Ana Sayfa Dergiden 21. Yüzyıl Gerçeklerinin Işığında “Çürüyen” Emperyalizme Yeni Bir Bakış Denemesi

21. Yüzyıl Gerçeklerinin Işığında “Çürüyen” Emperyalizme Yeni Bir Bakış Denemesi

 

Bundan bir süre önce çok kıymetli ve donanımlı bir akademisyen dostumla, bir haber metninde geçen “piyasalar” kelimesinden yola çıkarak (tartışma demeye dilimin varmadığı) çok verimli bir fikir alışverişi gerçekleştirdik. İnternet üzerinden yazışarak cereyan eden bu süreçte değerli dostum, benim sıkça kullandığım “Küresel Çete” ifadesinin yaratabileceği bazı sakıncalara işaret etti. Lenin’in 1916 tarihli “Emperyalizm” eserinden yola çıkarak, bir ansiklopedi maddesi olabilecek nitelikte cümlelerle kendi görüşlerini özetledi. Keşke bütün bu yazışmayı sizlere iletebilseydim. Bunun yerine dostumun cümleleriyle onun eleştirisinin temelini kısaca aktarmaya çalışacağım:

 

“Lenin “Mâlî Oligarşi” derken, bunun “Çete”ye daraltılamayacak bir yapısallık olduğunu vurguluyor. Biz eğer bu yapıyı çeteye indirgersek, ona iki tane sahip olmadığı özellik atfetmiş oluruz:

 

1-) “Yapının tekil ve merkezi bir aklı olduğunu zannederiz. Yoktur. Olmadığı emperyalist dünya savaşlarından bellidir.”

 

(Ben bu noktada, söz konusu yapının tekil ve merkezi bir aklı olmadığına katılmakla birlikte, kanıt olarak dünya savaşlarının gösterilmesine katılmadığımı belirteyim. Çünkü kanaatimce her iki dünya savaşının da, benim birazdan daha ayrıntılı olarak tasvir etmeye çalışacağım “Küresel Çete” tarafından hazırlandığını düşünmekteyim. S.K.)

 

2-) “Yapının sadece tekil bir aklı olduğunu değil aynı zamanda çelişkisiz olduğunu zannederiz. Emperyalistlerarası rekabeti önemsememeye başlarız. (…) Emperyalizm, iç çelişkilerinden asla kurtulamaz çünkü kurtulabilmesi için kapitalizmin iç çelişkilerinin ortadan kalkması gerekir. Kalkmayacaktır, bilimdışıdır. Dahası, emperyalistlerarası rekabet ve hegemonya mücadelesi, çete içinde elebaşını devirme mücadelesinden çok daha karmaşıktır. Tehlikeli bir basitleştirme yapmış oluruz.”

 

Bu ikinci sakıncaya ise elbette tümüyle katılıyorum. Eğer “Küresel Çete” ifadesine, gerçekte olduğundan daha “dar” ve bir yandan da gizemci ve komplo teorilerine boğulmuş bir anlam (ya da aslında anlamsızlık) atfedersek; mücadele edilmesi mümkün olmayan, adeta Tanrısal bir güce sahip, kaadir-i mutlak bir yapı olduğunu vehmetmiş oluruz. Ki bu da gerçek dışı olmakla kalmaz, insanları mücadeleden alıkoyan ve tam da Küresel Çete’nin arzu ettiği bir sonuç ortaya çıkarır.

 

16 Mayıs 1919’da Bandırma vapuruna binen 38 yaşında, sarı saçlı, mavi gözlü general, böyle Tanrısal güç sahibi bir yapıyla karşı karşıya olduğu kuruntusuna kapılsaydı, şüphesiz o vapura hiç binmez ve mücadeleye sonradan katılan bir başka subayın yapmak istediği gibi Anadolu’da bir köye çekilip çiftçilikle uğraşmaya başlardı. Tabii bu köy yaşantısı da ancak işgal orduları tarlanın sınırına gelene kadar sürebilirdi.

 

Aksine benim algıladığım “Küresel Çete”; anlaşılabilir, gözlemlenebilir, açıklanabilir ve elbette yenilip yıkılabilir bir yapı. Bu ifadeyi kullanmamın temel nedeniyse, 100 küsur yıldır kullanılagelmekte olan “Emperyalizm” kelimesinin, zamandışı, tarihsellik dışı ve giderek daha da soyut bir hâle gelmiş/getirilmiş olduğunu düşünüyor olmam. Küresel Çete ifadesi, bu soyut “Emperyalizm”i; güncel örgüt şemasıyla, kişiler ve kurumlar temelinde somutlamaya yarıyor.

 

Emperyalizmin ve kapitalizmin çelişkilerden arınmış olduğunu, bir “üst akıl” tarafından adeta askerî bir hiyerarşiyle yönetildiğini iddia etmiyorum. Meramımı, dostumla yazıştığımız metinlerden özetleyerek aktarmaya çalışacağım. Yazının sonunda yer alacak olan iki önemli tarihsel sahne de, anlatmak istediklerimin çarpıcı bir tasviri niteliğinde olacak.

 

Hangi Serbest Piyasa?!

 

Geçtiğimiz yıllarda dünya üzerindeki şirketlerin sahiplik ve hisse yapılarını inceleyerek, bunların hepsinin sahibi olan yaklaşık 1.350 üst şirket olduğunu ve bu 1.350 şirketi de ayrıca irdeleyerek sayının 300’lere kadar indiğini gösteren bir çalışma okumuştum. Adam Smith’in zamanındaki gibi piyasaya girip çıkmanın serbest olduğu, fiyatların piyasanın “görünmez eli” tarafından kendiliğinden belirlendiği, arz-talep dengesine dayalı bir piyasa kalmadığını düşünüyorum.(1) Yani sayılamayacak kadar çok ekonomik birimin olduğu ve kendi “doğal” akışında bir piyasa düzeni yok. Reagan dönemi dışişleri bakanı Madeleine Albright, bu konuda çok açıksözlü ve veciz bir ifade kullanmıştı. “Serbest piyasanın görünmez eli, ABD ordusunun demir yumruğu olmadan işlemez” diye.

 

İşte bu iki sebepten dolayı (üst sahiplikteki şirket sayısının azalması ve gerçekte bir serbest piyasanın kalmamış olması), Küresel Çete’nin daha elle tutulabilir somut bir gerçeklik olduğunu düşünüyorum.

 

Lenin’in Emperyalizm eserini, üniversite yıllarında bir deftere notlar alarak okumuştum. İki yıl önce de bir vesileyle tekrar okudum. Belki yıllar sonra yine okurum. Yazıldığı dönemin(1916) dünya düzenini dâhiyane bir derinlikte irdeleyen ve günümüze de ışık tutan bir eser. Fakat bugün biz kendi “Emperyalizm” kitabımızı yazmak durumundayız. Aradan 102 yıl geçti.

 

Lenin o kitabı yazarken 1913’te kurulmuş olan FED’den ve 13 kurucu aileden ne ölçüde haberdardı bilmiyorum. Keza Rothschild ailesinin İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya ve İtalya kollarının bu ülkelerin borç ve finans sistemlerine bütünüyle nüfuz etmesi, bu devletleri kendi sermayesinin bekçisi durumuna getirmesi, savaşlar çıkarıp barışlar imzalatması gibi olguları, kitabındaki analizlere ne ölçüde yansıtabildiğini de bilemiyoruz.

 

Osmanlı borçları, Trablusgarp Savaşı ve Balkan faciası, Tütün Rejisi kolcularının 20.000 Türk köylüsünü katletmesi, Zaharoff ve Yunan saldırısı gibi olayları da düşünürsek, bu aileyle millet olarak özel bir hesabımız olduğu da ortadadır. Elbette sadece bize değil dünya halklarına yönelik bir saldırı söz konusu olmakla birlikte, öncelikle yaşadığımız coğrafyanın bu anlamdaki geçmişini çok iyi bilmek ZORUNDAYIZ. Lenin, Rus tarihini ve edebiyatını, yetkin bir âlim ayarında bilen bir adamdı. Biz bugün kendi tarihimize Lenin derecesinde hâkim miyiz? Sanmıyorum. Naçizane yerine getirmeye çalıştığım misyonun, özellikle tarih alanında olmasının en önemli sebebi de budur.

 

Şimdi biz Lenin’in eserine “hadis kitabı” muamelesi yaparsak; hem bu olguyu ve hem de;

 

  • Birinci Dünya Savaşı,
  • 1919’da RIIA (Royal İnstute of İnternational Affairs-şu meşhur Chatham House)’nın kurulması,
  • 1921’de CFR (Concil on Foregin Relations) kurulması,
  • 1929 Büyük Buhranı,
  • Nazilerin ve Faşizmin kıta ölçeğinde bir büyük sermaye diktatörlüğü olarak yaşanması,
  • İkinci Dünya Savaşı,
  • 1944 Bretton Woods sözleşmesi,
  • NATO-Gladyo örgütlenmesi,
  • 1954 Bilderberg örgütünün kurulması,
  • 1970’te Bretton Woods düzenine son veren küresel para düzenlemesi,
  • 1973 Trilateral Komisyonun kurulması,
  • 1974 ve 1979 Petrol Krizleri,
  • SSCB’nin çökmesi,
  • Tek kutuplu dünya sistemi denemesi,
  • 11 Eylül… v.s. v.s. bütün yaşanmışlıkları yok saymış oluruz.

 

Hemen belirteyim ki, adı geçen küresel örgütleri, kukuletalı tiplerin pelerinler giyerek toplandığı gizemli örgütler olarak falan görmüyorum. Zaten öyle de değiller. Başbakanlar, Kraliyet aileleri, Maliye bakanları, NATO Genel Sekreterleri, küresel şirketlerin CEO’ları, küresel medya örgütlerinin temsilcileri, IMF-WB-ECB başkanları gibi gayet somut bilinen figürlerin toplandığı ve kararlar aldığı örgütler bunlar. Altın-petrol fiyatlarından darbelere, iç savaşlardan seçimlere kadar birçok hususta kararlar alınıyor ve hayata geçirilmesi için de adı geçen figürlerin yaygın faaliyetleri oluyor.

 

Elbette “herşeyi” belirleyemiyorlar ama “birçok şeyi” etkileyip gerçekleştirebiliyorlar. Öte yandan “herşeyi belirleyemezler, bu akıldışıdır” gerekçesiyle, bu örgütlerle ilgilenmemek de düpedüz ahmaklık olur. Sözgelimi, yukarıdaki paragrafta saydığım figürlerin, her yıl düzenli olarak belli bir mekânda, cep telefonları içeri sokulmadan 3-4 gün dış dünyaya kapalı olarak toplanması olgusu, yani Bilderberg örgütü; bence doğrudan doğruya ve öncelikli olarak ULUSLARARASI İLİŞKİLER disiplininin konusudur. Fakat memlekette onca fakültede 4 yıl bu eğitim verilirken, üzerine yüzlerce yüksek lisans ve doktora tezi yazılırken, 50 yıldır akademide Bilderberg’in B’sinden bile söz edilmiyor olmasını ve bunun ne menem bir Uİ eğitimi olduğunu sorgulamamız gerekmez mi? Bilderberg’in 40-50 senedir lideri Kissinger. Adam 95 yaşında kıtalararası uçuş yaparak her toplantıya başkanlık ediyor. Bir zat-ı muhterem, Kissinger biyografisini doktora tezi olarak yazmış ve kitapta Bilderberg yok!!! Bu teze geçer not veren jürinin akademiden ihraç edilip aynı fakültede çaycı olarak çalıştırılması gerektiğini düşünüyorum.

 

Bütün bu olguların, emperyalizme karşı olduğunu ifade eden herkesin gündeminde olması gerekmez mi? Suriye meselesi konuşulurken, Bilderberg’e davet edilen Suriye muhalefeti temsilcilerinden neden söz edilmez? Yahut Suriye’deki kimyasal komplodan söz edilirken, bölgeyi incelemeye giden Uluslararası Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü Başkanı Ahmet Üzümcü’nün Bilderberg katılımcısı olduğunu neden benden başka kimse yazmaz? Bugüne kadar kimyasal silah kullanılıp kullanılmadığını saptama yetkisi olan bu örgüte, birkaç ay önce BM’de alınan bir kararla, kimyasal silahın kim tarafından kullanıldığını da saptama yetkisi yani bir tür savcılık görevi verilmesinin ve adeta bir “Kimyasal İnterpol” yaratılmış olmasının üzerinde neden kimse durmaz? Tarihe “komplocu” bakan tek paranoyak ben miyim? Günlerdir TV’lerde İdlib’i konuşan pek saygıdeğer “uzman”ların hiçbiri bu gelişmeden söz etmiyor. Önümüzdeki günlerde bu bölgede yeni bir “Kimyasal Provokasyon” gerçekleşecek olursa, bu örgütün adını çok daha sık duymaya başlayacağız. Eminim o zaman bile Bilderberg bağlantısından kimse söz etmeyecek.

 

Geçtiğimiz yıllarda Büyük Ortadoğu Projesi’nin prestijli zamanlarında, emperyalizmden her söz ettiğimizde, “Efendim bunlar komplo teorisi” diyenler de aynı “uzman”lardı. Doğrudan doğruya emperyalizmin kuluçka makinasında üretilmiş olan ve kümeslerde serbest gezen tavuklar gibi TV kanallarını dolaşan bu liberal, dinci ve bölücü tayfa; 15 Temmuz’dan sonra birdenbire Amerikan karşıtlığını keşfetmeye başladı. “Yeni Müslüman, namaza doymazmış” derler. Bunların hepsi şimdi sabah akşam Amerikan emperyalizmiyle yatıp kalkar oldular. Tabii en büyük etken, iktidara yaranma ve nemalanma kaygıları. Yarın öbürgün konjonktür değişse yine hepsi Fetö’nün sümüklü mendillerinin, terli atletlerinin peşine düşerler.

 

Lenin hayatta olsa acaba nasıl bir emperyalizm kitabı yazardı?

 

Ben kendimce bu soruyu cevaplamaya çalışıyorum. Lenin’in yazdıklarını dışlamadan, aksine, onun yazdıklarının üzerine 102 yıllık bir tarihsel birikimi, akıl ve bilim doğrultusunda eklemeye çalışıyorum.

 

Tarihe komplocu bir mantıkla bakmadığım herhalde anlaşılıyordur. Aksine yok uzaylı, yok tapınak şövalyesi gibi uçuk kaçık yaklaşımlara her zeminde karşı çıktım. “Komplo Teorileri Gerçeğin Neresinde?” konulu iki konferans vermiş biriyim. Ben Küresel Çete gerçekliğine ve algısına, komplocu yaklaşımlarla değil somut araştırma verileriyle ulaşılabildiğini düşünüyorum. Bu gerçeklik, emperyalizm ve kapitalizm tanımlarının dışında değil. Aksine bazen tarihsellik dışı, zaman dışı bir algıyla kullanılan emperyalizm kavramını, günümüz için ete kemiğe büründüren bir tanımdır Küresel Çete. Emperyalizmin günümüzde vücut bulmuş hâlidir.

 

Dolayısıyla altı iyi doldurulduğu sürece bunun tehlikeli bir basitleştirme olmayacağını, hatta aksine antiemperyalist-yurtsever mücadeleyi somut örnekler üzerinden daha kolay, anlaşılır ve etkili kılacağını düşünüyorum. En azından ben kendi çevremdeki iletişimlerde bunun böyle olduğunu gözlemledim. Bunu bir siyasi başarı olarak sunuyor değilim. Siyasi mücadele çok farklı ve geniş bir olgu. Fakat vatandaş, mahalle, işyeri düzeyinde bu tür iletişimlerin yaygınlaşmasının çok yararlı ve işlevsel olduğu da açıktır.

 

“Bilgi” düzeyinde ise elbette yaşadığımız dünya gerçekliğini “doğru” bilmek önemli. Bu “bilgi”ye sahip olmadan, strateji ve taktik oluşturamayız. Hatta bir üst seviyede, felsefe ve teori düzeyinde de her teorinin “praksis”ten beslenmesi şart. Aksi takdirde dünya ve ülke gerçekliğinden kopuk ve şizofren bir durum ortaya çıkar.(2)

 

Bu teori ve praksis olgusunu fizik biliminden bir örnekle açıklamaya çalışayım: Newton fiziği bir dönem bütün sorulara cevap veren, görünen bütün olguları açıklayan, fiziğin geldiği ve geleceği son nokta olarak algılanıyordu. Hatta 1899 yılında şimdi adını unuttuğum bir fizikçi, “Artık bazı detaylar hariç, fizikte keşfedilecek yeni bir kanun ve teori kalmadığını” ilan etmişti. Tarihin müthiş bir ironisiyle aynı yıl Max Planck, Siyah Cisim Işıması olgusundan yola çıkarak Kuantum Fiziğine giden yolu açtı. İşler ilerledikçe Newton yasalarının geçerli olmadığı bir dünyada yaşadığımız anlaşıldı. Evet, makro ölçekte, gezegenlerin hareketini açıklarken, uçak ve gemi yaparken Newton teorisi fazlasıyla yeterliydi. Fakat atom düzeyine inildiğinde şu yaramaz elektronların, atomun çevresinde dönerken Newton teorisine ve yasalarına uymadığı anlaşılıyordu. Bu durumda elektrona parmak sallayıp tehdit ederek teoriye uymasını sağlayamayacağımıza göre o muhteşem kapsayıcılıktaki Newton yasalarından vazgeçmek gerekiyordu. Hem eski teorinin açıkladığı herşeyi açıklayan ve üstüne eski teorinin açıklayamadığı yeni olguları da açıklayan yeni bir teori bulma çabaları bugüne kadar devam ediyor ve edecek. Yani eğer teori, yeni karşılaştığımız olgulara uymuyorsa, olguları teoriye uydurma çabası bizi şizofreniye götüreceğinden, teoriyi olgulara uydurmak zorundayız. Bu, eski teorinin, sık sık kullanılan yanlış bir deyimle “çürütülmesi”ni falan gerektirmez. Aksine eski teoriyi dışlamadan, içerip aşarak yeni bir teori inşa edilir. Bu elbette 1-2 kişiyle değil belki bir nesille gerçekleşebilecek bir aşamadır.

 

Kendi mesleğimden bir örnek daha, bu sefer Marks’tan, verecek olursam; Marks, Asya Üretim Tarzı kavramsallaştırmasını, Bernier isimli bir seyyahın Hindistan mektuplarına ve belki de İngiliz sömürge bakanlığı arşivindeki birkaç belgeye dayanarak yapmıştı. Oysa aradan geçen 130 yılda, özellikle de son 50-60 yılda Avrasya tarihi üzerine akıl almaz bir külliyat oluştu. Göçebelik, feodalite, üretim ilişkileri v.s. her alanda çok çeşitli beşeri bilim dallarındaki bu külliyatı görmeden hâlâ Asya Üretim Tarzı yorumuna bağlı kalmak, bizi gerçeklikten koparır. Bize düşen bu külliyatın ışığında, Marks’ın kendi dönemindeki Batı Avrupa için yaptığını bu sefer Avrasya coğrafyası için yapmak ve sözgelimi bu ülkelerin neden kendiliğinden kapitalist aşamaya geçemediği gibi sorulara yeni ortaya çıkarılan bu olgular ışığında cevap aramaktır.

 

Marks’ın Avrasya tarihini hemen hiç bilmediğini saptamak ve Asya Üretim Tarzı kavramsallaştırmasını terk etmek, nasıl ki Marksizm’den vazgeçmeyi gerektirmiyorsa; Lenin’in gözlemleme şansının olmadığı 102 yıllık tarihsel birikim ışığında, emperyalizm kavramının içini doldurmak da Leninizm’den vazgeçmeyi gerektirmez. Velev ki gerektirdi. Lenin’in hatırı için dünyayı doğru anlamaktan vazgeçecek değiliz.

 

Emperyalizm teorisi olsun, örgüt teorisi olsun daha birçok hususta; “praksis” ışığında yeni teoriler inşa edilemezse, sol ya da Kemalist yapılardaki mevcut tıkanma ve etkisizleşme de aşılamaz ve tarihin akışına müdahale edemeden hep seyirci kalmaya devam edilir.

 

Paris’ten Dumlupınar’a

 

Şimdi sıra, yazının başında sözünü ettiğim ve bütün bu anlatılanları çok iyi tasvir ettiğini düşündüğüm iki önemli tarihsel olaya geldi.

 

İlk sahnemiz, 1919 Paris Barış Konferansı’nda geçiyor. Andrew Dalby’nin Venizelos biyografisinden aktarıyorum:

 

“Lloyd George (İngiltere Başbakanı), ‘Yunanlıların İzmir’i işgal etmesine izin vermek zorundayız, şu anda sürmekte olan katliamlar var ve Yunanlıları koruyacak kimse yok’ dedi. Clemenceau (Fransa Başbakanı), Lloyd George’un sözünü keserek, ‘İtalya’nın şu anda İzmir’e yedi gemi göndermiş olduğunu farkında mısınız’ diye sordu. Lloyd George, ‘İtalyanlar gelmeden kendi aramızda karar vermemiz bizim için daha iyi olacak’ diye devam etti. ‘Eğer bunu yapmazsak bana kalırsa onlar bizi atlatacaklar.’  Clemenceau da sonunda bu fikirde anlaştı: ‘Geldiklerinde bizi kararlarımızı almış olarak bulmalılar.’

 

Ertesi sabah Lloyd George konuyu yeniden gündeme getirdi: ‘Bana göre Sayın Venizelos’a (Yunanistan Başbakanı) askerlerini İzmir’e göndermesini söylemeliyiz.’ Wilson (ABD Başkanı): ‘Neden onları hemen göndermiyoruz, bir itirazınız mı var?’ diye sordu. Lloyd George ‘yok’ dedi. Clemenceau ‘Benim de yok’ diyerek sürdürdü konuşmasını: ‘İtalyanlara haber verecek miyiz?’ Lloyd George ‘Bence gerek yok’ karşılığını verdi. Clemenceau İtalyanları bilgilendirmek yerine Sir Basil Zaharoff’a üç kelimeden oluşan bir telgraf gönderdi: ‘Vous avez Smyrne’

 

(Bu noktada, “İzmir sizindir” anlamına gelen bu telgrafı ve Clemenceau-Zaharoff ilişkisini açıklığa kavuşturabilmek için araya girmem gerekiyor. Tarihin en karanlık ve kanlı şahsiyetlerinden biri olan silah tüccarı Zaharoff’u fazla anlatmaya gerek yok. Soros’un silahlı versiyonu ya da daha doğrusu Soros, Zaharoff’un dijital versiyonu denebilir. Muğla doğumlu bir Rum olan Zaharoff, aynı zamanda Anadolu ve İstanbul üzerindeki Yunan emellerinin de hararetli bir savunucusu. İlerleyen süreçte Yunan ordusunun silahlanmasını da büyük ölçüde üstlenecek olan Zaharoff, Paris Barış Konferansı öncesi Fransa’da 3 gazeteyi satın almış ve Yunan hedefleri doğrultusunda yayın yapıyor. Şüphesiz ki bir “Küresel Çete” mensubu. Fransa Başbakanı Clemenceau’nun oğlu da bu gazetelerden birinde dolgun bir maaşla üst düzey yönetici olarak görev yapıyor. Clemenceau Yunan tezlerini savunmasın da kim savunsun? Böylelikle bu tarihsel kesitte; soyut emperyalizmin, somut “Küresel Çete” olarak zuhur ettiği ilişkilerden birini görmüş oluyoruz. S.K.)

 

“İki saat sonra, yorgun Venizelos, Hotel Mercedes’teki yatağında uzanmakta ve Nicolas Politis (Paris’teki Yunan heyetinde bulunan bir diplomat S.K.) sıklıkla olduğu gibi onun yanında oturmaktayken Venizelos telefona çağrıldı. Telefonu onun yerine Politis açtı, arayan Zaharoff’tu. ‘Venizelos’a gemilerini ve adamlarını İzmir’e çıkarmak için hazır olmasını söyle. Yüksek Meclis’ten istediğim kararı çıkartmayı başardım; onlar size yarın duyuracaklar.  Size şimdi söylüyorum ki zaman kaybetmeyin. İkna olmayan Venizelos ve Politis öğleden sonra üçte yapılması planlanmış olan Barış Konferansı Genel Kurulu’na katılmak için hazırlandılar.

 

Lloyd George da aramış, biraz daha erken gelmelerini istemişti. Onlarla buluşmak için orada bekliyordu ve herhangi bir girizgâh yapmadan sordu: ‘Kullanmaya hazır askeriniz var mı?’ Venizelos hiç tereddüt etmeden var dedi ve ekledi; ne amaçla? Lloyd George: ‘Başkan Wilson, Sayın Clemenceau ve ben bugün İzmir’i işgal etmenize karar verdik’. Venizelos ‘hazırız’ karşılığını verdi.(3)

 

(Kitapta, harekâtın Türklerden ve İtalyanlardan gizli tutulmasına dair bazı görüşmeler anlatılıyor. Bu arada Yunanistan’ın Karadeniz’in kuzeyindeki Odessa’ya da bir tümen gönderdiğini öğreniyoruz. Venizelos bu tümeni de İzmir’e sevk etmek için izin istiyor. Yani Yunanistan, 1917 Ekim Devrimi’ni boğmak için tertiplenen karşıdevrimci işgal ordularına da destek oluyor. Sonra Lloyd George 9 Mayıs’ta Venizelos’u akşam yemeğine davet ediyor ve şunları söylüyor):

 

“Yakındoğu’da Yunanistan için büyük fırsatlar var ve bu fırsatları avantaja çevirebilmeniz, askerî olarak daha güçlü olmanıza bağlı. Biz İstanbul’un Amerikan mandasına alınmasını istiyoruz ki bu İstanbul’un daha sonraki uygun bir tarihte Yunan egemenliğine geçmesinin önünde hiçbir engel teşkil etmeyecektir.”

 

Venizelos, eğer mâlî araçlar sağlanırsa Yunan ordusunu 15 tümene çıkarmakla kalmayıp, İzmir, Trakya ve diğer yeni toprakları elde ettikten sonra 5 tümen daha toplayabileceklerini söylüyor. Bizans hayalleri parmağının ucuna gelen Venizelos’un heyecanını tahmin etmek güç değil. Fakat benim asıl üstünde durmak istediğim husus, “Amerikan Mandası”na, Lloyd George tarafından yüklenen işlevdir. Bu, açıkça İstanbul’un Yunan egemenliğine geçmesinde bir basamak olarak görülüyor. İstiklâl Harbi’nin başlangıcında, henüz Sivas Kongresi günlerindeyken Amerikan Mandasının savunuculuğunu yapanların, gerçekte neye hizmet etmiş olduğu da böylece ortaya çıkıyor. İşte bunun için Sivas Kongresi, “Manda ve himaye kabul edilemez” kararını almıştır.

 

Kitabın devamında Venizelos’un 12 Mayıs akşamı bir Yunan gazetecisi olan Kesaris ile söyleşisi de aktarılıyor. Venizelos: “Uçurumun kıyısındaydık ve artık kurtulduk. Şimdi büyüklerin arasındayız.” deyince, hızını alamayan Kesaris: “Perikles’in düşü, Helenizmin birliği, bir gerçeklik hâline geliyor. Bunu size borçluyuz Başbakan” yanıtını veriyor. 14 Mayıs’ta İzmir’in işgal kararı üzerindeki gizlilik kaldırılınca Yunan delegesi Kaklamanos’u kutlayan Zaharoff: “Söylemesi ayıptır ama öyle inanıyorum ki bu sonuca benim inisiyatifimle ulaşıldı. Clemenceau ve Lloyd George’a en içten teşekkürlerimi bir telgrafla sundum.” diyerek aslında kime borçlu olunduğunu nazikçe hatırlatıyor.(4)

 

Bu ilk sahneyi, yıllardır İstiklâl Harbi’nin “Basit bir Türk-Yunan çatışması” olduğunu iddia eden satılmış aydınlarımıza ve çakma tarihçilerimize ithaf ediyorum.

 

**********

 

İkinci sahnemiz yaklaşık 3 yıl 3 ay ve 3 hafta sonra 30 Ağustos 1922 akşamı Dumlupınar’da geçiyor. Yunan Ordusu, sonradan “Başkumandan Meydan Muharebesi” adını alacak olan çarpışmalarda ağır bir yenilgiye uğratılmış ve aslî unsurları imha edilmiş. Kılıç artıkları bu sefer ters yönden İzmir istikametinde kaçmakta. Mustafa Kemal, binlerce Yunan askerinin ölüleri arasında muharebe meydanını dolaşıyor. Düşman askeri de olsa bu feci manzaradan etkilenmemek mümkün değil. Aynı zamanda büyük bir hümanist olan Mustafa Kemal’in ağzından, keskin zekâsıyla duygularını kaynaştıran şu sözler dökülüyor:

 

“Vah yavrucaklar. Size kim söyledi buralara gelesiniz diye?!”

 

İşte “Emperyalizm” kavramı, bu sorunun soyut ve teorideki cevabını; “Küresel Çete” ifadesi de somut ve praksisteki cevabını oluşturuyor.

 

**********

 

(1) Birkaç yıl önce, ekonomi haberciliğinde çokça kullanılan bu “piyasalar” zırvasını ve iktisat eğitimini eleştiren bir yazım yayınlanmıştı. Bu yazıyı, üzerinde biraz çalışıp Uluslararası İlişkiler ve Tarih eğitimini de işin içine katarak Anlık’ın gelecek sayılarında sizlere sunmayı planlıyorum.

 

(2) Bu şizofreni hâli, 2018 Bilderberg toplantısının 12 gündem maddesinden biri olan “Post-Truth World” ile yakından ilgili. Hakikat sonrası, hakikat ötesi gibi bir anlama sahip olan bu post-truth kavramı hakkında da başka bir yazı sözü vereyim. Şimdilik kısa bir tanım yapmam gerekirse bence “Post-Truth World”; insanları etkilemek ve yönetmek için hakikate ihtiyacın kalmadığı ve esasen hakikatin bir işe de yaramadığı bir dünyayı ifade ediyor. Bu da son yıllarda çeşitli vesilelerle, “akıl tutulması” v.b. sözlerle karşıladığımız, gerçeklikle bağını yitirmiş bir şizofreni anlamına geliyor. Bu şizofreniye karşı aklıma gelen tek “aşı”, Diderot tarzı radikal bir aydınlanmacılık. 200 yıllık tarihsel deneyim, Voltaire ve Rousseau aşılarının yeterli olmadığını göstermiş oldu.

 

Kanaatimce Mustafa Kemal Atatürk’ün ileriye yönelik en önemli sözleri, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” ile başlayan ve bir de “Benim manevi mirasım akıl ve bilimdir” cümlesiyle başlayan ifadeleridir. Dergi okuyucuları için gereksiz olduğunu düşünerek bu sözlerin tümünü aktarmaya gerek görmedim. Hele ikincisini tekrar tekrar ve sindirerek okumakta sayısız yarar var. Bu konuda toplumsal ölçekte bir gelişme sağlamanın temeli de şüphesiz eğitim sistemi. Bu anlamda yeni Millî Eğitim Bakanımızın başarılı olmasını içtenlikle diliyorum. Kendi bağımsız düşünceleri doğrultusunda 5 yıl icraat yapabilirse, gelecekteki 1-2 nesil açısından yaşamsal bir kazanım elde edebileceğimizi düşünüyorum. Pek nadiren ortaya çıkan bu iyimserliğimde umarım yanılmam.

 

(3) Venizelos, onbinlerce insanın yaşamı pahasına bu teklife “Hazırız” cevabını vermiş olsa da, Yunan halkı içerisinde vicdanlı ve antiemperyalist bilince sahip kesimler de yok değildi. Yunan Komünist Partisi, en başından itibaren İzmir’in işgaline karşı çıkmış ve bu yönde yoğun çabalar göstermişti. Hatta bu partinin üye ve sempatizanı durumundaki 200 Yunan askeri, “Bu emperyalist bir savaştır. Türk halkı bizim kardeşimizdir. Kardeşimize kurşun sıkmayız” diyerek emirlere karşı gelmiş ve Divan-ı Harbe verilmişti. Son dakikaya kadar bu duruşlarından vazgeçmeyen bu 200 Yunan askeri, idama mahkûm edilmiş ve 1 Ocak 1921 sabahı İzmir İnciraltı sahilinde kurşuna dizilmiştir. Yaşamları pahasına ilkelerinden vazgeçmeyen bu onurlu gençleri de saygıyla anıyorum.

 

(4) Paris Barış Konferansı oturma planını da sunmak istiyorum. Aşağıdaki görsele dikkatle bakıldığında, Siyam ve Brezilya temsilcilerinin bile yer aldığı masada, Osmanlı temsilcisinin yerinin olmadığı görülür. Emperyalistler, Osmanlı topraklarını paylaşırken İstanbul Hükümeti’nden kimseyi çağırmaya tenezzül etmemişlerdir. Osmanlı delegeleri, daha sonra kararlaştırılan Sevr koşullarını dikte ve tebliğ etmek, imzalatmak için çağırılacaklardır Paris’e. Büyüterek bakmak isteyenler için görselin bağlantı adresi: https://www.flickr.com/photos/wwplarchives/4304198830

Must Read

Uluslararası İlişkilerde Ekonomik Yaptırımlar ve Türkiye

Uluslararası ilişkilerde ekonomik yaptırımlar, politik amaçlarla, bir veya daha fazla uygulayıcı (devlet, uluslararası örgüt) tarafından bir veya daha fazla hedefe (devlet, yönetim,...

KİTAP İNCELEMESİ:EDEBİYATIMIZIN USTALARININ GÖZÜNDEN ATATÜRK VE DEVRİMİN YÖNÜ, TAYLAN ÖZBAY

            Günümüzün önemli aydın, yayıncı ve yazarlarından Taylan Özbay’ın “Edebiyatımızın Ustalarının Gözünden Atatürk ve Devrimin Yönü” kitabı geçtiğimiz Şubat ayında Telgrafhane Yayınları’ndan...

Emeğe ve Düzene Tutulan Bir Kara Ayna: Ken Loach Sineması

Dijital dönüşüm, yapay zeka ve “insansız” X’ler çağında, tuhaf gibi görünen “makus talih” insanlar ve insanlığın yakasını bırakmıyor. Ne gariptir ki, şimdilerde...

Devrimci Düşüncenin Sönümlenmesi

            Kemalizm, özellikle 90’lı yıllar sonrasında yükselen ulusalcılık dalgasıyla birlikte ortaya çıkışındaki devrimci köklerden kopmuş ve sadece tepkisel bir ideoloji haline gelmiştir....

DÜŞLEMEK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR

Kemalizm’in altı temel ilkesinden birisi: “Devrimcilik”. Kemalizm’in dogmatikleşmeyeceğinin garantisi gözüyle bakılır bu ilkeye. Üzerinde uzun uzadıya “Devrimcilik denilmesi mi doğru, inkılapçılık denilmesi...