığı, bu misyonla da kurulmuştu.” (¹⁴)
Ve bundan dolayıdır ki aslında laiklik prensibi, Türkiye’de hiçbir zaman din ile devletin mutlak ayrılığı olmamıştır. Din, devletin kamu hizmeti olarak benimsediği bir konudur. Siyasal iktidar, tarihi tecrübelerin ışığı altında, dini suistimalden korumak ve dini çevrelerin siyasal ve sosyal vesayetini önlemek gayesiyle, din işlerini kontrolü altında tutmuştur. (¹⁵)
Hukuk ve Türk Anayasaları bakımından laikliğin önemi kavramamız açısından durumu şu şekilde açıklamak yerinde olacaktır: “Hukuk ve Devlet düzeninin (Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş nedenini oluşturan dinsel kurallara, yani nakillere değil) akılla ve çağdaş bilime dayanmasını sağlayan laiklik ilkesi, “yüzyıllar boyu şeriat kurallarının egemen olduğu bir imparatorluğun mirasçısı yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde, Batı’da taşıdığından çok daha kapsamlı bir anlama ve işleve sahiptir: “Atatürk’ün ve Türk Anayasalarının benimsediği laiklik ilkesi”, bir yönü ile, kişilerin vicdana ve ibadet özgürlüklerini güvence altına aalıken, öteki yönü ile de, Türkiye Cumhuriyeti bakımından özel bir anlam ve olağanüstü bir önem taşıyan, “Toplumsal düzenin akla, bilime ve halkın istencesine (iradesine) dayanması” kuralına güvence kazandırmıştır. Laiklik ilkesinin bize özgü bu ikinci yönü, “İman ve ibadetile hiçbir ilgisi bulunmayan ve yalnızca toplum yaşamının düzenlenmesine ilişkin dinsel kaynaklı kurallar”ın hukuksal, siyasal, ekonomik, eğitimsel ve sosyal sorunların çözümünde, artık asla egemen olamamalarını, hatta hiçbir suretle etkinlik gösterememelerini öngörmektedir. Geçmişten gelen olumsuz birikim ve İslam dininin hayatın her alanına el atan niteliği nedeniyle de, laiklik ilkesinin bu ikinci yarısıi yeni Türk Devleti bakımından vazgeçilmez ve yaşamsal bir değer taşımaktadır. Zira 14 yüzyıl önceki koşullar için öngörülmüş hukuk kurallarının, yüzyıllar sonrasının bambaşka koşullarında dahi uygulanmalarının zamanın gereksinmelerine ters düşürek toplum için giderilemeyecek bir köstek ve cendere oluşturmasından ötürü, toplum yaşamını geriliğe ve devleti çökmeye mahkum edeceği kuşkusuzdur.” (¹⁶)
Yukarıda Muammer Aksoy’un bahsetmiş olduğu “14 yüzyıl önceki koşullar için öngörülmüş hukuk kuralları” şeriat kurallarıdır. Şeriat kurallarının ne olduğu ve nasıl oluşturulduğu üzerine Niyazi Berkes’in açıklaması da gayet açıklayıcı olacaktır: “Şeriat olarak geliştirilen ve sistemleştirilen kuralların çoğu Kuran’ın kendisinden alınmış değilse de böyle bir yaklaşımı haklı gösterecek görüş Kuran’da zaten vardı. Şeriatın mimarlarının tek yaptığı iş, Tanrı hukukunu İslam ümmetinin yaşamının her yanına uyacak biçimde genişletecek kuralları ve bu kuralların inançlara uyan metodolojisini getirmek olmuştur. Temel ilke şu olacaktı: Peygamber’e gönderilen gerçeğin temeline dayanılarak, onun tarafından konmuş bir hukuk olarak ileri sürülmesi. Doğru yol (şer’) Tanrının iradesinden başka bir şey olamazdı. İnsan istekleri, insan düşünü, onlar için kurallar konması işinin dışında kalacaktı. Onlar, ancak Tanrının bir ‘hikmeti’ olabilirdi. İnsan bu hikmetin nedenlerini bilemezdi. İnsan ancak ‘taat’ eder” (¹⁷)
Türkiye’nin nüfusunun çoğunluğun Müslüman olmasına rağmen Türklerin geçmişteki inanışlarının gelenek ve göreneklerin etkisiyle laik sisteme geçmesi ve diğer Müslüman toplumlara öncülük etmesi de dikkat çekmiştir. Bu konuda Muhammed İkbal şunları söylemiştir: “(Türkiye) Müslüman ülkeler arasında dogmatik kisveden kurtulmak için silkinen ve kendi benliğinin bilincine kavuşan ilk ve tek ülkedir… Diğerleri eski değer ölçülerini ve geleneklerini mihaniki şekilde sürdürmekte iken, Türkiye yeni değerler peşindedir…” (¹⁸)
Aslında radikal tavrı ve açık sözlülüğüyle dogmatik düşünceyi en keskin en sert şekilde eleştiren Muammer Aksoy ve Turan Dursun ile birlikte laikliğin en ateşli savunucusu İlhan Arsel’in şu söylemi daha da anlamlı hale geliyor: “Söylemeye gerek yoktur ki, getirdiği ‘yeni değer’ ölçülerinin başında din rehberliği yerine akıl rehberliği gelir: ‘Hayatta en hakiki mürşid ilimdir’ derken ‘ilim’ deyimini Kur’an hükümleri ya da hadisler olarak değil, müspet aklın ortaya vurduğu ve genellikle Kur’an ayetlerine ve hadislere ters düşen şeyler olarak anlamaktaydı. Oysa ki İslami anlayışa göre her türlü ilim Tanrı ve peygamber sözlerinde yatmaktaydı ve aslında ilim demek, ‘Kur’an’ demekti. Örneğin Muhammed, ‘İlmi Çin’de de bulsanız arayın’ derken bunu kastetmişti. Ona göre Kur’an’a aykırı hiçbir şeyi ‘ilim’ saymamak gerekirdi.
İşte Atatürk, din verilerinin (ve daha açık konuşmak gerekirse Kur’an’ın) ‘üstünlüğü’ fikri yerine aklın üstünlüğü fikrini getirmekle ve devlet ve hükümet sistemini bu anlayış üzerine bina etmekle, her şeyden önce teokratik zihniyeti yıkmış oluyor ve Türk toplumunun değer ölçülerini çağdaş düzeyde kılıyordu.” (¹⁹)
Günümüzde ılımlısından tutun da en radikaline İslamcıların laikliğe karşı tutumları, ortadan kaldırmaya yönelik çalışmaları, laik düzeni dinsizlik olarak görmeleri ve sanki laik düzen bireyin ibadetini yapmasını yasaklıyormuş gibi toplumda bir algı yaratmasının amacı sadece bir din hatta bir mezhep özelinde özgürlük talebi, aslında kendi uydurdukları dini topluma dayatma çabasıdır. “Demokrasi ve laiklik, insanların inançlarına göre yaşamalarına, inançlarının gereğini yerine getirmelerine engel değil. Böyle bir toplumda, insanlara namaz kıldıkları, oruç tuttukları, camiye gittikleri için baskı uygulanamaz. Öyleyse köktendinci akımlar niçin laikliğe ve demokrasiye karşı çıkıyorlar? Bu sorunun da yanıtı açık: Bu akımlar kendiler için özgürlük istemiyorlar; başkalarının da kendileri gibi davranmaya zorlanması hakkını, yani başkalarının özgürlüklerinin ellerinden alınacağı bir düzen istiyorlar. O düzeni bir kez kurduktan sonra da, değiştirilmesine izin vermemeyi “doğal” sayıyorlar.” (²⁰)
Muammer Aksoy’un öldürülmesi üzerine Turan Dursun, Kışlalı’nın yukarıdaki tezini bir adım daha öteye götürüyor. Sanki bugün yükselen radikal İslam’ı ve yarattığı terörü o günlerden görmüş gibi şunları söylüyor: “İslam aşamalar belirlemiştir, önce mümaşat [uysallık-uyumluluk] aşaması vardır. Yani İslam, inananlarına, “Biz gelinceye kadar barış içinde birlikte yürüyeceksiniz” der. Muhammed’in ilk zamanlarında bu yapılmıştır. Köprüler atıldıktan sonra kıran kırana bir savaş olmuştur… İslam’ın bu mekanizması içinde bağımsızlık da yaşamaz. İslam bundan sonra cihat dönemine, yani doğrudan vurma, saldırma, kırma, öldürme aşamasına geçer. Fakat bu aşamalar ülkelere ve şartlara göre değişir.
Türkiye’de mümaşat şimdiye dek bırakılmamıştır. Türkiye’nin kendine özgü bir yapısı vardır… Laik ortam içinde İslamcılar ancak mümaşat yolunu seçebilirlerdi. Sizinle konuşurken demokrat olur, çağdaş olur; ama yine de fırsat kollar, sırası gelince ortaya çıkar yapacağını yapar. (²¹)
Mustafa Kemal Atatürk’ün devlet idaresi konusunda söylemiş olduğu ve bugün hala tartışılan özellikle de bu söylem üzerinden kendisinin Müslüman mı değil mi, deist mi yoksa ateist mi olduğu tartışması yürütülen bir sözü ile yazıyı noktalayalım. Ancak şunu belirtmekte fayda var. Ne bizim ne de yazının amacı Atatürk dahil hiç kimsenin inanıp inanmamasını ispat etmek değil. Dolayısıyla okuyucu da yazının genelinden sapıp sonuçsuz ve gereksiz bir tartışmaya düşmemelidir. Türk toplumu açısından Atatürk’ün bu toplum için ne yaptığı önemlidir. Dolayısıyla Atatürk’ün inanıp inanmaması yaptıklarının değerini azaltmaz. Bu sadece Atatürk için değil tüm insanlara bakış açımız olmalı. Bu kısa hatırlatmadan sonra konumuza geri dönüp sözü paylaşalım: “Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet idaresinde ki ana programımız CHP programıdır. Bunun kapsadığı prensipler idarede siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”
Bu söz, yazının daha önceki kısmında bahsedilen Mustafa Kemal’in dine bakış açısının zamanla nasıl değiştiğine ve nereden nereye geldiğine dair önemlidir. Bu konuda söyleyeceklerimize geçmeden önce yine kısa bir hatırlatma yapmakta fayda görüyoruz. Atatürk’ün ve Türk Devriminin Fransız Devrimi’nden ziyade laiklik konusunda Türk tarihinde farklı yerlere dayandırmak uğruna zorlama yorumlara başvurmanın bir anlamı yoktur. Türk Devrimi’nin Fransız Devrimi’nden etkilendiği çok nettir ve Atatürk’ün de bu konuda söylemini bulmak mümkünür. Ayrıca şunu da belirtelim; Atatürk’ün Kemalist Devrim ile gerçekleştirdiklerinin 200 yıllık bir oluşma ve tartışma geçmişi vardır, yapılan devrimler köklerini buradan alır. Dolayısıyla gerçekleştirilen toplumsal devrimlerin, 1923 yılından sonra bir anda Atatürk’ün aklına gelmiş gibi anlamsız bir çabaya da gerek yoktur. Atatürk’ün buradaki en büyük etkisi iyi bir stratejist olması ve yapmak istedikleri için doğru zamanı bekleyip ardından kararlılıkla düşüncelerini uygulamaya geçirmesidir. Biliyoruz ki Atatürk aynı zamanda iyi bir eylem adamıdır. Konuyu sonlandırmak adına yukarıda bahsettiğimiz sözü şu şekilde açıklamak yerinde olacaktır: “Fransız Devrimi’nin açık tutumu vardır bu sözlerde; burada da gökten yere inilmiştir. Jean-Jacques Rousseau’nun “toplum dini”nde olduğu gibi, Atatürk’te de dinin, “toplum çıkarı”ndan hareketle tanımlandığını görüyoruz: Atatürk’e göre, “hangi şey akla, mantığa, toplum çıkarına uygundur, biliniz ki o bizim dinimze uygundur”; Rousseau, “ din son derece yalın olmalıdır” derken, Atatürk de, “dinin icabatını öğrenmek için şundan bundan ders ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, dinimizin esasatını anlatmaya kafidirler” demektedir. Açıktır ki, böylesi bir din anlayışı, Kutsal Kitap’ı, sünnet’i, icma ve kıyasıyla bir bütün olan “İslam dini”nden pek farklıdır: Atatürk’ün tanımlamak istediği din, modern bir toplumun kabullendiği ve reddettiği değerler bütünüdür; kişinin aile çevresinde ya da, Atatürk’ün başka bir konuşmasında değindiği gibi, laik eğitimin egemen olduğu okulda öğreneceği “din”, ancak böyle bir “din”dir.
Cumhuriyet’i kuranların bakışı, günümüzde din konusunda çözümün ne olduğu bahsinde çok önemli ipuçları ve örnekler veriyor. Şöyle özetleyebiliriz bunları: Devletin resmi dini yoktur, öyle olduğu için de, devlet, herhangi bir dinin propaganda ve eğitimine araç edilemez; din, devlet yaşamının bütünüyle dışına çıkarılmıştır. Öte yandan, hangi alanda olursa olsun, din ilkeleri ile çatışılan her yerde, günün ihtiyaçlarına ve aklın söylediğine göre hareket edilmiştir; çünkü, “on dört yüzyıl önceki zamanın ve ortamın ihtiyacına göre lüzumlu ve yeterli görülmüş esasların yerine, bugün birçok çeşitli kanunlar veya usuller konulması zorunluluğu görülmüştür.” (²²)

KAYNAKÇA
(¹) Niyazi Berkes, Teokrasi ve Laiklik sf. 22
(²) a.g.e. sf. 23
(³) Ahmet Taner Kışlaı, Siyasal Sistemler sf. 77
(⁴) a.g.e. sf. 73
(⁵) a.g.e. sf.75
(⁶) a.g.e. sf.68
(⁷) Niyazi Berkes, Teokrasi ve Laiklik sf. 28
(⁸) Niyazi Berkes, Atatürk ve Devrimler sf. 166-167
(⁹) a.g.e. sf. 20-21
(¹⁰) Mümtaz Soysal, Anayasaya Giriş sf. 253
(¹¹) a.g.e. sf. 252
(¹²) Server Tanilli, Din ve Politika sf. 57
(¹³) a.g.e. sf. 55-56
(¹⁴) a.g.e. sf. 59
(¹⁵) Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Akımı sf. 171
(¹⁶) Muammer Aksoy, Laikliğe Çağrı sf.5
(¹⁷) Niyazi Berkes, Felsefe ve Toplumbilim Yazıları sf. 62
(¹⁸) İlhan Arsel, Şeriat Devleti’nden Laik Cumhuriyet’e sf. 716
(¹⁹) a.g.e. sf. 716
(²⁰) Ahmet Taner Kışlalı, Siyasal Sistemler sf. 81
(²¹) Turan Dursun, Kontrgerilla mı İslamcılar mı? (İkibine Doğru, 4 Şubat 1990)
(²²) Server Tanilli, İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi? Sf. 169

Must Read

Kartaca Roma İkilemi

            İki bin yıldır yönetim biçimleri açısından karşılaştırılan bu iki devletin birbirine politik olarak rakip olduğu ve anlatılanların aktarılış biçiminde sadece basit...

Dış Politikada Neler Oluyor

Günümüz Türkiye’sinin karşılaştığı sorunlar esasında geçtiğimiz yüzyılda var olan dış politika tercihleri paralelindeki gibi gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere Soğuk Savaş sürecinde iki kampa...

Kemalizmin Apollonik ve Diyonizyak Bağlamda İncelenmesi

            Son dönemde Kemalizm’in bazı savunucuları tarafından Platonik bir bakış açısıyla, uygulama alanı bulduğu cumhuriyetin ilk dönemlerine yönelik asrı saadet yakıştırmaları gündemi...

Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA KEMALİZM ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER-10 KİMSESİZLERİN KİMSESİ OLMAK Tanrı çobanımdır; benim eksiğim olmaz.Beni taze çayırlarda...

De-Kemalizasyon Üzerine

Anlık Dergisi’nin önceki sayısındaki yazımda Neo-Kemalizm üzerine düşüncelerimden bahsetmiştim. Bu sayımızdaki yazımda ise De-Kemalizasyon kavramı ve süreci üzerine düşüncelerimi özetlemeye çalışacağım. Tahmin...